Sahil Kenarında

Bütün dünya sanki bir televizyon ekranı gibi karşımda duruyor. Bense seyrediyorum. Hiç bir şey yapmadan, sadece olan biteni gözlerimle, kulaklarımla algılıyorum. O kadar işte. Hiç bir şey hissetmek ya da düşünmek, yaşananlara yorum getirmek istemiyorum. Her şeyin dışında olmak istiyorum artık. Çok yoruldum. Aslında yorulmayan var mı acaba, diye de düşünmeden edemiyorum.

Bir deniz kıyısında sessizce oturuyorum. Kapattım gözlerimi. Ellerimle kumlara dokunuyorum. Dalgaların sesi ninni gibi. Rüzgarla dalgalanıyor saçlarım. Buradaki huzuru acaba bir daha bulabilir miyim? Hiç kalkıp gitmek istemiyorum. 

Bir küçük çocuk ve annesi geçiyor arkamdan. Ele ele tutuşmuşlar. Bakmasam da görüyorum onları. Seslerini duyuyorum. Çocuk sürekli annesinden bir şeyler istiyor. Dondurma yemek, akşama da luna parka gitmek gibi. Annesi de biraz bıkkın cevaplarla geçiştiriyor. Bir çocuğun enerjisiyle, çocukça mutluluklar yaşamak nasıldı diye hatırlamaya çalışıyorum. Hatırlayamıyorum o duyguyu. Tek hatırladığım şey bir an önce büyümeyi istememdi. Ne kadar acemice bir arzuymuş. Şimdiki aklım olsa tam tersini isterdim herhalde. 

Belki… Belki diyorum kendi kendime; küçük, masum çocukların arasında olup onlarla meşgul olabilseydim, birlikte güzel şeyler paylaşsaydık, ben de bir çocuk gibi coşkulu, mutlu olabilirdim. Fakat… Bütün hayallerin kırılmış cam parçaları gibi dağıldığını hissediyorum. Ya da kurumuş yapraklar gibi uçuştuğunu, yok olduğunu. Her şeyin ne kadar uzaklaştığını kalbimde  acıyla hissediyorum. Bütün bu düşünceler bir dakika içinde beynimden geçiyor. Sonra da kızıyorum bütün düşüncelere. Hepsini hayalen kovalıyorum. Hatta ne kadar kırgınlıklar, yüreğimi delen hisler, düşünceler varsa hepsine tekme atıyorum. Yeter! Rahat bırakın beni!

Sonra gözlerimi açıyorum ve bir kaç metre ilerimde minik bir serçe kuşu görüyorum. Kumsaldaki kırıntıları araştırıyor. Arada bir de bana bakıyor. Ne kadar şirinsin, tatlısın sen minik kuş. Senin masumiyetin biz insanlara ne kadar yabancı. Onu ürkütmekten korktuğum için kımıldamıyorum. Bir dakika kadar orada oyalanıyor şirin kuş. Sonra da uçup gidiyor. Evet uçup gidiyor. Her şey… Dalgaların sahildeki çer çöpü süpürüp temizlemesi gibi ömür geçtikçe bütün yaşananlar hiç yaşanmamış gibi yok oluyor.

Keşke diyorum bazen Yaradan emanetini bir an önce alsa da yorgun ruhum artık bir dinlense. Keşke şu hayatın hakkını verebilseydik. İnsan olduğumuzu unutmasaydık. Sevgiyi yaşatabilseydik. Tekrar gözlerimi kapatıyorum. Kapatınca daha mutlu oluyorum. Denizi kucaklamak geliyor içimden. Sessizce konuşuyorum onunla. O sadık, vefalı bir dost gibi dinliyor beni. Kıyıya vuran her bir dalgayla bana teselli veriyor. Deniz seviyor beni. Yıkıyor, temizliyor kafamdaki huzursuz düşünceleri. 

Bir süre daha sessizce oturuyorum. Akşam güneşinin kızıllığı bambaşka bir güzellik katıyor sahile. Fakat gitmem gerek. Kısa ve hızlı bir vedayla ayrılıyorum oturduğum yerden. Son kez başımı çevirip denize bakıyorum. Gülümsüyorum denize. O da bana… Sessizce gitmek en iyisi. Sessizce uzaklaşmak… Her yerden…  

Günlük 4 – Gül Yaprakları

Uzun, upuzun günler birbirini kovalarken kıyıdan, köşeden, kimselere görünmeden yaşadığımızı hissediyoruz. Buruk ve kırgın… Bir çizginin ortasında duruyorum öylece. Kocaman bir dünyanın içinde küçücük bir nokta. Ya da kocaman değil bu dünya, sandığımdan da küçük. Aslında dünya artık dar geliyor. Kalbim daralıyor, bunalıyor ruhum. Zincirlerle bağlanmışım. Kaçıp uzaklaşamıyorum.

En anlamlı sözlerin bile anlaşılmadığı, yani anlaşılmak istenmediği, bakışların birbirinden kaçırıldığı, sabahları uyanıp yeni bir güne başlamanın insana o derece zor geldiği, düşünmekten insanın yorulduğu ve yorgun gözlerin de ufka bakmaktan kaçındığı, hem zor, hem boşluklar içinde yuvarlandığımız huzursuz, ümitsiz günler bu günler.

Günlük başlığı altında bu kadar karamsar yazmak… Kusuruma bakılmasın.

İnsanın amacının ve yapacak işlerinin olması güzel. Bunu bu sıralar daha iyi anlıyorum.  Hatta diyorum ki; en basit bir hedef; amaçsız, hedefsiz olmaktan iyidir. Artık küçük hedefler peşindeyiz. Sanki hayalen kendimize güvenli bir daire çizmişiz. Etrafımızı saran yarım metre kadar bir daire. Bu dairenin içinde kendi çapımızda bir şeylerle oyalanıp duruyoruz işte. O dairenin içinde yemek yiyor ve uyuyoruz. Okuyor, dua ediyoruz. Oldukça sade bir yaşantı. Dış dünya korkutuyor beni. Belki de küçüle küçüle bitecek bu hayat bir gün. Buzun eridiği gibi eriyip yok olacak…

Bir gül gibi yapraklarla sarılsın istiyorum etrafım.

Korusun beni onun yaprakları.

Ya da örtün üzerimi kadife örtülerle. Örtün!

Görünmesin ağlayan yüreğim.

Dokunmasın hiç kimse gözyaşlarıma.

Adam Ve Koyunları

Bu yaşanmış bir hikayedir:

Vaktiyle bir kaç koyunundan başka serveti olmayan bir adam vardı. Şehrin kenar semtlerinden birinde otururdu. Varoşların özelliğidir ki ne tam anlamıyla şehirdirler, ne de köy… Gece kondu olsun olmasın basit inşa edilmiş evlerin, genelde küçük mütevazi bahçelerin bulunduğu bir mahallede insanlar hep birbirini tanır. Çocuklar akşama kadar sokakta oynar. Bazen kadınlar kapı önlerinde sohbet ederler. Burası iş bulmak umuduyla köyünden kim bilir ne zaman ayrılmış, fakat şehre de tam alışamamış ne tam anlamıyla köylü, ne de şehirli insanların oturduğu, işsiz, kimi geçici işlerde çalışan, okumayan tembel delikanlıların, çeyiz yapma ve iyi koca bulma derdinde olan genç kızların yaşadığı, çoğu fabrikalarda çalışan adamların akşamları yorgun eve gelip çoluk çocuğu azarladığı, kadınların da sürekli hallerinden şikayet ettiği mahallelerden biriydi.

Koyunların sahibi her sabah olduğu gibi bir sabah yine koyunlarını otlatmaya çıkarmıştı. Bahar yağmurları otları epey uzatmıştı yol kenarlarında. Bahçelerden de yeşillikler fışkırıyordu. Adamcağız bir sokağın kenarından dönerken kendi kendine: ” İnşallah bizimki yine pencerede değildir” diye söylendi. Bahsettiği kişi elma ve erik ağaçlarının bulunduğu, iki katlı bir evin ikinci katında oturan yaşlı bir adamdı. Ne zaman onun evinin önünden geçse bağırır: ”Bana bak koyunlarını götür başka yerde otlasınlar be! Yeter artık her gün her gün.” Yine aynı şey oldu. Adamcağız tam onun evinin önünden geçiyordu ki huysuz yaşlı adam her zamanki gibi pencereyi açtı ve keskin sesiyle bağırmaya başladı. Hem sokakta oynayan çocukları da korkutuyordu. Karşılık vermedi koyunları olan adam. Her zamanki gibi sabretti.

Gidecek, koyunlarını götürecek doğru dürüst açıklık bir yer de yoktu açıkçası. Köy yeri değildi ne de olsa. Hem bu sokaktan kanal geçiyordu. Hayvanlar için daha çok yeşillik bulunuyordu kanalın kenarlarında. Kimseye zarar vermeden sessiz sedasız hayvanları bir süre oyalayıp kendi küçük iki göz evine geri dönecekti nolacak? Fakat yaşlı, huysuz adam inadından bir gram dönmez ve onu koyunlarıyla, hatta koyunları yanında olmaksızın görse bile her seferinde mahalleden kovalardı. Oysa mahallede mütedeyyin, her daim camide namaz kılan, oruçlarını hiç bırakmayan ”Hacı Amca” olarak tanınırdı. Koyunları olan adam sadece bir defasında: ”Merhamet nerede Hacı Amca? Yolculuğa mı çıktı? Camide hocalar hiç merhametten bahsetmedi mi sana?” diye usulca, diklenmeden cevap vermişti. Hep muhatap olmadan, sessizce gitmeyi tercih ederdi.

Bu şekilde geçip gidiyordu işte zaman. Herkesin kendine göre sıkıntısı, derdi vardı şu yalan dünyada. Kimseninki kimseye benzemiyordu. Koyunlarını otlamaya götüren adam azarı işitse de yılmıyor, hemen her gün o sokaktan geçiyordu. Hayvanları iyi beslemeli ki Kurban Bayramında yüksek fiyata satabilsin. Böylelikle eline de üç beş kuruş geçsin. Hem çocukların okul masrafları çıksın, hem de alacaklılara borcunu ödesin. Fakat son zamanlarda dikkatini çeken bir şey vardı ki şu yaşlı ve huysuz Hacı Amca ne zamandır pencerede görünmüyordu. Merak etti ve mahalledeki çocuklara sordu. ”Sen duymadın mı? Hacı Amca felç geçirdi. Şimdi ne konuşabiliyor, ne de yürüyebiliyor. Hastaneden dün geldi. Öylece otururmuş sessizce. Annem dün ziyaretine gitmişti.” Bunu duyan koyunların sahibi bir anda şaşırdı. ”Vay be! Demek Hacı Amca artık konuşamıyor. Hey yalan dünya kimseye yar olamadın.”

Bir kaç gün sonra yine Hacı Amcanın evinin önünden geçiyordu. Kaldırıp başını baktı ki onu gördü. Pencere kenarında öylece oturuyor. Hiç sesi çıkmıyordu şimdi. Sadece bakıyordu. Aşağıdaki adam koyunlarını şöyle bir itekledi dağılmamaları için. Ve haykırdı yaşlı adama: ”Hadi şimdi de bağırsana! Niye kovalamıyorsun beni? Yine de üzüldüm haline. Geçmiş olsun Hacı Amca. Diyeceğim o ki var mı bir ihtiyacın?”

Günlük-3-

Bu akşam kısa bir süre yalnız kalma imkanım oldu. Bir yandan da Yann Tiersen – Comptine d`un autre ete ‘yi dinliyorum. Müzik o kadar sade, huzur verici ki… Hani bir melodi, bir söz, bir resim, ne bileyim küçük bir nesne size farklı olayları, insanları hatırlatır ya… Aklıma onurlu, mütevazi, gürültüsüz insanlar geldi.  Bu müzik de onları anlatıyor sanki. Gerçekleri kendi çıkarları için çarpıtmayan, hayatının hakkını veren, değerli insanlar… Onların sayıları belki diğerlerinden daha az. Fakat öyle bir tanesi, bir işe yaramayan, toplumda asalak gibi yaşayan, beş para etmeyen on, belki yüz tanesine bedeldir. Saygıyla selamlıyorum hepsini.

Şu yalan dünya zaten her şeyi yalandan ibaret olan insanlarla dolmuş taşıyor. Samimi, dürüst insanlara o kadar ihtiyacımız var ki… Bu bulanıklığın içinde öyle boğulduk, öyle yorulduk ki, berraklığa, temizliğe çok ihtiyacımız var. 

Hep ayrık otları, zehirli sarmaşıklar bitecek ve hep kara bulutlar üzerimize çökecek, şimşekler, fırtınalar kopacak değil ya… Bir gün mutlaka masmavi gökyüzü, parlayan bir güneş, şirin, masum papatyalar bizi karşılayacak. Onurlu, elleri öpülesi, güzel insanlar… Gelecek inşallah sizlerin olacak… 

Günlük-2-

Bu Ramazan buruk geçiyor iftarlar. Herkes görünürde iftarın sevinciyle gülümsemeye gayret etse de içimizde bir sızı var. Aklımızdan, gönlümüzden uzaktakilerin, masumların iftarları, hasretle yaralı yüreklerin iftar sofraları geçiyor. Ne kadar çabalasak da huzurlu değiliz. Bilmiyoruz bu burukluk ne zamana kadar sürer. Her birine sessizce selam ve dua yolluyoruz.

Bu Ramazan hep yağmurluydu. Ağaçlar, çiçekler, otlar coştu yol kenarlarında, parklarda. Yemyeşil oldu. Gök ehli de ağlıyor hüzünlü dünyanın haline, biliyorum. Melekler çaresiz ağızlardan edilen dualara eşlik etmek için, ağlayan gözlerin yaşını silmek ve o mahzun yüzleri okşamak için yeryüzüne iniyor. Her birimizin teselli edici sözlere, ferahlatıcı nefeslere ihtiyacımız var.

Bayramın gelmesini eskiden beri pek istemezdim zaten. Yani çekinirim bayramlardan. Şimdilerde ise kendi kabuğumuzda yaşamaya, dertlerimizi içimize sindirmeye öyle alıştık ki, dost ve akrabalarla oturup hem hal olacak, onlarla konuşacak halimiz yok. Bitecekse böyle bitsin hayat. Sessizce geçip gitsin. Son nefesimizi verdiğimizi duysunlar, uzaktan birer fatiha okusunlar yeter. Kimseler görmesin bizi. Başka bir şey istemiyorum. Artık hiç kimse ve hiç bir şeyden beklentimiz kalmadı. Yakın zaman için küçük planlar yapmaya ve bireysel takılmaya alıştık. Ruhumu ferahlatan, birazcık hayata bağlayan tek şey sevgili çocuklarım. Bir de okumak… Hayatımızı ve ruhumuzu renklendiren en güzel, en sadık, bizi yarı yolda bırakmayan şeylerden biri…

Bu gün fazla uzatmayacağım. Fazlasıyla sakin ve yavaşlayan hayatımızın günlüğünü yazarken daha neyle doldurabilirim satırları? Bakalım yarın veya yarından sonraki günler yazabilecek miyim? Hiç bir şeyden emin değilim.

Günlük-1-

Bir kaç gün yazmaya, günlük benzeri bir şeyler karalamaya karar verdiğim anlardan birinde ellerim klavyenin tuşlarına, öylece bekleyen sessiz harflerine uzanıverdi. Bakışlar umut arayan umutsuzluklar içinde kıvranırken yazmaya sığınmaktan başka çare olmadığını anladım yine. Yenildim. Kendime, zamana, dünyaya… Yalandan gülümsemelerin, avunmaların kucağındayım şimdi. Yürümeye mecburum, durmak, dinlenmek yok. Çok zor olsa da, insanın canını yaksa da… Yollar sessiz, bulanık, yabancı ve hissiz… İnadına dimdik yürümek gerekli. Yolda rastladığımız dikenlere, gürültülere aldırmadan… Yürümek… Sokağın köşesinden dönerken hiç bir şeyi umursamayıp ya da umursamazmış gibi yoluna devam edip, derdini, davanı sevmek. Derdini sevmek!

Yağmurun minik vuruşları biraz olsun ferahlatıyor. Damlalar rahmetin üzerimizden eksik olmadığını hatırlatıyor. O kadar güzel, yemyeşil olmuş ki her yer. Ağaçların dalları yollara uzanıp çardak olmuş, bana kol kanat geriyorlar adeta. Hepsinin bana gülümsediğini, ‘Üzülme!’ dediğini hissediyorum. Balkondaki sardunyalar da nefis oldular.

Konuşmaya, hararetle bir şeyler anlatmaya hasret kaldığım günler oluyor. Hep ‘Bu gün ne yapacağım?’ diye kendi kendime sorduğum sabahlara uyanıyorum. Sözde günlük bir şeyler yazmaya karar verdim ama her gün ne yazacağım? Değişen hiç bir şey yok ki? Yok! Tek tesellim dualarım. Başka ne önemi var ki şu dünyanın?

Bir zamanlar bir çocuk varmış memleketin birinde. Annesini, babasını çok seviyormuş. Anne ve babası da onu.. Çocuk büyüyüp 18 yaşına geldiğinde nasılsa onların gerçek anne babası olmadıklarını öğrenmiş. Nasıl olur, inanamıyorum derken, hem kendine, hem onlara isyan etme noktasına gelmiş. Her şeyi kırıp, dökmek, sonra da kendi canına kıymak istemiş. Fakat kadere boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anlayıp yıllardır onu kendi çocukları gibi seven anne babasına sevgiyle sarılmak gerektiğini anlamış… Öğrendiklerini unutmaya karar vermiş. İnsan bazen hoş olmayan durumlar arasında güzellikleri bulabilir… Bulmalıyız. Bunları anlatırken bir yandan da kendi ruhumla, kalbimle de inanmaya çalışıyorum.

İşte yine akıp giden bir günün ortasındayım. Saatlerin, dakikaların ve saniyelerin gözleri üzerimde. Ben yine zamanın içinde yüzüyorum… Şimdilik hayat çok tekdüze. Bakalım yarın yeni sürprizler getirecek mi?

Yağmur Damlaları

Yağmur damlaları uzanıyor gökyüzünün şefkatli ellerinden. Usul usul, huzur fısıldıyor yorgun yeryüzüne… Yüreği kırgın olanların, suskun bekleyenlerin yerine konuşuyor yağmurun her bir damlası… Artık güneş de saklanıyor. Bir türlü gülümsemiyor masmavi gök denizinden… Ve gülümsemiyor yeryüzündekiler. Gökyüzü de mavi değil artık.

Yeşilliklerin arasından yürüyorum. Yağmur yeşertmiş her yeri. Ağaçlar ağır giysilerini bürünmüş. Yapraklarının rengi yeşilin binbir tonu… Kır çiçekleri fısıldaşıyorlar aralarında ben yanlarından geçip giderken. Kuşların cıvıltıları neşeli değil de, sanki ağlamaklı. Çok değil bir kaç ay sonra bu yeşilliklerin sarıya, kahverengiye dönüşeceğini, ağaçların giysilerini çıkarıp çıplak kalacağını, çiçeklerin, otların kuruyacağını hayal ediyorum. Bütün güzelliklerin sona erdiği gibi…

Fakat yağmur damlaları o kadar vefalı ki, ne yaz, ne kış dinliyor. Her zaman benimle, bizimle… Hiç terk etmiyor. Hatırımızı sormak, hüznümüzü biraz olsun azaltmak için üşenmeden bulutların arasından kopup geliyor. Damlalar yavaş yavaş ıslatırken toprağı eller de semaya uzanıyor. Belki damlaları gökten indiren melekler eşlik eder dualarımıza…

Bizim dualarımız var. Yorgun olsak da yürümeye, dua etmeye devam edeceğiz. Güzel rüyalarımızla süsleyeceğiz ümitlerimizi. İnadımıza… Kabus görenlere, çirkin sesleriyle haykıranlara rağmen… Yağmur damlası yüzümü okşarken kapatıyorum gözlerimi. Şükürler olsun Rabbime! Damlaların dostluğu yeter de artar bile.

Veda

Kuşların kanat çırpması kadar anlık bir şey mutluluk.

Bir nefes, bir bakış ve bazen bir ses…

Bir var, bir yok. O kadar çabuk ve o kadar vefasız…

Kapatınca gözlerini sevimli, tatlı, rahatlatan bir düş…

Hayalen de olsa gidip yakalamak onu, tutup sımsıkı sarılmak…

Gözyaşları da mutlu eder en çaresiz anlarında insanı…

Veda etmek ve her şeyi bir kenara itmek de mutluluk bazen,

Çırpınmak, boş yere çabalamak yerine…

Yalanlardan, ön yargılardan, acıyı yaşatanlardan uzaklaşmak…

Veda etmek gerek bazen, hem en doğru zamanda yapmak onu…

Bu bir veda olsun… Şimdilik… Sonu gelmeyen hayallere…

Anneler Ah Anneler!

Çocuk ellerinde bir demet papatyayla anneler günü için koşar adımlarla eve gidiyordu. Fakat yoktu evde canından çok sevdiği, hayatının mutluluk, neşe, huzur kaynağı biricik annesi…

Yanında olmasa da annesinin en sevdiği çiçekleri evin en güzel köşesine koyacaktı. Annesiz bir Anneler Günü’nü hüzünle kutlayacaktı. Sessiz, gözleri yaşlı ve yalnız…

Aşılmaz gibi görünen dağları birlikte aşabildiği, sıcacık elleriyle hep varlığını yanı başında hissettiği annesi… Gül kokulu, aydınlık yüzlü, şiir gibi diliyle hep dua mırıldanan tatlı sesli annesi…

Çocuklar annelerini yüreklerine gömdüler. Anneler de çocuklarını. Çünkü binlerce çocuğu annelerinden, anneleri de çocuklarından kopardılar. Anneler Günü bugün. Bir de utanmadan diyorlar ki: ‘Anneler Günü’nüz kutlu olsun.’ Şimdi bütün ruhumla haykırıyorum, ister beğenin, ister beğenmeyin bu sözlerimi: Yerin dibine geçsin sizin Anneler Günü’nüz!

Sabahın Serinliği

Sessizliğin büyüsü bozulmamış henüz bu sabah. Ne içeride bir ses, seda var, ne de dışarıda. Keşke hep böyle olsa. Bembeyaz bir kâğıt gibi olsa bütün günler, sabahlar, akşamlar. Bir tek siyah nokta düşmese o kâğıda. Lüzumsuz sesler sussa sonsuza dek.

Sadece yağmurun sesi duyulsa.  Ve kuşların sohbetleri… Bir an olsun gizlense bütün çirkinlikler. Ne olurdu sanki? Ama yalnızların, masumların sessiz çığlıkları, uzanıp dokunamayan ellerin çaresizliği bir an olsun son bulmuyor.

Bir çiçek tozuyla birlikte havada eriyip yok olmak, toprağa düşen yağmur damlası misali kaybolmak, rüzgârla dağılan bulutlara binip ne yana gittiği belli olmamak… Bütün dileğim buydu.

Sessizce doğdu yine güneş. Karanlıkları inadına bastıran, gündüzün uzun saatlerinin kabahatlerini, vefasızlıklarını ortaya çıkarırcasına parlayan dev bir spot lambası gibi.

Kızmıyorum güneşe. Kızmaya hakkım yok. O vazifesini yapmak zorunda. Fakat ben gizlenmek istiyorum bu sabah ondan ve bütün gündüzlerden. Kuytu, karanlık bir yer arıyorum kendime. Kapatıyorum gözlerimi, küçülüp minicik oluyorum. Görünmez oluyorum. Ve havanın bir zerresine binip uzaklara çook uzaklara yolculuğa çıkıyorum.

Fakat ardımda bırakmak istemiyorum mazlumları, masumları. Onların da benimle gelmesini istiyorum. Hep birlikte daha güzel diyarlara, güneşin daha mutlu doğduğu yerlere gitmek istiyorum… Hepsini, herkesi çağırıyorum. ‘Haydi gelin! Daha güzel bir dünya için uzaklaşıp gidelim buralardan. Mutlaka vardır güneşin gülümseyerek doğduğu yerler.’

Off! Eller duaya kalkmalı… Ve gökyüzünden bizi gözetleyen güneşi şahit tutmalı dua ederken. Duayla yükselmeli…

 

Güçlü Kalelere İhtiyacımız Var

Güçlü bir kaleye ihtiyacım var. Hepimizin var. Ve o kaleleri örmek için sağlam tuğlalara…

Önce bulamadım, baktım yıkılmış, viran olmuş. Her yere dağılmış devrin hadiseleriyle…

Ve ümidim yetişti hemen imdadıma. Ümidimle başladım kalemi yeniden inşa etmeye…

Hiç bırakmamaya söz verdim onu. Bir soluk aldım, ferahladım nihayet…

Sonra dualarım… Ölene kadar bir an bile duadan ayrı kalmamaya da söz…

Bir göz yaşı bazen, biraz inleyiş katık oldu ümidin ve duanın yanına…

Böylece yürekteki zehri akıtmak daha da kenetledi kalenin tuğlalarını.

Bazen çok zor olsa da gülümsemeyi unutmamak lazım, yanına da dostluğu alarak.

Fakat çoğu zaman yalnızlık tercihim şu karmakarışık zamanda. 

Yalnız kalıp okumak, düşünmek… Ve dua… Ve ümit… Ve bazen göz yaşı…

Hepimiz insanız ve güçlü birer kaleye ihtiyacımız var.

Bekleyeceğiz

Bir çiçek umuttur. Belki yeşerir ve kırmızı, sarı, mavi açar. Baharın müjdesini getirir. Ama umutlanmak mı? Şimdilik belki uzak…

Küçük bir kap yeter… Toprak yok… Olsun… Çay artıkları ne güne duruyor? Ya yumurta kabukları? Onlar da vitamin! Minik yaprakları büyütmeye yetmez mi? Çaresizliklerin arasında küçücük çareler gülümsetmez mi insanı?

Demir parmaklıklı küçük pencerenin kenarında hayat bulur, hepsine bir umut ışığı olur belki… Güneş o pencereye hiç gelmese de, hava henüz ısınmasa da. Buz gibi rüzgar kemiklerine kadar titretse de insanı. Gökyüzü azıcık da olsa görünüyor ya… Uzaklarda kuşlar uçuyor. Ara sıra kuşların sesleri duyuluyor yakınlarda… Çok nadir de olsa…

Kapat gözlerini. Ulu bir çınarın avuçların kadar yapraklarının başının üzerinde dans ettiğini farz et … Gölgesi sarsın, kucaklasın seni. Ya da şırıl şırıl suyun kenarında, bir söğüdün dibinde, suyun tatlı melodileriyle uykuya daldığını  hayal et. Ellerinde bir demet papatyayla… Yemyeşil çayırlar…

Söküp yok ettiler umut ışığını. Narin yaprakları yoldular. Hepsini… Çay artıklarıyla, yumurta kabuklarıyla birlikte çöpe attılar. Umutlar şimdilik dağların ardına gizlendi. Gözlerimiz hep yollarda. Beklemedeyiz. Yorulsak da, tükensek de… Bekleyeceğiz…

Umuda Doğru… İnşallah!

Babam öleli tam 38 sene oldu. Çocuktum. O günü hiç unutamam yaşadığım müddetçe. Kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Rahatsızdı bir kaç gündür. Yorgun nefesleri kulağımda sanki hala. Fakat bir an geldi nefesleri hırıltılara dönüştü. Sonunda o hırıltılar da çıkmamaya başladı. Ablamın koşarak amcamlara haber verişi, amcamın oğlunun apar topar bizi odadan çıkarışı… Ve her şeyin bitişi… Sayılı ömür nefeslerinin bir anda son bulması…

Çok ömürler bitti. Nice çınarlar devrildi. Bir gün bizler de hayat sahnesindeki rolümüzü ister istemez tamamlayıp öbür aleme göç edeceğiz. Ne kadar kısa hayat, ne kadar yorucu ve hüzün dolu. İnsanlar burnunun ucunu göremeyecek kadar kör. Her gün yüzlerce hayat genç, yaşlı demeden yok oluyor. Fakat kimse bir gün sıranın kendine de geleceğini düşünmüyor. Hala yalan dünya bizleri oyalayıp duruyor. Kırgınlıklar, haksızlıklar, bencillikler, sevgisizlik, saygısızlık, dedikodular… Ne kadar olumsuz şey varsa insanoğlu onların peşine takılmış… Rahmetli Cem Karaca’nın şarkısında olduğu gibi: Bindik bir alamete. Gidiyoruz kıyamete…

Geçecek elbet… Zor günler de, güzel günler de… Kapkaranlık gecenin güneşin doğuşuyla son bulması, ya da güneşin batışıyla ortalığın kararıp geceye dönüşmesi gibi… Ne bitmemiş ki? Neyin sonu gelmemiş ki? Fakat güzellikleri yaşamak, yaşatmak lazım. Bazen zor olsa da. Nasıl severek ektiğimiz bir bitkinin yaprakları, çiçekleri yavaş yavaş büyür, sabırla bekleriz. Umutla… Küçücükken sonra çok güzel, parlak yeşil yapraklı bitki olur, renkli güzel çiçekleriyle… Umuda, duaya sarılıp beklemek lazım. Bir gün elbet tomurcuklar çıkacak, mis kokulu çiçekler açacak.

(Böyle yazmayacaktım aslında. Çok umutsuzdum, yorgundum yazmaya başlarken. Ama nasıl olduysa bir şey beni engelledi ve son paragraf umut verici bir şekilde yazıldı. Belki zor olsa da dik durmak lazım, yalandan da olsa gülümsemek lazım. Sabır deyip sabretmeyi, daha çok sabretmeyi öğrenmek lazım. Bir dostun dediği gibi. Teşekkürler. Buna ihtiyacım vardı…)

 

Bir Tomurcuk Yeter

Her yokuşu tecrübe ettikten sonra yorulmadan yine de ileriye bakmayı istiyor insan. Nefes aldığı sürece acaba bir yerlerde gülümsetecek, küçücük bir ışık var mı diye. Gülümsemeye çook ihtiyacımız var.

Belki çoğu kez beklediğimiz gibi olmuyor. Umutlar kocaman çiçekler açmıyor. Olsun diyorsun. Bir yaprak bile yeşerse, o da bir şeydir. İncecik bir yaprak büyüse… Minicik bir tomurcuk çıksa incecik dalların üzerinde… Her şey işte o minicik, incecik başlangıçlardan çoğalıp büyümez mi sonuçta?

Şimdi ilk baharın sevimli yüzü mahcup ve üzgün olsa da kendini göstermeye başladı. Çiçek açmış ağaçlar, yeşermiş çimenler, bazen az da olsa otların arasından narin boynunu uzatmaya başlamış kır çiçekleri… 

Dışarı çıkıp nefes almayı, sabahın tatlı serinliğinde kuşların cıvıltılarını dinlemeyi istiyorsun. Ne kadar çirkinlik varsa hem gözünün önünden, hem de kalbinden, zihninden silmeyi istiyorsun. İnsanları sevmeyi, sevmeyi bilmeyenlere de öğretmeyi istiyorsun. Unutanlara da hatırlatmayı… Affetmeye hazır mıyım, diye soruyorsun kendi kendine… Tekrar el ele tutuşmaya hazır mıyım? Acıları unutmaya, yeniden dirilmeye, kucaklamaya hazır mıyım? İnsanlara teklif etmeyi isterdim çekinmeden: Haydi önce güvenelim birbirimize, sonra da sevelim koşulsuz! Var mısınız?  

Yaşadıkça gidilen yol, tırmanılacak yokuş bitmez. Öyleyse hataları düzeltme şansı da hep var demektir. Sabahın tatlı serinliğinde kuş sesleri… Ağaçlar pembe beyaz çiçekler açmış. Bir sincap hızla ağacın tepesine doğru tırmanıyor. Şimdi bir simit ve demli bir çayla güne, bütün günlere umutla başlamak var. Şimdi… buna çok ihtiyacım var.

Çeşme

Taşlar ıslak… Çeşmeden damladıkça yosun tutmuş. İlk yapıldığı halinden pek eser kalmamış. Renkten renge girmiş. Dili olsa söylese bu asırlık taşlar. Ne fırtınalar kopmuş, Kim bilir ne ayrılıklara, yalnızlıklara şahit olmuş. Sevdiğine kavuşamayanlar ağıtlar yakmış yanı başında çömelirken. Ne şenlikler, mesut günler yaşanmış bazen de. Kızlar hem söyleşmiş, hem gülüşmüşler bir yandan buz gibi sularla ferahlarken. Çobanlar kuzularını sulamış. Okula giden çocuklar oyunlarına ortak etmiş bu ıssız ovanın yalnız çeşmesini…

Hemen dibinde yemyeşil otlar, beyaz kır çiçekleri açmış. Yağmur, kar, çamur, fırtına… O çeşme hep orada usanmadan beklemiş. İnsanlar için, bir yudum suya hasret kalanlar için. Yolcular için uğrak yeri, dertliler için dert ortağı, sevenler için buluşma yeri.

Çeşme yalnız bir asker gibi nöbet tutuyor. Taşlarsa yaşlı bir bilge gibi duruyor. Biraz kırgın ve içli… Fakat sakin ve huzurlu. Bu haliyle çok şey anlatıyor. Sanki damlayan sular onun gözyaşları. Islanan taşlar da yüzü buruş buruş olmuş bir pir-i fani. Vefalı olmayı hatırlatıyor. Hep olduğun yerde durabilmeyi. Sarsılmadan… Unutmamayı, unutulmamayı anlatıyor. Acılara katlanmayı, sabırlı olmayı öğretiyor. Sessizliğin içinde duyulan sadece suyun huzur veren sesi. Suyun çeşmeden sakin sakin damlama sesi tatlı bir nağme gibi kulaklarda… Az ötedeki ağaçların rüzgar estikçe sallanan dallarının hışırtılarına eşlik ediyor.

Çeşme… Bir çeşmenin hayaliyle çook uzaklara gidiyorum. Beklemeyi, sabırla beklemeyi onunla öğreniyorum.

Uzak, Görünmez Limanlar

Kelimeler yetmiyormuş ya hani bazen anlatmaya. İşte şimdilerde aynen öyle. Yaşamanın bazen anlamı olmadığı, hiçbir şeyin ifade etmediği anlar. Bir yanda karanlıklar içinde inleyen çaresiz mazlumlar, diğer yanda hiçbir şeyden haberi olmayan, her şeye gözünü kulağını kapatan talihsiz, nasipsiz ruhlar…

Böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum. Sokağa çıkıp insanlarla karşılaşmak, alış veriş etmek, sabahları kahvaltı sofrasına oturmak da istemiyorum. Bu kadar karamsar yazdığım için özür diliyorum. Güzel şeyler yazmak isterdim, istiyorum. Fakat olmuyor. Her şey yalan ve bütün gerçekler kalın, kapkalın bir gaflet perdesiyle kapanmış, üzeri örtülmüş. Bütün güzellikleri gömmüşler. Ve açmasınlar diye de üzerini bir yığın faydasız, uğursuz ne varsa onlarla kapatmışlar. Mis kokulu gül yaprakları, taze kır çiçekleri varken, insanları olur olmaz her yerde biten ayrık otlarıyla, dikenlerle oyalamışlar.

Böylelikle yıllar geçmiş. Gide gide hiçbir yol kat edememişiz. Ne çınarlar devrilmiş, ne berrak sular bulanmış. Hep fırtınalar kopmuş, volkanlar patlamış bu güzelim topraklarda. Geriye kalansa hep viraneler, yıkık duvarlar, mahzun gönüller, sessiz yığınlar…

Şimdi gözlerini dünyaya belki dün, belki birkaç gün önce açmış bir bebeğin, annesinden ayrılmak zorunda bırakılmış bir bebeğin diliyle anlatsam, anlatabilsem. Haddim değil. Fakat o masumları perişan edecek kadar insanlığını yitirmiş kimi insanlar. Anne kokusuna hasret, anne sütünden mahrum, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir yavrunun diliyle kelimeleri sıralasam. Ya da annelerinden ayrılan bütün çocukların tercümanı olsam. Olabilsem…

‘Neredesin anne? Neden yoksun? Hani büyürken hep yanımda olacaktın? Mutlulukları birlikte tadacaktık hani? Oysa hüzünden, gözyaşlarından başka bir şey yok sensiz.’ O masum yavruyu dillendirdikçe sorulardan başka bir şey konuşulmuyor ve inlemeden başka bir ses duyulmuyor. Utanıyorum. Utanmalıyız hepimiz. O yavrunun sorularına cevap veremediğimiz, onu annesinden, babasından kopardığımız için.

Diğer yanda da can çekişen yaralı ceylanın yanı başında sırtlanlar, çakallar, akbabalar tepiniyor. Tozu dumana katmış hepsi de. Başka bir şey görülmüyor. Korkuyorum. Böyle bir dünyada sadece bir köşeye sığınıp dua ediyor, bu kara günlerin bir an önce bitmesini diliyorum. Başka bir şey yapamamanın ıstırabı kahrediyor yüreklerimizi.

Nerede sığınacak, emniyetli limanlar? Sislerin arasından uzanacak elleri arıyoruz çaresiz. Bizi oralara, o limanlara götürsün. Acaba çok mu uzak?

Bir güvercin uçtu pervasız… Kanat çırpışı bile ne umursamazdı. Yanı başımdan uçtuğunda serin bir rüzgar esti ta yüreğime oturdu. Bir anda hava değişti, titredim iliklerime kadar. Bir garip oldum sanki; hem ferahladım, hem de telaşlandım. Sevinsem mi, üzülsem mi… bilemedim.

Bir türlü durulmayan hasta yüreğim yine hüzünlere gark oldu. Güvercinin ne önemi vardı ki. Müjdeyle gelmişti oysa. Güneşin doğacağı müjdesini haykırdı sonsuzluk hissi veren denizlere, çaresizce bekleyenlere, sığınacak bir liman arayanlara ve kör kuyuların dibinde umutsuz bekleyen bana… Bir isyan hissi uyandı içerimde ister istemez. Hem utandım o histen, hem de kurtulamadım isyanımdan. Bir ses içerimde konuşuyordu durmaksızın: Ben çok yoruldum sevgili kuş. Çok… Güneş doğacak elbet. Ama ben çok yoruldum. İnşallah…

Küçük Bir Kalp-2-

(Hikayenin devamı)

1109650-ucsuz-bucaksiz

Gittiler… Hep birlikte. O akşam çok kasvetli geldi Hacer’e. Yaşayacakları içine doğmuştu sanki. Uzun zamandır görmediği insanlar, ilgisini çekmeyen sohbetler, sürekli üzerinde hissettiği bakışlar daha bir sıkıntı verdi küçücük yüreğine. Bir şeyler olmuştu ama nedenini anlamakta zorlanıyordu.

Halasının evinde geçen o sıkıntılı saatlerden sonra nihayet hep birlikte kalkıldı. Hacer ve annesi gitmek için kapı girişinde hazırlanırlarken babası ve Ali Amca salonda alçak sesle konuşmaya devam ediyorlardı. Babasının; tamam, önümüzdeki Cumartesi dediğini işitti. Annesi de huzursuzca baktı o yöne doğru. Halası Hacer’i sevgiyle kucakladı çıkarlarken. Buruk bir gülümsemeyle uğurladı onları. Mustafa’nın yolda yürürken taşları hafifçe tekmelemesi, Hacer’in anlam veremediği sessizlik daha bir sıkıntı verdi annesinin içine. Ve Mustafa’ya bağırarak içindeki sıkıntıyı bir nebze olsun rahatlatmaya çalıştı. Ama olmuyordu. O gece evde yan odadan anne ve babasının tartıştıklarını işitti Hacer. Bu akşamın bir an önce geçmesini diledi. Sabah olunca soracaktı annesine. O gece geç kalan ödevini yapmak için çabaladı.

Ama anlatamayacaktı annesi kızının yüzüne hiç bir şey. Zordu böyle şeyler söylemek. Kendisi de 17’sinde evlenirken ne soran olmuştu, ne de karşısına alıp konuşan. Dili tutulmuştu adeta. Hele sen okuldan bir gel de akşama konuşuruz kızım, demekle yetindi.

Akşam oldu. Kedi köpekler yiyecek peşinde dolanırken, tavuklar hem gıdaklayıp, hem de sağa sola kaçışırken eve döndü Hacer. Yazdığı kompozisyonun öğretmen tarafından okul panosuna asıldığını, bir daha ay il genelinde düzenlenen yarışmaya gönderileceğini söyledi annesine. Yine hiç bir şey söylemedi anne, yine suskundu. Hacer’de soramadı. Sadece kedisini kucağına alıp okşamakla dikkatini başka tarafa vermeye çalıştı. Akşam yemeğinden sonra ise mutfaktan çay getirirken yine anlamadığı konu hakkında konuştuklarına şahit oldu. Hacer içeri girince susuyorlardı. Benim dersim var, deyip çekildi odasına. Ama dinleyecekti. Neymiş bu annesinin canını sıkan mesele öğrenecekti. Hacer de sonra başlar çalışmaya. Hem canı sıkılmaz, evine katkıda bulunur. Amcanın yeğenini bir kez şehirde gördüğünü, çok iyi bir genç olduğunu, kızlarına iyi bakacağını söyledi.

Kaynar sular başında aşağıya döküldü bir anda. Duyduklarına inanamadı. Okul, dersler, öğretmenler, arkadaşları, yarışmaya gidecek kompozisyonu… Hepsi aklından kayar gibi geçti o an. Kalbinde bir sıkışma, gözlerinde yaş hissetti. Hayır, diye haykırdı o kalp sessizce. Haykırışını sadece kendi ruhu duydu. Kapıya tutunmasa düşecekti. Annesi ne kadar karşı çıksa da babası okutacak parası olmadığını, yıllardan beri ufak bir bahçeye bile sahip olmadığını, hep başkaları için rençperlik ettiğini, babasından kalan bu ev de olmasa ele güne el açacaklarını saydı durdu. Bari Hacer’in hayatı kurtulsundu. Bağırdı kadın: Gözü kör olsun şu yoksulluğun. Senin gibi adamların da paraya düşkünlüğünüz batsın, başınızı yesin inşallah! Adam da bağırdı: İyi, kolaysa sen okut, öğretmen, doktor yap kızını. Çalışkanmış, çok başarılıymış, hıh! Benim gücüm yok. Buraya kadar.

route-66_893657

O gece uyku tutmadı ne annesini, ne de Hacer’i bir türlü. Ertesi gün de okulda eski Hacer yoktu. Konuşmuyor, gülmüyor, derslerde söz almak için parmak kaldırmıyordu. O gün, ertesi gün, daha ertesi gün hep böyle geçti. Öğretmen sonunda dayanamadı. Sormak istedi. Ne kadar hassas olduğunu biliyordu Hacer’in. Okulun dağıldığı son ders ondan birlikte gitmelerini teklif etti. Saygıda asla kusur etmeyen Hacer hemen kabul etti ve birlikte çıktılar. Ne oldu Hacer? Niye son günlerde böyle durgunsun? Bir derdin mi var? Eğer yapabileceğim bir şey varsa çekinme. Yok öğretmenim. Hayır, var bir şey, belli. Bana anlatabilirsin. Kimseye söylemem, söz. Hem belki bir yardımım dokunur. O anda çözüldü günlerden beri biriktirdiği hüzünler. Yumak yumak saçıldı ortaya. Gözyaşlarıyla anlattı. Hem ağladı, hem söyledi. Ben evlenmek istemiyorum, öğretmenim. Okumak, sizin gibi öğretmen, hem yazar olmak istiyorum ben. Diri diri mezara girmek istemiyorum!

Çok üzüldü öğretmen. Bir yandan da nasıl yardımcı olabilirim diye düşünmeye başladı. Bir ara size geleyim, babanla konuşayım. Olmaz. Dinlemez sizi. Annem çok yalvardı, dediğinden dönmüyor. Onlara söz vermiş, okutacak parası yokmuş. Hayır, dedi öğretmen. Bu böyle olmaz. Bir insan hayatı bu kadar ucuz değil. Ben yine de konuşacağım babanla. Belki ikna edebilirim. Sözleşip ayrıldılar. Yarın onların evine gelecekti öğretmen. Uygun bir dille ikna etmeye çalışacaktı. Gerekirse yardım da bulunurdu Hacer için, yani burs falan. Hepsini söyleyecekti. Bu kaçıncı küçük yaşta evlendirilen kızdı bu köyde? Yetmişti artık. Çocuklarına nasıl bu kadar bencil davranabiliyorlardı bu insanlar?

Bir genç kızı topluma kazandırmak bir aileyi kurtarmak demekti. Çünkü yarının anneleri onlar olacaktı. Bir aileyi kurtarmak ise bütün bir toplumu, milleti kurtarmak demekti. Keşke bütün aileleri kurtarmak, açılan yaraları onarmak mümkün olsaydı. Keşke insanlara gururun, bencilliğin, o kahrolası hırslarının hiçbir şeyi kazandırmadığı öğretilebilseydi…

Belki çok bilinen bir hikaye bu. Nice genç kızın hayatı böyle henüz çocuk yaşta sönüyor belki. Acaba Hacer’in kaderi nasıl olurdu? Bu hikâyeye belki birden fazla son yazılabilir ve yaşayanlar yaptıklarına göre sonuçlarına katlanır:

  1. Öğretmen Hacer’in okuyup meslek sahibi, belki bir öğretmen, belki de bir yazar olmayı ne kadar çok istediğini babasına anlatır. Babası ise epey ısrardan sonra ikna olur. Hacer sıkıntılı geçen yılların ardından yardımlarla hem liseden, hem de üniversiteden mezun olur. Hatta yüksek lisansa başlar. İlk hikâye kitabını üniversite son sınıfta yazmaya başlar. Bu arada birkaç edebiyat dergisinde yazıları yayınlanır. Şu anda hem bir yazar, hem de başarılı bir öğretmen olarak hayatına devam etmektedir.
  2. Hacer’in öğretmeni ne kadar ikna etmek için uğraşsa da babası inadından dönmez ve ne yapıp edip kızını istemediği o delikanlıyla evlendirir. Hacer bütün umutlarını, hayallerini, yaşama sevincini kaybetmiş küçük bir gelin olur. Ve bundan sonra hayatını içine kapanık, karamsar, kişiliğini kaybetmiş, mutsuz bir eş ve doğan çocuklarına onları büyütmekten başka hemen hiçbir şey veremeyen silik bir kadın olarak sürdürecektir.
  3. Belki de kendini öldürür… Kim bilir belki evden kaçar. Çok daha kötü olaylar gelir başına.

Hayat insanoğluna verilmiş en değerli armağan. Onu berbat etmek veya en güzel şekilde geçirmek, ona değer katmak bizlerin elinde. Hele başkalarının hayatını karartmak, onlara hak tanımamak cinayet. İsterse insanın kendi çocuğu olsun kimsenin başkası üzerinde hâkimiyet kurmaya, onu mutsuz etmeye hakkı yok.

Küçük Bir Kalp-1- (bir hikaye)

indir

Köyün uçsuz bucaksız tarlalarında ekinler akşamın esintileriyle bir o yana, bir bu yana tatlı tatlı esiyor şimdi. Bazen rüzgâr çok sert eser buralarda. Yağmur da aniden bastırır. Herkes kaçışır o an. Herkes bir çatının, bir ağacın altına gizlenir. Burada toprak hep ilgi ister, hep açtır sanki. Verim alabilmek için toprağı sürekli işlemek gerekir. Emek veresin ki alasın. Onunla iyi geçinmek, onu hoş tutmak, ihtiyaçlarını gidermek gerekir. Çok çalışmak, her sabah gün doğmadan kalkıp yola düzülmek sabahın köründen akşamın alaca karanlığı bastırana değin çoluk çocuğun rızkı peşinde koşmak… Bütün anaların, babaların derdi hep budur buralarda. Çünkü kimsenin babadan kalma malları, uçsuz bucaksız toprakları, çok paraları, güzel, rahat evleri yoktur. Alın terinin toprağa düşmesi gerekir. Ne güzeldir helalinden kazanmak. Gece olunca da huzur içinde uyumak.

Yine akşam uğramıştı Anadolu’nun bu bozkır yaylasına. Akşamın serinliğinde salınıyordu kavakların dalları bir o yana, bir bu yana. Akşama kadar toprakla haşır neşir analar, babalar evin yolunu tutmuştu yine. Toprak onları yorarken, onlar da toprağı yormuştu. Şimdi bir güzel dinlenme vaktiydi.

Tarladan yorgun geldi evin reisi ve sözü geçen tek bireyi. O gün eve erkekten biraz daha erken gelen anne mutfakta yemekleri yetiştirmekle meşguldü. Hacer ise bir yandan annesinin direktifleri doğrultusunda sofrayı kuruyor, bir yandan da diline doladığı şarkıyı mırıldanıyordu. Yağmurlar bereketliydi bu yıl. İyi ürün alacakları konusunda umutluydular. Hacer’in oğlan kardeşi Mustafa sokakta top çeviriyordu arkadaşlarıyla. Hacer bir ara balkona çıktı. Çok sevdiği kedisi Minik köşedeki kutunun içinde uyuyordu yumuşacık minderinin üzerinde. Yemekten önce mutlaka onun karnını doyurmalıydı. Minik’i hem okşadı, hem de yemeğini koydu önüne.

Hacer ortaokulu bitiriyordu bu yıl. Liseye gitmek için kasabaya gitmek gerekiyordu her gün. Şimdiye kadar bu konuda babasıyla konuşmasa da onu okutacağından umutlu olduğu için hiç konuşmamıştı daha babası ve annesiyle. Nasıl olsa zamanı gelecekti okuldan bahsetmenin de.

Yemeklerini sessiz sedasız yerken baba birden ‘Hazırlanın,’ dedi çocuklara, ‘Halanıza gidiyoruz bu akşam.’ Anne yorgun olduklarını söylese de gidilmesi gerektiğini kasabadan bir akrabalarının geldiğini söyledi. ‘Biz gelmesek baba. Siz ikiniz gidin annemle. Olmaz mı?’ ‘Olmaz kızım. Sizin de gelmeniz lazım. Ali Amcalar yakın akraba, ayıp olur.’ Hacer düşündü biraz. Türkçe öğretmeninin söylediği kompozisyonu yazmayı planlamıştı. ‘Neyse,’ dedi içinden, ‘gelince yazarım ben de. Birazcık geç yatıveririm.’images

Giyinirlerken annesi yavaşça sordu babasına neden bunca zaman sonra Ali Amcaların köye geldiğini. Babası önce hemen anlatmak istemedi. Fakat nasıl olsa öğrenecekti hanım eninde sonunda. Ali Amcanın büyük şehirde bir yeğeni varmış. Bir fabrikada çalışıyormuş. Şefmiş orada. İyi de kazanıyormuş. Hem evi, arabası da varmış çocuğun. Şehirdeki kızlara güven olmazmış. Anası babası onu köyden temiz bir aile kızıyla evermek istiyorlarmış. İşte böyle. Bizim kız aklına gelmiş amcanın. Neden olmasın diye düşündüm ben de. Belki kızın da hoşuna gider. Oğlanın anne babası da gelecek. Söyle de güzel giyinsin bizim kız. Belki olur bu iş. Kadın ne diyeceğini şaşırdı. Hacer henüz 15 yaşında. Okumak istiyor. Her gün kitap okumaktan vaktinde yatmıyor bile. Öğretmenleri de çok seviyor onu. Çok erken değil mi? Hayır değil. Benim okutacak halim yok. Nasıl olur? Ben kızıma kıyamam. Daha 15 yaşında. Çok konuşma. Okusa da okumasa da gideceği koca değil mi? Ne olacak sanki? Hem iyi bir aile…  (devam edecek)

Hediye

gift1Hediye deyince insanın aklına hep mutlu edecek, güzel bir şey gelir. Öyle ya adı üstünde; hediye… Hayata renk katmalı, göz alıcı bir paketin içinde olmalı, açarken heyecan duymalı insan.

Hayat da bir hediye. Hayatın içinde yaşadığımız bütün olaylar da birer hediye. Acısıyla, tatlısıyla. Belki böyle düşünmeli. Acı ve hüzün verici olaylar da olmalı o hediyelerin arasında. Ki güzelliklerin değeri daha bir anlaşılsın, kıymeti bilinsin.

Gülümsemek bir yüze, gözlerinin içine bakıp sonra da sarılmak… Çaresizliğin pençesinde dua edebilmek göz yaşı dökerek… Ortak kaderi ve acıları paylaşabilmek başkalarıyla… Dost olmak tanımadığın insanlarla, dostlarınla da daha çok kenetlenmek… İliklerine kadar sevdiğini hissetmek… Sevmek ön yargısız… Özgür olmak kuşlar gibi… Özgür olmak… Gökyüzüne bakabilmek; bulutlu, bulutsuz… Acılar, yalnızlık ve ümitli, ümitsiz bekleyişler… Özlemek her şeyi, herkesi… Sabahları bir dilim ekmek, bir parça katıkla sofraya oturmak birlikte… Karıncanın bile hakkını gözetmek, kimseye zalim olmamak… 

Hepsi, ama hepsi hediye. Hayatla ilgili her şeyin birer hediye olduğunun farkında olmak belki insan olduğumuzu daha çok hissettirir.

Susmak bazen…

allornothing

Artık rüzgara, yağmura, başka kimseye de sormuyorum. Sadece boynumu bükerek, bekliyorum  yüreğimle. Nedenli nedensiz isyanlarımla, sonra da pişmanlıklarımla ve çaresiz hallerimle… 

Hayalimde konuştuğum, kemikleri bile toprağa karışmış nineme bazen dert yanıyorum. O benim bakışımdan, duruşumdan, kimi zaman çığlıklarımdan ve lüzumsuz gürültülerimden, kimi zaman da gömüldüğüm sessizliğimden anlıyor:

Ne zaman? Ne zaman bitecek bu sarsıntılar, bu yok oluşlar? Ve hemen karşılık veriyor sükunetle: Kalbinle birlikte sen de toprağa düştüğün, onu kucakladığın ve bütün zerrelerinle ona karıştığun zaman bitecek. Dertler ancak toprakta biter.

Bilmez misin ey çocuk? Bu dünya dert yeridir. Bu mekan durmaksızın renkten renge sokar, yorar insanı. Onun için sus çocuk… Sus!

Ninem Haklıydı

2851921-cakir-ninem

Ninem ne zaman saçlarını taramaya başlasa duygulanırdı. Aynanın karşısında dakikalarca buruş buruş olmuş yüzüne bakar, yavaş yavaş saçlarını örerken bir rüyadaymış öylece dururdu. Eminim gençliğini hatırlardı, eminim dökülen her saç teliyle uçup giden yıllarını düşünürdü. Sessiz bir ah çekerdi usul usul saçlarını okşarken. Yaşına rağmen o kadar güzeldi ki saçları, gençliğinde kim bilir nasıldı. Çoğu bembeyaz saçlarının arasında yer yer siyah teller seçilebiliyordu. Onların sayesinde de gri bir tona dönüşmüştü o güzelim saçlar. Dile gelseler acaba neler söylerlerdi?

Aynaya bakınca yüzünü gençliğinde olduğu gibi hayal eder, o an gençliğini yaşardı. ‘İlk okula giderken de her sabah örerdi annem. Daha uzundu, daha gürdü. Bir görseydin tararken neler çekerdim. Ama hiç usanmazdım, hiç.’ ‘Eminim rahmetli dedem senin saçlarına vurulmuştur.’ Gülümserdi böyle deyince. Yanakları hafiften pembeleşirdi. Ne kadar yaşlı olsa da onun o anki doğal güzelliğini, saflığını, şirinliğini anlatamam. Hani nur yüzlü pir-i fani derler ya, aynen öyle. Eskilerin güzelliği bile farklıymış belki de.

‘Gün doğmadan kalkardık. Benim de ninem, dedem vardı. Onlar namazlarını kılarken, annem ineğin sütünü sağar, ben kız kardeşimle birlikte kahvaltıyı hazırlardık. Babanız ise erkenden tarlaya gider, hep bizden önce sofradan kalkmış olurdu. Okula giderken koştururduk hep. Her defasında unuttuğum ödevim kaldı mı diye aklıma takılırdı. Okula varınca hemen kontrol ederdim. Öğretmen kızacak diye çok korkardık biz. Sizin gibi öğretmenlerle arkadaş gibi konuşmazdık.’ Bunları söylerken gözleri uzaklara dalardı. Özlemle anlatırdı. ‘Bizim böyle rahat evimiz yoktu. Sıcak suyumuz, kaloriferimiz, sokağımızın başında marketimiz yoktu. Evimizde dedemin yaptığı sedirlerden başka mobilya yoktu. Ama biz sizden daha mutluyduk. Annemin her an kapısını çalabileceği komşuları, bizim de oyun parkımız olmasa bile türlü türlü oyunlar oynadığımız arkadaşlarımız vardı. Kimse kimseyi ayıplamaz, azıcık diğerinden değişik diye kınamaz, arkasından konuşmazdı. Herkes hem iyi gün, hem de kötü günde birbirini arayıp sorardı. Her ihtiyacımız için koşturacak dostlarımız vardı…’

Son söylediği sözler kulağımda yankılandı. Unuttuğumuz dünyaydı bu. Şimdi ise kabuğuna çekilmiş, mutlu olmayı bir türlü başaramayan insanlar. Ninem özlemekte çok haklıydı.

Bir Hastalık: Önyargı

2156854-onyargi

Toplum olarak ne kadar önyargılıyız, ne kadar peşin hükümlüyüz. Dışarıdan gördüğümüz kadarıyla insanlar, olaylar hakkında hemen yorum yapabiliyoruz. Belki düşündüğümüz gibi değildir, nasıl emin olabiliyoruz?

Aylardır görüşmediğim insanlar hakkımda olmayacak teoriler üretmiş. Güya ben şöyle yapmışım, böyle yapmışım… Neyse ayrıntılar önemli değil. Uyduruk senaryolar yazmakta üstümüze yok doğrusu. Duyunca tövbe tövbe dedim kendi kendime. Çok şaşırdım.

Halbuki bizim kültürümüzde böyle miydi? Sevmek, yardımlaşmak, ön yargılı olmamak, yani su-i zan etmemek, dinlemesini bilmek yeri geldiğinde, hep kendin konuşmaya çalışmamak, konuşurken gözlerinin içine bakmak ve bunları yapmakta gecikmemek… Yalnızlığı paylaşmak, arayıp sormak. Bu dünyaya paylaşmaya gelmedik mi?

İnsanlar birbirini kınamadan, o hakkı kendinde görmeden önce tarafsız ve hatta iyi niyetle bakmalı değil miydi? Her insanın olumsuz yönlerinin yanı sıra, olumlu ve takdir edilecek yönlerinin görülmeye çalışılmasının, öne çıkarılmasının daha iyi olduğu bilinmiyor muydu? Senin gibi düşünmeyen bir insanı hemen acımasızca eleştirmek mi gerekliydi? Kızmadan, yargılamadan hareket etmek daha güzel değil miydi? Bu günlerde her şeyden çok hoşgörülü olmaya ihtiyacımız var.

Çoğu şey biliniyor. Ama maalesef uygulamaya gelince olmuyor. Bu kadar kısa hayatı nasıl da ziyan ediyoruz. Gerçekten yazık ediyoruz bu hayat nimetine.

Bir keresinde bir gazetede gördüğüm bir resim beni çok etkilemişti: Küçük bir bebek… Doğduktan sonra sokağa atılmış. Yani onu doğuran annesi ondan kurtulmak istemiş. Sokakta bir köpek buluyor onu, ya da bir kedi. Tam olarak hatırlamıyorum, çok zaman geçti. Hayvan küçük bebeğe sarılıyor, onu koynuna alıyor. Bir kaç saat ısıtıyor ve bebeğin soğuktan ölmemesini sağlıyor. İnsanlar onları sokağın kuytu bir yerinde sarılıp yatmış olarak buluyorlar. Hiç bir şeyden haberi olmayan masum yavru da bu şekilde kurtuluyor.

Bazen hayvanlardan öğreneceğimiz çok şey olabilir.

Yine Okumak

cocuk-kitaplari-yayinevleri-kurtardi-4579862_o

Evet yine okumak…

Hayatın anlam kazanması için okumak lazım. Ama okuduklarını kalben de okumak önemli olan. Yoksa bilgi kirliliğinden başka bir şey değil. Nasıl vücudun gıdası ekmek, su vs.dir, ruhun, aklın, kalbin de gıdası okumak, hem lüzumlu şeyler okumak gerek. ‘Kitap ruhun ilacıdır.'(Japon Atasözü) İnsanlar arasındaki problemlerin çoğu okumamaktan, ya da okuduğunu ruhuna sindirememekten, belki de gereksiz şeyler okuyup hem aklını, hem de maneviyatını kirletmekten kaynaklanıyor.

Maalesef okuma alışkanlığımız çok zayıf. Bu işi sosyal medyadaki mesajları, paylaşımları okumaya indirgeyen, gazete haberlerine şöyle bir göz gezdirmekle yetinen, başka da bir şey okuma ihtiyacı hissetmeyen bir toplumuz. Sonuç ise ortada. Birbirini anlamayan, bencillikte ilk sırada, çocuklarına, gençlerine  nasıl yaklaşacağını bilmeyen, her fırsatta tartışan, dedikoducu, hep kolaya kaçan insan topluluğu… Hayatında insan hatalar yapmaması veya hatalarını en aza indirmesi için okuması, ruhunu beslemesi gerek. Belki okumak olumsuzlukları düzeltmek için tek çözüm değil. Ama Allah’tan ilk inen ayetin bile bizlere ‘Oku! Yaradan Rabbinin adıyla oku!’ diye hitap etmesi okumanın ne kadar değerli bir uğraşı olduğunu telkin etmiyor mu?

Okumayı bence ciddi bir iş olarak algılamak lazım. Öncelikle uygun bir ortam hazırlamak, zamanını boşa harcamamak, aile içinde de okuma saati oluşturmaya gayret etmek. Kitap almak için her zaman imkanımız yoksa da kütüphanelere gidip ödünç kitap alma alışkanlığını da kazanmak iyi olur. Eline kitabı almak, onu koklamak, sayfaların arasında kaybolmak… İnsan bunun tadına bir varabilse başka bir şey yapmak istemez. Hayatını kitap yazmaya adamış yazarların hayatları hakkında bilgi edinmek, onları yerine göre örnek almak… Yani azim ve gayret etmeyi öğrenmek için.

Eğer okuyamıyorsa, vakit bulamıyorsa bir insan hayati bir sebebi olması gerekir.

Bir Unutabilsek

sirin_bir_kedi_2

Yalnızlık neden bu kadar korkutuyor anlamıyorum. Bazen yanımda hep birileri olsun istiyorum. Konuşulmasa, göz göze gelinmese bile aynı havayı solumak… Yaşlanmak kısmet olursa eğer, yalnız kalırsak ne yapacağız?

Çok çabuk kırılıyor bu günler gönlüm… Bir söz, ya da hiç bir şey yapmamak, söylememek bile yetiyor gücenmeye. Korkuyorum insanlardan. Kimsenin sağı solu belli olmuyor ki.

Ben umudun arkasından koşmaktan yoruldum. Çoğu zaman nefes nefese kalıyorum. Biraz durup dinleneyim derken bakıyorum ki ne kadar uzaklaşmış. Yakalamak için gayret etmek çok zor geliyor.

Şu kahrolası televizyonu açmasak olmaz mı sanki? Ne diye irademize sahip olamıyoruz? Her baktığımda içimi bir kasvet sarıyor. Umutlar daha da uzaklaşıyor. Boş teneke gibi sürekli tıngırdıyor ve ben ekrandakilerin çoğuna saydırmaktan bıktım, ama onlar gevezelikten bıkmadılar. Allah sustursun gevezeleri ne diyeyim.

Sıla-i rahim yapayım dedim. Ama sılada da hüzün var. Annem çok yaşlı, rahatsız. Mahzun mahzun bakıyor. Sarılıp öpüyorum. Yüreğimdeki sıkıntıları ona anlatamamak o kadar ağır geliyor ki gittiğime pişman oluyorum. Diğer yakınlarımla konuşmak da derman olmuyor derdime. Paylaştıkça artıyor mu ne? Azalmıyor. Hep yangınlar… Hep… Umutsuzca aldığımız nefesler boğuyor, sıkıyor. Dayanamıyorum.

Yani gri bir tablo çizdik işte yine. Ne zaman mavi, yeşil, beyaz, pembe, kırmızılarla rengarenk hale dönüşür bilmiyorum. Ne kadar şükürsüz yaşıyormuşuz meğer, ne kadar isyan bataklığında saplanıp kalmışız. Elimizden gidince anladık ama iş işten geçti. Göz nimetiyle görebiliyoruz, burnumuz nefes alabiliyor. Ve daha bir sürü şükredecek nimetler elimizin altında. Rabbim bunları unutturmasın.

Şimdi biraz okuyup sonra da uykuya teslim olmak var. Gecenin siyahlığında kaybolmak… Hayır biraz değil çok okumak istiyorum, çok. Okuyup unutmak… Her şeyi…

Sonu ne zaman gelir?

kar-ve-c3a7ic3a7ek

Sılada hep yağmur var. Burada ise kar… Ne yağmur, ne kar yangınları söndürmeye yetmiyor. Çıkıp dursam yağmurun, karın altında, öylece beklesem saatlerce. Ateşimi söndürür mü? Biraz olsun acıyı dindirir mi? Hüzünleri unutturur mu? Ruhumu sakinleştirir mi? Hasretle beklediğimiz yağmur da dindirmedi kederimizi, acımızı hafifletmedi, yangınları söndürmedi. Kucağında yeni doğmuş bebeğiyle zulme uğrayan, kimsesiz bırakılan kardeşim, hiç ummadığı anda terörün karanlık elleriyle yaşama hakkı elinden alınmış şehitlerin sessiz yakarışları kulağımda. Başka ses duyulmuyor masumların çığlıklarından başka.

Bunca kar, her yer bembeyaz… Ve karın üstüne kan damlıyor. O sadelik, beyazlık bozuluyor. Acıyı, ölümü, acımasızca öldürenleri hatırlatıyor. Her felaketin ardından umut nerede diye gözler usanmadan ufka bakıyor. Eller uzaklara, semaya uzanıyor. Bu dünyada zalimlerden başka güzel insanlar da var, olmalı diye insan hep onları arıyor. 

Aceleye, sabırsızlığa, karamsarlığa gerek yok. İnsan acizliğine yenilmemeli. Güçlü olmaya çalışmaktan ve hadiseler karşısında eğilmemekten başka çare yok. Belki bu beyazlık aydınlıkların müjdecisi. Kim bilir? 

Hüznü, acıyı da hoş karşılamak gerek. Ve kimi zaman gelen mutlulukların da kıymetini bilmek, şükredip dua etmek… Kar gibi bembeyaz dualar etmek. Onlar bir gün aydınlığı getirecek. Umutlu olabilmek için inat edeceğim. 

Bir gün gelir eğer biterse bu acılar, hasretler, bu hüzünler o zaman yazmaktan vaz geçeceğim. Defteri kapatıp rafa kaldıracağım. Garip bir ömrün, aciz bir yüreğin sessiz çığlıkları diye saklayacağım onu. Ve bir daha açmamak üzere tarihe gömeceğim.

Kızgınım

1528-80cb988e4e5efd084belkis

Kızgınım bu günler… Hele bu günler… Herkese, her şeye…

Kızgınım ihmal ettiğim yıllarım, aylarım, saatlerim, dakikalarım için…

Bu yüzden en çok kendime kızgınım.

Hatalarımı iyileştirmek adına kılı kırk yarmadığım için…

Kaçıp gitmek istiyorum çoğu zaman, bunca sorgulamadan hayatı.

Her gün etrafta yeni bir felaket, yeni bir feryat duymaktan çok yoruldum, çok.

Kızgınım işte hırpalanmış ruhların seslerine, yakarışlarına yabancı olanlara,

Üzgün, mazlum gönülleri basamak yapıp kendi kör zirvelerine tırmanmaya çalışanlara,

Tırmandıkça nasıl da derin çukurlara düştüğünün farkında olmayanlara,

Kendisiyle birlikte çekip düşürdüğü çukurlarda zavallı, sessiz, tepkisiz yığınlara,

Onlara da çok kızgınım. Aklını bir kenara koyup, düşünmekten aciz,

Beş yaşında bir çocuk kadar bile iyiyi kötüyü ayırt edemeyenlere.

Hep kendi bencil, küçük dünyasında yaşayıp, yanı başındaki hüzünlü iniltileri duymayanlara…

Sonra da sözde müslüman geçinenlere, bayram kutlayanlara, namaz kılanlara,

Ev almak, işe girmek için kim bilir hangi ayetleri kaç kere okuyup,

Kur’an’ın hakiki manasından bi haber yaşayanlara…

İyilikleri kötülük, kötülükleri iylikmiş gibi gösterenlere…

Ve ben hakikaten uzaklaşmak, geçmişi, önyargısı olmayan bir yere gitmek,

Belki yok olup buharlaşmak istiyorum…

Kızgınım… Efendimiz(Sav) ”Kızma!” diye tavsiye ettiği halde… Öyle işte…

Ufukta Aydınlık Olsun

ufuk-617x304

Yorgun akşamların birindeyiz yine. Dışarıda kuru bir ayaz var. Yağmurun serinliği, tatlı fısıltıları yok. Yağmuru özledik. Kar da yağmıyor ki bembeyaz bir güzelliğin seyriyle avunalım, dışarı çıkıp belki bir kartopu oynayalım. Karın sevinciyle coşan çocukları seyredelim. Yok, hiçbiri uğramıyor artık. Ne kar, ne yağmur…

En azından başımızı sokacak bir evimiz, demlediğimiz çayımız var. Acaba şükretmeyi mi beceremiyoruz? Küçücük bir mutluluğun değerini bilmiyoruz. Hep içimizde bir kırgınlık, bir tükeniş… Hep bir özlemle günlerimizi lime lime ediyoruz.

Ama çok mu hırpalandık, üzüldük ne? Gönül terazisi bu kadar ağırlığı kaldıramıyor işte. Bir dost sohbetine ne kadar hasretiz. Oysa bir bir uzaklaştı, sırtını döndü dostlar. Herkes birbirinden korkar, çekinir oldu. Herkes bir mağaraya saklanıp görünmez oldu. Oysa saklanıp kendini güvenceye alayım derken mağaradaki gibi daha da karanlıklara gömülüyor insanlar farkında olmadan. Ne diyeyim? Güle güle… Canınız sağ olsun. Fakat bir gün Allah bu vefasızlığın hesabını sormayacak mı? 

Amaaan, diyorum kendi kendime. Boşveer! Vefasızların adını anmayacağım artık. Yeter ey aklım, fikrim, gönlüm! Biraz rahat ver kendine. On tane vefasızın yerine bir, iki tane vefalı olsun. İsterse çok uzaklarda… Halini sorsun, sana dua etsin. Yetmez mi?

Bak ne güzel odamdaki çiçekler. Kışın açmıyorlar ama en azından yaprakları yeşil. Kokluyorum kadife yapraklarını. Sularken seviyorum onları. Benim sadık dostlarım diye sesleniyorum. Bir kaç yıldır beslediğim geveze muhabbet kuşumu da unutmamalıyım. Canlı, sevimli bir yaramaz… Bazen durmadan konuşuyor. İyi ki varsın sen, diyorum ona da. İyi ki böyle gevezesin. Hele kitaplarım… Onlar da konuşuyor benimle. Yalnız değilim ben aslında diyorum. Yalnız değilmişim meğer. Elhamdülillah!

Hem belki bir iki güne yağmur, kar da yağar. Rahmet damla damla iner gökten. Belki bir gün o korkunç sesler de susar. Kara bulutlar dağılır. Bir yakınımın rüyasında gördüğü gibi bineceğimiz gemiyle aydınlık bir ufka doğru yol alırız bir gün, geride karanlık bulutları ve bütün sıkıntılarımızı bırakarak. 

Kırılganlık

olbaqueen_132610973628

‘Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir.’ Goethe

Bazen geçmişi düşündükçe daha önce hiç yaşanmamış, hissedilmemiş gibi geliyor insana. Geçmişte yaşananlar o kadar yabancı ve o kadar uzak ki şu an. Değil ufukta sisli anılar olarak görünmesi, kırıntısı dahi kalmamış sanıyorsun. O zamanlar nasıl da bambaşka biriymişim diyorsun. İnanamıyorsun kendine… 

Geçmişte ne varsa zamanla yabancılaşıyor. Fakat yabancılaştıkça daha çok acıtıyor. Hem uzaklaşsın istiyorsun, hem de uzaklaştıkça daha çok dokunuyor. Neden? Bazen kaybetmekten korkuyorsun yaşadıklarını, elinden kayıp gitmesini istemiyorsun, bazen de onları tekrar yaşayıp aynı acıları tatmaktan çekiniyorsun. Sanki bir kısır döngü bu.

Belki de bugün başka biri olmak yoruyor seni. Durmadan kabuk değiştirir gibi ruh halinin değişmesini istemiyor ve bundan korkuyorsun. Kim bilir? Fakat alemde her şeyin her an değiştiğini bir kabullenebilsen. Gençlik gitti işte. Şimdi bunları yazan ben orta yaşlardayım. Ne kaldı ki geriye? Ne kadar kaldı? Bilgisi olan var mı?

İnsan niye sırtında yük olarak taşıyor yaşadıklarını? Gitgide yük ağırlaşıyor. Taşıyacak, kaldıracak kuvvetin kalmıyor. Ama yine de yüklerinden kurtulamıyorsun. Durmadan yeni yükler biniyor. 

Bugün kırgınlıklarımı, solan umutlarımı hatırladım. Yalnızlığıma iğne gibi batan, daha da onu ağırlaştıran kırgınlıklarımı. Düşünüyorum da ne geçti elime? Ruhumu, kalbimi biraz daha yormaktan başka… Oysa bunları bana yaşatan da, her acı ve sıkıntının ardından ferahlık kapısını aralayan da sebepler üstü bir varlık değil mi? Bunu hatırlasam yüklerim, acılarım azalmaz mı? Hem daha çok şükredip, tevekkül etmez miyim böylece?

Ama her an bu ufukta yaşayamıyor insan. Bir gün her şey, hepsi geçecek. Bu günler de yalan olacak. Biz de yalan olacağız. Fakat ruh o kadar kırılgan ve hassas ki… Olmuyor işte. 

Yakarışlarım bitmiyor: ”Rabbim! Sanki güneş çok geç doğacak gibi bu gece. Ve ben çok titriyor, üşüyorum.”

Her şeye rağmen sarıldığım küçücük bir umudum var; mum ışığından küçük de olsa…

İyilik veya İyiliği İhmal Etmek

fft99_mf2323376

Ey insanlar!

Sizlere sesleniyorum şu an. Her nerede, ne şartlarda yaşıyor olsanız da insansınız değil mi sonuçta? Kendinizde yaşama, nefes alma hakkı görüyorsunuz değil mi? Allah’ın ahsen-i takvim suretinde yaratıp, her türlü inceliği, güzelliği sunduğu ve güzellikleri yaşamaya, başkalarına da yaşatmaya layık olan insanlar…

Madem insan güzelliğe layık neden son derece zalim de oluyor? İyi olmak için gayret etmiyor? Çoğu zaman bilerek hatalara düşüyor? Hatta kendini daha iyi şartlarda yaşatmak için iyi, kötü ayırt etmeden, düşünmeden bir çok davranışlar yapmayı da gayet normal görüyor, utanmadan, sıkılmadan başkalarını kırma, üzme gibi işlere imza atabiliyor değil mi? Ve dahi vicdanını rahatlatmak için ara sıra iyilik yapmayı da- tabi buna iyilik denirse- ihmal etmiyor. İyiliği bile çıkarı için yapıyor. Sonra da kendi kendiyle övünmeye başlıyor.

Çocuklarınıza daha iyi bir hayat sağlamak için çabalarken belki kendi anne babanızı ihmal ettiniz. Filan arkadaşınızın her türlü sıkıntısında yanında olurken, başka bir arkadaş veya yakınınızı unuttunuz ve onu kırdınız. Evdeki evcil hayvanınızı beslerken sokakta yağmur, kar, açlık, susuzlukla mücadele eden hayvanların yüzüne bile bakmadınız. Bedeninizi doyururken, ruhunuzun ihtiyaçlarını es geçtiniz. Sizden azıcık farklı düşünen insanları acımasızca eleştirip, onları yerden yere vurup ön yargılarınızın üzerinden kalın çizgilerle geçtiniz. Daha kim bilir neler yaptınız siz ey insanlar! Yazık… Bize hediye olarak verilmiş bu hayatı bu şekilde ziyan edenlere gerçekten yazık.

İyilik yapmaktan, iyi olmaktan korkan insanlar… Size sesleniyorum. Birazcık iyi olmayı deneseniz ne kaybedersiniz?

Sabır

203876

”Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.”(Bakara Suresi, 155)
“Sabır üçtür: Musîbetlere karşı sabır, tâatte (kullukta) sabır, günah işlememekte sabır. Kim kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Allah ona üç yüz derece yazar. Her iki derece arasında semâ ile arz arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de tâatte sabrederse Allah ona altı yüz derece yazar. Her iki derece arasında arzların başladığı hudutla, arzların bittiği son nokta arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de mâsiyete (günaha) karşı sabrederse Allah ona dokuz yüz derece yazar. İki derece arasında arzların hududu ile Arş’a kadar olan mesafe arasındaki yücelik vardır.” (Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 9/538)

Öğreneceğim çok şey varmış meğer yaşadıkça. Anlamını sadece sözlükteki geçtiği haliyle bildiğim. Yaşamadan hakikatine vasıl olamadığım.

Sabır… En çok acemisi olduğum ve ne kadar uzağında bulunduğum, kendim aşağılarda, yerde iken onu dağın zirvesinde seyrettiğim kelime. Ne kadar korkarmış aciz, zayıf ruhum sabretmekten.

Yaşadıkça öğreniyor işte insan. Şükür ve tevekkülle bezeyip bir güzel sabır dilemeyi. Tabi hakiki şükür ve tevekkülü de öğrenmişse eğer.

Ümitsizlik denizinde yüzerken bir kıvılcım, cılız bir ışık gördüğünde ümidini beslemeyi de öğreniyor. Ümit hayatı besleyen bir diğer kelime. Onsuz tadı tuzu olmuyor hiç bir şeyin.

Sabır… Anlatmaktan acizim. Sen bilirsin Ya Rab!

Yazmak Sadece…

images

Bana bir kağıt ve kalem verin. Hayatın, sevgilerin, nefretlerin, kırgınlıkların eşiğinde ne hissediyorsam yazacağım oraya. İçimden geldiği gibi… Kaybettiğim çocukluğumu arayacağım satırlarda. Şimşek gibi gelip geçen gençliğimi. Bütün özlemlerimi, rüyalarımı, bulutlara kadar uzanıp da nasıl tutamadığımı yazacağım. Bir yaz günü sokakta yediğim dondurmanın tadını, saklambaç oynarken duyduğum heyecanı, büyümeye ne kadar heves ettiğimi, oysa büyüyüp de anlatılamayacak hayal kırıklıkları yaşadığımı anlatacağım. 

Hadi bir kağıt ve bir kalem sadece… Her köşesini dolduracağım onun. Hiç boş yer bırakmamacasına yazacağım. Anlatacağım o kadar çok şey var ki. Gizli hıçkırıklarıma yüklediğim öyle dualarım, yakarışlarım var ki.. Hepsini, ama hepsini yazacağım inanın. Hür olduğumu zannettiğim anda meğer ne kadar esiri olduğumu hislerimin, hırslarımın… Zindanlarda kimilerinin ise çok daha hür ve şu dünyanın kirlerinden arınmış olduklarını yazacağım. Parkta oynayan çocuklar kadar basit mutluluklar yaşamak ve hiç bir şeyi düşünmemek istiyorum bazen . Onlar kadar ön yargısız gözlerle seyretmek dünyayı…

Ben konuşmayacağım başkaları gibi. Boş lakırdılar etmeyeceğim. Çok söz de dinlemeyeceğim. Sadece yazacağım. Yazdıkça yüreğimden kopup gidecek bütün biriktirdiklerim, akıp gidecek. Kalmayacak en ufak bir hüzün, bir keder. Bombaların altında inim inim inleyen çocukların ve annelerinin çığlıklarını yazacağım. Babasız kalan çocukların yorgun gözlerini resmedeceğim yazılarımda. Yalan bir dünyada nasıl aldatıldığımızı, savrulup bir yerlere atıldığımızı dillendireceğim cesurca. 

Hasretle dökülecek kelimeler. Kalemim yoldaş, kağıdım ise dert ortağım… Hasretle, evet hasretle yazacağım.

Anlatacak Başka Söz Yok Artık

images

Uzuyor geceler. Bitmek bilmiyor. Hem soğuk ve ıssız… Uyku girmiyor gözlere. Hem hep yaşlı ve üzgün… Acının yeri kalp. Dinmek bilmiyor. Kalpler kırgın, yalnız… Kimi zaman da öfkeli, çaresiz…

Tevekküle sarılıp, duadan başka çare yok. Rabbin karşısında bir damla göz yaşından başka takdim edebileceğimiz hiç bir şeyimiz yok. Şükür, sabır, dua, gayret ve tevekkül. Bunlar en büyük sermaye. Bunlardan mahrum etmesin bizleri Yaradan. ”Ya Rab! Hem sabrımızı arttır. Hem de ümidimizi…”  ”Bir nihayet ver bu karanlığa. Bir ışık yak ne olur!”

Söz bitti artık. Bu hüzünlerden başka bir şey yazılmıyor, söylenmiyor. Güzel şeylerin yazıldığı, gülücüklerle muhabbetlerin edileceği günler ne zaman gelecek? Gönüller yorgun. Gözler yaşlı. Yine gece yaklaşıyor. Güneş ufka yol almış. Yavaş yavaş kayboluyor. Gecenin soğuğunda yalnızlık, sabahında ise solgun güneşle birlikte gelen endişeler…

Bu geceler, bu sabahlar olmasa diyesim geliyor. Sonra da annenin kokusundan mahrum bebekleri, babanın emniyetli kanatlarından mahrum kalan çocukları düşünüyorum. Onlar böyle, bu haldeyken mücadele ediyorsa ben bir an bile isyan ettiğim için kendimden utanıyorum.

Bir Mektup

ruyada-mektup

Sevgili Fatma Hocam, bu mektubum sana. 

Nasıl başlanır mektuba? Önce hal hatır mı sorulur? Uzun zamandır mektup yazmadığım için tam olarak kestiremiyorum. Ama burada yazacaklarım senin bir kardeşinin, daha doğrusu ablanın yüreğinden dökülen kelimeler olacak inan bana…

Dün senin şu an özgürlüğünün kısıtlanmış, mahrumiyet içinde olduğunu olduğunu, senin gibi incelerden ince bir ruha bunların yapıldığını öğrendim. Dünden beri zaten yaralı olan yüreğim büsbütün yaralandı. Hiç aklımdan çıkmıyorsun. O sükunetle bakan mahzun yüzün, deniz mavisi gözlerin hatırımdan çıkmıyor. Ne zaman bir konuda yardım istesek içinde bulunduğun şartlara bakmadan elinden geleni yapman, o nazik, tevazu yüklü sesinle her zaman olumlu ve bizleri rahatlatan konuşmaların da aklımdan çıkmıyor. Layık olmadığım halde beni bir keresinde nasıl da methetmiştin. 

Uzanıp ellerini tutsam buralardan. Birlikte dualar etsek, Kur’an okusak. Öğrencilerimiz olsa yine bir şeyler anlatabileceğimiz, paylaşabileceğimiz. Biz keşke terleyene kadar, yorulana kadar koştursak yine. Ben yine sana gıptayla baksam, hatta kendimce küçük bir kıskançlık duysam senin öğrencilerine olan düşkünlüğüne, onların sana olan sevgisine. Birlikte kalabalık sofralar hazırlasak. Ardından çayımızı da ihmal etmesek tabi. Sen peynirli poğaça getirsen evden, ben de üzümlü kek. Ve gülüş cümbüş, mutlu sohbetlerle yesek, içsek. Hep birlikte…

Fakat uzaktasın şimdi. İstesem de yanına gelip göremem seni. O denizi hatırlatan gözlerinle göz göze gelemem. Ne yapıyorsun, nasılsın, diye soramam. Bir kuru ekmeği, bir tas çorbayı bile paylaşmak ne kadar da zor olurmuş bazen meğer. Nasıl engeller girermiş araya. Sen oralarda kim bilir yalnız, hüzünlü kalbinle günlerini sayarken benim de lokmalar boğazımdan geçmiyor artık. Bizleri sorarsan sizler oralardayken nasıl olunursa öyleyiz işte. Hem de yarım kalmış şarkımız, muhabbetlerimiz… Her zaman ufka bakmaktayız, beklemekteyiz hüzünle, duayla. Acaba güneş bir gün gülümseyerek doğacak mı diye…

Fazla uzatamayacağım mektubumu. Hakkını helal et. Dedim ya, pek bilemiyorum mektupta neler yazılır. Uzakta olsan bile hep aklımda, kalbimdesin. Bir an olsun ayırmıyorum seni el açıp yalvardığım dualarımdan. Mesafelerin hükmü yok dualarımız varken. Gün gelir bu günler de geçer be Fatma Hocam. Kardeşim… Gün gelir inşallah biz de ”Ne günlermiş o günler…” deriz. Gülümseyerek süsleriz anlatırken bu günlerin anılarını. Yine gülümseyerek… Öğrencilerimizle ve hep birlikte, kol kola… 

Rüzgarın Öfkesi

761730_o144b

Sabahın erken saatlerinden beri kuvvetli bir rüzgar esiyor bu gün. Derinlerden gelen uğultulu sesiyle sanki insanlara sesleniyor. Önüne çıkan her şeyi savurup götürecekmiş gibi esiyor rüzgar. Öfkeli esiyor nedense. ”Ey insanlar!” diye sesleniyor adeta.

Kendi kendime hayale kapılıyorum yine. Acaba gittiği yerlere beni de götürür mü şu rüzgar? Bütün yaşanmışlıkları silip, süpürür ve her şeye bir son verir mi? Sanki hiç olmamış gibi bütün anılar, acılar, hüzünler, ağlamalar, gülmeler… Hepsine bir nihayet verilip yeryüzünden silinebilir miyim? Ey rüzgar! Bu başarabilir misin? Bütün izleri yok edebilir misin? Keşke bunu yapabilseydin benim için.

Ben yine aldırmadan çıkacağım ve öfkeli rüzgara rağmen yürümeye devam edeceğim. Belki daha da şiddetlenecek, daha büyük hüzünler yaşatacak. Sağnak yağmurlar başlayacak. Yine de yürümeye devam edeceğim. Böyle yapmak hayatın iplerine sımsıkı tutunmak zorundayım. Bir gün güneş yine parlayacak ve gülümseyecek bize diye umudumu kaybetmemek için yürüyeceğim.

Oysa ne rüzgarlara kapıldık biz yine. Ne kırılmalar yaşadık. Sarsıldık, savrulduk durmaksızın. Hain esen rüzgarlar hiç bitmedi. Hep bir yerlerde bir gönül kırıldı. Gözlerin yaşlı olmadığı zamanlar hiç yaşanmadı neredeyse.

Belki bir gün sakin, ılık esecek. Belki yüzler gülümseyecek, insanlığın gözleri parlayacak. Ne kadar sert olursa olsun sonu güzel olacak şu öfkeli rüzgarların…

dsc_0142

Ara sıra karaladığım mütevazi bir site:

https://karanfilim.wordpress.com/

Tecrit

… Sonra düşünüyorum; belki de böylesi hayırlıdır şu zamanda, diye. Belki daha çok hırpalanacaktık kalabalıkların arasında olsaydık. Belki tecrit olmamızda, bir hayır vardır şimdilerde. Bir arınma, her şeyden elini çekip sadece ve sadece O’na yönelme…

Su Damlası ve Dualarım

macro-water-drops-on-a-bean-on-coffee-hd-wallpaper_1920x1200-400x270-mm-85Bazen iç sesimle rahmetli babamla konuşuyorum:

Sen görmedin bu felaketleri. Bak biz ne haldeyiz…

Endişeliyim sevgili babacığım. Çocuklarım için, bütün çocuklarımız için, sürgün edilmiş binlerce masum ve onların aileleri için.

Kırgınım aynı zamanda. Dost bildiğim, insan bildiğim ne kadar birileri varsa hepsi sırtını dönmüş. Unutulmuşuz…

Sanki hiç var olmamışız. Onlarla birlikte bir şeyleri paylaşmamışız. Tıpkı ‘1984’ George Orwell’ romanında olduğu gibi… Yırtılıp, lime lime edilip yok edilmişiz tarih içinde. Hiç o anılar yaşanmamış, biz de yaşamamışız…

Sen gideli uzun zaman oldu babacığım. Böyle değildi bu dünya. Ölüler gibi yaşamıyordu hiç kimse. Garip hadiseler, garip yaratıklar yoktu senin zamanında, şimdilerde olduğu gibi.

Fakat o kadar çok çocukları oldu ki şu garip dünyanın. İçlerinde hem iyiler, hem kötüler… Sen varken bu kadar kötülük yoktu sanki…

Ben yine de umutlanmak istiyorum. Çünkü hayatı, Rabbimin yarattıklarını seviyorum. Şu hırpalanmış, kirletilmiş dünyada mutlaka sevilecek bir şeyler vardır diye düşünüyorum.

Her şeye rağmen tertemiz su sızıyorsa taşların arasından bir gün bütün kirler temizlenecek. İnanmak istiyorum ben buna.

Ama etrafta o kadar kir, toz var ki damla damla, incecik sızan su bunca pisliği nasıl temizleyecek? Sular çoğalıp coşar mı bir gün?

Bir gün solgun yüzlerimiz ve yorgun bedenlerimizle yine yürüyeceğiz umuda doğru. Biz yürüdükçe gökyüzü daha bir aydınlanacak. El ele tutuşup yürüyeceğiz.

Gülümseyeceğiz herkese… Kim olursa olsun. Bütün kırgınlıklarımızı ve yorgunluğumuzu da unutacağız.

Yürüdükçe toprak canlanacak, ağaçlar yeşerecek. Bahar kokuları ve ezgileri kasvetle kararan gönüllerimize ferahlık salacak.

Sonra… Sular gürül gürül akmaya başlayacak. Ne kadar karanlık, kasvet, kir varsa önüne katıp götürecek.

İnanmak istiyorum. Ve Allah’ın izniyle inanıyorum. Çünkü dua ediyorum. Karanlıkları dualarımla aydınlatmaya çalışıyorum.

Böyle yazmayacaktım. Bu yazılar bu kadar sitemli olmayacaktı. Ne gelirse Allah’tan diye sabredecek, sineye çekecektim. Her zaman olduğu gibi duaya durup, Rabbime yalvaracaktım. Yine öyle yapacağım. Ne kadar savrulsam da, kırılıp dağılsam da yine başka gidecek kapı mı var? Her halimize nigahban, Kerim olan Allah’tan başka bizi anlayan mı var?

Bütün kapıların kapandığı, dostların yüz çevirip, yolunu değiştirdiği, müdür beyin yolda gördüğünde tanımazlıktan gelip, başka zaman da zaten eksik ödenmiş maaşımızı istemek için- mecburen- telefon ettiği, kiminin acıyan gözlerle baktığı, oturdukları evlerden kovulan insanların küçücük çocuklarının beton zeminde uyuduğu, eşyalarının sokağa atıldığı, duvarların ardında kendilerinden haber bile alınamayan gariplerin kim bilir ne halde olduğu, bazılarının yakınları tarafından reddedildiği, hatta şikayet edildiği… Kısacası ne kadar olumsuz olay varsa yığın yığın üzerimize hücum ettiği şu çılgın zamana artık tahammülümüz kalmadı. Biz de insan gibi yaşamak istiyoruz. Çok mu şey istiyoruz Ya Rab?

Bir Necip Fazıl şiirinin dizeleri yankılanıyor kulaklarımda:

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal. 
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, 
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan; 
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
... 
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!''

Ya Rab! İsyanımı bağışla…

Geceleri yalvarıyorum Rabbim’e: ”Bana evlat acısı yaşatma! Bir de bu yaştan sonra bizleri o duvarların, parmaklıkların arkasına atma, o sıkıntıları da yaşatma! Kimselere, en yakınlarıma dahi muhtaç etme!” diye…

Sebeplerin sükut ettiği bir anda gelirmiş Rabbin yardımı. Bekliyorum… Umudumu kaybetmeden bekleyeceğim. O(C.C.) vaadettiyse bir gün yardım mutlaka gelecektir.

Benim Rabbim var…

Deniz Feneri Gibi Hayatımız

indir

Her yerde hazan esintileri… Hırçın dalgalar gibi hadiseler hücuma geçmiş. Umurumda değil… Şu akşamın çöktüğü gibi karanlıklar çöksün yüreğime. Napalım bu da kadermiş, bu da yaşanacakmış diye sabreder beklerim.

Dualarım, yakarışlarım var. Bazen içimden gelip de dinlediğim hüzünlü ezgiler var. Bu ezgiler varsa demek çok yanık yürek var bu dünyada. ”Kaldıramayacağım yükler yükleme ya Rab! Dayanamayacağım acılar yaşatma!” diye Rabbime yalvarmalarım var.

Yine bir gün daha son buluyor işte. Her nefeste sona yaklaşıyoruz. Kesin bir son var ise her birimiz için. Yalan dünya için bu kadar üzülmek niye? Deniz üstündeki fenerin bir yanıp bir söndüğü gibi yanıp sönüyor hayatımız. Ve bir gün de hiç yanmamak üzere sönecek. Unutulan bütün bedenler gibi biz de unutulacağız.

İsterse bütün dünya terk etsin. Bu dünya için çırpınmaya değmez…

Bir anlık çözülme kopup gelen ta derinlerdenindir

Uzak olsun bütün yakınlar. Uzak olsun benden. Büyüttüğüm bu sızıyla artık hiç bir yere bakmaya, konuşup cevap vermeye, ne bir söz işitmeye tahammül yok. Anlatmıyorsam, sessiz kalıyorsam, başkaları da anlatmasın. Hiç kimse ve hiç bir şey dokunmasın artık hayatıma. Sisli bir boşluğun içindeyim. Sonu görünmez bir yolun ortasındayım. Kimi zaman ”Bu hayatı veren elbet hakkımızda bir karar vermiştir.” diyorum içten içe. Kimi zaman da ”Artık yürümeye takatim yok, nereye kadar?” diye isyanlarım büyüyor çığlık çığlık. İşte bir gün daha veda etti sessiz, sessiz. Karanlığın gölgesi yine kapladı her yeri. Karanlığın derinlerinde kaybolup gitsem keşke ben de. Saklanacak bir yer olsa. Bir kuytu köşe, bir ağaç kovuğu belki. Sığınacak bir menzil yok, uzaklaşacak bir yer yok şu dünyanın sonu gelmez pisliklerinden… Biz de kirlendik…

Plastik Toplayan Adam

yasi_da_buyuk_yuku_de

‘İyiler kaybetmez, kaybedilir.’  

Öylesine derin, ibret verici anlamıyla ne güzel söylemiş Peyami Safa

Hakiki insan olmanın insana hiç bir şey kaybettirmediğini, aksine çok şeyi kazandırdığını, fakat iyileri, iyiliği kaybedenlerin asıl çok şey kaybettiğini, hayvandan bile aşağı seviyede birer zavallı mahluklar olduğunu, bu zavallı mahlukları alkışlayanların ve kendilerine bir zarar gelir korkusuyla koyun gibi ses çıkarmayarak itaat edenlerin de zavallılıkta onlarla yarıştığını, insanlıktan ne kadar uzaklaştığını ve iyilerin de eninde sonunda üstün geleceğini, çünkü onların yanında, arkasında doğruluğun, ne olursa olsun dürüstlükten ayrılmamanın asaleti, üstünlüğü olduğunu, onlarla Allah ve Peygamber’inin(Sav) birlikte olduğunu anlatan, anlatmak isteyen kısa ve öz ne güzel söz…

Dün plastik toplayan bir adam gördüm sokakta. Ve şu topraklarda yaşayan pek çok insandan daha hayırlı bir iş yaptığını düşündüm. İnsanlar umursamazca yollara, parklara çöplerini atarken, doğaya, çocuklarına ve kendilerine zarar verirken ve bence yerdeki karıncadan bile daha aciz, zavallı olduklarını gösterirken, o plastik, kağıt, cam her neyse atılan maddeleri para kazanmak için bile olsa yollardan, parklardan toplayan insanların süslü püslü, kravatlı, iş güç sahibi, bencil insan müsveddelerinden belki bazen çok daha faydalı, hayırlı olduğunu düşündüm.

Evet… Süslü püslü, kravatlı, iş güç sahibi, bencil, ön yargının kancaları arasında esir olmuş, yalancılığı, bazen de iftira atmayı kendini kurtarmak için mubah sayan insan müsveddeleri…

Allah bizleri insan eylesin…

Boşuna Üzülürsün

ayet-i-kerime-93duha-3-rabbin-seni-terketmedi-ve-darilmadi-hic-unutma-bunu-ve-umudunu-kaybet

Kimden medet umarsın gönül? Kimden? Kime, neye bel bağlarsın?

Her mevsim kıyafet değiştiren ağaçlara mı? Baharda azıcık açıp sonra da solup gidiveren çiçeklere mi? Yanı başında uçup bir anda uzaklaşıveren serçeye mi? Peki hiç arayıp sormayan iyi gün dostlarına mı? Boşuna üzülürsün. Bak herkes yoluna gidiyor. Herkes er geç uzaklaşıyor bu fani dünyada senden. Gençliğin de, sağlığın da, çocukların da, hatta hafızan bile…

Lakin hiç uzaklaşmayan şeyler var insandan. Öyle ki titreyen gönlün, gece gündüz yoldaşın olmuş gözyaşların, dilinden düşürmediğin duaların, en vefalı dostun seccaden, okuduğun Kur’anın, kitapların… Yetmiyor mu bunlar sana?

Bir de sen ister farkında ol, ister olma öyle bir dost var ki; O sana yeter. Rabbin sana yeter. O(C.C.) her daim seninle. Her şey, herkes sırtını dönse de O sana yetmez mi? Resulullah(SAV) inşallah her daim seninle sen O’nu andıkça. O(SAV) sana yetmez mi? İçten bir yakarışla yönel Rabbine:

”Ey kolu kanadı kırılmış ve yapacak hiç bir şeyi kalmamış olan çaresizler niyaz ettiği zaman onların duasına icabet buyuran ve başlarındaki üzüntüyü, sıkıntıyı gideren Rabbimiz! Ey çaresizler çaresi! Kimsesizler kimsesi! Üzüntü, tasa, şikayet, keder ve kalp kırıklığımızı Sana havale ediyoruz.”

”Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammedin kad dakad hıyleti edrikniy ya Resulullah!” ( Allah’ım! Muhammed’e ve efendimiz Muhammed’in ehline salat eyle. Çok daraldım ve sıkıntım var. Bana yetiş, elimden tut, yardım et ya Resulullah!)

11’lere İyi Bakın

izlanda7

Benim çocuklarım vardı. İki yıldır birlikte olduğum.  9. Sınıftan beri, henüz çocukluktan yeni çıkmış, yarı genç, yarı çocuk o sorunlu, kaprisli halleriyle iki yıldır haşir neşir olduğum. Bazen kızıp söylendiğim, bazen de en güzel, en tatlı anları paylaştığım. Her ne olursa olsun, onlarla mutlu olduğum…

Bir tane çok konuşkan, hatta geveze bir Burak vardı. Kendisi Kathy Perry hayranı. Her soruya ben cevap vereyim diye hep öne atlayan. Bir tane de Tahsin vardı, arka sıralarda oturup gizli gizli tablette oyun oynayan. Bir de Elifnur’um vardı benim. Yaz tatilinde de beni arayıp ihmal etmeyen. Son derece nazik, saygılı ve vefalı. Annesi sizlere ömür. Bir kere ‘’Babaannen nasıl?’’ diye soracağım yerde ‘’ Annen nasıl?’’ diye yanlışlıkla sorup gaf yaptığım. Ya Pelin nasıldır acaba şimdi? Nerelerdedir? Annesiyle birlikte mi? Yoksa başka bir şehirde, sonradan başkasıyla evlenmiş olan babasıyla mı? Ümran ne yapar? Sevimli, muzip çocuğu 10D’nin. Peki ya 10E deki güzeller güzeli, Esra ve Sevgi? 9. sınıftan beri kadim, ayrılmaz dostlar…

12leri bu yaz arayamadım bile. Ne yaptınız, nereleri kazandınız diye. İnşallah hayallerine kavuşmuştur hepsi de. Oysa sınıfta o sıkıntılı halleriyle hiç biri gözümün önünden gitmiyor. Sınav stresini sanki ben de yaşıyordum onlarla birlikte. Hâlbuki nasıl da unutulmaz güzellikler paylaşmıştık. Birlikte gittiğimiz piknik resimleri hala telefonumda duruyor. Emine’nin yaptığı kufi sanatı olan o güzel eser ise misafir odamın duvarını süslüyor. ‘’Ya malik’ül mülk!’’ yazıyor tablonun üzerinde Arapça olarak. –Ey mülkün Sahibi!’’ Elbette ‘’Ey mülkün Sahibi!’’ Sen her şeyin zerrelerin bile Sahibisin. Biz kim oluyoruz? Nankör, zalim, gafil insanoğlu… Değil mi?

Bu gün dolabımdan kitaplarımı almaya gittim okuluma. Okuluma…  Pek fazla değildiler zaten. İki poşeti doldurdu sadece. Bir de soğuk günlerde sarındığım mürdüm rengi şalım vardı kitapların yanında. Kimseciklerin olmadığı bir saati seçtim. Tıpkı benden birkaç gün önce aynı amaç için okula gelen Nurten Hoca gibi. Şöyle bir baktım öğretmenler odasına. Burada ne günlerim geçti diye düşünmeden edemedim. Fazla oyalanmadan çıktım odadan. Bayan müdür yardımcısını gördüm merdivenlerde. O da aşağıya iniyordu. Uzaktık birbirimize. Bir şey diyemedim, çekindim bir an. Yanına gidemedim. Bir hoşça kal bile diyemedim. Ona ‘’Benim 11’lerime iyi bakın.’’ demeyi ne çok isterdim oysa. ‘’İnşallah onlar da sizi üzmezler…’’  diye ilave etmeyi…

Nurten Hoca köyüne göç etti. Bense hala buralardayım. Avare öylesine dolaşmaktayım. Dilimde dualar, gönlüm kırık, Rabbime sığınmaktayım. Hepimiz bir yerlere gittik. Kimimiz köyüne, kimimiz yakınlarda olsak da ruhen çok uzak diyarlara, kimimiz de duvarların ardındayız. Ama gönlümüz hep bir bizim… Gönlümüz hep bir…

Köyümün Çayırları

indirKaç zamandır tanımadığım, adını sanını bile bilmediğim eşkiyalar basmış köyü. Kim bunlar? Ne istiyorlar bizden? Kimsecikler çıkamıyor dışarı. Başını pencereden uzatıp bakamıyor insanlar. Sarı kızı sağmak için bile anam gecenin zifiri karanlığında çıkıyor dışarıya. Komşunun o kocaman çoban köpeği de korkmuş olmalı ki doğru dürüst havlama sesi gelmiyor.

Geceleri uyumakta zorlanıyorum. Kafamın ta üstüne çekiyorum yorganı. Fakat kısa bir süre sonra ter içinde, inleyerek uyanıyorum. O sırada da anacığım giriyor odama. -Bırak ağlamayı oğul, diyor. – Kalk hadi bir dua edelim. Gökteki koca güneş bile batıp duruyor baksana. Bir gün şu zalimler de terk edip gider köyümüzü. Güneşin batıp gittiği gibi onlar da batıp giderler, meraklanma. Ben de kalkıp abdest alıp iki rekat namaz kılıp, el açıp yalvarmaya duruyorum Rabbime. Neyimiz var sanki başka O’dan başka. Gözyaşlarımı akıtıyorum Rabbimin huzurunda.

Karanlık bir tünele girdik sanki. Kendi köyümde bir yabancı, garip oldum. Çocuk cıvıltıları da kalmadı artık. Onlarca, belki yüz, yüz elli tane çocuğum vardı benim. Köyümün çocukları. Birlikte ne güzellikler yaşadığım çocuklarım. Hepsini benden ayırdılar. En yakın dostum Mustafa’yı da göremedim ne zamandır. Ne yapar ne haldedir? Bütün dostlar ne haldedir? Herhalde onlar da bizim gibi geceleri kalkıp dualar ediyordur. Görüşemezsek bile dualarda buluşuyoruzdur, kim bilir? Elden başka ne gelir?

Yorgunum çok. Sabahları gönlümde bir hüzünle uyanıyorum. Kuş seslerini duyamıyorum odamın penceresini açınca. Onların şirin, güzel sesleri yerine bazı homurtular duyuyorum. Hemen kapatıyorum tekrar pencereyi. Yüzümü yıkayacak, sofraya oturacak mecalim bile yok şimdilerde. Yemyeşil çayırları, şırıl şırıl dereleri köyümün kurumuş şimdi. Koyunlar da meleşip gezmiyorlar ortalıkta. Sahi çoban Salih nerelerde? Her yerde barut, kan kokusu. Kin kokusu…

Ümitsiz olmak istemiyorum. Bir gün yine baharın geleceğini, her yerin yeşereceğini biliyorum. Koyun, kuzunun meleşeceğini, kuşların şen şakrak şarkılar söyleyeceğini biliyorum.

Ümitsiz değilim. Geçenlerde ortalığı toplarken çocuklarımın fotoğraflarını buldum. Bir hoş oldum onları görünce. Bir daha göremeyeceğim diye nasıl koyverip ağladıysam, bir gün tekrar onlara kavuşacağım ümidini de asla kaybetmeyeceğim. Çayırların tekrar yemyeşil olacağı, derelerin busbulanık, azıcık değil berrak, gürül gürül akacağı, kara bulutların dağılıp gideceği, Çoban Salih’in kuzuların ardında koşturacağı günlerin hayalini, ümidini hiç silmeyeceğim yüreğimden.

”Ağlama kızcağızım!”

images

Bir gün Efendiler Efendisi (Sav) yoldan geçerken toz,toprak saçmışlar o güzelim yüzüne. Hep zalimler,facirler, fitnecilerle kaynıyormuş ortalık. Yalnız,çaresiz kalmış müminler. Birbirlerinden başka tutunup kuvvet alacak kimseleri yokmuş. Ve tabi ki Allah’tan başka… Onlardan kimse alış veriş yapmıyor, selam bile vermiyor ve onlar  hep aşağılanıyor, horlanıyorlarmış. Başka bir gün de Kabe’de kocaman deve işkembesini atmışlar yine güllerin Efendisi’nin üzerine. Taif’te taşlanan, ayakları kan revan içinde kalan yine bizim Efendimiz…

Her defasında o narin, nazenin, kıyamete kadar gelecek bütün kadınların içinde kalbi, siması, hal ve tavırları en güzeli olan, kendisine en çok benzeyen, Hz Hatice (R.a.) gibi fevkalade, kahraman bir annesi olan kızı Hz. Fatıma (R.a.)  yetişmiş. Babacığının azarlanmasına, horlanmasına gönlü müsaade etmiyormuş. Haddim değil elbette onları, o güzellikleri tarif etmek.

”Ağlama kızcağızım! Allah babanı zayi etmeyecektir.”

Ya Resulullah! Bekliyoruz biz de… Çölde kavrulduk. Yandık, tutuştuk. Bir serinlik yok mu? Bize de ”Ağlama!” diyecek yok mu?

Kararmış Gönüller

IMG_20150728_202819

Gökyüzü kararmış… Gönüller de öyle…. Aydınlık yarınlar ne zaman? Yok mu bir kurtuluş reçetesi?

Kuşlar bile susmuş… Karmakarışık bir sürü sözlerin arasında duyulmuyor onların terennümleri.

Fakat anlaşılmıyor söylenenler. O kadar karanlık ki sesler.

Hain, yabancı bakışlar o kadar korkutuyor ki… Bakıp gülümseyecek bir sima, bir yer, sakin bir menzil kalmamış. 

Yer kaynayan bir kazan sanki. Gök ise sert, hırçın fırtınalara gebe.

Kapatıyorum gözlerimi. Sığınacak kuytu bir yer arıyorum. Rabbimle başbaşa kalmak istiyorum sadece. Tek bir çare Sen’sin ya Erhamerrahimin! Yoksa biz yeterince sığınamadık mı Sana?

İbrahim(as) Hacer’i bırakınca ıssız çöllerde, İsmail(as) küçücük bir bebekken kucağında; ”İbrahiiim! Bizi kime bırakıp gidiyorsun?” diye feryat ediyordu. İbrahim(as)’ de bunun Allah’ın emri olduğunu söyleyince, tam bir tevekkül içinde, vakur; ” Öyleyse O bizi korur.” diyordu. Rabbine sığınıyordu.

Öyleyse çaresizlerin tek çaresi Rabbülalemin var. Ne gam, O varsa? O kendisine sığınan kalpleri ferahlatır. Yakındır sabredenlerin tatlı şerbeti içmesi, ferah zamanlara kavuşması inşallah…

Kafesten Kurtulmak

1093

Bu günler anlamıyorum kendimi. Dört bir yanda huzursuzluk… Anlam veremiyorum. Çareler çokmuş gibi görünse de, bir tek çare var aslında. Ona teslim olup sarılamıyorum.

Bazen öyle bir kafes içindeymiş gibi hisseder ki insan kendini. Ne tarafa baksan, nerden medet umsan o anda yoktur gülümseyen bir çehre.  O zaman, işte o anda sığınılacak tek bir liman var şu yeryüzü cehenneminde. Seni duyan, her halini anlayan O’dur, başka kimse olamaz. Kısıldığın kafesten ruhunu özgürlüğüne kavuşturacak olan da sedace O’dur.

Biz Sana yeterince sığınmayı yeterince bilemiyoruz. Affet bizi. Senin bizi sevip, kolladığın kadar biz Seni sevmesini, karanlığı aydınlatacak yolları bulmasını bilemiyoruz.

Kafesteki kuş gibi ruhumuz. Hür olmak istiyor. Bir yolunu göster Ya Rab! 

Bu… Kalp!

1374743259_uzgun-cocuk

Bırak yorulsun, dağılsın kalp… Ağlasın, inlesin… Yalnızlığın arkadaşlığına sığınsın. Ve anlatılamayan hüzünlerin… Onun özünde bu yok mu zaten? Titremeyen, hissetmeyen kalp boşuna var olmuş sayılmaz mı? Bırak çırpınışları olsun onun masumca gülümsemek için. Ümitsiz bekleyişler arasında küçük ümit arayışları tükenmesin. O kalp attıkça… Belki böylesi daha güzel…

Ve hırçın dünyanın azgın dalgalarından kaçmak için her birimiz bir köşeye sığınalım. Olsun… Ne kaybederiz?

Bizim sevgisizlere inat uzanıp tutacak elimiz var. Hiç bir şeyimiz kalmasa da paylaşacak sevgimiz var. Küllerin arasından çıkan kıvılcımlar gibi hüzünlerin arasında bulup buluşturduğumuz küçük mutluluklarımız var. Düşmanlıkları unutturacak katıksız dostluklarımız var.

Dağıtan dağıtsın, kırıp döksün. Herkes karakterinin gereğini koysun ortaya. Dünya hangi birine kalmış? Hiç bir sığınacak limanımız kalmasın isterse, Haktan başka. Onlar zalimliklerine sığınacak kadar aciz, bizse doğruluğumuza sığınacak kadar güçlü ve hakkın yanında olalım. Hiç kimse de bilmesin haklı olduğumuzu, O’ndan başka. Hepsi bir yığın dalkavuk olmuş. Onlar bilse ne çıkar?

O zaman bırak kalp, kalp olduğunu hissetsin. Her bir atışı dua olsun…

Bugün Babam Gelsin

images

Bugün babam gelsin. Ah bir gelsin, en büyük hediyeyi takdim edeceğim ona. Soğuk duvarların, kilitli kapıların  ardından bir ışık gibi çıkıp gelsin babacığım. Engeller aşılsılsın. Kalmasın hiç bir diken, sarp yokuş ya bir çukur yollarda.  Sıcacık sarılacağım, öpücükler yağdıracağım üzerine sağnak sağnak…

Bugün senin günün babam, bizim günümüz. Elimde kır çiçekleri bekliyorum, birlikte anneme gidip onun toprağını sulayacağız, dualar edip, gözyaşlarımızla hasretimizi söndüreceğiz. Dünyaya gözlerini açamadan Rabbimize kavuşan küçük kardeşimle hasbihal edeceğim… Aynı hayalimdeki gibi hepimiz el ele tutuşacağız.

Bugünler hepimizin günü babacığım. Yusufların, Yakupların birbirine karıştığı günler… Sen Yusuf oldun zindanda, bense gözlerim hep yollarda Yakup… Küçücük ellerim büyüdü bugün. Yüreğim de kocaman oldu. Sen bir çınar gibi gölgesine sığındığım babacığım. Acılarla büyüyüp,  ben de çınar olmayı öğrendim bugün.

Şehr-i Ramazan

2855541-huzun-cicegi-gelincik

Zaman fırtına gibi geçtikçe fani dünyanın tutunacak dalları birer birer kırılıp dökülürken sen anneciğim, sen de her defasında daha bir dokunaklı konuşuyorsun yüreğime. Ta içeriden, gönlümün derinliklerinde bir şeyler alıp götürüyor söylediklerin. Hep eskilerden bir şeyler hatırlıyor ve hatırlatıyorsun. ”Ramazan’ı da eskisi gibi tutamıyorum.” derken yeniliyor titreyen, hasret yüklü sesin hissettiklerine… Yüreğinden gelen iniltilere eşlik ederek koyveriyorsun kendini ve seni dinlerken kulağımda ağlıyorsun… Çok dokundu o ağlayan, inleyen sesin bu akşamüstü… Mutfağa gidip de iftar sofrası hazırlamak gelmedi içimden. Ramazan kimi zaman hüzün yüklü geliyor. Biz de o hüzünleri oruçların, duaların eşliğinde sarıp bohça gibi sunuyoruz Rabbimize.

Kimi evlerde daha bir hasret var bu Ramazan. Çocuklar var o evlerde. Şehit olmuş babaları, gözü yaşlı anneleriyle onlar öylece sessiz… Küçücük omuzları hasretin ağır yüküyle yorgun, gözleri hep kapılarda…

Yusuflar var bu Ramazan yine zindanlarda. Öyle sabırlı ki onlar; biz sabırsız talihsizleri utandıran Yusuflar onlar. Doğruluktan ayrılmayan… Vicdanları kuşlar gibi hür, ruhları mutlu, mesut olanlar. Bedenleri zindanlarda olmuş ne fark eder? Gelir geçer bu hasret. Çocuklarının hüzünlü bekleyişleri, döktüğü göz yaşları baharı daha bir yeşertecek olan kahramanlar.

Nerede müjdeli sedalar? Ne zaman kopup gelecek göklerden sağanak yağmurlar? Yeryüzü çok kirlendi. Temizlenmeye, arınmaya hasretiz. Bizi teselli et ya şehr-i Ramazan!

Bir Bosna Türküsü

bosna3

Uzaklarda acıklı bir türkü yankılanıyor. Bir Bosna türküsü bu…

Bosna’yı yazmak istedim bu akşam… Avrupa’nın kucağında, mazlum kardeşi Türkiye’nin. Kaç zaman oldu? Ayrı düştü ve garip, yalnız kaldı. Çok söylendi ve yazıldı ardından. Ne acıklı ezgiler dinledik. Ne kırgın hikayeler anlatıldı. Sokaklarında dolaşırken insan hissediyor onun yıllardan beri düştüğü yalnızlığı. Her karşılaştığımız insan, tebessüm eden her yüz anlatıyor hasretini. Uzanıp sevesim geliyor pırıl pırıl çocukların saçlarını. Yüzleri buruş buruş olmuş yaşlı ninelerin yorgun gözleri. Alnıma götürüp öpesim geliyor onların da çileli ellerini…

Ben belki buraların çocuğuyum. Kim bilir dedelerim, ninelerim buralarda yaşadı. Ekip biçti. Camiler, hanlar, kaleler inşa etti. Düğünler yaptı. Cenazeler kaldırdı. Ezan sesleriyle süsledi Balkanların havasını. Yağmuruna, rüzgarına eşlik etti o ezanlar. Yüzyıllardır okunan hatimler, Ramazanda kılınan teravihler, yapılan dualar melekleri sevindirdi. O şirin yeşilliğine şirinlik kattı ecdadımız köyleriyle, bağı, bahçesiyle. Yiğit delikanlılar, selvi boylu, nazlı genç kızlar umudu oldu Bosna’nın yarınlarına. Gönülleri fethettiler. Adaleti, insanlığı, bütün güzel hasletleri yaydılar bu topraklara. Hiç kırmadan, incitmeden birlikte yaşamayı öğrendiler, öğrettiler.

Fakat gün geldi zalimin kirli eli değdi güzelim Boşnakların üzerine. Camileri, köprüleri, hanları, Mostar’ı paramparça edildi. Ne insanlık kaldı, ne namus. Kurşunlar, bombalar kapkara etti yeşilliklerini. Gülen gözler hep göz yaşı döker oldu. Tek suçları müslüman olmaktı onların. Kin, düşmanlık fırtınası savurdu Boşnak kardeşlerimizin her birini bir yere. Yok olana, o topraklarda hiç bir müslüman kalmayacağı güne kadar ölmeleri gerekiyordu.

Ama bir azim, Allah’tan aldıkları kuvvet vardı yüreklerinde. Ne olursa olsun vatanlarını, namuslarını, insanlıklarını savunacaklardı. Asla zalimlere teslim olmayacaklardı. Tüneller kazdılar. İmkansızı başardılar. Yokluktan Allah’ın izniyle varlık çıkarıp her neleri varsa feda edip savaştılar. Ve kötülere teslim olmadılar. Şimdi buruk bir sevinci yaşıyor Bosna. Kaybettikleri canların izleri yüreklerinde hep. Kırgın olsalar da, onlar hayata sımsıkı sarılıp umutsuzluğun yüzüne bir tokat vuruyorlar.

Senin gibi yeryüzünün pek çok yerinde mazlum, garip ve yalnız mümin kardeşlerin ey Bosna! Biz de kendi yurdumuzda, öz vatanımızda onlarca parçaya bölündük. İnsanlık çırpınıyor. Doğruluk, adalet kalmadı hiç bir yerde. Zulmedenler hiç bitmiyor her neresinde olursa olsun cife dünyanın. Bir duaya, esenliğe, düştüğümüz çukurdan tutup kaldıracak bir ele ihtiyacımız var. Merhamete, sevgiye, umuda ihtiyacımız var.

Bunlar Olmalı Hayatta

Fotoğraf0067

Gölgeler büyüdükçe ışığın rengi daha parlak görünür, daha çok kamaştırır gözlerimizi. Gölgelerin arasından umulmadık bir anda nasıl da ışık yol alır, aydınlatır her yeri. 

Mutsuzluğa ve umutsuzluğa yer vermemek için gayreti olmalı insanın hayatta. Karamsar, üzgün bakışları gülümsetecek, çaresizliğin yüzüne tokat vuracak kadar cesareti olmalı. 

Her eksilmenin, hayatımızdaki açılan her boşluğun başka yeri doldurmanın, bir yenilenmenin sebebi olduğunu unutmamalı. Eksildikçe, ruhundan koparıldıkça başka bir yerde daha bir zinde dirileceğini hatırlamalı.

Bazen avazı çıktığı kadar bağırmalı boşluğa. Herhangi bir kimseye değil. Bir dağa, bir ovaya belki. Şırıl şırıl akan dereye. Var olmanın, hayatta olmanın ne büyük bir nimet, insana sunulan en büyük armağan olduğunu unutmamalı. 

Çok konuşanlara inat bazen suskun haliyle çok şey anlatmalı. Bir bakışta, oturuşta, uzaklara dalıp gidişte anlatmalı meramını. Başkaları anlasın diye boşuna gayret etmekten de vazgeçmeli. Bir tek anlayan O(C.C.) olsun isterse. Yetmez mi? Gürültülere gerek yok. Bir tek dost O…

Kıranlara inat kırmamak, hatta kırılmamak için yaşamalı. Ne kadar zor olsa da. İnsan eyvallah demesini bilmeli. Küçük insan olmaktan kurtulmalı artık başkalarıyla uğraşmaktan vazgeçerek. İnsanların çemberinde kendini hapsetmekten sıyrılıp hep sonsuz ufuklarda olmalı gözü.

Cesur olmalı…

Geç Kaldım Hayat

güüllllBomboş sayfaya dakikalarca baktım. Hala bilmiyorum ne yazacağımı. Kendimi ifade etmekten acizim. Hayatla yüz yüze gelemeyecek kadar aciz olduğum gibi. Durmadan yorgunluğun gölgesinde etrafı puslu görmek ya da göstermek istemesem de elimde değil ki. ‘Olmadı be…’ diye yüzleşmeye de cesaretim yok hayatla. ‘Hakkını veremedim senin.’

Oysa bir türkü kadar sıcak, gül kokusu kadar güzel, okyanus kadar derin, bulutsuz bir ufuk kadar mavi olsun isterdim ömür dakikalarım. Gökyüzünün mavisini yüreğimde taşımak isterdim. Bulutların beyazında gömülmek… Tertemiz havayı teneffüs etmekten sarhoş olmak isterdim. Ama öyle kirlenmiş ki ortalık, nefes almakta zorlanıyorum.

Paylaşacağım güzel şeyler olsun isterdim. Birbirini anlamamak için direnmekten yorulmadı mı bu insanlar? Bense mutluluktan, bazen de hüzünlerden, şirin, güzel sözlerden örülmüş bir hayat isterdim. Sevmeyi, paylaşmayı, fedakarlık yapmayı bilmeyen insanlarla yüz yüze gelmekten, artık bu ifadeleri dillendirmekten de  yoruldum.

Keşke imkan olsa uzaklara gitsem diyorum. Çok uzaklara. Kimsenin ön yargı taşımadığı, birbirine kuşkuyla, nefretle bakmadığı diyarlara. Bir çocuğun elinden tutsam diyorum. Masmavi, belki kapkara gözlerinde umut olsun onun. Ne derisinin rengi, ne de milliyeti, inanışı önemli değil. O her haliyle güzel. Onun masumiyetinde tekrar dirilsin ruhum, o da benim ellerimde güvenmeyi öğrensin. Birlikte sevmeyi öğrenelim. Birlikte umuda koşmayı.

Geç kaldım hayat. Üzgünüm…

Özgürlük

AdinaVoicu_Shadow_YkVkRmI

Her gün aynı… Her gün solgun görünüyor gökyüzü. Günlerin, gecelerin tadı yok. Bedenimiz özgür, fakat ruhumuz öyle mi? Bütün dünya önümüze serilse bir parça huzur olmadıktan sonra neye yarar? Böyle özgürlüğün de sokaklarda dolaşmanın da bir anlamı yok. Çocukken ne kadar canlıydı oysa dünya… Capcanlı… Çimenler bile daha yeşildi. Güneş daha bir parlaktı. Daha güzel gülümsüyordu insanlar. Daha sıcaktı sokaklar. Köşe başlarını tutup saklambaç oynadığımız o uzun yaz günleri bir başkaydı. Şimdi ise sokaklarda asık yüzler, tozu dumana katan son model arabalar. Durmadan yıkıp yıkıp yerlerine yenilerini yaptıkları o eski evler ne kadar sıcak ve sevimliymiş meğer.

Çocukluğumun geçtiği sokağa gittim geçenlerde. Tanıyamadım. Dönüp dönüp baktım. Sevdiği bir arkadaşından ya da oyuncağından ayrılmış çocuk gibi hissettim. Büyüdüğüm ev yıkılmış yerine modern bir bina yapılmıştı. Arkada kocaman bahçemiz vardı. Bahçeyi de küçücük bırakmışlar, kuşa dönmüş o güzelim bahçe. Çocukluğumu da yıkıp mezara gömmüşlerdi sanki. Müthiş bir hüzün hissettim içimde. Komşumuz rahmetli Hüsniye Teyzenin, en samimi arkadaşım Mine’lerin evleri de yıkılmış yeni binalar yapılmıştı. Hatta bizimkiyle birleştirilip büyük bir apartman haline getirilmişti. Yeni binalar. Onlara ev diyesim gelmiyor. Modernliği, konforu nispetinde bence bir sevimsizlik, soğukluk var üzerilerinde. Zaten yeşillik desen yok denecek kadar az. Yeşile düşman bazı büyüklerimiz sayesinde torunlarımıza miras bırakacak yeşillik de kalmayacak yakında.

Ne diyordum? Böyle özgürlüğün de sokaklarda dolaşmanın da bir anlamı yok. İnsan hapishanede olsa belki daha huzurlu olur. En azından dışarıdaki çirkinlikleri görmez ve duymazsın. Üstadın tabir ettiği gibi: ”Medrese-i Yusufiye”… Durmadan ibadet eder, okurdun bari. Gözünü, gönlünü bulandıracak şeylerden de uzak dururdun. Ne kadar her şeyden haberdar olursan o kadar mutsuz oluyorsun. Yarın şöyle mi olur, böyle mi olur diye endişe de etmezdin. Yerini yurdunu bilirdin hiç olmazsa.

Bazen çok konuştuğumu, gereksiz yazdığımı hatta çok düşündüğümü fark ediyorum. Ve çok yorulduğumu. Fark ettiğim diğer bir şey de az dua ettiğim ve O’na(C.C.) yeterince sığınmadığım. Duayla seslenişi olmalı insanın. Duayla özgürlüğün peşinde koşmalı.

Konuşmak  ve yazmak acı veriyor bazen.  Kalemim de öyle… Daha iyi olur diye her şey konuşmamak en iyisi… Yalnızlık artıyor yazdıkça…

Ey dua yetiş imdadıma!

  

 

Mus’ablar

wpid-papatyadiyari1550163ilrn2

Bir baş ağrısıyla geldim eve dün. Bu günlerde başımızı ağrıtan ne kadar çok hadise var. İnsanların ancak birbirini yormakla meşgul olduğunu düşünüyorum. Çoğu zaman insanlardan uzak durmayı tercih ediyorum. Birbirine selam vermeye çekinen insanlar, trafikte öne geçme sevdasıyla hem kuralları çiğneyen hem de kul haklarını hiçe sayanlar, komşusunun hatırını sormaktan aciz insanlar, ya da haklılığını kanıtlamanın derdine düşmüş durmadan konuşanlar, ölçüsüzce…. Dinlemesini bilmeyenler. Çevremi eleştirmek değil amacım. Belki ben de bu hataları yapıyorum. Dini, ahlakı sadece görünüşe; başını örtüp, namaz kılmaya, hükümlerini anlamadan, kalbe girmeden Kur’an okumaya indirgeyenler… Ne kadar çok hatalarımız var. Bu hataları bırakın düzeltmeye niyetlenmek, başkalarını daha kusurlu görüp kendi haklılığımızı, masumiyetimizi ispatlama derdine düşmüşüz. Zaten hatalarını kabul etmek düzeltmeye bir adım değil midir? İnşallah gün gelir milletçe silkinip kendimize geliriz. Buna çok ihtiyacımız var.

Bunca yanlışlıkları düşünürken acı bir haberle sarsılıyorum. Bir yerlerde öğretmenlerin bindikleri servis aracına saldırı olduğunu ve şehit olduklarını haberini alıyorum.Bir destan yazmaktır böyle öğretmenlik yapmak…

Biz kendi bulanık ufuklarımıza nazar ederken acaba o fedakar öğretmenlerin berrak, her tarafa ışık saçan ufuk ötesi ideallerini görebilir miyiz? Onların gecelerini gündüzlerine katıp daha güzel bir dünya için, dini, ahlaki değerlerimizi dünyanın dört bir yanına götürmeye nasıl azmettiklerini anlayabilir miyiz?

Günümüzün Mus’abları, Ebu Eyyub el Ensarileri, muhacirleri, şehit öğretmenleri…

Masallar

yusufcuk-bocegi-73EC-C9A5-347F

Anneler çocuklarını uyutmak için bazen ninni söylerler, bazen de masal anlatırlar. İlk anda biraz direnen çocuklar kısa bir süre sonra mutlaka derin bir uykuya dalar. Çünkü gürültülü ve karmaşıktır yaşadığı dünya ve yorgun düşer. Aciz ve masum vücudu dayanamaz ve uykunun güvenli kollarına kendini bırakır. O ninnilerde, masallarda hep hikayeler anlatılır. Gerçekle alakası olmayan hikayeler. Çünkü çocuklar, bebekler bunları duymak istiyordur. Masallardaki gibi bir dünyanın hayalini kurarlar. Fakat bir an önce büyüsün diye bin bir emek verilen çocuklar büyüyünce anlar; meğer merak edip durdukları, ulaşıp hakim olmak istedikleri dünya ne zor yamaçlarla doluymuş. Onun için kimileri hep çocuk kalmak, hiç büyümemek ister. Belki bir çocuk masumiyetini muhafaza etmek, asla bozulmamak, kirlenmemek güzeldir. Çünkü dışarıda kirli, yalanlarla, haksızlıklarla dolu bir dünya vardır.

Fakat insan büyümekten bir türlü kurtulamaz. Büyüdükçe sorumluluklar, sorunlar artar. Bazıları doğruyu Allah’ın izniyle bulabilir. Onlar büyümenin hakkını vermiş, mücadele yolunu seçmiştir. Onları hep zorlu bir hayat beklemektedir. Sıkıntının biri bitse diğeri başlar. Bazılarının uydurduğu hayal ürünü masallar değildir onların meşgul olduğu. Masallar çocuklukta, çok gerilerde kalmıştır. Çünkü büyüyünce söylenen masallar acı verir. O masallar yalana dönüşür. Onlar doğruları, bıkmadan, usanmadan, korkmadan haykırırlar, yalancıları, masal anlatanları ortaya çıkarmak için. Fakat doğruları haykıranların akıbeti çoğu zaman suçlanmak, bazen de zindanlara atılmaktır. Bu dünya onlar için zindandır. Ahirette ise hayal bile edemedikleri mükafatlar onları beklemektedir.

Büyümenin, kocaman birer adam olmanın hakkını veremeyenler de vardır. Onlar asla sıkıntıya düşmek istemezler. Ve hep çocuk kalırlar. Fakat zalim, bencil çocuk olarak… Bunun için de hep gerçeklerden kaçarlar. Kendi ördükleri duvarın dışına çıkıp gerçeklerle yüzleşme cesaretini bir türlü gösteremezler. Doğru veya yalanlardan haberleri yoktur. Bu ikisini ayırt etmekten daha önemli olan kendi nefisleri, rahatlarıdır. Çünkü onlar için fark etmez. Aman rahatları kaçmasın, birileri gelip onlarla uğraşmasın ya da bulundukları makam, mevki, sahip oldukları mal, para ellerinden alınmasın. Bunlar görünürde kaybetmezler, ama manevi alemde içinden çıkamayacakları çukura düşmüşlerdir. Orada uyur onlar. Gaflet uykusunda… Ama uyuduklarının, uyutulduklarının farkında değillerdir. Daimi alem olan ahirette gerçek kaybeden bunlardır.

Çocuklar kadar masum kalabilmek… Hayal ettiğin güzel masalları gerçeğe dönüştürmek… Çok zor ve bedeli ağır olsa da hep gerçeğin peşinde koşmak… Ne olursa olsun buna değer. Çünkü bu insan olmanın hakkını verebilmektir.

Bir şarkının sözlerini paylaşmak istiyorum burada. Hayvanların; bir yusufçuk böceğinin, canavarların, kuşların ve arıların anlatıldığı bir masal…

”Dirty Paws” (Of Monsters And Men)

Jumping up and down the floor,(Yerde yukarı aşağı zıplıyorum)
My head is an animal. (Başım bir hayvan)
And once there was an animal,(Ve bir zamanlar bir hayvan vardı)
It had a son that mowed the lawn(O hayvanın çimleri biçen bir oğlu vardı)
The son was an ok guy, (Oğlan iyi bir çocuktu)
They had a pet dragonfly.(Yusufçuk olan bir evcil hayvanları vardı)
The dragonfly it ran away, (Yusufçuk uzaklara kaçtı)
But it came back with a story to say.(Ama anlatılacak bir hikayeyle geri döndü)

Her dirty paws and furry coat, (Onun kirli pençeleri ve tüylü postu) 
She ran down the forest slope.(Orman yamacından aşağı koştu)
The forest of talking trees, (Konuşan ağaçların ormanı) 
They used to sing about the birds and the bees.(Kuşlar ve arılar hakkında şarkı söylerlerdi)
The bees had declared a war,(Arılar savaş ilan etti) 
The sky wasn’t big enough for them all.(Gökyüzü hepsi için yeterince büyük değildi)
The birds, they got help from below,(Kuşlar, onlar aşağıdan yardım aldılar)
From dirty paws and the creatures of snow.(Kirli pençelerden ve kar yaratıklarından)
And for a while things were cold,(Ve bir süreliğine etraf sakindi) 
They were scared down in their holes.(Deliklerinin içine sinmişlerdi)
The forest that once was green (Bir zamanlar yeşil olan orman)
Was colored black by those killing machines.(Bu ölüm makineleri tarafından siyaha boyanmıştı)
But she and her furry friends (Ama o ve tüylü arkadaşları) 
Took down the queen bee and her men.(Kraliçe arı ve adamlarını devirdiler)
And that’s how the story goes,(Ve işte hikaye böyle gider) 
The story of the beast with those four dirty paws.(Dört kirli pençeli canavarın hikayesi)

Yürekten Bir Söz

ALİ İMRAN

Neden bu felaketler oluyor? Niçin ardı arkası gelmiyor? Hem yakın, hem uzak çevremizde yaşananlar hep aynı… Kendi dünyamızda, hususi meselelerde de bir türlü sağlam bir dayanak noktası bulamıyor ve hep yıkılışları, hüzünleri yaşıyoruz. Niçin önümüzde uzanan belirsiz gelecek bizi bu kadar korkutuyor?

Geçmiş ise ister istemez karşımıza geçip durmadan hatırlatıyor hatalarımızı, çaresizliklerimizi ve ne kadar aciz olduğumuzu. Geçmişten ibret almayı bir türlü beceremedik. Dünya iyilik ve kötülükle- maalesef daha çok kötülükle- dolu… Bizler iyiyi kötüden, güzel kokulu, faydalı otlarla, zehirli sarmaşıkları ayırt etmeyi beceremedik.

Zalimlerin yaptığı zulüm nispetinde biz birbirimizi kardeş gibi bilip sarılmadık. Zulme ancak böyle karşı durulacağını bilemedik. Yeri göğü titretircesine bir ‘Hasbunallahu ve ni’mel vekil’ diyemedik. Öyle diyebilseydik, belki ciğerimiz parçalanır gibi yürekten bunu söyleyebilseydik Allah’ın yardımı bizlere daha çabuk ulaşırdı…

İbrahim’i(as) ateşe atılınca yanmaktan kurtaran bu sözü değil miydi?

Bu Günler

indir

İnsanlığın yaratıldığı ilk zamanlardan beri var olmuş hep iyiler ve kötüler. Kabil’in Habil’i öldürdüğü, toprağa ilk insan kanının düştüğü an, haksızlığın, hukuksuzluğun, haset ve kinin insanlığı karanlık ufuklara sürüklediği o an… İşte o andan itibaren hep iyiler ve kötülerin mücadelesi tarihe imza atmış. Ve kötüler var oldukça iyiler durmadan mücadele etmiş. Var olmanın hakkını verebilmek ve Yaradan’a layık olabilmek, kötülükleri iyilikle yok edebilmek için. Kötüler var oldukça iyilerin mücadelesi hiç bitmeyecek Bu böyle sürüp gidecek.

Kabiller hep iş başında. Onlar yine güzelim ülkemizde vuruyor, kırıyor, yok etmek için ellerinden geleni yapıyor. Çünkü onlar şeytana dost. Çünkü onlar hissiz, vicdansız, kıskanç ve zalim… Onları, yani Kabilleri burada tarif etmek istemezdim. Ama bu günler… Yaralı çok yürek var.

İnsani vasıflarını yitirmiş, insan kılığında hayat süren leşler… Bomboş yüreklerini kin, zulüm ve düşmanlıkla dolduran, seviyesizliğin zirvesinde, insanlıkta yerlerde sürünen zavallılık abideleri.

Mazlumların inlemeleriyle beslenen, yaptıkları kıyım ve zulümle doymak bilmeyen ve aç kurtlar gibi saldıran kendi insafsızlığına itaat etmeyenlere…

Sizler iyilikten, güzellikten, insaftan, doğruluktan nasibini alamamış, kendi bencillik zindanınızda esir olmuş birer zavallısınız. Sizler şeytanın oyuncağı haline gelmiş yaşayan ölülersiniz.

Sizler duygu mahrumu, İslam aleminin yüz karası, sefil günahkarlar… Sizler mazlumları, doğruluktan ayrılmayanları, hakikati dünyanın dört bir yanına yaymak için çırpınan fedakar ruhları hapsederken, bu ülkeyi onlara yaşanmaz hale getirirken her seferinde kendi sefil ruhunuzu biraz daha ebedi zindana, cehenneme yaklaştırdığınızın farkında mısınız?

Allah sizi ıslah eylesin. Söylenecek fazla söz yok aslında. Belki bu günler siz ve size itaat eden dalkavuklar hariç bütün yüreklerden aynı dualar yükseliyordur. Ne diyelim, eğer ıslah olmamakta ısrar ediyorsanız bir an önce sizi başımızdan alsın ve bütün milletimizi bu karanlık günlerden kurtarsın. Çünkü biz güzel günler yaşamak ve yaşatmak istiyoruz. Çocuklarımıza tertemiz, güvenli bir gelecek emanet etmek, huzur içinde ahirete göçmek istiyoruz.

Elimizden gelen tek bir şey var; dua, dua, dua… Bunca haksızlık ve zulme karşı en güçlü silahımız DUA… İhtiyacımız; el ele, sımsıkı kenetlenerek, toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak, yüreklerden arşı inletircesine yükselen bir nida…

Haydi Bir Çay Koyalım…

tumblr_ngkda9NB831rmcfsto1_500

“Üzülme” der Mevlânâ ve devam eder: Kızma hiç kimseye, yaptıklarından dolayı. Aksine teşekkür et ihanet edenlere. Sadakati öğrettikleri için… Minnet duy yalancılara, doğrunun farkına varmanı sağladıkları için… Mutsuz edenlere dua et, mutluluğu daha derin hissettirdikleri için.. Herkesi sev, yaşamına bir anlam kattığı için.. Hayat bu yüzden daha güzel; siyahlar beyazı farkettirdiği için!”

Bir dünya dolusu olumsuzlukların, habis ruhların arasından bir umut, gülümseyen bir yüz bulabilir miyiz diye çırpınıyoruz. Dertli gönüller nereye baksa ve ne tarafa koşsa yine hercü merc olmuş, yıkılıp dağılmış memleketin her yeri. 

Bu sırada yağan yağmura, ılık esen rüzgara, baharı müjdeleyen çiçeklere soruyorum; her şeye rağmen bir umut var mı? Varsa nerede? Ne tarafa koşalım, kiminle söyleşelim, kimin gölgesinde bir soluk dinlenelim? 

Kolay sanmıştık. Her şey hemen biz isteyince oluverecekti. Gençtik, güçlüydük. Dağlara, gürüldeyen gökyüzüne bile meydan okuyorduk biz. Oysa en hafif bir sarsıntıda, esen ters bir rüzgarda yıkılıp gideceğimizi nereden bilebilirdik? Hayatın bizlere ne sürprizler hazırladığını, fırtınada oradan oraya savuracağını nasıl önceden kestirebilirdik?

Bir sevdamız olmalıydı bunca fırtınaların arasında tutunabileceğimiz. Karanlık ufuklara inat yakarışlarımızla aydınlatmalıydık ortalığı. Çok değil, az bir zaman kaldı diye Rabbe dua dua yalvaran diller, pınar olup akan gözler ümidin adı olmalıydı. Var edip bu ağır vazifeyi, asla ümitsiz olmama ve her yana ümit aşılama vazifesini yüklemişse eğer Cenab-ı Mevla, mutlaka elimizden tutacak, bükülen belimizi doğrultacaktı. Bunu hiç bir zaman unutmamalıydık. 

Bütün dayanılmaz acılara rağmen bizim sığınacak bir limanımız var. O(C.C.) her şeyden daha güçlü, bütün kötülüklerin önünde, müminlerin yegane yar ve yardımcısı… Yeter ki biz O’nunla irtibatımızı kesmeyelim, O’ndan uzaklaşmayalım. Ve zulmedenlerin karşısında dimdik durmasını bilelim.

Üstad Bediüzzaman’ın talebelerine ”Çay koy Keçeli! Yeniden başlıyoruz.” dediği gibi diyebilmek, umudun bittiği son noktada… Biz de öyle yapalım ve yeniden başlayalım. Ümitsizliğe, düşmanlığa vakit yok. Sevgiyi öğretmek gibi mühim bir vazifemiz var…

Hayat

papatya

Hiç bir şey yapmadan öylesine oturuyorum. Elimdeki kitap da girmiyor zihnime, karmakarışık ruh dünyama. Kafamın içinde hayaller, henüz karanlık, puslu gelecekle ilgili endişelerim, ruhumu bunaltan geçmiş hatıralar… Hayat mı çok hırpalıyor insanı, yoksa biz mi- daha doğrusu ben mi- hayatı hırpalıyoruz? Hayata kusur bulmaya haddim, haddimiz var mı?

Utanıyorum. Kendi çaresizliğimde kıvrandığım için utanıyorum. Dümdüz uzanan bir yol ise hayat herkes için; o yol kimi için inişi çıkışıyla güzel, kimi için dostları, sevdikleri arasında bir başka… Ya benim için hayat yolu nasıl diye düşünüyorum. Sanki sağlı sollu uçsuz bucaksız bir çöl. Başka hiç bir şey yok. Hakkını bir türlü veremediğimiz hayatın kıyısında durmadan hem kendimi hem yanlış gördüğüm her şeyi sorgulayıp duruyorum.

Dua dua diye inliyor büyüğümüz ekrandan kendisini dinlerken. Yüzüne bakmaya da utanıyorum. Geceler en güzel dost, seccade en vefalı yaren şu karanlık günlerde. Ama hiç ağlayabiliyor muyuz o gecelerde? Yoksa geceleri seccadeyle buluşmak da mı rutin hale geldi. Bir tek damla göz yaşı niye akmaz, içten bir yakarışla ‘ah’ edilemez mi? Gökleri, melekleri inletemez mi insan?

Gitgide uzaklaşıyor her şey. Gitgide gördüğüm bütün görüntüler zihnimde soluyor, duyduğum sesler kayboluyor. Fakat bazen de çok eskilerden bir yüz, bir ses, bir anı zihnimi delip geçiyor adeta. Uzun süre etkisi altına alıyor beni. Sonra yorulup şöyle bir bakıyorum hayata. Sessiz bir boşluk gibi uzanıyor önümde. Sessiz, yabancı bir çığlık… Üzülüp, kıvranmaya değmezmiş. Hayatın esiri, küçük yaratıklar gibi insanlar. Bazen o kadar anlamsız ki herkes, her şey. Biz mi anlamsız hale getirdik hayatı bu kadar? İnsanlar mı? Bu boşluğun tek suçlusu insanlar mı? Sözde dopdolu, taşarcasına yaşadığımız hayatın içi ne kadar boşmuş. Ölü vicdanlar, tembel ruhlar, riyakar yüzler…

Kur’an en doğruyu söylüyor. Bütün ruhumuzla bir anlayabilsek:

‘Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitkiye benzer; sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çer çöp olur. Ahirette çetin azap da vardır. Allah’ın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır; dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir.’ 

Hadid 20

Vefasızlık

11st4eq6

Arayıp seslendiğimde yoktu o dört harfli kelime. Durgun sular titredi vefa vefa diye inleyince. Kuşlar kanatlanıp başka yerlere havalandılar. Karardı, yalnızlaştı ortalık. Ben de unuttum vefayı. Unutturdular sanki. Bütün hücrelerim ve zihnim de… Vefasızlar sardıkça dört bir yanı, yalan dünya hayatının her bir durağında vefa bir zerrecik hatırlanmazken ben de öğrendim işte böylece vefasızlığı. 

Sanki hiç söz vermemiştik. Unutmayı haram kılmamıştık kendimize. Bu kadar kolay mıydı geri dönmek? Kaçmak kolay mıydı? Çerden çöpten bulduğumuz bahanelerle birbirimizi suçlarken dağ gibi günahlarımızı ne çabuk unuttuk. Evet unuttuk. Hem verdiğimiz sözleri, hem de kendi hatalarımızı… Unuttukça vefasızlık illetini büyüttük hem içimizde, hem dostlar, dostluklar arasında. Bir canavar çıkardık ortaya. Kocaman, karanlık ve çirkin. Adı: Vefasızlık. 

Sevgimizde, dostluğumuzda, gülümseyişimizde, konuşmalarımızda, elimizi uzatıp başka eli tutmamızda maalesef uzun süreli vefa yok artık. 

İhtiyacımız Var

1695318-beyaz-sevgi-cicegi-ve-kucuk-ates-kelebegi

Elimi tut, hiç bırakma!

Bir gül goncasını koklar gibi,

Yağmurun damlalarını avucunda tutar gibi,

Sevgiyle bakmana, beni çok sevmene ihtiyacım var.

Göz yaşlarımı, hüzünlerimi silip yok etmene,

Beni dinleyip anlamana, vefalı olmana ihtiyacım var.

Çok sevelim birbirimizi…

Yalansız, abartısız, dosdoğru sevgi olsun aramızda,

Yalansız, abartısız, dosdoğru ve sevgiyle dolu,

Bu günlerde sadece buna ihtiyacımız var…

 

 

 

Günün Notları

rrr

  • Yarıyıl tatili… Malum herkes için geçerli olmasa da birçok kişi bir dönemin yorgunluğunu evlerinde gidermeye çalışıyor… Oysa belki farkında değiliz ama biz öğretmenleri ayakta tutan varlıklar öğrencilerimiz. Tatil gelsin de dinlenelim diye iple çekiyoruz ama yokluklarında onları özlediğimizi hissediyoruz.
  • Arkadaşlarla bir araya gelip bir şeyler okuyalım, mütalaa edelim, yani okuduklarımız üzerinde konuşup tartışalım dedik. Tatil hiç olmazsa birkaç gün boş geçmesin ve tatile dolu girelim istedik. Bu hem kardeşlik bağlarını güçlendirmek, hem de manevi anlamda ilerlemek ve birlikte dua etmek için önemliydi. Fakat görüyorum ki bunu bile hakkıyla yapamıyoruz. Gereksiz konuşmalar oluyor, vaktinde gelmemeler, erken ayrılmalar falan… Ruhumuza birkaç saat nefes aldırırken bile dünyevi işlerimiz ön planda… Bazen bizler de farkında olmadan amacımızdan sapıyoruz, hem kendimizi, hem arkadaşlarımızı boğuyoruz… Hayırlısı olsun deyip dua etmekten başka yapacak bir şey yok.
  • Üst kattaki komşum geldi geçen gün ziyarete. Geçen yıl kızını evlendirmişti. Şimdi de bebekleri oldu. Yani torun geldi. Çok güzel, yaşanılası duygular… Allah herkese tattırsın diye dua ediyorum. Fakat komşum nedense hep bir şeylerden, birilerinden şikâyet ediyor. Kızının kayınpederinin ” Eğer oğlan doğursaydın gramis altın takacaktık.’’ dediğini aktarıyor ve onların sadece yarım altın taktığını söylüyor. (Bu arada gramis altın ne kadar eder bilmiyorum, demek ki yarım altından fazlaymış.) Bebeğe aldıkları bebek arabasının da kalitesiz olduğundan bahsediyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Onu da kırmamak için biraz hak verir gibi görünüyorum, ama sonra dedikodu etmemesini, böyle şeylere kafayı takmamasını öğütlüyorum. Herkesin hayatta önem verdiği şeylerin, önceliklerinin farklı olduğunu düşünüyorum o an. Oysa bir gram huzurun dünya metaında olmadığını, sevgi, saygının her şeyden önemli olduğunu bir anlasa şu insanlar.
  • Malum tatilde sıla-i rahim yapmak gerek. 5 aydır görmediğim annemi, ailemi görmek için yolculuk bizi bekliyor. Yolculuk etmek, sevdiklerine kavuşmak güzel. Ama kavuştuktan sonra ayrılmak, tekrar dönünce bulunduğun yere adapte olmak, bıraktığın yerden başlamak bazen kolay olmuyor. Hele bir de yaş ilerledikçe böyle şeyler insana daha zor geliyor.
  • Bir de tatilde mümkün olduğunca kitap okumak var. Okumak, okumak, durmadan okumak… Beni dinlendiren en güzel şey. Başka hiçbir şey istemiyorum. Bana sadece kitaplarımı versinler, tatilde arzu ettiğim tek şey kitap okumak…

Hayaller

rsimmSanki kağıt gibi yırtılıp yepyeni bir dünya çıkıverecek arkasından… O kadar yapay geliyor insana, o kadar sıradan ve sığ… Karmakarışık bir tablo gibi her şey. Renkli, ama aldatıcı…Duvara asılmış, insanlar da anca karşıdan seyre dalmış. Başka bir şey yaptıkları yok. Ne ibret alan var, ne düzeltelim diyen.

Kararında durmuyor hiç bir şey. Ne kadar çabuk kovalıyor her an birbirini. Her an… Çocukluğumu yaşadığım mahallemi tanıyamıyorum. Büyüdüğüm ev yıkılmış. Arkadaki kocaman bahçesinde evcilik oynadığım, meyve vermeyen o dut ağacı, yapraklarından annemin sarma yaptığı asma, su çektiğimiz tulumba…. Hepsi yok olmuş. Yerine modern, dört katlı bir bina yapılmış. Çok mu güzel olmuş şimdi? Çok rahat ve yaşanılır mı? Oturanlara sorasım geliyor.

Mahallede oynardık. Belki o zaman da evlerin önünde fazla toprak, ağaç görünmüyordu ama daha doğaldı her şey. İşte şu evin önünde üç tekerlekli bisikletimle hızla giderken düşüp kırmıştım ön dişlerimden birini. Her gün çocuk çığlıklarıyla inliyordu sokağımız. Şimdi ise hiç çocuk yok. Sadece sıkışık park etmiş arabalar, daracık soğuk bir sokak görünüyor.. Çocuklar nerede? Herhalde evlerinde sanal dünyadaki arkadaşları yetiyor onlara.

Binaların arasında kalmış küçücük bir toprak parçası. Ara sıra güneş lütfederse gün içinde uğruyor üzerine betonların arasından. Beyaz minik bir papatya çıkmış boynu bükük. Utanıyormuş gibi eğilmiş incecik sapı. Nasıl da gariban kalmış beton dağlarının arasında. Bir kedicik de uzanmış papatyanın yanına. Yüksek binalara haykırır gibi; hayatın gerçek renkleri biziz, diye…

İstemiyorum! Ben öyle modern, rahat evler istemiyorum. Çok büyük, çok eşyalı olmasına da gerek yok. Hele çok katlı ev görmek hiç mi hiç istemiyorum artık. Bir gün eğer ömrüm yeterse küçük şirin bir köy evi arkadaş olsun bana yaşlılığımda. Şehirden uzak… Mutfağında kuzinesi, yerde kilimi ve küçük bahçesinde her türlü çiçeği, otuyla… Gölgesinde nefes alabileceğim bir tek ağacım da olsun. Bir de kedim. Tek sermayem kitaplarım ve okuduğum Kur-an olsun. Tek bırakacağım miras. Rabbimle daha çok başbaşa kalabileceğim bir yer.

Hayaller… Hayalini kurmak bile insanı dinlendiriyor.

Yakarış

aylan bebekOrada, kıyıdasın boylu boyunca… Cansız vücudunla, ıslanmış, buruşmuş, giysilerinle uzanmışsın. Yorgun, yılgın halinden okunuyor karanlıkta kalmış umutların. Sessiz, sonsuz bir dinlenmeye çekilmişsin. O sessizliğin ne çok şey anlatıyor bütün dünyaya. Küçücük ellerin, kumları öpen masum minik başın… Sessiz çığlıkların duyuluyor ne zaman senden bir kare gözümüzün önüne gelse. Yüreğimizden kopup yayılıyor hüzün rüzgarları. Fakat bizler ne kadar aciziz görüyorsun değil mi? Hiç bir şey gelmiyor elimizden. Seni bu felaketten kurtamıyoruz. Bizler inan senden daha aciziz.

Kimler bu hale koydu seni? Kimler aldı elinden yaşama, büyüme hakkını? Sen uzaklaşan hayatının peşinden sessizce koşarken, savaşın içinde boğuşurken, memleketini, sılayı terk etmek zorunda kalırken, denizin kucağına gömülürken, zalimlerin ise çığlıkları, kurşunları, haksız pazarlıkları, anlaşılmaz, yalan konuşmaları ortalıkta cirit atarken çok kirlendi, toz, duman oldu ortalık.

Ne kendi içimizde, ne de yakınlarımızda kalmadı bir dirhem  huzur. Bizler de her gün bir vatan evladını, şehidimizi emanet ediyoruz kara toprağa. Senin hayatını denizlere emanet ettiğin gibi. Her gün ayrı bir yıkılış, bir zulüm… Yakıp yıkmayı kendine hak görenler, kuvvetiyle hudut tanımayanlar, her gün bir mazlumu boğazlayanlar, ayaklarının altına alıp tekmeleyenler… Yetmedi, paramparça edenler. İnsanlıktan bihaber, ruhları hırslarının esaretinde boğulmuş zavallılar… 

Dua edip Adil-i Mutlak’a sığınmaktan başka ne gelir elden? Geceleri seccadeye göz yaşını döküp, yakarmaktan başka ne gelir? Bir ümit kapısı var elbet. Zulmün sonu muhakkak gelecek. Aydınlık ufuklar belki çok yakın. Biraz sabır, tevekkül, bazen sadece sükut ve elbette her daim dua…

Bizim Eğitimimiz

Memlekette her şeyin çivisinin çıktığı gibi eğitimin de çıktı ve her şey dağıldı. Zaten düzenli, kararında giden ne vardır ki? Acaba bir gün gelir bir şeyler düzelir mi, çocuklarımız daha güzel eğitilip, öğretilir mi diye merak ediyorum. Sanki çok uzak bir hayal gibi görünüyor. Bilmiyorum…

Bazen sokağa çıkmak, insanlarla karşılaşmak, trafikte araba kullanmak, dost bildiğim insanlarla bile muhatap olmak istemiyorum. Bazen saatlerce sessizce öylece oturup sadece sessizliği, sükuneti yudumlamak istiyorum. Ya da bütün gün kitaplara gömülmek. Her şey fazla geliyor gözüme. Her şey gereksiz… Evimdeki eşyalar, mutfakta istiflediğimiz onca yiyecek, dolaplardaki bir sürü giysiler… Bu kadar karışıklık olmasa keşke hayatımızda, bu kadar renk ve ayrıntı…

Okulda 1. dönemin son iki haftasına girdik. Bu arada yazılılar devam edip duruyor. Herkes çok meşgul. Kaç gündür öğrenciler başımın etini yeyip duruyor. Lise son sınıf öğrencileri. Üniversite sınavlarına girecekleri için iyice psikolojileri değişti. Farklı tepkiler veriyorlar. Neymiş efendim diğer öğretmenler sınav sorularını, yazılıda çıkacak yerleri söylüyorlarmış da ben de söyleyecekmişim. Lise sonların sınav sorularını başka bir öğretmen arkadaş hazırlayacaktı. Yeminler ediyorum; soruları bilmiyorum diye. Bilsem de söylememin doğru olmayacağını anlatmaya çalışıyorum. Ama bir türlü ikna edemiyorum onları. Düşünün! İhmallerin  sonuçlarını, akıllı tahtaların derslere biraz görsellikten başka bir katkıda bulunmadığını, tablet bilgisayarların çocukların onlara oyun yükleyip hatta derslerde bile oynamaktan başka bir işe yaramadığını, eğitim ve öğretimin sadece sınav odaklı hale nasıl getirildiğini ve daha bir çok aksaklığı görün.

Bu arada 6 aydan beri okul binamız depreme dayanıklı olmadığı için geçici olarak başka bir binada eğitim veriyorduk. O bina da fiziki olarak yetersiz olduğu için sabahçı, öğleci sistem yapıldı mecburen. Yani sabahçılar 08- 14.00, öğleciler 14.30-20.30 saatleri arası okula geldiler. Bazı günler herkes evinde dinlenirken biz 20.30’lara kadar ders yapmaya çalışıyorduk. Ne kadar güzel değil mi? Mükemmel eğitimimiz ve okul binalarımız! Öğretmenler bu koşullarda bence yine ellerinden geleni yapıyorlar. Okulların çoğu depreme dayanıklı değilmiş. Okulumuz tamir oldu. Daha yeni taşındık. Henüz 2 haftadır kendi binamızda eğitim veriyoruz.

Sınıfların mevcutlarından veya müfredatların, kitapların kusursuzluğundan(!), velilerin çocuklarına bilinçsizce davranışlarından, yaptıkları hatalardan hiç bahsetmeyeyim isterseniz. Yoksa söz daha da uzar.

Ben her şeye rağmen öğretmenliği, öğrencilerimi seviyorum. Onlara faydalı olmak istiyorum. Ve… uzak gibi görünse de bir gün eğitim sistemimizin düzeleceğini ümit ediyorum. Bunun da reçetesi: İnsanları, çocuklarımızı, gençlerimizi sevmek, insan odaklı eğitim, fedakarlık, gayret, kararlılık, dürüstlük ve çok çalışmak. İnşallah…

”Eğitimin yapamayacağı bir şey yoktur. Hiç bir şey onun etki alanının dışında kalamaz. Kötü ahlakları iyiye çevirebilir. Kötü ilkeleri yıkar ve yerine yenilerini koyar. İnsanları melekler seviyesine çıkarabilir.” Mark Twain 

”İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen; bu nice okumaktır.” Yunus Emre

 

Toprak ve Yaprak

Eskilerden bir sözmüş. Belki biliniyor, belki de çok az biliniyor:

”Bazen toprak gibidir insan, bazen de yaprak gibi…”

Toprak gibi verimli, bereketli, fedakar, cefakar. Bütün kirleri, yutan, eriten bünyesinde. Bağrında tohumları, göğsünü yaran kapkalın ağaç köklerini, böcekleri, yılanları barındıran ama hiç şikayet etmeyen, verdikçe alan, aldıkça veren, verdikçe çoğalan, bütün güzellikleri ikram eden, ikram ettikçe bereketlenen, ömrü artan hep…

Ama yaprak gibi de olmak var… İster incecik gövdeye, ister sert bir ağaç dalına dayansın, nerede olursa olsun bir süre sonra bozulan, hemen yaşlanıp kuruyan, renkten renge kaybolan, sadece kendi acizliğinde boğulan, sonra da kopup savrulan ve yitip yok olan, ufalanıp toprağa karışan, her şey gibi ona teslim olan, titrek, fani ve küçücük…

Olmuyor, bu zayıf gövde bu kadar yükü kaldıramıyor dediğin anda, yaprak gibi titrediğinde, hep onun gibi, yaprak gibi aciz hissettiğinde… Ve toprağa yalvardığında ”Beni de bağrına bas! Rüzgarlar, yağmurlar daha da inceltti bünyemi. Beni de al! Artık sende yok olmak istiyorum.” diye haykırdığında… Hep yaprak gibi hissettiğinde… Yaprak gibi titrediğinde…

Yaprak ve toprak… İnsan belki yapraktan da aciz…

 

Elhamdülillah. Her şeye rağmen…

ne-mutlu-size

Bazen her şey, bütün varlıklar; insanlar ve bütün canlılar, hatta soluduğumuz hava, yürüdüğümüz yol, gökyüzündeki güneş ve ay ne kadar çabuk değişiyor diye düşünüyorum. Biraz, hiç olmazsa bir kaç dakika yavaşlasa herşey. Bazen bunca telaş beni çok yoruyor. Ne insanlara ve günün hızlı geçişlerine, ne de bu dünyanın hızına yetişemiyorum.

Ne kalabalıkların arasında, ne de yalnız kaldığım zamanlar… Hiç biri aciz ruhumu tatmin etmiyor. Aynı dili konuşmayan kalabalıklar, hatta hayata aynı gözle, aynı ruhla bakmayan dostlar ve de karamsarlığın, ümitsizliğin pençesine takılmış yalnızlıklar…

İnsan yalnız kaldığı zaman kendine daha çok acıyor. Kendi meseleleriyle meşgul oluyor sürekli. Kendine acıdığı zaman da karamsarlık denizinde boğuluyor adeta. Dipsiz bir kuyu, sonu gelmez bir karanlık gibi şu yalnızlık… Ne çocukların, ne annen, ne de başka yakınların var yanı başında. Herkes bir yere dağılmış. Sanki o birliktelikler hiç yaşanmamış. Yalnız geldiğimiz dünya; fani, aldatıcı kalabalıkları bohçaya sarar gibi sarıp, sonra da hiç var olmamış gibi yok ediyor.

Bu yazı böyle olmayacaktı. Hatta belki bu gün yazı da olamayacaktı. Hesapsız, tedbirsiz çıktı bu gün ifadeler. Kaç zamandır zaten yağmurlar, karlar da yağmıyor ki dünyanın kirlerini yıkasın. Yine tozdan, kirden geçilmiyor ortalık. Kuru bir soğuk hep. Havanın soğuğu kalplere, bakışlara da yansımış. Güneş kışın kısa günlerinde azıcık yüzünü gösterse de tadı yok. Çok çabuk ufuklardan kayboluyor. Sonra uzun, karanlık ve soğuk gecelere yerini bırakıyor. Kışın ne ortam, ne de dostluklar ısınmıyor.

Belki her şeyi, herkesi olduğu gibi kabullenmekte var huzur, belki olumsuz düşünmemek ve yoluna devam etmekte. Doğru bildiğin yolda, dosdoğru yürüyüp, sağa sola takılmamakta. Pencerelerden seyredip, içlerine dalmamakta. Alemi düzeltmeye aciz isen sadece dua etmekte. Sen kendin düzgün ol da… Belki tek çıkış yolu burada.

İşte şimdi öğle vakti. Yine ezanlar okunuyor. ‘’Yalnız değilsin. Sen başıboş bırakılmadın. Rabbin var. Artık endişelenmene gerek yok. Yalnızlığını Rabbinin dostluğuyla süsleyebilirsin,’’ diye haykırıyor sanki minarelerden yükselen sesler. O zaman işte az önce akıttığım göz yaşlarım kuruyor. Ne kadar günahkarım, isyankarım Allah’ım! Yine de Senin Rahmetin gelip beni buluyor. Bir teselli kapısı buluyorum. Senden başka her şey yalan. Ruhum ferah bir nefes alıyor. Elhamdülillh.

Elhamdülillah…

Masumiyetim

1263497957_2010108innocentkids7

Bu gün masumiyetimi sorgulamak istiyorum. Kaç zamandır bu kelimenin anlamını irdelemeye çalışıyorum. Önce kendimin, sonra bütün bir toplum olarak masumiyetimiz kaldı mı acaba diye düşünüp duruyorum. Önce kendi masumiyetimi… Düşünüyorum. İnsanı değerli kılan, hayatına anlam katan nedir şu kısacık dünya misafirhanesinde diye.

Bir kez masumiyetini, zarafetini, nezaketini kaybetti mi insan artık hayatında değiştirecek ve kaybedecek hiç bir şeyi kalmamıştır. Yollarda yürümeye, umutlanıp gülümsemeye değmez. Ne kadar boş ve çaresiz gelir o an her şey insana. Ne kadar anlamını yitirir her şey. Geri getirmesi çok zor kaybedilenleri. Bozulanları düzeltmek, yıkılanları geri getirmek ne kadar zor Allah’ım! Neyin güzel, neyin çirkin olduğunu ayırt edebiliriz aslında vicdanımızda. Ama hatalardan uzak durmak ne kadar zor şu gaflet asrında. Eğrilen ruhları doğrultmak ne kadar zor.

Kırgınım… Hakikatleri anlatamayanlara, doğruyu yanlış ve değersiz, yanlışı doğru ve önemliymiş gibi göstermeye çalışanlara. Kırgınım hayatta kazanılması gereken tek doğruyu henüz masumiyetimi yitirmemişken yüreğime nakşetmeyen en yakın bildiğim aileme, dostlarıma, öğretmenlerime, her gün izlediğim televizyona, okuduğum kitaplara, hayatıma dokunan herkese, her şeye….

Meğer ne suni bir dünyada yaşıyormuşuz. Başka kültürleri, onların hayat tarzlarını, şarkılarını, filmlerini beğenirken, kendi elmas kıymetindeki değerlerimizi umursamadan bir kenara itmişiz. Bir düzine talihsiz tarihi yağmalarken biz kendi tarihimizi unutup inkar etmişiz. Zaten beğenilecek neyimiz kaldı ki? İşte o yüzden başka toplumları, ülkeleri daha çok beğeniyor, onları takdir ediyoruz. Okumayan, düşünmeyen, hakikatleri araştırmayan, dedikodu peşinde koşan, hep kendini düşünüp, bencil ruhunu doyurmakla meşgul, kavgacı, su-i zan peşinde, zalim, ruhuyla birlikte etrafını da kirleten yaratıklar haline gelmişiz. Bir de bunca yanlışın, zulmün, keşmekeşin içinde doğruluğun, masumiyetin peşinde koşan masum insanları düşman gibi göstermeye çalışmışız.

Masumiyetimizi kaybettik hepimiz. Çamurlu, kirli sularda dolaştı ruhumuz.  Arıyoruz bir türlü bulamıyoruz onu. Masumiyetimizi geri getirin!

Gözlerimi kapattığımda belki de hayal ettiğim, ufukta parlıyormuş gibi gördüğüm, ışık… Masumiyetim.

Onu geri getirin bana…

Bir Takım Yüzler

bebek resimleri kız1

Keşke bir beyaz sayfa kadar tertemiz kalsaydı her şey. Yaratıldığı andaki kadar temiz. Hiç kötülük bulaşmasaydı ruhlara. Taa Kalu Bela’daki gibi saydam ve pürüzsüz olsaydı ruhlar. Ara sıra günaha, sürçmeye maruz kalsa bile hemen hakikatlere tekrar çevrilseydi o yüzler. Bedenimizde saklı olan ruhları yansıtan o yüzler…

Yüzler… Bakışlarında sessiz ama anlamlı ifadesiyle herkesi kucaklayan, yürekleri serinleten, hem mahcup, hem dost yüzler… Öyle hasretiz ki böyle yüzlere. Sıcacık gülümseyen, gülümseten yüzlere… Yaradan’ın esmasını en güzel temsil eden yüzlere… Derin hakikatleri taşıyan yüreklerin dış aleme yansımış hali aydınlık yüzlere…

Şimdi… Şimdileri anlatmaya dilim varmıyor. Kapkara kararmış yüzlerin ortalığa saçtığı hain bakışlardan, kendinden olmayan herkesi düşman edinen, haksızlığını kurduğu hâkimiyetiyle, muktedirliğiyle haklı göstermeye çalışan yüzlerden bahsetmek istemiyorum. Sevgiden, saygıdan mahrum, zavallı yüzlerden ve o yüzlerin sahibi habis ruhlardan zerre kadar bir şey anlatmak istemiyorum.

Kainatın, dünyanın üç farklı yüzü nasıl varsa-biri ahirete bakan, ahireti kazanmaya vesile olan yüzü, ikincisi Cenab-ı Hakkın esmasını anlatan, O’nun sıfat ve şuunatını idrak etmemize yardımcı olan yüzü, üçüncüsü de her şeye sadece kendi maddi değeri kadar kıymet veren verimsiz, fani yüzü- ruhların giysisi olan yüzler de çeşit çeşit… Kimi Allah’ın esmasını anlatan, yaşamanın anlamını en güzel yansıtan güzelim yüzler… Kimi ne için yaratıldığının bilincinde Allah’ın dinine en güzel hizmet eden yüzler. Ahireti kazanan ve kazanmaya vesile olan aydınlık, güneş gibi yüzler…

Kimi yüzler de var tıpkı dünyanın geçici yüzü gibi manasız, faydasız, sadece kendi rahatına, huzuruna çalışan, başkalarının hak ve hukukunun onun için bir manası olmayan, talihsiz yüzler. Dolaştığı yerlere zulmet, zulüm yağdıran yüzler… Yarın ahirette kapkara uyanacak olan yüzler.

Şimdilerde nasıl da ayrıldı o aydınlık ve karanlık yüzler birbirinden… Nasıl temiz ruhlar ve habis ruhlar layık oldukları yerlerde durur oldular. Karanlık yüzler baktıkları her yeri karartır, aydınlık yüzler de sabırla kararan yerlere tekrar nurları ulaştırmak için yılmadan gayret eder oldular.

Bu sanki karanlık ve aydınlığın savaşı… Gülümseyen, masum yüzlerle, asık, düşman bakışları havi yüzlerin mücadelesi… Kimsenin endişesi olmasın karanlık zulmete, iyilik, kötülüğe galip gelecektir. İyiliğin, hakkın tarafını fark edip de korkaklıktan ses çıkarmayan, ya da düşünmeden yargılayıp, masum yüzlere çamur atanlar ise hakikatlerin ortaya çıktığı gün utanıp yüzleri kıpkırmızı olacaktır.

Mevsim Sonbahar

images

Renkten renge bezenmiş yapraklar her yerde… Hazan mevsiminin umulmadık gülümseyen  cümbüşünde kaybolmak… Sonbaharın sarı, kahverengi, kimi yeşil, belki yeşilimsi, hatta kırmızı renkleriyle adeta bir karnaval gibi olan güzelliklerini seyir için sokaklarda dolaşmak…

images (1)

İnadına hüznüne bir tekme savurup, ona sırtını dönme cesaretini göstermek… Bu güzelliklerini sunan Rabbin’e şükretmek… Binlerce sarı yaprağın masum, dost bakışlarında gülümsemeyi öğrenmek…  Ve dualar etmek, bütün yaratılan varlıklar için… Bir ağacın gövdesine dayanıp etrafı seyrederken umudu yakalamak… Sonra da eğilip hayretler, tazimler içinde secde etmek…. ”İyi ki var ettin beni Rabbim.” diyebilmek… Hiç kimseye kırgın olmamak, kimseyi de incitmemek… Yaratılanı Yaradan’da ötürü sevmek… 

Ne kadar olumsuz rüzgarlar esse de, bir gün hepsinin son bulacağının ve bütün insanımızın kardeşlik çemberi etrafında toplanacağının umudunu asla yitirmeden, durmadan dinlenmeden dua etmek… İyilikten nasibini alamamış zalimleri de O’na havale etmek…

Kelebek

Rosy_Butterfly_by_secondclaw

Bazı insanlar çok nazik ve her haliyle güzeldir. Duruşları, konuşmaları, hayata bakışları son derece anlamlıdır onların. Böyle insanları belki çok az görürüz. Onların hayatlarında olumsuz, itici hiç bir şey yoktur. Çevrelerine sürekli iyi şeyler verirler ve bunun için gayret ederler. Böyle insanları kelebeğe benzetirim. Çünkü bence kelebek kadar güzel ve unutulmazdır onlar. Belki her tür insanın tabiatta benzeri olan bir varlık vardır. Belki de çeşit çeşit insanlar gibi her farklı varlığın yaratılmasındaki hikmetlerden bir de budur.

Kanatlarına varlığının anlamı yüklenmiş kelebeğin. Rengarenk, parlak… Gelin gibi… Masum ve güzel… Ömrü kısa olsa da ne önemi var? Bir an dahi olsa sevgiyi hatırlatmak, yaşama sevincini kalplere nakşetmek, bakan gözlere masumiyeti, güzelliği hatırlatmak daha tercih edilir değil mi? Bütün bunları tatmak, yaşatmak için sadece bir kaç gün, belki bir kaç saat yaşamaya değmez mi? Ömrü uzun olup da etrafını karartan, geçilecek yollara dikenler saçan, düşmanca bakışları, hırıltılı nefesiyle herkesi korkutan, fitneden başka maksadı olmayan talihsizlere, nadanlara benzemekten çok daha iyi değil mi?

Kelebek masumiyetin ve güzelliğin en güzel misali. O hiç bir zaman bunlardan ödün vermeyecek. Ne kadar sert, hırçın rüzgarlar esse de özündeki nazeninliği, duruluğu asla bozmayacak. Ve belki bir gün narin vücudu ruhunu teslim ettiği zaman ölümü bile etrafına çok şey anlatacak. Kısacık ömründe yaşattığı unutulmayacak renkler, güzellikler kazınacak zihinlere. Kısacık bir ömre sığdırılabildiğini gösterecek herkese sevginin ve masumiyetin.

Kelebek misali ömürler aranıyor; bütün varlığı sevginin canlı renkleriyle coşturacak. Kanatlanıp uçtukça gülümseyen, gülümseten. Ümitleri doruklara taşıyan. Bütün varlık güzelliklere muhtaç. Çocuklarımız umuda muhtaç. Çocuklarımızın geleceği bizlerin elinde.

Kelebek misali ömürler aranıyor. Onlar bütün güzel çiçeklerin çoğalmasına sebep olacak. Yalanı, hıyaneti, fitneyi, kavga ve üzüntüleri silip süpürecek. Zor olsa da kelebek gibi olmak var.

Affet Efendim(Sav)

indir

Sen… Ah Sen… Rehberim(Sav)…. İmtihanlarla, bin bir türlü sıkıntılarla dolu şu sahne-i hayatta öyle bir yoldaş, öyle bir tesellisin ki… O kadar naif ve zarif… Bense o kadar kusurlu ve bulanık…

Dertlere deva, aç ruhlara gıda, çözümsüz kalmış soruların tek cevabı, susuzluğumuza ab-ı hayat çeşmesi, tıkanmış nefeslerimize taze, ılık bir esinti, köhnemiş karanlıkları yaran eskimeyen bir nursun…

Sen(Sav)… Ne yaptığımı sanıyorum ki ben? Affet beni… Hastalıklı ruhumu maruz gör. Ahir zaman kirlerine bulanmış benliğimi yalvarıyorum hoş gör!… Seni anlatmak haddime mi düşmüş?

Çoğu zaman ben şu günahkar halimle alnım secdeye giderken, el açıp mahzun dualarımı ederken, kırgın gönlümle Sana(Sav) salavatlarımı takdim ederken, nefsimin usanmadan işlediği günahlara yine, bir kez daha göz yaşlarımı akıtırken…

Anlatmaktan aciz kaldığım şu halimle yalnız ve yalnız Seni soluklamak, Seni duymak istiyorum (Sav)… Senden uzaklaştıran her şey ve herkes öyle yordu, öyle tüketti ki beni. Senin tertemiz ruhundan başka dokunmasın hiç bir şey hayatıma.

Göz yaşlarımı takdim etmek istiyorum Sana. Gönlümden süzüp avuçlarımda biriktirdiğim… Uzatıp mübarek ayaklarının ucuna bırakmak o göz yaşlarımı… Başka hiç bir sermayem yok…

Hatalarımdan utanarak yazdığım bu satırları da maruz gör. Affet beni… Affet Efendim(Sav)

Anneme Son Mektubum

snowdrop_magnet_colzium01863s

Bu akşam titriyor ellerim. Zor, ama çok zor yazıyorum. Yine de direniyorum …

Bu günlerde rüzgarlar hep üşütüyor anne. Gel uzaklardan, tut elimi. Kaldır beni. Başım, dizlerim hep yerde. Yorgunum anne…

Başımı kucağına koyabilseydim. Titreyen ellerinle okşa saçlarımı. Hıçkırıklarım hep gizli. Doyasıya ağlayamıyorum. Anlatamıyorum…

Biliyorum iyice yaşlandın. Hastasın, yürüyecek takatin yok. Seneler var ki gelemiyorsun. Belki daha da uzaklara gidişine az kaldı. Ne yaparım ben o çok uzaklara gidersen?

İnsanoğlu da sonbahar yaprakları gibi nasıl da soluyor, dalından kopup toprağa kavuşuyor değil mi anne?

Memleketin de tadı tuzu kalmadı hiç. Kaçıp gidecek bir yerler olsa keşke. Kana susamış canavarlar… Ülkemin güzelim çehresini dikenlerle doldurdular. Düşmanlık, kin tohumları ektiler.

Kandan, irinden deryalara buladılar. Ülkemin çiçeklerini soldurdular. Gökyüzünü kara bulutlarla doldurdular. 

Cennet vatanım viran. İnsanlık sizlere ömür… Doğruluk, iyilik sanki bir rüya…

Yine de umudum bitmesin istiyorum. Karanlıkların ardından elbet aydınlıklar doğar. Bu burukluk, bu sessiz ıstırap bir gün son bulur. Rabbime sığınıyorum. O’nu çok seviyorum, yalnız O’na yalvarıyorum.

Doluyum yine… Istırap ve hüzünle… Ya Rab! Sana havale ediyorum…

Bir Damla

untitled

Göz yaşında kaybolsaydım keşke. Ya da küçücük bir yağmur damlasıyla toprağa düşseydim. Uçmayı beceremediğim halde tepelerden süzülmeye çalışmasaydım. Minicik kalsaydım, hep minicik ve masum… Hiç büyümeseydim. Kendi küçük dünyamda mutluydum. Bir damla ya da kuş misali bulutlara çıkmaya çalışmasaydım.

Ne göz yaşında, ne de bir yağmur damlasında buz gibi nefsimi eritebildim. Ama deryalara bedelmiş küçücük bir damla…  O küçücük damlada boğuldum…

Yol

karanlik_yol

Yol uzun ve dikenli. Dar geçitler, derin sular var.

Kimi zaman karanlık, puslu, kimi zaman da çabuk batan güneşler var.

Bense yorgunum. Bense acizim… Nefsim öyle azgın… Öyle zaaflar, günahlar sarmış ki etrafımı…

Yol uzun… Vazife ağır. Söylenecek çok söz, yapılacak çok iş var.

Oysa zayıf omuzlarım. kaldıramıyor, taşıyamıyor bu yükleri.

Niye gitmedim, gidemedim sanki ey yüce Rabbim o hicret diyarlarına? Ruhum niye hicret etmedi?

Niye kanatlanamadım göklerde süzülen kuşlar misali?

Hürriyete kavuşamadım. Kendimin esiri oldum. Milletçe bir şeylerin esiri olduk.

Yol… Zor… Karanlık… Bir sürü engel…

Yolcular… Aciz… Gözler zayıf… Kalpler bulanık…

Bir anda kalbim sıkışıyor. Yerinden fırlayacakmış gibi hızlı hızlı göğsüme vuruyor. Sus artık aciz yüreğim!

Ya Faricel hemm! (Ey üzüntü ve tasaları gideren) ve Ya Kaşifel gamm! (Ey gam kederleri başımızdan alan!)

Ey dua yetiş imdadıma!

Söz Verdik Ama…

bir-daha-asla-yasanmayacak-guzel-anilar_416598

Ne sözler verdik, ne umutlara sarıldık ama… Fırtınalı denizlerde gemileri sert kayalara çarptırdık. Alevli kederleri kana kana içtik, yalnız, yapayalnız kör karanlıklarda bulamadık yolumuzu. Her menzil de başka, bambaşka hülyalarla oyalandık. Oysa yanıldık. Bu terazi bu kadar sıkleti kaldıramadı. Kalp bu ağırlığın altında ezildi. Zihinler de dört bir yana dağılıp paramparça oldu. 

Anlatamadık kendimizi, bir türlü anlaşılamadık. Hem de anlayamadan, anlamak istemeden, durmadan konuştuk. Lafımızı ölçüp, biçmeden, sonunu kestiremeden. Sandık ki nasıl olsa unutulur, su üzerine yazılmış gibi silinir gider. Halbuki her söz, her bakış yaralar,  derinlerde birer iz bırakır. İnsan söylediği sözün boyasıyla boyanır, bir giysi gibi onu üzerinde taşır. Bundan böyle artık binlerce kez pişman olsan da yararı yoktur. Bir de bakmışsın söylediğinin, yazdığının esiri olursun.

Söz vermiştim Rabbime… Yıllar önce… Hakiki bir kul olmak için yola çıkmaya niyetlenmiştim. Önce namazlarımı güzelce kılmaya başlayacak, oruçlarımı düzenli tutacak, hep ilim meclislerine koşacak, O’nun yolundaki insanlarla hem hal olacaktım. Sonra da bir örtü, bir pardesü kuşanacaktım, takva örtüsü gibi günahlardan korunmak için… Kendimce hepsini gerçekleştirdim. Ama nefsimi kötülükten, ruhumu günahlardan, elimi, dilimi zulümden, su-i zandan, hatalardan koruyamadım… Hakiki bir insan olamadım. Şimdi saçlarım hızla beyazlaşmaya devam ederken aynaya bakmaya utanıyorum.

Söz vermiştim. Hepimiz söz vermiştik. Taa Kalu Bela’da… Rabbimizle sözleşmiştik. Hakiki müminler olacaktık, hiç bir şey bizi yolumuzdan çevirmeyecekti. Gençliğimizi, ruhumuzu, nefsimizi, verilen bütün nimetleri O’nun yolunda sarfetmeye, kırmamaya, kırılıp incinmemeye söz verdik. Ama tutamadık sözümüzü.

Damla Damla Rahmet

yağmur

Ufuklar bulutlu, kararmış ortalık…

Usul usul düşüyor yağmur, eriyip gidiyor damlalar… Hiç sesi, soluğu yok  onun… Sessizlik… Sessizliğin melodisi…

Yalnızlık hüzünlü bir ezgi fısıldıyor kulağıma. Yağmur hem ezgileri, hem de sağanak gözyaşlarını getiriyor.

Gönül kırgın… Sislerin arkasından görünüyor bütün alem; narin ve kırılgan, tahammülü yok hiç bir şeye…

Sanki hafifçe bir dokunma kanatacak onu, bir ses paramparça edecek, bir bakış tuzla buza dönüştürecek…

Yağmur yıkıyor hüzünlerimden boşalan yaşları , kederlerimi iyileştiriyor. Yağmurun duası temizliyor yaralarımı…

Rahmet uzanıyor göklerden damla damla…

Rahmet… Allah var, gam yok…

Sislerin Arasında Yazmak

bu-sisli-hava-karanligi-aydinlatan-isik-ile-aydinlanir

Nasıl olsa hüzünler de, mutluluklar da fani değil mi? Nasıl olsa herkes yaralı, memleket yaralı değil mi?

Bazen olur ki, belki de çoğu zaman olur da farkında değilsindir;  zira öyle alışmışsındır ki yaşadığın hayatın keşmekeşinde, gürültüsünde boğulmaya… İfadesiz yüzler, başka dilden konuşan ağızlar arasında gülümseyen bir yüz, dost bir nefes ararsın. Düşüncelerini paylaşacağın, sıcacık  bir çehre belki… Seni anlayan, sabırla dertlerini dinleyen samimi bir dost…

Dört bir yana bakarsın, arar durursun çaresiz, yalnız gözlerle… Ama yoktur işte. Kocaman dünyanın içinde o an kendini bir toz tanesi gibi hissedersin. Hiç hükmün yoktur. ‘Hiç ender hiçsin!’ diye haykırır sanki bütün kainat. Hele olmadık bir zamanda yanlış anlaşılmak kahreder, hatalar yıkıcı bir surette geri döner tokat vururcasına. Hadiseler canını daha fazla acıtmasın diye susmayı, denizin ortasında bekleyen sessiz gemi gibi olmayı tercih edersin ister istemez.

Anlatılmaz işte çoğu zaman kopan sessiz fırtınalar, kapılıp içinde sürüklendiğin seylaplar. Seni anlayabilen bir Rabbin vardır o zaman. Tabi eğer kendin doğru dürüst O’na yönelebilirsen. Tabi hakiki bir kul olabilirsen. 

Yazmak, sislerin ya da karanlıkların arasından süzülen cılız bir ışık gibi… O bile yeter insana, yetmelidir. Yazmak bir nevi dertleşmektir. Dertleşmenin yanında hataların için özür de dilemektir. Kelimeler, harfler merhem gibi gelir insanın yaralarına. Yazmaktan vazgeçsem bile, o benden vazgeçmiyor. 

Ve… Nasıl olsa gerçekler masalmış, masallar, efsaneler gerçekmiş gibi değil mi? 

Dünya…


05898_BG

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur, ancak zikrullah ve zikrullah’a yardımcı olanlarla alim veya müteallim hariç”

Bilmiyordum bu misafirhanede bu kadar felaketler, yarım kalan hevesler, sonu gelmeyen koşuşturmalarla yorgun düşeceğimi. Daha sonunu getirmediğim hayallerimden usanıp, pişman olacağımı…

Yediğim bir lokma ekmeğin içimde tonlarca ağırlığını duyacağımı, baktığım her güzelliğin bitmesiyle hüznün önümde cellat gibi dikileceğini, kahkahaların ardından çaresiz hıçkırıkların geleceğini…

Sevmeyi bildiğimi zannedip, bencilliğimi diken gibi yüreğimde hissedeceğimi, her mutsuzluğumun sebebini hep başkalarında arayacağımı, insan gibi insan olmayı bir türlü beceremeyeceğimi…

Dağlar kadar sıkıntılarım olsa, çaresizlikten kıvransam el açıp dua ve tevekkül edebileceğim bir Rabbim’in olduğunu bilsem de yüreğimin derinliklerinde hissedemedim. O’na hakkıyla yönelmedim.

Dünya hayatına aldandım. Bilmiyordum insan olmanın bu kadar zor olduğunu…

 

Ruhun Genç Kalması İçin

kar

Havaların soğuduğu, bembeyaz karların yeryüzünü çarşaf gibi kapladığı zamanlardan kalma hatırımda kalan hislerimi paylaşmak istedim bu gün. Sanki yüreklerimiz de mi soğudu ne? Görmüyoruz hiç bir şeyi. Görsek de bakıp anlamaya üşeniyoruz. Dilimizle durmadan bir şeyler söylerken, kulağımızla çevremizdeki sesleri işitmeye halimiz kalmıyor. Sanki ellerimizle kulaklarımızı kapatmışız, gözlerimizi de yummuşuz. Dinlemeden söylemenin, boş gürültüler savurmanın ne anlamı olabilir? İnsanın hayatına nasıl bir katkısı olabilir?

Oysa karlar yağarken apartman köşelerine sığınan kedi ve köpekleri gördüm ben. İncecik karın üzerine narin ayak izlerini bırakarak yürüyen ve o soğukta yerlerde yem arayan serçeleri gördüm. Yine bir gün bir sokak köpeğine rastladım yolun tam ortasında. Yolu ikiye ayıran ağaçların dibinde öylece yatmış. İlk bakışta sanki uyuyor sanırsın. Ama vücudunun yarısı karlarla kaplandığı için anladım artık yaşamadığını, ruhunu teslim etmiş olduğunu. Belki soğuktan, belki de açlıktan ölmüştü, kim bilir?

Dışarısı buz gibiydi… Buzlu yollarda zorlukla yürürken nedir şu hayatın anlamı diye bir kez daha düşündüm. Öylece yaşayıp gitmek mi insan olarak yapmamız gereken? Birbirini sevmek mi, güvenmek mi? Yoksa kalıcı bir eser bırakmak mı? Belki de öyle bir hayat yaşamak ki; karda yürüyüp izini belli etmemek, mütevazi olmak olabildiğince… Ama kimseye belli etmeden ışığı, güzellikleri ve geleceğin baharlarını saçmak toprağa. Kendine bile söylememek yaptığın fedakarlıkları. Bu yolda bir gün yapıp ettiklerinin ertesi gün lafını bile etmemek. Hayatın bir sonraki durağında hep daha iyisini, güzelini yapmayı hedeflemek. 

Ruhunun genç kalmasını istiyorsa bir insan, çürüyüp yok olmamak istiyorsa hep daha güzel ufukları aramalı.

Yine Gitmek…

gitt

Gitmek, ter-i diyar etmek kurtuluşsa eğer…

Ben de gitmek istiyorum uçsuz bucaksız yerlere… Her şeyi bırakarak… Sesimi sonuna kadar haykırmak istiyorum: Ey göklerin ve yerin tek Sahibi! Kimse duymuyor beni. Ne olur Sen şu aciz, günahkar kulundan yardımını esirgeme!

Yoksa uçurum her bir taraf, neredeyse düşeceğim. Anlatamıyorum derdimi kimselere. Ne olur beni affet diye… Yoruldum; hissiz bakışlardan. Neticesiz, öylece kalan konuşmalardan, gürültülerden, verimsiz geçen dakikaların gölgesinde bir sonraki günün heyecansız bekleyişinden yoruldum. Anlatamamanın, hiç bir şey yapamamanın ıstırabında bu diyarları terk etmek, kendimden bile kaçmak istiyorum.

Gitmek kaderimiz olmuş. Ama ben gitmelerin her zaman acemisiyim. O anda çocuklardan daha çocuğum. Ne zaman bir ayrılık, bir gidiş yaşasam, ruhum titrer ve soğuk bir rüzgar üşütür…

Gülün Yaprakları

indir

İnsan ömrü gülün yaprakları gibi dökülüyor birer birer. O kadife gibi yapraklar kuruyup kalıyor . Yüreğimizden kopup gelenleri kime, nası anlatacağız? Uzaklarda bir yerlerde, o solgun ufuklarda belli belirsiz gülümsüyor bizlere umut. Uzanıp yakalamak istiyoruz onu. Yetişir elbet bir gün umuda uzanan ellerimiz. 

Çocukluğumu hatırlıyorum, akşamın gölgesinde buğulu penceremden dışarıyı seyrederken. Babamın alın terinin elindeki sıcak ekmeğin buharına karışıp mis gibi koktuğu günleri. Bir başka özlüyorum o günleri, o yılları… Ne yalanın, ne de ihanetin lügatimizde henüz yer almadığı günleri. Annemin mutfaktan hepimize seslenerek ”Haydi, yemek hazır.” diye ailecek oturduğumuz sofralar geliyor aklıma. Şimdilerde hasta olan, gidip görmeye bile fırsat bulamadığım dayımın gençliğinde evimize yaptığı ziyaretleri, beni kucağına alıp; ”Hadi bi yanak ver.” deyişi gözümün önüne geliyor. Bitip tükenmeyen şu dünyanın telaşından, keşmekeşinden arayıp hal hatır sormak şöyle dursun, hatırlamaya bile vaktimizin olmadığı yakınlarımıza takılıyor aklım bir an. Böyle mi olurmuş meğer? Herkes kendi dünyasının çekilip, hüzünleri, özlemleri kendi içerisinde mi yaşarmış?

Sonra annemin ve babamın 12 Eylül öncesi siyasi olayları arada bir tartıştıklarını hatırlıyorum. Babamın sevdiği o meşhur politikacı siyah-beyaz televizyona çıkınca nasıl da sesini açıp pür dikkat ekrana odaklandığı günleri. O zaman da çok zor günler yaşamış Türkiye. Hakaretler, yalanlar ve hileler…Ve bir sabah ihtilal olmuş diye uyandığımız, radyodan sürekli marşları dinlediğimiz günler… Meğer her birimizin kaderi daha o yıllarda, belki çok öncesinde birileri tarafından yazılıp çizilmiş. Onlar yazmış, biz de oyunu bir güzel oynamışız. Bizden sonra da çocuklarımızın geleceğini ellerinde oyuncak gibi evirip çevirecekler. Ama artık bir hayır diyen olmalı. ”Daha güzel bir dünya istiyoruz.” diye haykıran olmalı…

Anlatılacak hakikatler var, gülümseyen bir çehreyi bekleyen, umudun, huzurun nerede olduğundan habersiz, çaresiz gönüller var. Onlara ışığı, sevgiyi, umudu götürmek için dua edelim. Dua edelim inşallah Rabbim bizlere o şerefi nasip etsin. Hep dikenlerle çevrilmiş ortalık. Dua dolu, ılık bir nefes tek ihtiyacımız. Gülün yaprakları birer birer dökülürken duaya sarılmanın tam vaktidir.

Unuttuklarımız

trenyolundaki-c3a7ic3a7ek

Böyle günlerde ne yazılır, neler paylaşılır, biriktirdiğin ümitler ya da ümitsizlikler mi? Ya da sisli, bulanık, güneşli, berrak saatler nasıl anlatılır? Ne kadar zormuş insan olmak. Alvarlı Efe Hazretleri cezbeye gelince dermiş; ‘’Allah bizi insan eyleye.’’ Hep düşünüyorum, düşünmemiz lazım hep birlikte; biz insan olmayı ne zaman unuttuk, diye. İşte kendimce tespit edebildiklerim:

  • Biz insan olmayı paylaşmayı unutunca unuttuk. Verilecek zamanda vermekten kaçınca, her şeyi kendimizin hak ettiğimizi düşündüğümüz zaman insanlıktan uzaklaştık. Oysa İbrahim(as)’i Halilullah yapan sofraya misafir olmadan oturmaması, ikramı hayat düsturu edinmesi değil miydi?
  • Birbirimize açıkça düşüncelerimizi, hislerimizi ifade edemez hale gelince de unuttuk insanlığımızı. Başkaları ne der, şunu yapsam, bunu söylesem herkes ne düşünür, diye evhamlara boğulurken insanlıktan bir adım daha uzaklaştık. Oysa Resulullah(Sav)’ın haklı ya da haksız herkesi dinlediği, düşüncelerine değer ve istişareye son derece önem verdiği hepimiz tarafından bilinmiyor muydu? Belki de bilinmiyordu gerçekten. Biz Efendimiz(sav)’i hakiki anlamda tanısaydık yaşantımız böyle mi olurdu?
  • Peki ya yardıma muhtaç, zorluklar içinde mücadele veren insanlığın elinden tutmayı ihmal ettiğimizde, ister mümin, ister mecusi, ister Hristiyan ya da ateist kim olursa olsun insan olduğu için yardıma koşmayı unuttuğumuzda da insanlığımızı unuttuk. Hele o zaman insanlıktan fersah fersah uzaklaştık. Oysa Efendimiz(sav) ilk vahyi aldığında heyecanlanıp endişe ve titreme içinde evine döndüğünde başına gelenleri anlattığı eşi Hz. Hatice (radıyallâhu anhâ) O’nu şöyle teselli etmişti: “Endişelenme! Yemin ederim ki Allah Teâlâ asla Sen’i mahcup etmez. Çünkü Sen akrabalık bağlarını gözetirsin, doğru konuşursun, zayıfların yükünü çekersin, yoksulların derdine derman olursun, misafirleri ağırlarsın, haksızlığa uğrayan kimselere yardım edersin.” Bu doğrultuda yaşamaktan nasıl da sırtımızı dönüp uzaklaştık.
  • Doğruluktan ayrılınca, samimi yaşamayı unutunca, yalanı hem sözlerimizde hem de davranışlarımızda alışkanlık haline getirince de uzaklaştık insanlıktan. Oysa Kitabımız Kur’an her şeyden önce doğruluğu emretmiyor muydu? ‘’ Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.’’ Hud Suresi 112. Allah’ın peygamberinin kendisini ihyarlattığını ifade buyurduğu ayet. Demek ki ehemmiyeti büyük ve tam istikamet üzere olmayı emrediyor.

Bunca unutulmuş değerler arasında sessizce insanlığımızı da unuttuk.  Hissetmeden, hissettirmeden, farkına bile varamadan…

Huzur Mekanları

 

11720016

Sonbahar güneşinin huzmeleri akşama doğru dalların arasında dans ederken tatlı bir serinlik hisseder insan. Yerlerde sarı, turuncu yapraklar üzerinde yürüdükçe hoş, sevimli seslerle adımlarımıza eşlik eder. Burası her ne kadar tamamen doğal olmayıp insan eliyle düzenlenmiş olsa da ve kimi yerde çiçeklerin, kimi yerde de sıra sıra dizilmiş ağaçların görüntüsü göze çarptıkça tabiatla baş başa kalmanın bir huzuru kaplar insanın içini. Hiç ayrılıp gitmek istemezsiniz, dört duvar arasına girip ‘hapishane gibi’ diye tabir ettiğiniz apartman dairenize girmeye tahammül edemezsiniz.

İçinde küçük bir göl vardır. Yazın kenarında çocukların anne babalarıyla birlikte piknik yaptıkları, ördek ve kuğuların süzülerek yüzdüğü koyu yeşil renkli, güneşin ışıklarıyla parıldayan bir gölet… Bir yanda da bütün sevecenliğiyle, adeta babacan bir edayla dallarını dört bir yana uzatan, kalın gövdesiyle, geniş yapraklarıyla, heybetli duruşuyla, gölgesinde onlarca insana, kedi ve köpeğe serinlik veren, kucak açan, kuşların, böceklerin ikametgah yeri olan kocaman bir çınar ağacı…

Bu çınar ağacı ilk bakışta öyle bir dost görünür, öyle sevecen durur ki karşınızda; sanki sizi kucaklamak, saçlarınızı okşayıp sıkıntılarınızı esen rüzgarla birlikte uzaklaştırmak istiyordur. Hemen gidersiniz çınarın yanına. Sarılıp, koklarsınız onu. Dallarında şakıyan kuşların şarkılarını dinlersiniz. Ve o andan itibaren bütün olumsuz ne varsa- huzursuz sözler, yan bakışlar, gülümsemeyen soğuk yüzler, yorgun, aciz duruşlar- ruhunuzdan silinip gider. Şükredersiniz bu güzellikleri yaratan Rabbinize.

Yürüdüğünüz yerlerin renkleri de sizi mest eder. Bazı yerlerde sarı yaprak kümeleri, bazı yerler de de sonbaharın ilk günleri olduğu için henüz kurumamış, yeşil çimenler ya da minik, sevimli çiçekler renkli bir halı gibi parkın zeminini kaplamaktadır. Bir ağacın kenarında ağır aksak hareket eden bir kaplumbağa görürsünüz. Bir papatyaya uzandığınızda ise beyaz yapraklarının arasında kırmızı bir uğur böceği sizi karşılar. Burada her şey birbirine ne kadar dost, bu güzellikler, buradaki uyum keşke insanların dünyasında da olsa, diye içinizden geçirirsiniz.

Akşam güneşi yavaş yavaş eğilip kuşlar, ağaçlar, çiçekler ve parkın bütün sakinleriyle ertesi gün için randevulaştıktan sonra yerini sessiz bir karanlığa bırakır. Her şey uykuya çekilir. Gecenin siyah, örtüsü kaplar her yeri. Huzur ve sükun içinde dinlenir bütün mahlukat…

İşte insanın zalim elinin değil, tabiata dost elinin uzandığı, sıkıntılı şehir hayatından biraz olsun sıyrılabileceğimiz, özlediğimiz  bir mekan. Huzur önce insanın kendi iç dünyasında başlamalı. Sonra hem başkalarına, hem de bütün yaratılanlara dostça yaklaşarak o huzuru herkese ve her yere yansıtmalı.

Hakikatler

76894

Bu günlerde çok başım ağrıyor. Artık yeter diye haykırasım geliyor. İnsanlar hakikatlerden yılandan, çıyandan kaçar gibi kaçıyor. Nerede yalan, iftira var; insanlar ona sarılıyor, asıl hakikat oymuş gibi. Hiç kimse düşünmüyor, vicdanının sesini dinlemiyor. Uyan artık ey şanlı tarihin mirasçısı Türk Milleti! Nedir bu derece gaflet, nedendir bu kadar düşünce yoksulluğu?

O hakikatleri insanlara anlatmak, güzellikleri paylaşmak, dünya-ahiret için kurtuluş reçetesi sunmak, insanlar için fedakarlık yapıp koşturmak suçmuş. Bilinen bir sözü var Bediüzzaman’ın: “Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dâvâ etmek, bir nevi haksızlıktır. Bu nevi haksızlığı irtikâp etmek istemem…” Bu yüzden haklı olduğun için dimdik durulur ama, böyle zelil insanlara gidip hak aranmaz, onların seviyesine inilmez. Belki en doğrusu; hak bildiğin yoldan asla taviz vermemek ve yüce Yaradan’a el açıp dua etmek. 

İbrahim (AS) ateşe mancınıkla atıldığı zaman yanına Allah’ın emriyle Cebrail(AS) geldi: ”Ey İbrahim! dedi. Ben Cebrail’im! Allah’ın emriyle sana geldim. Benden ne dilersen dile!”

İbrahim: ”Benim dileğim, Allah’adır, sana değildir. Ben O’nun kölesiyim! Ateş de O’nundur! Nasıl dilerse öyle yapsın!”dedi.
İbrahim, Allah’tan başka kimseden yardım dilemeyerek:
-Ben sadece Allah’tan yardım isterim dediği için Allah (C.C.), ona, “Halilim”(dostum) dedi ve adı “Halilullah”(Allah’ın dostu) oldu. Allah, o zaman ateşe şöyle emretti:”Biz söyledik: ‘Ey ateş, İbrahim’in üzerine soğuk ve selâmet ol!” (Enbiya 69)

İşte insan İbrahimvari ”Hasbünallahü ve ni’mel vekil” derse eğer Allah’ın yardımı muhakkak er ya da geç gelecektir. Rabbim bizlerin sabır ve tevekkül seviyemizi bu vesilelerle ölçüyor.

Daha çok şey yazılır, söylenir. Ama ben duygularımı ifadeden acizim. Bu vazifeyi çok daha güzel ve etkili yapan abla ve abiler varken bize söz düşmez. Bizlere sadece samimi dua etmek ve hakikatlerin safında yer alıp zulmedenlerin karşısında dimdik durmak düşer. Ne yazık, öyle görünüyor ki bu  millet bir müddet daha bu haksızlıkları, yanlışlıkları yaşayacak. Ama inşallah hakikat güneşinin doğması yakındır.

Sıkılsın (Fethullah Gülen)

Sen çalış! olmazsa âlem sıkılsın!
Yardıma koşmayan kalem sıkılsın!

Kanatlan üveykim sen de kanatlan!
Çatlarsan bir yerde yollar sıkılsın!

Akıncımız akıp gitti dönmedi,
Gitmeyip yerinde seken sıkılsın!

Yapılanlar taş taş olup devrildi.
Bu ülkeden gelip geçen sıkılsın!

Mimarlar çekilip gittiler çoktan,
Çıraklık bilmeyen kullar sıkılsın!

Var olup boy attı bâtıl bir yoktan,
Hakkı söylemeyen diller sıkılsın!

Ey canını fedâya and içmiş baş!
Sen çek git yoluna kalan sıkılsın!

Hanzala(RA)

DSC_0014

Bir sahabe vardı. Hani Uhud’a koşan düğün gecesinin ardından, daha gusül bile alamadan. Hanzala (RA). Öyle bir yüce ruh taşıyordu, öyle bir elinin tersiyle itmişti ki dünyasını… Resulullah’ı koruyacatı o. Bir ufuk vardı gözünde, gönlünde. O ufka ulaşacaktı, tek arzusuydu bu. Ne olursa olsun o yüce mefkuresini gerçekleştirecek, küfrün alnının ortasına mızrağını saplayıp, onu paramparça edecekti.

Hanzala(RA) şehitlik mertebesine ulaşmak için durmadan savaştı müşriklerle. Bir ara Ebu Süfyan’ın önünü kesti. Onu atından yere düşürdü. Telaşlanan Ebu Süfyan diğer müşriklerden yardım istedi. Önce kimse çağrısına kulak vermedi. Fakat sonra Şeddat Bin Esved Hanzala’nın arkasından haince yaklaştı. Mızrağını sapladı, henüz dünya evine girer girmez yüce ufkuna ulaşmak için her şeyden vazgeçip savaş meydanına koşan sahabenin sırtına. Hanzala(RA) karşılık vermek istedi, fakat Şeddat ikinci darbeyi de indirdi. Ve onu şehit etti.

Hanzala şehit olduktan sonra Peygamberimiz(SAV) “Ben Hanzala’yı meleklerin gökle yer arasında gümüş bir tepsi içinde yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm.” buyurdu. Ebû Useyd Said (r.a.) diyor ki: “Gidip Hanzala’ya baktm. Başından yağmur suyu akıyordu.

Bazen düşünüyorum; bakmaya, nefes almaya yok hiç bir hakkım. Zamanın fitneleri, günahları öyle bir sarmış, öyle bir esir almış ki… Çoğu zaman insanlarla konuşmaya, onlara bir şeyler söylemeye utanıyorum. Ne biliyoruz, ne fedakarlık yaptık ki insanları inandığımız değerlere çağıracağız. Sıcak yataklarımızdan, rahat, huzurlu yuvamızdan ayrıldık mı insanlığa hizmet için, imanları kurtarmak için. Hep bahanelerimiz vardı, hep meşguldük. Durmadan koşuyorduk bir yerlere amaçsız, nedensiz… Ya da birbirimizi çekiştirmekle, kin, nefret tohumları ekmekle meşguldük.Alnımız secdeye giderken, el açıp Allah’tan bir şeyler isterken utanmadık mı?

Çekilsin kanım, son bulsun nefesim, sussun boş konuşan dilim… Ellerim, yüzüm kir içinde çıkacağım belki huzur-u İlahi’ye. Kim yıkayacak bizim günah kirlerimizi?

 

Efendimiz’in(SAV) Çocuk Sevgisi

sefkat-meslegi-ve-sevgi-evleri8f4d5aeb57

”Eğitim çocuğu sevmekle başlar.” ”Bir çocuk dünyaya geldiği andan itibaren çevresiyle yakından ilgilenir ve durmadan yeni şeyler öğrenmeye devam eder.” Eğitimle ilgili zaman zaman karşılaştığımız benzeri daha bir çok söz var. Sevgisiz, hoşgörüsüz hiç bir şey elde edilemez. Alem sevgiyle var olmuş. Kainatın var oluşunun sebebi Efendimiz(SAV) de insanlara sevgi, muhabbet, sabır, anlayış ve hoşgörüyle yaklaşmış. Çocukları çok severmiş O(SAV). Rahmet timsali küçük büyük herkese sevgiyle yaklaştığı için insanlar O’nu elbette sever, elbette O’nun(SAV) yolundan gider. Bu gün ve her zaman özellikle biz öğretmenler O’nu daha iyi tanımalı, öğrencilerimizle ve çevremizdeki herkesle olan ilişkilerimizde O’nu örnek almalıyız.

Ebû Hüreyre anlatıyor:

“Peygamber Efendimiz bir gün bir omuzunda Hasan, diğer omuzunda Hüseyin olduğu halde geldi. Yanımıza varıncaya kadar bir onu öpüyor, bir de diğerim öpüyordu.”

“Yâ Resulallah, anlaşılan onları çok seviyorsunuz” dedik.

“Evet, severim. Kim onları severse beni sevmiş, kim onlara kin tutmuşsa, bana kin tutmuş olur” buyurdular.

Peygamberimiz bir yere davet edilmişti. Yolda Hz. Hüseyin’i gördü. Hüseyin kollarını açıp koşarak dedesine geleceği anda birdenbire yön değiştirip bir tarafa kaçtı. Bu hareketi birkaç defa tekrarladı. Peygamberimiz de peşinden koşuyordu. Sonunda yakaladı, bağrına bastı:

“Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim” buyurdu.

Bazen Hz. Hasan’ı da omuzuna alır ve “Allah’ım bu çocuğu seviyorum, Sen de onu sevenleri sev” buyururdu.

Peygamberimiz çocukları memnun etmek için dediklerini yapar, onların kalbini kazanırdı.

Bir seferinde Hz. Hasan’ı omuzuna almış, gidiyordu. Bir adam kendisini bu halde görünce, Hasan’a;

“Ey çocuk, bindiğin binek ne güzeldir” dedi.

Peygamberimiz de cevap verdi:

“O da ne güzel binicidir.”

O bir peygamber olduğu halde omuzunda çocuk taşımaktan utanç duymuyor, bununla iftihar ediyordu.

Peygamberimiz çocuklara o kadar şefkatli ve hoşgörülü idi ki, bebekler ve küçük yaştaki çocuklar kucağını ıslatsalar dahi onları anlayışla karşılar, işlerini bitirinceye kadar kendi hallerine bırakırdı.

Peygamberimizin torunu Hüseyin, sütannesi Ümmü-fadl’ın yanındaydı. Bir defasında Peygamberimiz Hüseyin’i görmeye gitti. Ümmüfadl der ki:

“Hüseyin’i emziriyordum. Resulullah yanıma geldi. Çocuğu istedi, verdim. Çocuk hemen üzerine akıttı. Almak için elimi uzattım. ‘Çocuğun işemesini kesme’dedi. Sonra bir bardak su istedi ve çocuğun ıslattığı yere döktü.”

Peygamber Efendimiz çocukların ağlamalarına dayanamaz, onların susturulmasını, yorulmamasını isterdi. Sevgisi ve şefkati çocukların ağlamasına dahi müsaade etmezdi.

Hanımlarını sıkı sıkıya tembih eder, Hüseyin’den söz ederek, “Bu çocuğu ağlatmayın” der, ağlayan çocuğun susturulması konusunda da şöyle buyururdu:

“Kim ağlayan çocuğunu susturuncaya kadar gönüllerse, Cenab-ı Hak ona Cennette memnun olacağı kadar nimet verir.”

Öyle ki, bazen ağlayan bir çocuk sesi duysa namazını bile kısaltır, annenin çocukla meşgul olmasına imkân verirdi.

Peygamberimiz Mescitte namaz kıldırırken cemaatte çocuklu anneler de bulunurdu…

sevgii

Peygamberimizin hizmetçisi Hz. Zeyd’in oğlu Üsame anlatıyor:

Peygamberimiz çocuklara gösterdiği şefkatte din ayırımı yapmazdı.

Bir Yahudinin çocuğu hastalanmıştı. Bunu duyan Peygamberimiz çocuğu ziyarete gitti. Ona Müslüman olması için telkinde bulundu. Çocuk, Müslüman olmak için babasından izin istedi. Babası müsaade etti ve çocuk Müslüman oldu.

Peygamberimizin barış zamanındaki bu güzel davranışı savaş esnasında da devam ederdi. Savaş sırasında çocukların öldürülmemesini öğütler, onlara iyi davraınlmasını tembih ederdi.

Bir savaş esnasında birkaç çocuk iki tarafın arasında kalmış ve öldürülmüşlerdi. Peygamberimiz bu hadiseye çok üzüldü.

Sahabîler, “Ya Resulallah, onlar müşrik çocuklarıdır, niçin üzülüyorsunuz?” diye sordular.

Peygamberimiz, “Onlar doğdukları gibi duruyorlar. Sakın çocukları öldürmeyin, aman çocukları katletmeyin. Her can ilk yaratılışta tertemizdir” buyurarak konuya dikkatlerini çekti.

Tepedeki O Ağaç

 

man-waiting-under-tree

 Bu dünya dar geldi bizlere. Aldandık… Bir ağaç gölgesi yeterdi oysa serinleyip, umudu soluklamaya…

Tepedeki ağacın altında otururduk biz yaz, kış. Üzerimize yağan yağmurlar ılık elleriyle okşardı yüzümüzü. Sonbaharın dökülen yapraklarıyla yaralarımızı örtmeye çalışırken, bakışlarımız gökyüzüne uzanır, yine de renkli hülyalarla avuturduk yüreklerimizi…

Bir gün yağmur yağar, bir gün güneş açardı. Tıpkı yetim ruhlarımızda, yalnız soluklarımızda hissettiğimiz gibi.  Tepedeki ağaç da bazen gelin gibi giyinir, bazen yemyeşil yaprakları bağrından bizlere sunardı. Bazen de dünyadan, hayattan kaçarcasına; sararan yapraklarını toprağa döker, yorgun  ve cılız öylece bakardı bize. Biz de göç eden kuşlar gibiydik. Ürkek, yalnız, kırılgan…

Biz hep yalnızdık. Ama yalnızlığımız hiç dokunmamıştı yüreğimize. Aslında huzurlu bir ölümü arar gibiydik yürüdüğümüz yollarda, baktığımız ufuklarda. Ölümün kucağına nasıl olsa bir gün kavuşmayacak mıydık? Onu düğün günümüz gibi dört gözle bekler dururduk. Hayatın geçici ve yalancı gürültülerinden sıyrılıp, onun sessizliğini, huzur veren fısıltılarını dinlerdik…

Tepedeki ağaç da hem hayatın renklerini, hem de ölümün gizemli yüzünü hatırlatır, sessizce konuşurdu bizimle. Ne zaman üzerimize günlük kavgalar  hücum etse, o ağacın altında bulurduk kendimizi. Onun gölgesinde büyüdük, orada delikanlı olduk ve orada yaşlandık. Sanki bir ses fısıldıyordu kulağımıza şu sözleri o zamanlar: ”Bomboş bir hayatı yaşamaktansa, ölüme dolu dolu koşmak hepsinden çok daha iyi…”

Uzat Yardım Elini

indir

Belki insanı cennete en çok yaklaştıran, Allah’ın rızasını kazanmaya en çok vesile olan şey muhtaç ve çaresiz kimselerin yardımlarına koşmaktır.

Akşamın karanlığı çökeli yarım saat kadar olmuştu. Namazı kılıp hemen markete öte beri almaya gitmesi gerekiyordu. Böyle şeyleri paylaşmanın ihlasa zarar verdiğini bilse de, yine de yaşadığı sevinci, aynı zamanda burukluğu benimle paylaşmadan edemedi. Günlük hayatın telaşında girdiğimiz günahlar, ardına gizlendiğimiz gaflet perdesi yeterince bizleri yoruyor ve Rabbimiz’in karşısında hep aciz birer kul olduğumuzu hissettiriyordu. Belki birbirimize anlatıp, paylaşarak ihmal ettiğimiz vazifeleri daha önemser ve inşallah başkaları için yaşama bilincini her daim yüreğimizde hissederiz.

Bahsettiğim gibi marketten erzak falan aldıktan sonra komşusuyla doğruca yukarı mahallelerin birinde oturan Afganlı mülteci bir ailenin evine gittiler. İki katlı bir evin bodrum katında iki odalı, küçücük bir daire… Giriş kapısı demeye şahit isteyen, kırık dökük bir kapı… Dışarıdan içeri girildiğinde doğrudan mutfağın (ya da mutfak olarak kullanılan bir oda) sizi karşıladığı ve üzerine oturulacak doğru dürüst bir minderin dahi olmadığı, incecik kilimlerin üzerinde bir yaşam alanının oluşturulduğu hem sessiz, hem yetim, hemde yorgun bir oturma odası. İşte 10 ay önce Afganistan’dan mülteci olarak gelmiş üç kişilik bir ailenin yaşam mücadelesi vermeye çalıştığı, ev olarak benimsediği iki göz oda… Belki çok aile var böyle, çok uzanacak yetim gönül var. Bu insanlar da onlardan sadece biri. Kadın yirmili yaşlarında,başında yemenisi, kucağında 3-4 aylık şirin mi şirin bir kız bebek ve güler yüzüyle onları karşılıyor. Adam ise daha olgun, yaşı belki 40- 45 arası. İkisi de bulundukları şartlara hiç uymayacak derecede mutlu ve güler yüzlü görünüyorlar. Sanki şükürsüz, her şeyden şikayet eden insanlara ders verircesine…

Arkadaşım ve komşusu getirdikleri öte beri ve giysileri odanın bir kenarına bırakıyorlar. Afgan aile Türkçe konuşamıyor, ama söylenilenleri biraz anlıyorlar. Adamcağızın ağzından ”Teşekkür” ve ”Zahmet” kelimeleri çıkıyor. Gelenler ise ”Zahmet değil.” diyorlar. Arkadaşım bebeği kokluyor… Sanki cennet kokusu. ”Maşallah.” diyor. Afganlı aile ikram yapmak istiyor; ”Çay..”  diyor ikisi de. Fakat onlar fazla rahatsız etmek, onları mahcup etmek niyetinde hiç değiller. Hemen vedalaşıp ayrılıyorlar.

Arabada evine dönerken arkadaşım acaba ne kadar can yakıcıdır diye düşünüyor; hem memleketinden ayrı gurbet ellerde, hem de yardıma muhtaç olmak. Ama sonra utanıyor böyle düşündüğü için. Çünkü kimsesiz ve çaresizlerin koruyucusu Allah’tır. Asıl insanlık utanmalıdır onlara el uzatmadıkları, hatta çoğu zaman onları sömürüp böyle perişan halde bıraktıkları için.

Kendi evine geldiği ve kapıdan içeri girdiği zaman sanki ev, eşyalar üzerine üzerine geliyor arkadaşımın. Yaşadığı hayattan, bu konfordan adeta utanıyor. İncecik bir göz yaşı süzülüyor yanaklarından. Ve bir şeyin idrakine o an daha çok varıyor:

İnsanoğlu ancak başkalarının hem bu dünya, hem ahiret hayatının huzuru, rahatı için fedakarlık yapabildiği zaman insaniyetinin hakkını verebilir.

 

Buruk Bir Öğretmenler Günü

karanfilll

Öğretmenler Gününde hepimize birer karanfil verdiler. Eve geldiğimde baktım, gördüm ki karanfilin sapı, çiçeğin tam bittiği yerden kırılmış. Tıpkı benim gibi boynu bükük, solgun bir karanfil.

Kederliyim ben bu gün. Bu mevsimde hep böyle mi oluyor ne?  Kederliyim evet. Ve bu halet-i ruhiyeden hiç bir çıkış yolu bulamıyorum. Kendimi uzak, yakın kimseye anlatamadığım için, işlediğim günahlardan doğru dürüst tövbe edip tam bir hulus-u kalple Allah’a yönelemediğim için… Öğretmen olduğum için hüzünlüyüm. Nesillerin zalimlerin, eğitimden zerre kadar anlamayan insanların elinde helak olduğu, gencecik, körpe beyinlerin edepten, saygıdan, sevgiden bihaber, bencil ve nefislerinin birer kurbanı olarak yetiştirildiği ve onlar için hiç bir şey yapamadığım için kederliyim.

Düşünceler beynimi matkap gibi deliyor. Vücudum halsiz. Ne kadar çok hakkına girdiğim, üzdüğüm insan var. Hakkını veremediğim bir mesleğim var. Düşündükçe içimi titreten bir meslek: Peygamberlik mesleği… 16 yılı geride bıraktığım, yılları okul koridorlarında paspas gibi ezip geçtiğim bir meslek.

Sen… Dost, arkadaş, ya da mümin kardeşim… İsmin her neyse… Dua et, birlikte edelim. Edelim de gençlik dikenli tarlalarda değil, gül bahçelerinde yetişsin. Seni de üzüp, hüzünlendirmek istemiyorum. Yılların yükü, sorumluluğu omuzlarımda gitgide daha da ağırlaşıyor. O kadar kederleniyorum ki gençliğin halini görünce; patlamaya hazır bir volkan gibiyim…

Bitecek, biliyorum. Bir gün hepsi bitecek. Çekilen bütün çileler bir gün son bulacak. Fakat o gün galiba ben de son bulacağım. Hayatım solmuş, boynu bükük bir karanfil gibi toprağa düşmüş… yok olmuş olacağım… Rabbimin merhameti sonsuz, O(C.C.) beni darda bırakmaz .

Medet ya Sahibel Guraba!

‘Akif Dede’

Gönlü en güzellerden birisidir Akif Dede : Vehbi Vakkasoğlu

Edep

Niçin Mısır’a Gitti?

”… Ertuğrul Düzdağ Bey’in ifadesiyle, ”Bir ömür boyu verdiği mücadelenin istediği gibi neticelenmediğini, İslam dünyası için beklediği kurtuluşun, bu sefer de geriye kaldığını gören Akif Bey, bir tevekkül ve tasavvuf neşesi ile bu şiirlerinde, kırık gönlünü Rabbi’ne açmakta ve O’na kavuşmayı dilemektedir.”

Akif Bey, 1925 Mayısında Mısır’dan İstanbul’a döndü. Ancak bu gelişinde, gördükleri onu büsbütün mahzun edip kırmıştı. Yıllarca başyazarlığını yaptığı dergi, hükumet tarafından kapatılmıştı. Derginin sahibi olan Eşref Edip, halkı isyana teşvik suçundan idamla yargılanmaktaydı.

Açıkça anlaşılıyordu ki artık kendisi gibi düşünenleri bu memlekette iyi neticeler beklemiyordu.

Zaten aferin istemiyordu, çok rahat ve bolluk içinde bir hayat rüyası da görmüyordu. Ancak idealleri bakımından içine düşürüldüğü boşluk ne hazmedilir, hatta ne de anlaşılır gibiydi.

Minnetsiz şair, adeta açlığa mahkum edilmek isteniyordu. Mehmet Akif Bey, işsiz ve parasız bırakılmıştı. Ömrünün her anını, her türlü vatan hizmetine severek harcamış olan bu büyük şaire, bir emekli maaşı bile çok görülmüştü. Bu hazin durumu üç beş dost dışında kimse bilmedi. Şairimiz kalabalıklar arasında kimsesiz, sessiz, yapayalnız bırakılmak ve sükuta mahkum edilmek isteniyordu.

Onu seven ve takdir eden bazı dostları bile, ondan uzaklaşmayı, onunla görüşmemeyi, konuşmamayı tercih ediyorlardı. Çünkü Akif Bey o günkü hükumet tarafından zararlı, şüpheli biri olarak görülüyordu. Bu yüzden de peşine polisler takılıyor, zararlı ve şüpheli biriymiş gibi, adım adım takip ediliyordu.

Adeta vatan haini imiş gibi, peşine gizli servis elemanlarının düşmesi, Mehmet Akif Bey’in yönünü tekrar Mısır’a çevirdi. Daha doğrusu bu acayip hal, gönüllü sürgünün asıl sebebi ve bardağı taşıran son damlası oldu.

Bu sebeple 1925 yılı sonunda tekrar Mısır’a gitti ve tam on buçuk sene dönmedi. Altıncı ayında döndüğü yılın, on ikinci ayında vefat etti. (27 Aralık 1936)

Yani artık burnunda tüten, hasretiyle gönlünü yakıp kavuran ülkesine ölmeye gelmişti. Ve korkmuştu; bu cennet gibi yurdundan uzakta ölür de mezarı oralarda kalır diye…

Akif Bey, ömrünün son on buçuk senesini niçin Mısır’da geçirdi? Bu soruyu soranlara son olarak şu gerçeği hatırlatmak isterim:

Yazdığı ‘İstiklal Marşı’, yurdunun semalarında çınlayıp dururken, o muhteşem eserin şairi, yurdunda bir fazlalık gibi, dahası bir suçlu gibi görülmüş; hatta ona; ”Hadi git, biraz kumda oyna!” bile denilmişti. Onun karakteri, bu tavırları hazmetmeye hiç müsait değildi. Dolayısıyla ya bu genel siyasi tavra karşı koyacak ya da bu ortamı terk edecekti. O, ülkesinde bir huzursuzluk sebebi olmak istemediği için ikinci şıkkı tercih etti. Bu sebepten gönüllü bir sürgünün yollarına gönülsüzce de olsa düşmek zorunda kaldı…”

Vehbi Vakkasoğlu’nun ”Akif Dede” adlı eserinden…

Vatanını seven, onun için çırpınan kahraman insanlar her devirde hor görüldü, küçük düşürüldü. Milli şairimiz de bunlardan biriydi işte. Her şeye rağmen inancımızı, ümidimizi yitirmemek, doğru bildiğimiz yoldan asla sapmadan devam etmek hepimizin birinci vazifesi olmalıdır.

 

Aşure Günü’nün Önemi

Aşûre günü yapılması iyi olan işler:

1- Aşûre günü oruç tutmak sünnettir.

Aşûre günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Müslim, Tirmizî, İ. Ahmed, Taberanî]

ûrenin faziletinden faydalanın! Bu mübarek günde oruç tutan, melekler, peygamberler, şehidler ve salihlerin ibadetleri kadar sevaba kavuşur.) [Şir’a]

Aşûre günü bir gün önce, bir gün sonra da tutarak, Yahudilere muhalefet edin!) [İ. Ahmed]

2- Sıla-i rahim yapmalı. Yani salih akrabayı ziyaret edip, hediye ile veya çeşitli yardım ile gönüllerini almalı. Hadis-i şerifte, (Sıla-i rahmi terk eden, Aşûre günü akrabasını ziyaret ederse, Yahya ve İsa’nın sevabı kadar ecre kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)

3- Sadaka vermek sünnettir, ibadettir. Hadis-i şerifte, (Aşûre günü, zerre kadar sadaka veren, Uhud Dağı kadar sevaba kavuşur)buyuruldu. (Şir’a)

4- Çok selam vermeli. Hadis-i şerifte, (Aşûre günü on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)

5- Çoluk çocuğunu sevindirmeli! Hadis-i şerifte, (Aşûre günü, aile efradının nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur)buyuruldu. (Beyhekî)

6- Gusletmeli. Hadis-i şerifte, (Aşûre günü gusleden mümin, günahlardan temizlenir) buyuruldu. (Şir’a)

7- İlim öğrenmeli! Hadis-i şerifte, (Aşûre günü, ilim öğrenilen veya Allahü teâlâyı zikredilen bir yerde, biraz oturan, Cennete girer)buyuruldu.

Hicri yılbaşında okunan bu dua, Aşûre günü de okunabilir:
(Elhamdülillâhi Rabbil-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Allahümme entel-ebediyyü’l-kadîm, el-hayyül-kerîm, el-hannân, el-mennân. Ve hâzihî senetün cedîdetün. Es’elüke fîhe’l-ısmete mineşşeytânirracîm, vel avne alâ hâzihin-nefsil-emmâreti bissûi vel-iştiğâle bimâ yukarribünî ileyke, yâ zel-celâli vel-ikrâm, birahmetike yâ erhamerrâhimîn. Ve sallallâhu ve selleme alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve ehl-i beytihî ecmaîn.)

Duanın Türkçe meali:
“Alemlerin rabbi olan Allah’a hamd ve sena olsun. O’nun Resul’une ve ashabına da salat ve selam olsun.Ey ALLAH’ım C.C. ! Sen Ebedi ve Kadimsin. İşte bu yeni senedir. ben Senden bu sene. şeytan ve dostlarından korunmayı. kötülüğü çokça emreden bu nefse karşı yardım ve beni Sana yaklaştıran amellerle meşgul olmayı isterim. Ey Kerem Sahibi. kabul eyle! ” derse. şeytan: “Biz bu kişiden ümidi kesdik” der. ve ALLAH C.C. ona.kendisini sene boyunca koruyacak iki Melek görevlendirir. (Hadis’i Şerif. Kaynak: Alemle Safûrî. Nüzhetü’l-mecâlis.1/156)

Umutlar Suskun

DSC_0457

Heyecanları ruhundan taşırıp uyanıyordu gözleri sabahın şirin yüzüne.

Ne bir karanlık, ne bir grilik, ne de bir  iç çekiş vardı  hayatında.

Uzanıp tutuyordu elleri rüzgarda dalgalanan saçlarını umutlarının.

Sanki uzanırken gülümsüyordu elleri, mutluluğun adını fısıldıyordu gözleri.

 

Şimdi sararıp düşen sonbahar yapraklarından daha yalnız ve daha sessiz.

Daha hüzünlü damla damla yeryüzüne dokunan hazan yağmurlarından.

Bir kuru gül yaprağı, eski bir not vardı sayfaların arasında hayatının özeti gibi,

Gözleriyle konuşuyor, elleriyle öylece susuyor, bütün vücuduyla ağlıyordu.

Geçmişti hayat, bir selam dahi vermemişti saatler, dakikalar ve o buruk yıllar…

 

 

 

 

Süleyman Çavuş

ufuk

Süleyman Çavuş derlerdi mahallede ona. Emekli bir uzman çavuş. Köşedeki tek katlı eve taşındığında 50-55 yaşlarındaydı. Bir ayağı hafif topallıyordu. Ben o yıllar henüz 7-8 yaşlarında çocukluğumun en hareketli günlerindeydim. Mahalleye yeni biri geldiği zaman herkes kim ve nasıl biri olduğunu öğrenmek için çırpınıp dururdu. Çok eğlenceli olurdu yeni komşuları keşfetmek. Onun da kim olduğunu hemen öğrenmiştik ev sahibinden.

Süleyman Çavuş yalnız yaşıyordu. Hanımını sanırım bir kaç sene önce kaybetmişti. Çocukları da yetişkindi tabi, evliydi hepsi. Ara sıra onu ziyarete geldiklerinde sessiz sedasız girip çıkarlardı eve, kimseye fark ettirmeden. Zaten çok sık da gelmezlerdi. Babaannem hep yalnızlığın zor olduğundan söz ederdi. ”Yalnız insana Allah-u Teala bakar.” derdi. Bir çatışma esnasında sol bacağına isabet eden kurşun onu böyle hafiften sakat bırakmıştı işte. O emekli bir asker, bir gaziydi. Bu yüzden herkes saygı duyardı kendisine. Her gün aynı saatlerde evinden çıkar, yaklaşık aynı vakitlerde de evine dönerdi. Gelirken de mutlaka bir şeyler olurdu elinde. Bazen kese kağıdında, bazen de küçük bir çantada taşırdı çarşıdan aldığı malzemeleri. Çok ama çok kibar, hatırlı bir insandı Süleyman Çavuş. Hele de evine girmeden önce taşıdığı çantasından sokakta oynayan çocuklara şekerlemeleri, bisküvileri verirken herkes onu daha bir severdi. Son derece sade ve temiz giyinirdi. Genellikle yazın lacivert bir pantolon, üzerine de ince bir gömlek giyerdi. Kışın da çoğunlukla giydiği kalın bir paltosu vardı üzerinde. Kadınlar yalnız yaşayan bir adamın nasıl böyle kendine baktığından hayranlıkla bahsederdi.

O fazla konuşmazdı kimseyle. Sadece yolda karşılaştığı insanlara;”Günaydın/İyi günler/İyi akşamlar…” gibi selamlaşma sözcükleri söylerdi. Ben ve diğer çocuklarla da konuşmazdı. Ama öyle bir sevgi bağı kurmuştu ki çocuklarla; sokakta oynayan çocuklar bir gün onu görmeseler, merakla birbirlerine ”Süleyman Çavuş’a bir şey mi oldu?” diye sorarlardı. Çocukluk hafızama onu böyle yerleştirmiştim işte.

Yıllar geçti aradan. Birer genç kız veya delikanlı olduğumuzda Süleyman Çavuş hep vardı mahallemizde. Yaşlanmıştı artık. Fakat ne bizden sonraki çocukların şekerlemelerini ihmal etti, ne de her gün komşularla selamlaşmayı. Ön camındaki rengarenk çiçekleri de söylemeyi unutmamalıyım. Onları sularken sevgiyle sohbet edişi, ara sıra pencereyi açıp evi havalandırması hep gözümün önünde. Nasıl da gönlüme yer etmiştin sen Süleyman Çavuş. Evinin içini, eşyalarını kimse görmemişti o zamana kadar. Zaten hatırladığım kadarıyla bir gece, yatsı vakti taşınmıştı. Kendi çocuklarından başka da kimse gelmezdi ziyaretine. Yalnız ama mutlu bir adamdı. Nazik, ölçülü ve hassas…

Bir gün okuldan dönüyordum. Süleyman Çavuş’un penceresi açıktı. Fakat alışık olmadığım sesler geliyordu içeriden. Bir takım bağırışmalar, tartışmalar… Sonra hızla kapısı açılıp kapandı evin. Büyük oğluydu dışarı çıkan. Hızlı adımlarla sokağı terk etti. Böyle bir şey ilk defa oluyordu. Şaşırdım ve meraklandım. Ama ne ben, ne de başkaları ona sormaya cesaret edemedik. Tül perdenin arkasından hayal meyal Süleyman Çavuş’un yüzünü gördüm. Bu olaydan sonra bir kaç gün evinden çıkmadı. Hepimiz merak etsek de kapısını tıklatmaya cesaret edemedik. O kadar sevilen biri olmasına rağmen belki asker oluşundan, belki de o mesafeli duruşundan ve nezaketinden dolayı hiç birimiz cesaret edemedik. Ama sonunda 22 yaşında olan ağabeyim dayanamadı ve bir akşam üstü herkes penceresinden veya kapısının önünden merakla seyrederken onun kapısını tıklattı. Önce ses gelmedi içeriden. Ağabeyim tekrar kapıya vurunca cılız bir ”Geliyorum!” sesi duyuldu. Kapıyı yorgun, hasta bir Süleyman Çavuş açtı. Ağabeyim merak ettiğimizi, yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordu. İçeri davet etti onu. Ben de cesaretle hemen ağabeyimin arkasından daldım içeri. Ne kadar sade ve düzenli bir evdi burası. Bir süredir hasta olduğu oturma odasındaki toplanmamış yataktan, sehpanın üzerindeki ilaçlardan belliydi. Kendisi epey zayıflamış, yüzü solgun ve sesi kısıktı. Biraz konuştular ikisi, Süleyman Çavuş ve ağabeyim. Bense giriş kapısının yanında  başımı içeri uzatarak onları görmeye ve duymaya çalışıyordum. Beş on dakika konuştuktan sonra ağabeyime yan tarafta bulunan dolabın çekmecesinden bir anahtar çıkarıp verdi. Fısıltıyla konuştukları için ne konuştuklarını tam olarak anlayamadım. ”…bir şey olursa…” gibi sözler duydum anahtarı verirken.

Fazla yaşamadı bu olaydan sonra Süleyman Çavuş. Mahalleli ağabeyim aracılığıyla yemek gönderirken, çocuklar şeker veren dedeleri hasta olduğu için oyunlarını tatsız bir şekilde oynarken bir gün bir haber yayıldı mahallede; Süleyman Çavuş  hakkın rahmetine kavuşmuştu. Onu en son gören yine ağabeyim olmuştu. Elinde sıkı sıkı tuttuğu cevşeni, baş ucunda Kur’an-ı Kerim’i… Dualarla teslim etmişti ruhunu. Emanet ettiği anahtar da yatak odasındaki gardrobunda gizli bir bölmenin anahtarıydı. Önce açıp bakmaya tereddüt ettik. Fakat madem anahtarı bize teslim edilmişti… Kilitli bölmenin içinden bir mektup ve içi para dolu bir zarf çıktı. O anlamlı mektup ta ise şunlar yazılıydı:

”Sevgili dostlarım, komşularım. Hepiniz hakkınızı helal ediniz. Zarftaki para lütfen mahalledeki ihtiyacı olan fakir kimselelere pay edilsin. çocuklara da birer oyuncak alın. Vasiyetimdir. Benim evlatlarım, torunlarım onlardır. Kendi çocuklarımı düşünmeyiniz. Biri iş adamı, diğeri de çok ünlü bir mimardır. Benim parama ihtiyaçları yoktur. Zaten memleketteki benim üstümde dededen kalma üç beş tarla hep onların olacaktır. Büyük işler bana göre değil.  Ben insanların arasında yaşamayı, çocukları seyretmeyi seviyorum. Oğullarım biraz makam ve mevkiye düşkün olduklarından onlarla hiç anlaşamadım. Ben zengin, şaşalı bir hayat sürmektense sizler gibi mütevazi, dürüst insanların arasında olmayı tercih ettim. Sizleri, hele de çocukları dualarımda hiç unutmadım. Bu para ananızın ak sütü gibi helaldir size. Düşünmeden harcayınız. Emekli maaşımdan her ay kenara koyduğum ufak miktar paralarla biriktirdim. Sizden istirham ettiğim tek şey ise, beni dualarınızda unutmayınız…”

Yıllarca yapayalnız yaşanmış ve nezaketten, ikram etmekten asla taviz verilmemiş tertemiz bir ömür. Ve sessiz sedasız bu dünyadan göçenlerin, boş teneke gibi tantana çıkaranlara anlattığı ne kadar çok şey var. Tabi anlamasını bilenlere…

Özür (Kimseyi Üzmek İstemedim)

dua

”Ben kimseyi üzmek, bir müminin kalbini kırmak asla istemedim. Ne hasta etmek, ne de incitmek istedim. Bu geliş hiç olmadı, ve ruhum çok yaralandı. Yılların kalın örtülerle kapattığı silik anıları hatırlatmanın ne gereği vardı? Bir dolu hüzünler, pişmanlıklar yaşatmaya ne gerek vardı? Hem aciz, hem de zalim ruhum nereye koysam sığmıyor, bir türlü yola gelmiyor. Ne yapayım geçmişe gidip hataları düzeltmek elimde değil. Keşke insana bir tek şans verilebilseydi o hataları düzeltebilmek için. Elim hiç ama hiç bir şeye yetişmiyor. Pişmanlıklar içinde kıvranırken ancak el açıp dua edebiliyorum, kırık dökük dilimle. Rabbim’den af diliyorum. O affetmeyi sever. Affedenleri de… Siz de affedin. Şu kırgın halimi de diğer kırgınlıklarımın arasına koyup bohçamın içinde gizliyorum…(18.11.14)”
Böyle olmamalıydı…

Fakat… Artık gizlemeyeceğim. Kendimi bir türlü ifade edemediğim yarım yamalak ifadelerin gölgesine de sığınmayacağım. Ömür gelip dayanmış ihtiyarlığın yamacına. Kimi gün ufuktaki bulutların karaltısıyla hüzünlü, kimi gün soğuk kış güneşinin tesellisiyle mutlu olayım… Hiç, ama hiç birisi umurumda değil. Bütün coşkularım, sevinçlerim yaz yağmuru kadar kısa olsa da, her gün bilir bilmez ne isyanlar etsem de yine de kapısında yalvaracak, sonsuz Rahmet Sahibi’nin kucağına kendimi bırakıyorum.

Ne kadar cürümler, günahlar işlesem yine de beni inşallah razı olduğu bir dairenin içine dahil eden bir  Rabbim olduğu için ne kadar az şükrediyorum. Hiç secdeden ayrılmasam, gece gündüz göz yaşımla yıkasam seccademi yine de bu nimetlerin hakkını vermiş olamam, olamayız. O’nun Rahmeti olmasa hangimiz affedilmeye layığız?

Bir şey öğrendim. Bütün hayatımız boyunca durmadan koştuğumuzu. Durup biraz olsun dinlenmeden koştuğumuzu. Sonra, bir şeylerin yüreğimizi çok ama çok acıttığını öğrendiğimdeyıkıldım. Daha fazla beni acıtan da ne oldu biliyor musunuz? Acının nasıl bütün benliğimi kapladığını, tıpkı örümcek ağı ya da bir ahtapotun kollarının gibi sardığını. O an acizliğimi iliklerime kadar hissettim.

Sonra, O’nun Rahmeti bütün örümcek ağlarını sildi süpürdü, ahtapotun kolları bir anda çözülüp uzaklaştı.

Artık acıyı verenin de alanın da O(c.c.) olduğunun bilincini yüreğimin derinliklerine kadar hissetmek, hiç ama hiç kimseye kırılıp gücenmemek, her şeyi O’na havale etmek, belki ben de şimdi ya da çok önceleri ne kalpler kırdığımı kimlerin hakkına girdiğimi düşünmek, hem onlarda helallik dilemek, hem de kendi hakkımı helal etmek ve doğru dürüst bir hayat yaşamak… İşte şu anda günahkar ruhumla sadece bunları istiyorum ve istikamet üzere olmamız için Rabbimden yalvarıyorum. Bütün kırdığım insanlardan, hesapsız tükettiğim havadan, sudan, nimetlerden, davamı anlatamadığım öğrencilerimden, meslektaşlarımdan, ailemden, sarf ettiğim dakikalardan, yollarda çiğnediğim taşlardan, belki üzerine istemeden bastığım çimenlerden ve daha bilmem kimlerden ve nelerden, her şeyden önce de Rabbimden  özür diliyorum.

Keşke bilsek hepimiz: Biz sadece O’na dua ederek mutlu oluyoruz.

Üzülme

üzülme

Şahit oluyorum, oluyoruz. Günümüzde üzülen, kırılan bir çok kalp var. Kimi haksızlıklardan, kimi fitnelerden, kimi kendini ifade edememekten, kimi de ister istemez başkalarından işittiği bir sözden, kimi okuduğu yazılardan, kimi de… anlatmaktan acizim. Devrin hadiselerinden sarsılan bütün kardeşlerime seslenmek istiyorum;

Üzülme!

Elbet kapanır bir gün ince ince sızlayan yaralar. Solgun, ümitsiz bakışlar gülümser elbet. Dökülsün isterse bütün yapraklar. Renkten renge girsinler; kırmızı, sarı, kahverengi… Aynı senin mahzun, kırgın yüreğin gibi. Bir gün elbet yenileri çıkacaktır yerlerine. Yemyeşil, taptaze, dipdiri ve hayat dolu… Nefes alıyorsan, yeryüzü nimeti serpilmişse önüne ümitsizliğe kapılar kapalı olmalıdır.

Bazen hep  karanlıktır ufuklar, sanki kış mevsimidir. Güneş adeta küser, saklanır. Görünmek istemez hiç, nazlanır. Senin de bu gün ufkun kararsa da, soğuk rüzgarlar alsa da ılık meltemlerin yerini… üzülme! Her karanlık ufkun sonunda mutlaka güneş daha güzel, daha parlak doğacaktır ufkumuza. 

Belki de O(C.C.) sana değer verdiği için kalbine hüzün tohumları ekmiştir. Hüznün kim bilir ne baharların filizlenmesine vesile olacaktır. Sevgiden yoksun kalpler üzülmezler. Fedakarlıktan, vefadan bihaber ruhlar hüznün, gözyaşının yanından bile geçmemiştir. Hüzün hissetmeyen gönüller aslında nasipsizdir. Cihanların yaratılmasına yegane sebep Efendimiz(SAV) de hep hüzünlü, inleyen bir kalbin sahibi değil miydi? Gözyaşı döken, insanlık için üzülen, incelik, edep timsali değil miydi?

Haddim değil bunları söylemek ama; bizim bir mefkuremiz var üzülme. Ölmüş insanlığı tekrar diriltmek için, yaşatmak için vazifeliyiz, vazifeli olmalıyız. Girilmesi ümit edilen, kendisine dua edilen bir sürü gönül var. Allah(C.C.), Resulullah(SAV) sevgisinden yoksun, kaya gibi sert, ama bir dua edebilse ya da duamızı dinlese kum gibi dağılacak, tüy gibi hafifleyecek, devrin karanlıklarından kararmış, aydınlığa hasret gönüller var. Haddim değil elbet bunlardan dem vurmak. Ama karınca misali O(C.C.)’nun yolunda ölmek… Rabbim nasip etsin hepimize.

Not: Bu yazı aylar önce yazıldı. Şu sıkıntılı süreçte çaresiz ve hakkı yenen bir sürü kardeşim için yazıldı.

Lâ tahzen! (Üzülme!) Hz. Mevlana’dan:

İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!

Rahman: (c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
O halde ne diye üzülürsün ey can?
Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
Gece gibi kapkaranlık nefsini yak !..

“Derdim var” diyorsun;
Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
Sanma ki dert sadece sende var.
Şunu bil ki;
Sendeki derdi nimet sayanlar da var.
Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla.
Dert nerede ise deva oraya gider.
Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
Soru nerede ise cevap oraya verilir.
Gemi nerede ise su oradadır.
Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
Dünya malı Allah’ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma…

Lâ tahzen! (Üzülme!

Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. .
“Aşık” olmayana anlatsan da “Ben” “Sen” anlamaz.
Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz…
Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan;
Yanmaz, yanamaz…

Ayağın kırıldı diye üzülme!

Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
İstediğin Bir şey; Olursa Bir Hayır,
Olmazsa Bin Hayır Ara…

Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:
– Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:
Aç da kendini oku ey can!

Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta…
Ama sen bunun farkında bile değilsin.
Derdin ne olursa olsun korkma!
Yeter ki umudun ALLAH olsun…
Herkes bir şeye güvenirken;
Senin güvencen de ALLAH olsun.
Hiçbir günah, ALLAH’ın yüce merhametinden büyük değildir ama;
Sen yine de günah işlememeye bak!

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi…
Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,
Dilersen hiç konuşma…
O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Bir şey olmuyorsa:
Ya daha iyisi olacağı için,
Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler…
Onların rızkını düşünen Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
Yeter ki sen istemeyi bil…

Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.Her nereden gam kervanı gelse de.
Aşk derdinde olan kişi;
Baş derdinde değildir…

……………….

Yapılma, yıkılmadadır;
Topluluk, dağınıklıkta;
Düzeltme, kırılmada;
Murat, muratsızlıktadır;
Varlık, yoklukta gizlidir…

Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
Bir asır kadar uzak olması.
Ve bilir misin?
Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
“Ben”, deyip susması…
“Sen”. deyip ağlamaklı olması…
Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
Eğer Hakk”ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.
Acıya sabredersin adı “metanet” olur.
İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.
Dileğe sabredersin adı “dua” olur.
Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.
Özleme sabredersin adı “hasret” olur.
Sevgiye sabredersin adı “AŞK” olur…

Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.
Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…
Allah’tan bir şey istersen:
Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil !…
Ne Zaman dersen bilemem ama,
Açılmaz diye umutsuz olma,
Yeterki O Kapıda Durmayı Bil…!

Yüce Pîr. Hz. Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî.

Bu Bayramlar

8134803623_c9f84e2878_z

Tadı yok artık bu bayramların. Tıpkı eskilerin söylediği gibi; nerede o eski bayramlar, diyesim geliyor. Bayramı karşılayacak, bayram gibi bir coşku taşıyacak kuvvet yok bedenimde. O kadar lime lime olmuş ki etlerim, hareket etmekten acizim. Kanım çekilmiş sanki damarlarımdan. Gözlerim ağrıdan bakamıyor, başım yorgunluktan dik duramıyor. Hele şu boyun ve sırt ağrılarım… Ne kadar da nazlı, yorgun bedenim varmış.

Hep bir özlem, bir eksik taşıyor bayramlar. Hangi hasret, hangi hicran içimdeki burukluğun sebebi bilmiyorum. Bayramlarda artık eskiden duyduğum kokuları da duymuyorum. Kokular… O kokuları özledim. Sılanın kokusu mu, 36 yıldır ellerine sarılıp öpemediğim babamın kokusu mu, sokakta her gördüğüm ihtiyar ninenin bana kendi ninemi hatırlatıp, onun o mis gibi çorbasının kokusu mu içimdeki hasreti daha da arttırdı? Sormayın sebebini. Nedensiz bu kırgınlıklar, yalnızlıklar ve yorgunluklar… Hayatımdan bir türlü silip atamadığım kelimeler. Gülümseyen yüzler de yok artık etrafımda. Herkes kendi kabuğuna çekilmiş ve sonu gelmeyen mücadele insanları nasıl da yormuş. Bir süre önce hevesle saksıya ektiğim menekşe bile solup gitmiş. Her geçen gün terk edişler hayatımda.

Allah’ım bu isyan dolu satırları yazdığım için beni affet. Bayramların gelmesini artık hiç istemiyorum. Gözü yaşlı, kalbi kırık, dünyanın kim bilir neresinde sayısını bilmediğimiz on-binlerce yetim, kimsesiz, çaresiz insanlar varken… Böyle bir dünyada ben bayram yapmak istemiyorum. Akraba ziyareti yapıp, ikram edilen tatlıları yemek istemiyorum. Ne kadar inhiraflar yaşasam da Sen’in sonsuz Rahman ve Rahim sıfatlarının beni boş döndürmeyeceğini biliyorum. Kendi küçüklüğümle kendimden de Sana sığınıyorum.

Hayırlı, bol dualı bayramlar…

Yüreğinle Isıt Beni

don__t_take_my_heart_away_____by_kn

Bir umut, bir umutsuzluk yakalar, avutur bizi bu hayatta.

Sevgi dolu yüreğini ver bana. Korkma! Yüreğinle ısıt ellerimi. Karanlığımı aydınlat, çaresizliğimi unuttur bana. Hiç yüzünü görmesem de uzaklardan sevgin gelir, uzanır, örter yalnızlığımı . Tıpkı bir gelincik kadar güzel ve masum olsun bizim dostluğumuz.

Yalnızlık sadece O’na mahsus. Sen, ben,o… anlamsız. Sadece biz olalım. O biz’in içinde birlikte var olalım. Bir yudum suyu, bir kuru ekmeği paylaşırken bütün aleme meydan okuyalım. Birlikte medeniyetler kuralım,  azgın, hain dalgalarla boğuşalım. Haydi yüreğinle ısıt bütün benliğimi.

Dünyanın neresinde mazlum, çaresiz, yürek taşıyan insanoğlu varsa hepsinin yanında olmak istiyorum.  Afrika’nın ateş gibi sıcağından, ana vatanından kaçırılıp beyaz adamın topraklarında köleleştirilen kara derililerin, Rusya’nın buz gibi soğuğunda dinleri, dilleri unutturulup akla gelmedik işkencelerle kominizmin uşağı haline getirilen insanların, daha 15 yaşında gelecek hayalleriyle uyurken yatağından kaldırılıp Çanakkale’ye savaşmaya gönderilen ecdadımın, Sarıkamış’ta soğuktan donan şehitlerimin ve şu an kimbilir nerede, ne halde bulunan bütün mazlumların yanı başında olmak, onların yaralarını sarmak, şu yalan dünyadan uzaklaşmak, ufukta onlarla buluşmak istiyorum…   Bu gecenin kömür karanlığında yine bir an uyanan bir hisle yazıyorum.

Bir kitaptan bahsetmek istiyorum:

‘Şeker Portakalı’… Yıllar önce yazılmış, sevgi, duygu yüklü bir roman. Yazarı; Brezilyalı Jose Mauro de Vasconcelos. İlk bakışta çocuk romanı gibi olsa da, bence büyük küçük herkesin okuması gerek. Bu kitaptan bir iki sayfayı burada paylaşmak istiyorum:

 ”Okul. Çiçek. Çiçek. Okul…

Godofredo bizim sınıfa girene kadar işler yolunda gitti. Dersi yarıda kestiği için özür diledi ve Bayan Cecilia Paim’le konuştu. Yalnızca bardaktaki çiçeği gösterdiğini biliyorum. Sonra arkasını döndü ve çıktı. Öğretmen üzgün bakışlarla beni süzdü. Dersin bitiminde de beni çağırdı.

”Sana bir şey söylemek istiyorum, Zeze. Biraz bekle.”

Çantasını yerleştirmesi bitmek bilmiyordu. Benimle konuşmayı hiç istemediği ve biraz yüreklenmeye çalıştığı belliydi. Sonunda kararını verdi:

”Godofredo senin hakkında kötü bir şey anlattı, Zeze. Doğru mu?”

Başımla evetledim. ”Çiçek konusunda mı? Doğrudur efendim.”

”Nasıl yaptın?”

”Erken kalkıyorum ve Serginho’nun bahçesinin oradan geçiyorum. Bahçe kapısı aralık olduğundan hemen içeri girip bir çiçek çalıyorum. Ama o kadar çok çiçek var ki fark edilmez.”

”Evet ama bu yine de bu doğru bir şey değil. Yapmaman gerekir. Bir soygun yapmıyorsun elbette, ama yine de küçük çapta bir hırsızlık sayılır.”

”Hayır Bayan Cecilia. Yeryüzü Ulu Tanrı’nındır, değil mi? Yeryüzündeki herşey de Ulu Tanrı’nındır öyleyse. O zaman çiçekler de…”

Mantığım karşısında ağzı açık kalmıştı.

”Başka türlü yapamazdım efendim. Evde çiçek yok. Dışarıda da çok pahalı… Masanızın üzerindeki bardağın hep boş durmasını istemiyordum.”

İçini çekti.

”Ara sıra bana kremalı börek almam için para veriyorsunuz, değil mi?”

”Sana her gün para verebilirim. Ama sen…”

”Sizden her gün para alamam.”

”Neden?”

”Çünkü kahvaltı edecek parası olmayan başka çocuklar da var.”

Cebinden mendilini çıkardı ve kaçamak bir hareketle gözlerinde gezdirdi.

”Corujinha’yı tanır mısınız?”

”Kim bu Corujinha?”

”Benim boyumdaki küçük zenci kız. Annesi saçını bir lastikle arkada toplayıp at kuyruğu gibi sallandırır.”

”Anladım. Dorotilia’mı?”

”Evet efendim. O benden de yoksul olduğu için öbür çocuklar onunla oynamayı sevmiyorlar. O da hep bir köşede oturuyor. Bana aldığınız böreği onunla paylaşıyorum.”

Bu kez, mendili uzun bir süre burnunda tuttu.

”Ara sıra parayı bana verecek yerde ona verebilirsiniz. Annesi çamaşırcı ve on bir çocuğu var, hepsi de küçük. Anneannem Dindinha, biraz yardım olsun diye ona her Cumartesi günü fasulye ve pirinç verir. Annem de sahip olduğum en az şeyi bile benden daha yoksul olanlarla bölüşmeyi bana öğrettiğinden, böreğimi onunla paylaşıyorum.”

Gözyaşları yanağından aşağıya akıyordu. 

”Sizi ağlatmak istemiyordum. Bir daha çiçek çalmayacağıma, şimdikinden de çalışkan olacağıma söz veriyorum.”

”Sorun bu değil Zeze. Gel şöyle!”

Ellerimi avuçlarına aldı. 

”Bana söz vereceksin,senden bir şey isteyeceğim.Çünkü eşsiz bir yüreğin var Zeze.”

”Söz veriyorum, ama aldatmak da istemem. Eşsiz bir yüreğim yok. Evdeki durumumu bilmediğinizden böyle konuşuyorsunuz.”

”Hiç önemli değil. Bana göre sende eşsiz bir yürek var. Bundan sonra çiçek getirmeni istemiyorum. Sana özellikle çiçek verirlerse başka. Söz mü?”

”Söz. Ama bu bardak ne olacak? Hep boş mu kalacak?”

”Bu bardak bir daha boş kalmayacak. Ona baktığımda içinde hep yeryüzünün en güzel çiçeğini göreceğim ve ‘bu çiçeği bana en iyi öğrencim verdi’ diye düşüneceğim. Tamam mı?”

Şimdi gülüyordu. Elimi bıraktı ve tatlılıkla:

”Artık gidebilirsin altın yürekli çocuk,” dedi.

Sarıl Bana!

 

sarıll

Sımsıkı sarıl bana. Dostluğunun sıcaklığına ne kadar ihtiyacım var.

Tut elimi! Yolda kaldım, yoruldum ve üşüyorum.

Girmesin aramıza yalanlar ve susmayan kör gururumuz .

Taa uzaklardan gelen bir esinti ol, serinlet yüreğimi… Sarıl bana.

Yakma ateş gibi, yağmur gibi serinlet, bulut gibi gölge ol üzerimde.

Çiğ damlası kadar zarif, gül goncası kadar narin, meltemler kadar hafif,

Sakin ve sıcak olsun ellerin, ılık ve bahar kokulu nefesin…

İşte yine yalnız ve kederliyim, tükendim, anlatamam, sorma sakın.

Kederimi dindir, boşluklarımı doldur, kaybolan beni geri getir. 

Yarım kalan bir şeyler tamamlanırmış sarılınca, yitikler bulunurmuş.

Belki o zaman şu yalan dünya daha bir güzel görünür gözümüze.

Sarıl bana!

Unutturulmadı mı?

madenci-olmak6

Sizler ölmediniz. Hislerini öldürmüş yığınlara kolay mı insanlık dersi vermek? Hayır ölmemeniz gerekir. Hep canlı kalmalısınız zihinlerde. O kömür karası yüzünüzün ortasında çakmak çakmak, derin anlamlarla yüklü, yorgun gözleriniz hiç silinmeyecek hafızalardan. Ardınızdan kopan çığlıklar hep çınlayacak kulaklarımızda. Uzat ayaklarını sedyeye çamurlu çizmenle, hiç çekinme! Sana en şerefli ve zerresine kadar helal rızık peşinde koşan halinle fakirlikten utanmayı öğretenler utansın. 

En şerefli ve zerresine kadar helal… Çoluk çocuğuna helal ekmek götürmenin erdemini, değerini bu millete öğretmek için sizlerin ölmesi gerekiyormuş. Çok acı oldu bu sefer bu hatırlatma ya Erhamerrahimin! Hikmetinden sual olunmaz elbette. Kalan yetimleri, dulları, evlatsız ana babaları Sen koru Ya Rabbelalemin! Hepsi Senin sonsuz merhametine emanet.

Ama bizim yüreklerimiz çoktan ölmüş. Televizyonların karşısına geçip izledik bütün olan biteni, acıkınca yemeklerimiz elimizin altında, paramız cebimizde… Aman bizim rahatımız bozulmasın. Yardım mı? Ne olacak internetten kredi kartıyla göndereceğimiz bir miktar para vicdanımızı rahatlatmaya yeter de artar bile. Nasıl olsa yarın bir gün unutulur gider bu günler. Yine kulaklarımız tıkalı, gözlerimiz kör, kalbi soğumuş halimizle yarı sakat yaşamaya devam ederiz. Kendi hayatımıza bakıp günü kurtarmaya bakarız. Çocuklarımızın ellerine son model cep telefonları, tabletler veririz oyalansınlar diye. Onları da kendimiz gibi, hatta daha beter hissiz yığınlar olarak yetiştirmeye çalışırız farkında olmadan. Ama hakkını yemeyelim Ramazan orucumuzu tuttuk hep, beş vaktimizi de kıldık. Yetmez mi? Her koyun kendi bacağından asılırmış. Sahi bu bir Türk atasözü mü? 

Zaten hep unutulmadı mı başka maden faciaları, depremler, seller,  yangınlar, kazalar, savaşlar, işgaller, terörler, cinayetler vs? Bu da bir gün unutulacak. Hep unutturulmadı mı? Başkasının derdiyle dertlenmek, diğergam olabilmek, vazifenin hakkını verebilmek, karşılıksız iyilik etmek, milletinin derdi için koştururken terlemek, yorulmak, kendi derdini unutmak. Asıl mutluluğun, iki dünya saadetinin sadece ve sadece böyle yaşamakta olduğu… unutturulmadı mı?

Benim Babam Ölmedi

madenci-6-500x338

‘Benim babam madenciydi’ diyeceksin soranlara sen. Gözlerin yaşarsa bile yüzün asla yerde olmayacak. Onca şerefsizlik, hıyanet ortalıkta kol gezerken,babam karanlık mağaralarda, kömür kokusuyla bizlere bir lokma helal ekmeği getirmenin derdindeydi ve canını Rahman’a öylece teslim etti diyeceksin. Yüzü gözü kapkara, tanınmayacak halde de olsa onu melekler yıkadı, ak pak etti diye anlatacaksın herkese… Yeri altında binlerce metre koştururken, canı Allah’a emanet iken bir anda göklere çıkardılar onu ve arkadaşlarını… Hepsi de şimdi oradan bize gülümsüyorlar diye haykıracaksın.

‘Benim babam, benim kardeşim, benim oğlum, benim kocam…’ derken göğsünü gere gere anlatacaksın.

Söyle insafsızlara, hissizlere, yalancı ve iki yüzlülere:

‘Üstleri başları kömürün karasıyla ölümün sıcak kucağına koşarken, yürekleri ana sütü gibi bembeyazdı. Ben aslında ayrılmadım ki onlardan. Beni bırakıp hiç gitmediler ki… Gözlerimin yaşıyla, okuduğum Kur’anlarla onlarla aramda hiç kopmayacak bir yol, bir köprü kuracağım. Rabbim beni asla yalnız ve mahzun koymayacak. Dualarımla yaşatacağım onları. Rüyalarımda konuşacağım her gece. Sonra da cennetten uzanan ellerini tutacağım. Cennetten bir nur aydınlatacak hep evimizi. Torunlarıma anlatırken gururlanacağım, asla sizler gibi utanmayacağım.’

‘Hep gülümseyen gölgelerini hissedeğim evimizin bir köşesinde onların. Ve sofraya bir tabak daha ilave etmeyi, her zamanki yerlerini yine onlara ayırmayı ihmal etmeyeceğim. Sıcak nefesleriyle ısınıp, sevgi dolu sesleriyle mutlu olacağım. Hiç gitmemiş gibi yine sohbet edeceğim onlarla. Çünkü ölü değil onlar. Yüreği o kadar temiz olanlar, helal rızık için alnının teriyle, elinin, yüzünün karasıyla ölenler şehittir. Şehitler ölmez.’

‘Benim babam ölmedi.’

Efendimiz(SAV) buyuruyor ki;

“Şehitler beş kısımdır: Bulaşıcı hastalığa yakalanan, ishale tutulan, suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda savaşırken şehit olanlar.” 

“Malı uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir; dini uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir.”

Benim Babam Ölmedi

madenci-6-500x338

‘Benim babam madenciydi’ diyeceksin soranlara sen. Gözlerin yaşarsa bile yüzün asla yerde olmayacak. Onca şerefsizlik, hıyanet ortalıkta kol gezerken,babam karanlık mağaralarda, kömür kokusuyla bizlere bir lokma helal ekmeği getirmenin derdindeydi ve canını Rahman’a öylece teslim etti diyeceksin. Yüzü gözü kapkara, tanınmayacak halde de olsa onu melekler yıkadı, ak pak etti diye anlatacaksın herkese… Yeri altında binlerce metre koştururken, canı Allah’a emanet iken bir anda göklere çıkardılar onu ve arkadaşlarını… Hepsi de şimdi oradan bize gülümsüyorlar diye haykıracaksın.

‘Benim babam, benim kardeşim, benim oğlum, benim kocam…’ derken göğsünü gere gere anlatacaksın.

Söyle insafsızlara, hissizlere, yalancı ve iki yüzlülere:

‘Üstleri başları kömürün karasıyla ölümün sıcak kucağına koşarken, yürekleri ana sütü gibi bembeyazdı. Ben aslında ayrılmadım ki onlardan. Beni bırakıp hiç gitmediler ki… Gözlerimin yaşıyla, okuduğum Kur’anlarla onlarla aramda hiç kopmayacak bir yol, bir köprü kuracağım. Rabbim beni asla yalnız ve mahzun koymayacak. Dualarımla yaşatacağım onları. Rüyalarımda konuşacağım her gece. Sonra da cennetten uzanan ellerini tutacağım. Cennetten bir nur aydınlatacak hep evimizi. Torunlarıma anlatırken gururlanacağım, asla sizler gibi utanmayacağım.’

‘Hep gülümseyen gölgelerini hissedeğim evimizin bir köşesinde onların. Ve sofraya bir tabak daha ilave etmeyi, her zamanki yerlerini yine onlara ayırmayı ihmal etmeyeceğim. Sıcak nefesleriyle ısınıp, sevgi dolu sesleriyle mutlu olacağım. Hiç gitmemiş gibi yine sohbet edeceğim onlarla. Çünkü ölü değil onlar. Yüreği o kadar temiz olanlar, helal rızık için alnının teriyle, elinin, yüzünün karasıyla ölenler şehittir. Şehitler ölmez.’

‘Benim babam ölmedi.’

Efendimiz(SAV) buyuruyor ki;

“Şehitler beş kısımdır: Bulaşıcı hastalığa yakalanan, ishale tutulan, suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda savaşırken şehit olanlar.” 

“Malı uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir; dini uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir.”

Derin Vadilerin Sonu

 

Derin vadiler, uzun, sarp yollar var önümüzde. Karanlık, soğuk bir vadi bu. Uğuldayan, yüzümüzü tırmalayan bir rüzgar arkadaşlık ediyor bize bu bilinmez yollarda. Burada ihtiyacımız; sabır ve dua, tevekkül ve teslimiyet…Derin vadilerde yol almak derin bir basiret ister. Ne gelirse başımıza O’dan bilmek, sorgulamaksızın kabullenmek. İşin sırrı işte burada.

Hiç korkma sen buralarda. Karanlık, ıssız ve susuz görünse de, bu vadilerin sonu mutlaka bir gün düz ovalara, ışığı, suyu bol çayırlara çıkacaktır. Şafak öncesi o karanlıklar korkutmasın seni. O zifiri karanlığın da bir nihayeti, çekilen binbir dert ve sıkıntıların da bir ferahlığı, ılık ılık üfleyen bir nefesi vardır. 

O karanlıklar, soğuk rüzgarlar, ıssız, susuz yollar olmasa ne o içini ısıtan güneşin ışığını, ne de yemyeşil sulak çayırların kıymetini bilebilirdin. Ayağına dikenler batmasa, yumuşak, ipek halıların değerini bilemezdin.

Çirkinlikler, zorluklar olmasaydı, güzelliklerin, kolaylıkların nimet olduğunu kim bilebilirdi? Sana çirkin görünen işlerin ardında bile birer güzellik var olduğunu, hepsinin vazifeli olduğunu bil. İşte bu sebeptendir ki adımlarını ince ince ayarla, hareketlerini bir kelebek nazikliği, ağını sabırla ören bir örümcek inceliği ile yap. Sonunu düşünmeden hiç bir işe kalkışma!… 

(Not: Bu yazı çook önceden(2012) yazılmıştı.)

Rüzgara Seslendim

yağmurr

Bütün gece rüzgarın uğultusu, yağmurun dur durak bilmeyen melodileri hakim oldu sessizliğe.  Bir yandan yağmur, yeryüzünün kirlerini yıkamaya çalışırken… Uyku tutmadı bir türlü. Bütün günün yorgunluğu, işittiğim sözlerin, olur olmaz bakışların ağırlığı daha bir çöktü üzerime gece vakti. Dışarı çıkıp yağmura, rüzgara seslenesim geldi; ‘Hey rüzgar! Al beni de götür o diyar-ı gurbetlere. Artık buradaki gürültülerden o kadar yoruldum, o kadar uzaklaştı ki herkes ve her şey benden, neresi gurbet, neresi sıla bilemiyorum. Senin kanatların benim gibi günahlarla yüklü, aciz bir kulu kaldırıp başka yerlere götürmeye muktedir olur mu?’

Fakat hiç bir ses çıkmadı rüzgardan. Yine aynı uğultusuyla koşturmaya devam etti. Yağmur da işitmedi söylediklerimi. O da rüzgarın süpürdüğü yeryüzünü ıslatıp yıkama telaşındaydı. Yağmur kendi türküsünü haykırırken kimseyi duymuyordu. Ağaçları, çatıları, sokakları, yüksek dağları ve çiçekleri ıslatırken vazifesini yapmanın rahatlığı, pervasızlığı ona hiç bir şeyi farkettirmiyordu. ‘Beni de yıka! Tozlarımdan, kirlerimden arındır, lütfen.’         O da arkadaş olmadı bana.

Bir ara gözyaşlarıma sığınmak istedim. Onlardan medet umdum. Gözyaşlarım da terketmişti beni. Azıcık görünüp gittiler hemen. Oysa ben dışarıdaki yağmur gibi sağnak sağnak ağlayıp içimdeki bütün zehri boşaltmak istiyordum. Tıkanıp kalmıştım sanki. Hiç bir şey bana yardım etmiyordu. Sonra kendime seslendim. Kendi nefsime, benliğime. Bir yağmur veya rüzgar kadar olamadın diye. Nerede senin iraden, inancın, umudun?…

Pencereyi açıp mis gibi yağmuru kokladım bir ara. Yağmur ne kadar duruydu. Hiç bizim gibi kirlere bulaşmamıştı. Yağmuru seyretmek, rüzgarı dinlemek, ciğerlerimi temiz havayla doldurmak biraz rahatlattı. Sıkıntıyı veren ve sonra da rahatlatmak için sayısız nimetlerini gönderen Cenab-ı Mevla’ya şükrettim o an.

513558__wet-leaf_p

Karanlığa da seslendim. Kapkaranlık geceye. ‘Sende insanı hem yalnızlaştıran, hemde sakinliği, sessizliğiyle rahatlatan bir şey var. Cevap vermesen de beni duyuyorsun ve çok iyi anlıyorsun, biliyorum. Bir kaç saat sonra dürülüp, toplanacak ve yerini aydınlık gündüze bırakacaksın. Ne kadar ruhum senin siyah koynunda kasvete bürünse de aslında ben seninle belki aradığım huzuru buluyorum. Keşke sen elimden tutsan da alıp götürsen beni…’ 

Hakikat şu ki; şu dünya zindanı yoruyordu beni… hepimizi. O gün Canan da (öğrencim) çok yorgundu. Derste arka sıralarda hıçkırıklara gömülmüştü. Arkadaşlarının tesellisi de işe yaramıyordu. Yanına gidip sormadan edemedim. Canan’ın anne ve babası ayrı. Her biri farklı şehirlerde. İkisiyle de kalmıyor o. Halasında kalıyor. Anne baba hasretiyle büyümek, varken yokluklarını çekmek henüz 16 yaşında bir kız çocuğuna kolay mı gelir? Anneleri, babaları ayrı ya da vefat etmiş yalnız ve yetim çocuklar… Bir sıcak sarılmaya hasret çocuklar, yollarda kalmış kır çiçekleri! Efendiler Efendisi (Sav)’de yetimdi. Yetimlerin en güzelinin sıcak dost eli, gül kokulu nefesi yalnızlığınıza arkadaş olsun inşallah. 

Uykusuz gecelerin, dinmek bilmeyen gönül yorgunluğunun en güzel ilacı ne olabilir?

Uykusuz gecelerin aslında tek ilacı her an bizi yalnız bırakmayan Rabbe yönelmek değil de nedir? Huzuru yakalamanın tek yolu O’nun huzurunda eğilmekmiş.

Ruhum özgürlüğünü istiyor. Rahat bırakın beni!…

Not: Bu yazı ve önceki yazı bir süre önce yazıldı ama paylaşmak konusunda tereddüt ettim. Kısmet şimdiymiş.

Ben Sonbahardayım

DSC_1040Hüznümü nereye saklasam bilemiyorum. Nasıl da çabuk yorulurmuş insan meğer. Ne kadar kısaymış mutluluklar. Sevdiklerim terkederken beni birer birer… Ve her gidiş fani dünyaya aldanmışlığımı bir kez daha haykırırken, bir kez daha yalnızlığımla başbaşa kalırken… İçimde susturamadığım sonsuzluk duygusu… Hayalimse ufukta güneşin hiç batmaması. Saçlarımın beyazlamaması, yüzümde kırışıklıkların olmaması… Hep aynı coşkuyla sarılmak hayata. Hep aynı kuvveti bulmak ve onu tutabilmek sımsıkı…

Havalar ısınıyor yine. Mevsim ilkbahar. Ağaçlar gelin gibi bembeyaz, narin… Tomurcuklar çıkıyor, kır çiçekleri her yerde şirin ve taptaze. Kuşlarsa her zamanki gibi hoş ezgilerini fısıldıyor. Bense içimdeki sonbahardan bir türlü kurtulamıyorum. Bir türlü benim mevsimlerim değişmiyor. İlkbaharı, yazı çoktan geride bırakmışım. Belki soğuk bir kış beni bekliyor.

Bir kuş oldum ılık bahar esintileriyle süzülen göklerde. Birazcık baharın coşkusu ruhuma bulaşır umuduyla uçarken havada, aniden bir garip, kanadı kırık bir kuş çıkıyor karşıma. Uçurumun kenarında bir kuru dala öylece tutunmuş. O kadar hüzünlü, kederli ve mahzun bakıyor ki bana… O kadar yalnız ki… Nasıl da tesir ediyor yüreğimin ta derinliklerine o kederli bakışı… Nereye gitsem onun hüzünlü gözlerini bir türlü unutamıyor, hep üzerimde hissediyorum. Gidip ona teselli vermek, kırık kanadını tedavi etmek, tekrar gökyüzünde uçmasına yardımcı olmak istiyorum. Fakat bir türlü ulaşamıyorum. Sanki o bambaşka zamanlardan gelmiş, sadece bir görünüp gitmiş. 

Uzanıp, arasam da onu bulamıyorum… Sanki sadece bir hayal…

 Hüznümü nereye saklasam bilemiyorum.

(Yorgun ve yalnızım küçücük dünyamda. Bırakın da öyle kalayım.)

 

 

Karanfilim

images

İnsana bazen kendisi fazla gelir ya. Hani bütün benliğini çöpe ya da pencereden atası geliverir. İşte şimdi yine o hisler büyüyor içimde. Yine gecenin bir yarısı bir şeyler karalamak istedim. Fakat ne yazık ki artık eski coşkuyla yazamıyorum. Kendimde o ruhu bulamıyorum. Karamsar, üzüntülü ifadeleri de kullanmamak için sözler verdim. Hüzünlü, karamsar yazmayacağım dedim. Ama yazılardan hüznü filtreleyince sanki yazılacak pek bir şey kalmıyor.

Hüzün dalgası maalesef bana pek çok kez uğruyor. Şimdiye kadar paylaşmaya cesaret edemediğim, fakat bundan sonra oraya yazmayı düşünmediğim bir yer daha var ki artık gizleyip, gizlememeyi o kadar önemsemiyorum. Burada yazılmış yazıları da lütfen siz de pek önemsemeyin: https://karanfilim.wordpress.com

Efendimiz’in Taif Dönüşü Yaptığı Dua

güllllİlahi ! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresiz kaldığımı, halk nazarında
hor görüldüğümü, ancak sana arz eder, sana şikayet ederim.
Ey merhametlilerin en merhametlisi ! Herkesin zayıf görüp de
dalına bindiği çaresizlerin Rabbi sensin.
İlahi ! Huysuz, yüzsüz bir düşman eline beni düşürmeyecek, hatta
hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile beni
bırakmayacak kadar bana merhametlisin.
İlahi ! Eğer bana karşı azaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belalara
hiç aldırmam. Fakat, senin esirgeyiciliğin bunları göstermeyecek kadar
geniştir. Sana sığınırım. Senin cemalinin nuruna sığınırım. Bütün
karanlıkları parlatan, dünya ve ahiret işlerinin ıslahının yalnız ona bağlı
bulunduğu Nur’a sığınırım.
İlahi ! Sen razı olasıya dek affını diliyorum. Bütün kuvvet, her
kudret ancak senindir.

Kaybettiklerimiz

1374743259_uzgun-cocuk

İnsanların başkalarına tahammül edemeyebileceğini, hazımsızlık ve kıskançlık duygularını ilk kez  daha küçük bir çocukken sokakta arkadaşlarımla oynarken öğrendim. Birbirini kıskanan, kendisiyle diğer çocukların oynamak istemediği, dışlanan bazı çocuklar durmadan kavga ediyor, bazen saç baş yoluyor, birbirlerine zarar veriyorlardı. Sonra da anneleri çıkıyordu sahneye. Bir süre de onlar tartışıyordu bazen. Ya da eğer anneler yeterince olgun ve sabırlı ise hiç karşı tarafla muhatap olmuyor çocuğunu içeri çekiyor, kendi çocuğunun hatalarını düzeltmeye, ona yapıcı, olumlu tavsiyelerde bulunmaya çalışıyordu. Benim de küçükken Mehtap adında gıcık olduğum, sevmediğim bir arkadaşım vardı. Anlaşamıyorduk bir türlü. Galiba ben biraz cadıydım. Onu gördüğüm zaman uzak duruyor ama kendisine çocukça hakaretler edip kızdırmaya çalışıyordum. O da beni yakaladığı anda pataklıyordu tabi. Ama sonra biraz büyüyüp, kendimi daha güçlü hissetmeye başlayınca ben onu dövmeye, hatta bazen kardeşine sataşmaya başlamıştım. Şimdi düşünüyorum da hiddet ve şiddet çocuklukta dahi olsa çok kötü bir şey. Keşke hiç öyle davranmasaydım. Karşımdaki kişi ne derse, nasıl davranırsa davransın ben sabırlı, olumlu olsaydım. Ama çok, toy ve hamdım o zamanlar.

İnsanların birbirini kırıp üzdüğünü daha sonraları da gördüm. Çok üzücü hadiseler yaşadım. Hele çocukluktan çıktığım ilk yıllarda rahmetli babam öldükten sonra ortak iş yaptığı amcamların ne yapıp edip her şeyi elimizden almak için bizim eve durmadan gelip gitmeleri, annemi her seferinde ağlatmaları, istediklerini aldıktan sonra da bir daha semtimize dahi uğramamaları, annemin bir daha onlarla hiç görüşmemek için and içmesi…vs.

Kırgınlıklar, kavgalar olmasa ne olur sanki. Annem o kadar bunalmış ki şimdi düşününce daha iyi anlıyorum. Teyzemle de yaklaşık on senedir küsler. Sebep ise rahmetli anneanneme hastalığında birlikte bakarken birbirlerine söyledikleri bir takım sözler, yanlış anlamalar, kırgınlığı uzatmalar, falan filan. Annem ”Ben büyüğüm, o beni arasın.” diyor. Teyzem de anneme çok kırılmışmış. Bence biraz da inat ve gururlarından dolayı bir türlü ilk adımı atmaya cesaretleri yok. Bu küskünlükle hangisi ne kazanıyor diye sorduğumuzda ise yok yere çekilen üzüntü ve küs olunduğu için günaha girmekle geçen yıllar, birbirinden uzaklaşan kardeşler, hatta kuzenler. Sıla-i rahimin rafa kaldırılması, sıkıntıları ya da sevinçleri paylaşabileceğimiz akrabalarımızı yanımızda bulamayışımız. Ve bunun eksikliğini hep hissedişimiz.

Bunları burada paylaşmak belki gereksiz. Ama vatanımızda son zamanlarda yaşanan garip, trajik hadiseler beni eski yaşananları düşünmeye, sorgulamaya sevk etti.

Yine birileri başkalarına hayat hakkı tanımamak için elinden geleni yapıyor. Güç ve kudreti elinde bulundurmak gücünü kötü yönde kullanmak için mi?Başkalarına karşı merhametli, hoşgörülü olmaya engel mi? Gıybet ve sui zan bizlerin içine adeta virüs gibi girmiş. Ne kadar yazık.

Titremeliyiz… Öyle bir Nebi’nin (sav) ümmetiyiz ki her anı, bakışları, konuşması, susması, gerek yalnızken, gerek insanların arasındayken bütün insanlığa örnek ve hikmet  doluydu. O (sav) bir hoşgörü, anlayış insanıydı.

Buhârî, Müslim, şu vak’ayı naklediyorlar:

 “Bir gün Allah Resûlü mescitte oturuyorlardı. Bir bedevi içeriye girdi; ihtimal Efendimiz’e bir şeyler sorup öğrenecekti. Fakat bu adam gitti ve mescidin bir tarafına idrar etmeye durdu. Oradakiler, ‘Dur, yapma!’ diye müdahale etmek istediler. Allah Resûlü “Adamı bırakın ve idrarını kestirmeyin!” buyurdu. O bir bedevi idi. Kalkıp onu dövebilirlerdi. Ne var ki, bedeviye karşı böyle bir muamele de bedevice olurdu. Allah Resûlü’nün ashabı bedevi değildi. Sonra buyurdular ki: “Gidin bir kova su getirip idrarın üzerine dökünüz; su o pisliği alır götürür orası da temizlenir.”

İnsan Neyle Yaşar?

images

İnsan neyle yaşar? Ekmekle mi? Su ile mi?

İnsan önce güvenmek ister yaşamak için. Çevresine, arkadaşlarına, yakınlarına.

Sonra sevmek, sevilmek ister insan. Bir avuç sevgiyi üfleyip göndermek, gözlerinle sevgiyi konuşturmak bu kadar zor mudur? Dostlarına, yakınlarına; ‘Seni Seviyorum’ demek çok mu gayret gerektirir.

Bir de paylaşmayı katar hayatına. Sevgisini, sevincini, acısını, ekmeğini paylaşır.

Çoğu zaman unuttuğumuz hepsinden önemlisi bir şey var ki, duayla yaşar insan. Dua eden kişi kul olduğunu, hakiki huzurun acizliğini ilan edip, Rabbine yönelmede olduğunu hisseder bütün ruhuyla.

Fakat bazen öyle zor anlar yaşar ki, hiç anlam veremez olup bitenlere. Beklemediği olaylar birbirini kovalar. İnsan yorulur art arda hücum eden olumsuzluklarla.  Başını kaldırdığında bir yığın ihanet, yalan ve riya… Bazen tanıyamaz en yakın dostlarını.

Ne çabuk unutur bazen insan hoşgörülü olmayı, yumuşak ses tonuyla konuşmayı, kusurları görmezden gelmeyi. Bence hep kendini ispat etme, haklılığını ortaya koyma peşinde olan insan aslında farkında değil ki baştan kaybediyor.

Şu acımasız asırda insanlar birbirinden gitgide uzaklaşıyor. Uzağa gitmeye gerek yok; örneği kendimden verebilirim. Belki güvensizlik, belki incinme korkusundan dolayı dostlarımdan uzaklaşmaya, onlarla göz göze bile gelmemeye çalışıyorum bazen. İnsanlar birbirlerinden uzaklaştıkça teknolojiyi arkadaş ediniyor. Sanal ortamlarda bir sürü arkadaş, takipçi vs…

İncitmemeyi ve incinmemeyi bir öğrenebilsek…

İncinme incitenden

Kemâlde noksan imiş

İncinen incitenden.

İnadına yaşamak

Fotoğraf0407

 

 

Belki zor, belki çok çileli ama, keşke insanlık her şeye rağmen inadına güzel yaşasa ve her birimiz hayatın hakkını verebilsek…

Susuzluğun pençesinde kıvransan, kızgın güneşin altında bütün hücrelerinin kavrulduğunu hissetsen, etrafını dikenler sarsa, karanlığın koynuna doğru yol aldığını bilsen, baktığın her yerde susmuş, hain bakışlar seni karşılasa da yine de inadına…

Herkes yalan söylese de doğruyu söylemekten, herkesin korktuğu anda hakikatleri haykırmaktan, vefasızlık görüp yalnız kalmaktan korkmadan yaşamak…

Falancalar ne der diye değil, Rabbim ne der diye yaşamak… Her an bu gerçeği unutmamak…

Kurumuş yaprakların, solmuş çiçeklerin arasından umut veren kır çiçekleri gibi narin boynunu uzatmak…

İnadına yaşamak…

 

Vicdan

DSC00186

Asla yanılmayan, yalan söylemeyen, insanın ruhuna işlenmiş bir hakikat. Önce bir televizyon programında, sonra tekrar internetten izlediğim vicdan gerçeğini burada paylaşmak istedim. Vecede kökünden geliyormuş. İnsanın kendi varlığını duyuşu, Rabbinin kendisiyle olan münasebetini duyması., hissedip yorumlayabilmesi imiş. O melekuti bir mekanızmaymış. Hayrı hayır olarak bilip ondan inşirah duyan, şerri de şer olarak hisseden ve ondan da ikrah eden, onunla kendi arasını ayırmaya çalışan bir iç mekanizma. 

Bediüzzaman vicdanı mülk ve melekut alemi arasında bir geçiş olarak tanımlıyor. Onu anlamak için en başa, insanın yaratılışına gitmek gerekiyor. İnsan yaratılırken Allah ”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye soruyor. ”Kalu bela.” -evet Sen bizim Rabbimizsin.- şeklinde bütün yaratılmış olan ruhlar cevap veriyor. Vicdanda kayıtlı olan hakikat aslında o -Bela- hakikatidir. 

Fakat insan nisyan kökünden geldiği için unutuyor. Rabbine -Kalu Bela- da verdiği sözü unutuyor. Vicdan da verdiği bu söz unutulunca rahatsız oluyor. İnsanı aklı, hisleri, mantığı, yaptığı kıyaslar yanıltabilir. Ama vicdan asla yanılmaz. Konuşmacı diyor ki; vicdan güne bakan çiçekleri gibi  hep hakka dönüktür, hiç yanılmaz. Yine Bediüzzaman Rabbimizi bizlere tanıtan 4 külli şeyin olduğunu söylüyor. 1. Kainat Kitabı, 2. Kur’an Kitabı, 3. Efendimiz(sav) 4. Vicdan…

Fakat eğer hak adına kararlar vermez, görmezden gelirse vicdanlar körelir. En hassas ölçüleri tartan vicdan tonlarca ağırlıktaki ölçülerin bile farkına varamaz. Onca büyük günahları, cürümleri görmezden gelir. Böylece yanılmaz dediğimiz vicdan hakikati yanlışları görmemeyi, tepki vermemeyi, yani susturulmayı öğrenir. Rabbinden işte bu şekilde uzaklaşır. Eğer insan bütün latifelerini, şuur, akıl ve iradesini batılla, Rabbinin hoşnut olmayacağı şeylerle doldurursa vicdan hakikatinin harekete geçerek insana doğruları fısıldaması çok zordur. 

Burada özetin de özeti olarak anlatmaya çalıştığım vicdan hakikatini konuya vakıf ilim adamlarına havale ediyorum. Elbette ki benim haddim değil. Duyduklarımı satırlara dökmeye çalıştım. 

Ne kadar zormuş şu kaoslarla yoğrulmuş, ahir zamanda temiz, lekelenmemiş vicdanlar bulabilmek. Çılgın gürültülerin arasından hakikatleri konuşan sözleri duyabilmek. Ruhları yakan ateşlerin üzerine ılık meltemleri kim üfleyecek?

Sağır Vicdanlara

Bir akbaba başında bekliyordu 
Can çekişen aç bir insanın. 
Gazete sütunlarında ki 
Bu resim haykırıyordu 
İnsanlara 
Sessiz feryatlarıyla, 
Sağır vicdanları göreve çağırıyordu 
Ne deyimde ne yazayım dostlar oy! 
Galip gelen, 
Bir hıçkırık ve ardından gözyaşımdır 
Gem vurduğum duygulara. 
Hasret kaldı bedenim 
Bölünmez uykulara 
Nedir? Nicedir? 
Sabahını beklediğim 
Bu kaçıncı gecedir? 
İnsanlık dediğin 
Nedir, kaç hecedir? 
Gazel okumak kolay 
Hariçten. 
Gören var mı? 
Duyan var mı? 
Ta içten. 
Nerede vicdanlar? 
Susmuş lisanlar 
Neden hep 
Gündelik telaşlarda insanlar?
 

Bekir Sami Ünsal

Sağnaklar Yağsın. Hoşgörü de…

cristal-ice-love-snow-snowflake

Ne kadar çoğaldı gürültüler. Tahammülümüz kalmadı en ufak bir yaprak kıpırtısına. Artık insanların olduğu her yerde bir kokuşmuşluk, sunilik ve boşuna gevezelik… Her şeyden kaçmaya çalışıyoruz. Ama olmuyor, olmuyor işte.

Bu akşam bilgisayarın yine karşısındayım ve sonunda bölük pörçük yazdığım şu yazıyı tamamlamaya karar vermiş bulunuyorum. Bir yandan da fazla zaman harcadığım için kendime kızmaktayım.

Karların yağması, yağmur bulutlarının toplanıp üzerimize sağnakları boşaltması…. Tohumların filizlenip yeşermesi… Hırçın Karadeniz’in bembeyaz köpüklerle sahili yıkaması… Yuvadaki yavru kuşlara annelerinin azim ve coşkuyla yiyecek taşıması… Güzellikleri artık göremez, yaşayamaz olduk. Ya da yaşasak bile o kadar az farkındayız ki…

Yüce dağların başına kar yağmış. Tıpkı türküdeki gibi. Fakat kimse merhamet eylemezmiş gözlerinin yaşına… Merhamet kaldı mı? Her var olan, her vücut bulan ben demiyor mu? Her can anca kendi halini görüp kendi acziyetini sergilemiyor mu? Verilen sözler unutulup yarı yolda bırakılıp gidilmiyor mu? Vefa hiç uğramıyor mu artık bu memlekete?

Artık üzülmeyelim. Artık bir yeter diyelim. Her şeyi bilen bir Yaradan’ımız var. O nasıl olsa bizi koruyup kollar. Değil mi?

Haydi biraz uzaklaşalım bu diyardan. Ilık, huzur dolu rüzgarların estiği bir memleketlere gidelim. Ne birbirimize, ne de başkalarına kırgın olalım. Öyle bir yere gidelim ki; hiç kem söz, yan bakış, art niyet olmasın. Bütün çiçekler, kuşlar gülümsesin bize orada. Ne kadar yorulduk, ne kadar tükendik değil mi? Artık bu hüzne de, acı dolu haykırışlara da son verelim. Gülen gözlerimiz konuşsun. Çok söze ne hacet? Bırakalım şu karanlık bulutlar gibi üzerimize çöken uğursuz hadiseleri.

Sevgiye, saygıya, hoşgörüye sarılalım. Ne olursa olsun…

O’dan Af Dilemek

gülll...

Anlatamadık hakikatleri… Hep yanlış anlaşıldık. Dilimiz tutuldu, kolumuz, kanadımız kırıldı. Gönlümüz o sözlere, o kindar  bakışlara nasıl da incindi. Cemiyet ön yargının, su-i zannın, aldanmanın kurbanı olurken… Enaniyetin, gururun o yıkılmaz engeli karşımızda cani gibi dikilirken. Bencillik, samimiyetsizlik her yerde cirit atarken…

Anlatamadık hiç bir zaman derdimizi. Müsaade etmediler. Acılarla kavrulurken kıpırdatamadık dudaklarımızı. Rabbimize yönelmemiz bile sorgulandı. El açıp dua etmemiz de suç oldu. Kardeşlerimizin, çocuklarımızın elinden tutup onlarla güzellikleri paylaşmaya bile cesaret edemedik. Hep korktuk. Gözyaşlarımızı içimize akıttık. Öz yurdumuzda garip, öz yurdumuzda parya olduk ve buna alıştırıldık ister istemez. Suskun, aciz hale gelirken meğer ne vahim, acınası hallere girmişiz. Bilemedik suskunluğun bazen en büyük vebal olduğunu.

Bazen de unuttuk günahın günah olduğunu. En kalın gaflet örtülerini örttük üzerimize. Kendi düştüğümüz boşluklarda gömülürken başkalarını da peşimizden sürükledik. Başka gönülleri de perişan ettik göz göre göre… 

Ama bir bedende hala hayat varsa, hala nefes alıp veriyorsa, asla ümitsiz olmak yoktu. Bu yolda ölmek vardı ama dönmek yoktu. Bir Rahmet-i Sonsuz’un kullarıysak eğer, Rahmet kapısından ayrılmamak, yine O’na sığınmak ve af dilemek… Yalnızca bu hakikat vardı.

Onulmaz Yaralarım

56sustumiy3
Keşke konuşabilseydim. Aldırmaksızın şimşeklerin çakmasına, sağnakların boşalmasına, dağların üzerime yıkılmasına… Hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını bile bile… Yine eskisi gibi olmadığını bile bile şimdiye kadar… Bütün hücrelerim hırpalanıp, çürüse de, yine de vazgeçemediğimi haykırabilseydim. Kurtulmaya çalıştığım halde daha çok batıp yok olduğumu, yalanlarla kendimi uvuttuğumu söyleyebilseydim. Sonra da kıskacında hapsolduğum düşüncelerimin en orta yerine kocaman bir tokat atabilseydim. Düşünceler zinciri bir daha birleşmemek üzere dağılıp saçılsaydı. Hiç biri kalmayıncaya kadar kovalayabilseydim onları. Paramparça olmuş duygularımı da umutsuzca toplamaya çalışmadan savurabilseydim… Havada uçuşan tozlar misali rastgele oraya buraya üfleyip dağıtabilseydim. Sonra yine haykırarak; bunlar hep son oynanan oyunların eseri, dağıtın bu sahneyi, diyebilseydim.
Diyebilir miydim?
Ruhumda bitmeyen bir sarsıntı, üzerimden kalkmayan bir ağırlık ve onulmaz yaralarım…
Diyebilir miydim?

Anlat Dedem!

Fotoğraf0403E001Kim bilir neler yaşadın, neler gördün bu güne kadar… Ne sızılar hissetti yüreğin, ne acılar ve hayal kırıklıkları… Belki de bazen seni gülümseten, hatta kahkahalarla güldüren hadiseler uğradı hayat yolculuğuna. Bir konuşsan benimle… Bir hasbihal etsek oturup karşılıklı. Elinden düşürmediğin bastonunla, yavaş yavaş her namaz vakti camiye giderken, o samimi ve güzel halinle o kadar çok şey anlatıyorsun ki. Her gün seni nasıl hayranlıkla seyrediyorum, her gördüğümde şükürsüz, gafletle geçen hallerime nasıl pişman oluyorum bir bilsen. Senin gibi bir pir-i faniden duymak istediğim, benim de sana söylemek istediğim o kadar çok şey var ki…
Sen genç ve kuvvetliyken, hani şu medeniyet denilen şey bu kadar ilerlememişken insanlar bu kadar nankör ve bencil miydi? Sevgiden, saygıdan çok sevgisizlik, ihanet mi kol geziyordu ortalıkta? Umudumuz tükendi, yorulduk, çok yaralandık. Anlat bize dedem. Senin eskimeyen tecrübelerine, bizleri kucaklayacak, ümit ve sevgi dolu sözlerine çok ihtiyacımız var. 

Ruhumuzun Fısıltıları

güvercin...

Yorulmasın artık akıp giden zaman. Çılgın gibi koşmaktan, bütün güzellikleri önüne katıp sürüklemekten, durmadan gösterip gizlemekten, önce verip sonra almaktan bıkmadı mı? Biraz ara verin Allah aşkına şu volkanlar, seller misali hadiselerin hücumlarına. Seyre dursun bütün mahlukat.  Her şey de dursun zamanla birlikte. Yaprak bile kıpırdamasın, nefesimiz dahi duyulmasın. Gülümseyen, yüzler, muhabbetle uzanan sıcacık eller istiyorum. İstiyoruz hep birlikte. Görmesin başka şey bu gözler. Duymasın kulaklarım pür huzur fısıldayan namelerden ve sevgiyle dolu kelimelerden başka bir şey.  Ne olur alıp götürün gönlümü, aklımı, letaifimle birlikte bütün benliğimi. Yoruldum, çok yoruldum her gün bitmeyen keşmekeşten.

Ne çok konuşan bir millet olduk… Ne de çok kinimiz, garazımız, haset yüklü yüreğimiz varmış. Yakışır mıydı bize kötülemek, ayıplayıp, iftira etmek? Şu koskoca dünyayı nasıl da dar ettik kendimize. Biraz olsun dinlemeyi, şefkatle bakmayı, el açıp dua etmeyi denesek… Yakışır mıydı Hakkın lütfettiği, karşılıksız verdiği cennet vatanı el birliğiyle cehenneme çevirmek?

               ” Ya Rab! Kurtulsun! Hidayet ver bu millete…”
                                                  Mehmet Âkif Ersoy

Mehmet Akif’ten Seçmeler

vatan
Adamlığın Yolu Nerdense, Bul Da Girmeye Bak
Sade bir sözdür fakat hikmetlerin en mücmeli:
Bir halas imkanı var: Ahlakımız yükselmeli,
Yoksa pek korkunç olur katmerleşip hüsranımız…
Çünkü hem dünya gider, hem din, eğer yapmazsanız.
Ah O Din Nerde

Ah o din nerde, o azmin, o sebatın dini;
O yerin gökten inen dini, hayatın dini?
Bu nasıl dar, ne kadar basmakalıp bir görenek?
Müslümanlık mı dedin? … Tövbeler olsun, ne demek!
Haya Sıyrılmış İnmiş

Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki heryerde
Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde
Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul
Yalan raiç, hiyanet mültezem, heryerde hak meçhul
Ne tüyler ürperir ya rab, ne korkunç inkılab olmuş
Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş

Haya Öğren

Beraber ağlamazsın, sonra, kör dersin, sağır dersin.
Bu hissizlikten insanlık hem iğrensin, hem ürpersin!
Ne ibret, yok mu, bir bilsen kızarmak bilmeyen çehren?
Bırak tahsili, evladım, sen ilkin bir haya öğren!
 

 

(Mehmet Akif’in anlamlı şiirleri varken, başka şair aramaya gerek yok.)

Yüreğimizde Gizlediklerimiz

DSC_0189

İnsan unutamaz bazen. Unutamaz işte. Bir gün yüreğinin gözleriyle birlikte ağladığını, içinin ne denli acıdığını, acemice yaptığı hataları… Bazen güzellikler de unutulmaz: Mesela masum bakışlarıyla bir öğrencisinin ”Seni seviyorum, öğretmenim.” deyişini, bir gün hiç ummadığı anda, belki üzgün olduğu demlerde kendisine hitaben dostça bir seslenişi, soğuk geçen kışın ardından açan kır çiçeklerinin kokusu gibi…

İnsan unutmamalıdır; günahlarını, harcadığı boşa giden vakitleri, duasız geçen günleri… Bir kez daha aynı gaflete düşmemek için.

Hele kırdığı kalpleri, kendisi yüzünden uzaklaşan gönülleri hiç unutmamalıdır.

Bazı yaşananlar sebep olur ve insanı bir yerlere adeta sevk ediverir. Sanki uzaklardan uzanan gizli bir el gibi, hizmet dairesinin içine izni İlahi ile çekmek için… Vefa borcu olduğunun geç olsa farkında olmak, ama bunun altından kalkamamak ne kadar zormuş. Yepyeni, taze fidanlar bizi bekliyor. Onlar kendilerine ışığı ulaştıracak, kuruyup, solmamak için ab-ı hayat verecek muhabbet fedailerini bekliyor. Ya Rab! Bu mesele ne kadar mühim, ama hiç ender hiç şu aciz kulun ne kadar küçük!

İnsanın hiç layık olmadığını bildiği halde o vazifenin içinde yer almak ve bunun ağırlığı altında ezilmek…. Yüreğiyle ağlamak ne kadar zormuş….

Unutamamak… Ne kadar zormuş….

Yolculuk…İnsan Bir Yolcudur

Yol-Manzarasi-Fotograflari

Her yolculuk bambaşka dünyalara koşmaktır, nice umutlarla başlayan bir macera… Bazen sevinçli kavuşmalar fısıldar kulağımıza. Oysa yollar daha çok hüzün dolu ayrılıkları söyler durur. Farkında değiliz belki, ama çoğu zaman hayat ayrılıklara gebedir. Yolculuklar da aslında ayrılıkların habercisi… Ayrılıklar hep hüzün ve gözyaşı, insanın yüreğinde dinmeyen bir ağrı… Dayanması ne kadar zor, katlanması ne kadar acı.

Yusuf (as) kardeşleri tarafından o karanlık kuyuya atılmasıyla, sonra da tanımadığı insanların onu alıp bilmediği yerlere götürmesiyle yaşadı ayrılıkların en acısını. Yakup da (as) en sevdiği, gözünün bebeği yavrusunun bir daha hiç dönmeyeceği haberiyle sarsıldı. Güzel bir sabır, ruhuna işleyen kavi bir tevekkülle sığındı her ikisi de Yaradan’a. Bu sabrın, bu güçlü tevekkülün mükafatını en güzel biçimde vermedi mi Kudret-i Sonsuz?

Yola düştüğünüzde daha bir anlarsınız ne kadar aciz olduğunuzu. Yolculuklar her zaman yorar insanı. Hele şu çetin, dikenli hayat yolculuğu… Yolun sonunda, hatta sonuna varmadan nelerin sizi beklediğini bilemezsiniz. Hep umut edersiniz. Her şeyin daha güzel olmasını dilersiniz. Yolculuklar ve ayrılıklar… Söylemek bile insana ne kadar ağır geliyor. Gözyaşlarımızı, hüzünlerimizi yollara dökerken, sırtımızda yaşanmış hatıralarımızı sımsıkı bohça yapmışız. Nereye gidersek onları da usanmadan taşıyoruz. 

Bekler dünyanızı gülümsetecek ya da ağlatacak hadiseler her durakta. Her durak yeni bir sayfa, yeni nefestir. Her durak bir şeylerin başlangıcı, başka şeylerin de sona erişidir. Hayatı boyunca güzel yollarda yürüyebilenlere ve ilerledikçe hayatına yenilik, dirilik katabilenlere ne mutlu.

Ömür Dediğin

Ömür dediğin nedir ki?

Fotoğraf0120

Su gibi kolayca akıp giden. Yollarda koşan çocukların ardında savrulan, havaya karışan toz misali . Mum alevi gibi eriyip yok oluyor ömrümüz. Çürük meyveler gibi toprağa düşüp karışıyor. İki gün önce yediğimizi unuttuğumuz yemek gibi unutulup, değersizleşiyor. Bütün güzel renklerin karışıp grileşmesi gibi soluk, cansız bir resim kalıyor elimizde. Sabah ‘Günaydın’ dedikten sonra birden gece oluyor ve ‘Günaydın-İyi geceler’ demek arasında bir fark kalmıyor. Sanki ne sabah olmuş, ne öğlen, ne de akşam… Bütün zamanlar hep birmiş. Güneşin doğuşu anında ufuktaki kızıllık kadar güzel, akşam da hemen batıp gitmesi kadar kısa. Ömür dediğin bir papatya falı; seviyor- sevmiyor ya da gülümsüyor- gülümsemiyor… Yapraklarını kendi ellerimizle koparıyor, parçalayıp etrafa saçıyoruz. Biz kovaladıkça ömür daha bir hızlı kaçıp, elimizden gidiyor.

Sevinçler, üzüntüler ardı ardına örüp dokuyor hayatımızı. Bir zamanlar kazandığım  için sevinmiştim, sonra da mezun oldum diye… Bir gün geldi işe başladım diye mutlu oldum, başka bir gün başka bir şey için… Bundan sonra belki ummadığım sevinçler, mutluluklar birbirini kovalayacak.

Peki ya üzüntüler? Bu gün falanca işim olmadı diye üzülmüştüm, önceki gün sevdiklerim hastalanıp sağlığını yitirdi ya da onları kaybettim diye. Bir saat önce de hiç ummadığım bir şey için. Yarın, öbür gün daha kim bilir nelere üzülüp, dert edineceğim.

Son nefesimizi verene kadar kim bilir kimler, hangi hadiseler gelip dokunacak bizim hayatımıza… Bizim hayatımıza? Hayatı bu kadar kendimize mal etmesek belki o kadar üzülmeyeceğiz. Sevinmeyeceğiz de….

KEHF : 45 : ” … Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkileri (her renk ve çiçekten) birbirine karışmış, nihayet bir çöp kırıntısı olmuştur. Rüzgarlar onu savurur gider. Allah her şeye muktedirdir.”

Bir Nebi(Sav)’miz Var

Sen
Kaç zamandır yorgundum, sıkılmıştım hayatın bitmeyen dertlerinden. Bir nefes almak, bedenim yeryüzünde kalsa da ruhumu alıp göklere çıkmak, serinleyip ferahlamak, Rabbimle başbaşa kalmak istedim.
Fakat her zamanki tabiriyle sinir bozucu insanlar, lüzumsuz bir sürü işler bir türlü yakamı bırakmıyordu. Yine birilerine küsmüş, alınmıştım. Alınacak ne vardı ki sanki. Kimsenin umurunda değildi oysa. İnsanlar beni nereye kadar anlayabilir, dinleyip derdime derman olurlardı ki? Paylaşıp,anlatacak Yegane Merci’ye yeterince sığınmayı beceremiyordum.
Yaşadığımız hayatı ne kadar da gerçek sanıp ve ona fazlasıyla değer verip sonra da yanıldığımızı anlayınca gülümseyen maskesi düşmüş palyaço gibi ağlamaya başlıyorduk. Hepimiz sahnede çaresiz, umutsuz debelenip duran palyaçolar gibi değil miydik?
Bir Nebi vardı yol gösteren, yaşadığı her dakikasıyla insanlığa örnek, rehber olan. O varken ve yolumuzu aydınlatırken daha ne istiyorduk ki… O’nun değerini bilmeyen talihsizlerden miydik yoksa?
Bir Nebi(SAV) vardı; kızmayan, asla gönül kırmayan, intikam almayan, her zaman affeden…
Kimseyle çekişmeyen, boş şeyler konuşmayan, insanları kınayıp ayıplamayan…
Her zaman ağır başlı, hüzünlü ve mütebessim…
Her türlü durumda sabırlı, sakin, cömert, fedakar, gösterişten uzak ve şefkatle dopdolu…
Sıradan insanlar gibi yaşayan, ama asla sıradan olmayan. Fakat bizler O’ndan uzak yaşayarak ne kadar sıradanlaşıyoruz.
O’nun yolundan gitmedikçe, hayatını rehber edinmedikçe ne günlük hayatın problemleri sona erer, ne de ahirette O’nun yüzüne bakacak, huzuruna çıkacak takatimiz olabilir.
Mevlit Kandiliniz mübarek olsun.

Bir Rüya Ülkesi

minik-orman
Yolculuk var. nereye mi? Hayalen de olsa aşağıda niteliklerini saydığım yere:
İnsanların sevgi ve saygıyla beslendiği,
Sabır, iyi niyet ve hoşgörü esintilerinin hakim olduğu, 
Kimsenin kimseyi kötüleyip karalamadığı,
Müslüman, Hristiyan, Alevi, Ateist… vb. ayırımlarının yapılmadığı,
Bilim,  kültür, inanç, ilim ve teknoloji yolunda ilerlemekten başka hiç bir amacın, hedefin olmadığı,
Yetimin, fakirin karnının herkesten önce doyduğu,
Zenginler ve fakirler arasında sevgi ve güven bağlarının olduğu,
Çocuklarımızın ve gençlerimizin eğitiminin her şeyden önemli ve geleceğe en karlı yatırım olarak görüldüğü,
Zorlukların birlik ve dayanışmayla kolaylıkla aşıldığı,
Almaktan çok vermenin sevildiği…
Kısacası; her yanının bir çiçek bahçesi gibi olup, tatlı rayihaların bizleri sardığı ve insanlarının da rengarenk açan çiçekler gibi ortalığı güzelleştirdiği, aralarda ayrık otlarının bitmesine asla izin verilmediği bir ülkeye, bir dünyaya…
Bir rüya ülkesine….

Ebedi Bir Hayat İstiyorum

263205FKnj_w(2)

Bunlar ilk gözyaşları değil, ne ilk, ne de son….

Derin, karanlık bir uçurum var önümde.

Gözlerim sislerin arasında, göremiyorum.

Çığlık çığlığa seslensem de kimse duymuyor.

Eziliyorum, yine yılların hüzünleri omuzlarımda.

Yük ağır, doğrulamıyorum ne yapsam da.

Nedir beni bu kadar kederlendiren, üzerimden gitmeyen?

Nedir gitgide hayatı daha da ağırlaştıran üzerimde?

Her yerde yokluk, her yerde bir sona eriş.

Yine hüzün ağlarını ördü, dokunmayın yüreğime.

Yüreğim artık istemiyor biten, giden şeyleri.

Zihnimde uçuşmasın ayrılık cümleleri,

Artık gidenlerin arkasından el sallamaya,

Yalandan gülümsemeye takatim kalmadı.

Bütün güzellikler buruk, hepsi bitip gidiyor.

Dün kanadı kırık bir güvercine ekmek verdim,

Bu gün ölmüş penceremin önünde, o da terk etmiş.

Haykırıyorum ben de İbrahimvari(as);

Bitip gidenleri, yitip yok olanları sevmiyor, istemiyorum!

Bir sonsuz, baki, umutların bitmediği,

Ağlatmayan ve hüzünlerin sarmadığı, sonsuz, ebedi…

Ebedi bir hayat istiyorum.

Ebedi bir hayat istiyorum…

Hazan Deyince

Autumn_Sea_590x300

Çok yazılmış, çok söylenmiş hazan üzerine. Hep bir sonu, onunla birlikte gelen hüznü hatırlatır. Hazan deyince yalnızca Eylül müdür? Dökülen yapraklar, ağlayan bulutlar mıdır? Yüreğimizde büyüttüğümüz hasretimiz midir? Oysa ne bir mevsime sığar hazan, ne de yürürken hışırdayan sarı yapraklara. Her an, her dakika bir hazan ve beraberinde bir hüzün var aslında. Ne kadar da benziyorlar birbirlerine. Ömrümüz boyunca bitmeyen, bitiremediğimiz mevsim işte budur… İnsan niye sürekli eksikliğini duyar bir şeylerin, neden hep bir yanı acı duyar, gönlü kırık, gözleri yaşlıdır? Bağışlayın, yine hüzün vadilerinde geziyorum.

Bedirhan Gökçe:

Ve hazan başlamıştır…

Eylüldür ya;

Yaprak her tutunduğu dalda

Önce kurur, sonra düşer

İnsandır ya;

O da her güvendiği daldan
 
Önce kırılır, sonra düşer…
 
 

Gerçek Huzur

huzur_3

Her zaman yaptığım rutin işler var. Her akşam kitap okumak, başka şehirde okuyan sevgili kızımı aramak gibi. Bazen hep aynı işleri yapmak sıkıcı gelse de, okumak beni rahatlatıyor. Başka alemlere, farklı ufuklara taşıyor beni. Günlük hayatın keşmekeşini bir nebze olsun duraklatıp nefes aldırıyor bana. Yazmak ise haftada bir iki kere yapabildiğim zevkli fakat zor uğraşlardan biri. Yazmak içini döküp paylaşmanın farklı, güzel ve derin bir yolu. Ben öyle facebook ya da twitter gibi sitelerde paylaşmayı sevmiyorum. Her ikisini de denedim, ama bana hitap etmediğini anladım. Yalnız bu paylaşım sitelerini güzel amaçlarla kullanan insanlara elbette sözüm yok. Bizim gençliğimizde bunların hiç biri yoktu. Öyle internetten film, dizi, müzik falan indirmeyi bırak, cep telefonu bile hayal edemeyeceğimiz bir şeydi. Şimdi gençler ne imkanlara sahipler. Ama huzurlu ve mutlular mı? İşte bu tartışılır.

Yine telefonu aldım elime ve kızcağızım ne yapıyor diye sormak, sesini duymak ve sesimi duyurmak istedim. ”Ne yaptın bu gün?” diye sorduğumda bana bu gün alışveriş merkezine gittiğini ve oradan kendisine bot aldığını söylüyor. Geçen hafta buraya geldiğinde almak istediğini söylemişti. Ben kafamdaki  düşünceyi hemen ona söylüyorum; ”Senin botların vardı. Şimdi ne diye aldın?”  diye sorduğumda ise bana darılıyor ve biraz alıngan bir tavırla ”Ben zaten kendi paramla aldım. İhtiyacım vardı. Sen de kendine hiç bir şey almıyorsun. Alışverişe hiç gitmiyorsun. Başka yerlere gidiyorsun.” Yani kızım bana kendime hiç bakmadığımı, hep başkalarının peşinde koşturduğumu ima etmeye çalışıyordu. O daha 20 yaşında. Hayatının baharında. Gelecek için umutları, planları var. Bense o yollardan çoktan geçmişim. Gelmişim 46 yaşıma. Bu yaşlarda nedense insan giyime o kadar önem vermiyor. Temiz ve ortama, iklime uygun giyinmenin yeterli olduğunu düşünüyor. Zaten alışveriş için çarşıda dolaşıp vakit kaybetmeyi hiç sevmiyorum. 

Sevgili kızım! Ben de belki bir zamanlar senin gibiydim. İyi giyinme, çevreme kendimi bu şekilde kabul ettirme telaşındaydım. Ama şimdi düşünüyorum da iyi giyinmek ve yeni şeyler almak için ne kadar gereksiz üzülüp, telaşlanmışım. Bir parça huzura kavuşmayı, mutlu olmayı güzel giyinmeye bağlamışım. Bunun yanında akşamları seyrettiğim televizyon programlarında, tatillerde gittiğim yerlerde huzuru, mutluluğu aramışım ve bunların hayatıma renk kattığını sanmışım. Çocuklarım küçükken; ” Bir büyüseler de rahat etsem…” diye hayaller kurmuşum. İki çocuktan fazla asla olmaz diye düşünmüşüm. Kadınlık, annelik duygularımı çalışıyorum, bakmaya vaktim yok diye sınırlayıp, ruhuma eziyetlerin en büyüğünü yapmışım. Hataymış, hepsi büyük hataymış….

Neyse hiç olmazsa şu olgun yaşımda hayatıma farklılıklar katmanın telaşı içinde belki sağa sola koşuşturmaya çalışıyorum. Ya da koşuşturduğumu sanıyorum. En azından eskisi gibi düşünmediğim için mutluyum.

Canım kızım, gerçek huzur ne yeni alınan giysilerde, ne üç beş kişi bir araya gelinip yapılan manasız,  kısır sohbetlerde, ne de günü kurtarmaktan başka işe yaramayan ve boşa geçen kısacık hayatlarda… Huzuru kendi benliğimizde, içimizde aramalıyız öncelikle. Sonra da farkına vardığımız güzellikleri başkalarıyla paylaşmalıyız. Bir insana bir iyilik yapabiliyor musun? Kendinden önce başkalarını düşünecek kadar diğergam olabiliyor musun? Geceleri kalkıp Rabbine dua edip secdelere kapanabiliyor musun? İşte gerçek huzur orada?                    

                                          ”Gerisi hep angarya!” 

Yüzüstü sürünüp heder olmaktan kurtulmalıyız.

Hayat Nimeti Ve Nankörlük

sss

Gönül bir kez kırıldı mı tamir edilemiyor. Dalından koparılan gül eskisi gibi kokmuyor. Fırtınadan dağılan bahçemdeki çiçekler… tıpkı boynu bükük yetimler gibi artık gülümsemiyor. Olmuyor, olmuyor işte… Yanlışlar içinde boğulan vicdanım sinemde huzur-u kalp taşıtmıyor bana. Sular bir kez bulandı mı durulmuyor, arınmıyor bir türlü. 
Sular bir kez bulandı mı…

Kelimeler gizlendiler. Bir türlü ortaya çıkmıyor. Kelimelerin gizlendiği anda ben de kendimi karanlıkta buldum. Ben de kayboldum. Öyle dağıldı, hercü merc oldu ki her şey. Bütün dünyam alt üst oldu. Artık yazacak ne bir kelime, ne bir harf bulunmuyor. Bembeyaz sayfa önümde bana sessiz sessiz bakıyor. Düşünemiyorum, göremiyorum, hissedemiyorum. Duyamıyorum da… Bir ses, bir fısıltı dahi işitmiyorum.

Sonunu bekleyen, dalları, yaprakları kurumuş, kuşlara ev sahipliği de artık yapamayan, öylece garip kalmış zavallı bir ağacım şimdi… Esen rüzgarlarla zayıf dallarım da birer birer kırılıyor.

Sanki çer çöp denizinde yüzüyorum. Ben çırpındıkça denizde boğuluyorum. İçim dışım lüzumsuz kirlerle doldu. Şu çılgın zamanın deli rüzgarları savurdu. Tozları yüzüme, gözüme, her hücreme bulaştı. İstesem de o ilk çocukluk yıllarımdaki temizliği, saflığı bulamıyorum.

Bir tünelden geçer gibi bu hayattan geçip gidiyorum. Sağıma soluma baktıkça gölgeler, kulağıma gelen anlamsız sözler. Loş, kasvetli bir ışık var burada. Hiç olmasa daha iyi. Bu loşluk içimi daha da karartıyor.

Gözlerimi kapayıp bütün bu olumsuzlukları görmeyeyim dedim. Ama olmadı. Gözlerimi kapayınca kendimi dipsiz bir karanlıkta buldum. Kendi kederlerimde boğuldum. Ne geceleri uyuyabildim, ne de gündüzleri akl-ı selim bir halde gezebildim. Bilseniz ne kadar yorgunum…

Eski bir öğrencim ziyaret etti dün. Daha yirmili yaşlarında. O da yorgun. Hatta benden daha bitkin. Evde işsiz, içkici bir baba, serseri, tembel bir abi, ekmek parası için huzur evinde temizlik işi yapan bir anne. Bir yandan okuduğu Güzel Sanatlar Fak.’deki  uçuk hocalar, maneviyattan bihaber öğrenciler. Hepsi toptan kaybedilmiş hayatlar.

Bizim müdür çok üzülüyormuş. Bu öğrencilerin hali ne olacakmış? Bir kaç öğretmen bir araya gelsek de şunlarla bi ilgilensek, bi takım aktiviteler yapsaymışız. Çok haklı… Fakat öyle dibe vurdum ki, değil etrafıma bakınmak, kendimi bile düzeltecek halim yok.

Boşverin şimdiye kadar yazdıklarımı. Şeytan bir insanla uğraştığı zaman hep kendisini nazara verdirir, bahaneler buldururmuş durmadan…

Bu halet-i ruhiye içindeyken, birden nur gibi ayetler aklıma geliyor ve kafamın içinde şimşek gibi çakıyor. İşte o an anlıyorum; meğer ne kadar da az şükrediyormuşum:

”Biz insanı gerçekten bir sıkıntı içinde yarattık.” BELED – 4

”Hatırlayın ki Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.” İBRÂHÎM – 7

Bir Kasım Sabahı

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Soğuk, belki pek çok kişiye sevimsiz gelebilecek bir Kasım sabahı… Hızlı adımlarla yolda ilerlerken bir an önce çalıştığım okula varmak için gayret ediyorum. Haftanın son iş gününde hafif bir yorgunluk, sıkıntılı bir heyecan var üzerimde. Az sonra 34 kişilik sınıfa gireceğim. Biraz haşarı, biraz sevecen, günaha henüz ya hiç girmemiş ya da çok az bulaşmış olmanın verdiği masumiyetle bütün olumsuz hallerini severek görmezden geldiğim 9. sınıflar cıvıl cıvıl beni bekliyorlar sınıfta, eminim. Hepsi de gözümün önüne geliyor bir an. Kimi geveze, kimi tam tersi içine kapanık, çok sessiz. Kimi bilgiç, kimi de son derece nazik ve ağır başlı. Ders işlerken gevezelik yapanlara arada bir hafiften kızarken, dersi dinlemeye ve derse katılmaya çalışanlara yine sevgiyle nazar edeceğim ve; ”Keşke bütün güzellikleri önünüze sunabilseydim. O kadar toy ve o kadar acemisiniz ki…” diye düşüneceğim. 

İnsanlar, arabalar… Hepsinin acelesi var. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Bir kaç dakikam kaldı. Az sonra yıllardan beri çalıştığım okulu karşımda bulacağım. Caddeden sıyrılıp okulun karşısındaki parka doğru yürüyorum. Parkın tam ortasına geldiğimde ise sevimsiz bir manzara ile karşılaşıyorum. Bir kaç tane öğrenci… Bizim okuldan… Parmaklarının arasında acemice tuttukları sigaraları beni görünce gizlemeye çalışıyorlar. Bir an şaşkınlıktan nasıl davranacağımı bilemiyorum. Çocukların 3 tanesini tanıyorum. Öğleden sonra dersim var onlarla. Daha 15 yaşında gencecik, papatya misali, nazenin, umutlarımızın tam ortasında güneş gibi gördüğümüz ya da görmek istediğimiz gençlerimiz. Böyle mi hazırlayacağız onları geleceğe? Ne desem onlara? Nasıl göstersem sigaranın o çirkin yüzünü? Hem panikliyorum, hem de tepkisiz kalmamam gerektiği endişesiyle kırık dökük bir şeyler geveliyorum o Kasım sabahının ayazında. ” Yazık değil mi o körpe ciğerlerinize? Allah sizlere ne güzel sağlıklı birer vücut vermiş. Günah değil mi? Hem paranıza, hem sağlığınıza yazık. Anneniz babanız bunun için mi gönderiyor sizi okula.” Biraz utansalar da sözlerimin tesir etmeyeceğini biliyorum. ” Hadi çabuk okula! Geç kalacaksınız.” 

Kim bilir bu yaşta sigaraya başlamanın ardında neler yatıyor. O dumanı içlerine çekerken belki sabahları onlar için kahvaltı hazırlamayan, yataktan kalkmayan annelerinden, bir kerecik hal ve hatırlarını, eksiklerini, ihtiyaçlarını sormayan babalarından, sıkıntı ve dertleriyle ilgilenmeyen öğretmenlerinden ve okul idarecilerinden, daha kim bilir kimlerden sessizce hesap soruyorlar. Bir gün hepimizden gerçekten hesap soracaklar ve ya onlar adına bizlerden sorulacak…

Yaz boz tahtasına dönmüş eğitim sistemi… Her sene faydasından çok zararını gördüğümüz yenilikler… Yılgın, bıkkın öğretmenler… Kuru yapraklar misali oradan oraya savrulan, şaşkın öğrenciler… Umudumuz gençler… İşte ne umutlar, idealler uğruna ve ne bedeller ödeyerek kurduğumuz vatanımızın bir Kasım sabahı…

Kapılar

822672-isiga-acilan-kapi-2Hayat kapılardan ibaret. Her safhası yeni bir kapı… Kimi gün kolayca açılıyor. Kimi gün de zorluyor bizi. Bitecek, her şey gün yüzüne çıkacak, önümüzde hiç kapalı kapı kalmayıp, aydınlık ovalara, pürüzsüz ufuklara kavuşacağız dediğimiz anda tekrar yeni bir kapı, yeni bir bilmece gibi karşımıza çıkıyor. Bütün kapılar kapansa da Rabbimin sonsuz Rahmeti, Keremi, Hikmeti, Cemali de şu çetrefilli hayat yolculuğumuzda bizi koruyor, O, bizi gözetiyor ve seviyor. Hiç mahzun bırakmayacak. Bir gün hüznümüzü üzerimizden, ağır bir örtüyü çekip alır gibi alacak diye dua dua O’na yalvarıyor, başka kimseye değil, yalnızca O’na güveniyorum…

Hüznün Resmi

Rain_in_January_by_wolfskin

 

Hüznün resmi çizilir mi bilmem? Sözlerle de pek tarif edilemez. O sadece  hissedilir aslında. Bir bakış, bir iç çekiş, bir gözyaşında saklıdır hüzün. O her gün yediğin yemekte, içtiğin suda, belki gülümseyen bir yüzün ardında, bazen bir dostunun ”Nasılsın?” sorusuna verdiğin ”İyiyim.” cevabındadır. Hüzün geçmeyen günler, gülümsemeyen güneşler, bir türlü nokta konulamayan cümlelerdir.

Gökler ağlar, ağaçlar da… Rengarenk yapraklarını dökerken, hüzün mevsiminde.. Neler hatırlarım ben bu gri, serin ve ağlamaklı mevsimde? Bir sonbahar öğleden sonrası hasta yatağında son nefesini veren babamı, hasretini çektiğim yaşlı annemi, buruş buruş yüzü, kalın camlı gözlükleri, kendine has kokusuyla ninemi hatırlarım. Hüzünlü günler nerede olsam bulur beni.

Dünya bir hüzün yeriyse hep sadakatle, teslimiyetle onu kabullenmek, her halinle dua edip Yaradan’a sığınmak ne güzel. Yusuf’unu(as) kaybeden Yakup(as) misali. Hakkını veremediğin bir hayatın birbiriyle iç içe geçmiş yollarında ilerleyen, her anı hikmet dolu günlerin yorgun yolcusu; insan… Bitecek bir gün bu çileyle, sıkıntılarla yoğrulan hayatın. Bizlerden, onlardan ne söz, ne bir iz dahi kalmayacak. Öyleyse çer çöp hükmünde fani sıkıntılarla boğulma! Sevinçler, üzüntüler, güzellikler, çirkinlikler…hepsi geçici.

Sadece Seyret

983218-pencereden-bakan-kiz

Su üzerinde yazılmış hayat. Su üzerinde yürüyor insanlar… Geriye bir iz kalmıyor. Yaşanmamış hiç o duygular, heyecanlar, o muhabbet ve kırgınlıklar. Küçücük bedenin, sırtında günahların, sevapların… Yürüyorsun fasılasız. Durmak, dinlenmek yok.

Bu sabah niçin bu kadar sessiz hayat? Nerede gürültüler, anlamsız çığlıklar? Herkes uykuda mı? Herkes günahlarından, aldattıklarından ve aldandıklarından mı kaçmış? Uykuya mı saklanmış? Uyanın ey insanlar! Yolculuğunuz devam edecek, toprağın kucağına düşene kadar.

Bir avuç toprak bütün kederlerimizi, endişemizi, kısacık sevinçlerimizi bitirecek. Yüreğimizde ne kadar boşluklar varsa hepsini dolduracak. Hayattan çok üşümüştük diyeceğiz. İşte şimdi toprak bizi sarıp sarmalayacak, ısıtacak. Bir avuç toprak bütün kirleri temizleyecek, eğrilikleri yok edecek.

Hayat hep farklı sahneler sunuyor önümüze. Bizler de sahnede oynayan acemi oyuncular… Her gün sanki farklı bir pencere. Pencerelerden bazen güneş ışığı giriyor. O zaman tebessümle, sevinçle bakıyoruz etrafa. Bazen de sisli, buğulu, karanlık görünüyor. Gözlerimiz kararıyor o zaman, ruhumuz ağlıyor.

Zamanın Bedii tarif ediyor işte. Olur olmaz seslere kulak verip içini bulandırma:

Pencerelerden seyret, içlerine girme!

Yalnız Değiliz

332

Dedim; çok yalnızım.

Dedin; Ben ki sana çok yakınım. (Bakara 186)

Dedim; evet biliyorum, Sen bana yakınsın. Amam ben Sen’den uzağım. Keşke ben de Sana yakın olabilseydim.

Dedin; Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. (Araf 205)

Dedim; bu da Senin yardımını ister.

Dedin; Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? (Nur 22)

Dedim; tabi ki, beni affetmeni çok isterim.

Dedin; (Öyleyse) Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin. Gerçekten benim Rabbim esirgeyendir, sevendir. (Hud 90)

Dedim; çok günahkarım. Bu kadar kadar günahla ben naparım?

Dedin; Allah’ın kullarının tövbesini kabul edeceğini… ve Allah’ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hala bilmezler mi? (Tevbe 104)

Dedim; defalarca tövbe edip, tövbemi bozdum. Artık yüzüm kalmadı.

Dedin; Allah aziz ve bilendir. O, günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. (Mu’min 2-3)

Dedim; Bunca günahım var. Hangisinin tövbesini yapayım?

Dedin Allah bütün günahları bağışlayandır. (Zümer 53)

Dedim; yani yine gelsem, yine beni bağışlar mısın?

Dedin; Allah’tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. (Ali İmran 135)

Dedim; Ne kadar güzelsin Allah’ım. Bilmiyorum bu sözlerin karşısında içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum. Seni çok seviyorum.

Dedin; Şüphesiz ki Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever. (Bakara 222)

Birden İlahım ve Rabbim. Benim Senden başka kimim var? dedim.

Sen de: ‘Allah kuluna yetmez mi?’ (Zümer 36) dedin.

Dedim; Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin. Ben ne yapabilirim?

Dedin; Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için rahmetini üzerinize gönderen O’dur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah müminlere karşı çok merhametlidir. (Ahzap 41-43)

Kendi kendime dedim; Allah’ım Seni çook ama çok seviyorum.

Asim YiLdirim – YaLniz DegiLiz – YouTube

Yarınlarımız Vefalı Olsun

  1. vefa_59446O(C.C.) bizi hep sevdi. Hep güzellikler tatmamızı istedi. Vefalıydı her zaman. O sevdiğinin daha güzel hale, tam kıvama gelmesi, yüksek ufuklara ulaşması için büyük küçük imtihanlarla sınadı. Peki vefa gösterdik mi biz? Depremler misali ruhumuzu sarsan hadiselere karşı hiç bozulmadan, bozmadan, yıkılmadan, yıkmadan istikamet üzere, dimdik ilerledik mi? Yoksa en ufak bir rüzgarda devrilip yönümüzü, yolumuzu kayıp mı ettik? Hakikatleri bulmak adına bir sürü fırsatlar sürülmedi mi önümüze? Ve onların güneş gibi ışıklarını üzerimizde hissetmek, karanlıklarda boğulmamak için sunulan fırsatları en güzel şekilde değerlendirdik mi? Yoksa umursamadan, bakışlarımızı yalancı, süslü sözlerin davet ettiği tarafa mı yönelttik? Kaybolup gittik mi nefsimizin derin çukurlarında? Ümit yerine ümitsizliği mi bulduk? Ne zaman doğrultacağız kendimizi?

‘Yarın inşallah her şey daha güzel olacak.’ diye umutlar besledik hep. Hep yarınlardı umudumuz. Biz hep gülen gözlerle yarınlara umutla bakacak, hayatımızı yalan ve hıyanetle kirletmeyecek, dedikoduya, sevgisizliğe yer vermeyecektik. Üstünlük kavgası etmeyecek, birbirimizi kırmayacaktık. Gafletle, nisyanla bütün ışıkları söndürdük. Yürünecek yolları dikenlerle doldurduk. Dünyayı, dünyamızı kirlettik. 

Geçmişimizi, bu günümüzü böyle zalimce harcadık, bulandırdık. Bari yarınlarımız vefalı olsun. En Vefalı’ya karşı artık bir nebze vefalı olalım…

 

Ebu Bekir’i Sıddık Yapan Vefası(r.a.)

k_aliyavuz_Hazreti_Ebu_Bekir_radiyallahu_anh

Çile ihtiva ettiği manalar itibariyle çok geniş bir kavramdır…  Bizim burada kastettiğimiz, ilk dönem müslümanlarının Mekkeli müşriklerden görmüş oldukları eziyet ve işkencelerdir…. Bize bakan yönüyle bu ne kadar acı da olsa, Hz Ebu Bekir açısından elemi lezzete ve mükafat dönen ameller cümlesindendir….

Kureyş’in ileri gelenleri bir gün Hacerü’l Esved’in yanında oturup Hz Peygamber’in(sav) aleyhinde konuşurken, Allah Resulü oraya gelir. Onlar Efendimiz’i(sav) aralarına alıp, yakasından çekerek sataşırlar. Biri bu hadiseyi hemen Hz Ebu Bekir’e haber verir. O koşa koşa Harem’e gelerek ”Yazılar olsun size! Rabbim Allah’tır diyen birisini öldürmek mi istiyorsunuz? Halbuki O, size apaçık delillerle Rabbinden gelmiştir.” der. Müşrikler Hz Ebu Bekir’in bu çıkışı üzerine Hz Peygamber’i bırakıp ona yönelir ve döverler.

Utbe b. Rabia, Allah Resulü’nün de bulunduğu Harem’de O’nun isteğiyle konuşma yapan Hz Ebu Bekir’i öldüresiye döver. Öyle ki Hz Ebu Bekir tanınmaz hale gelir. Teym kabilesinden bazıları gelip onu kurtarır ve evine götürürler. Hayatından ümidi kesen Teymliler, eğer Ebu Bekir ölürse Utbe de ölür diye bağırmaya başlarlar. Bir süre sonra Ebu bekir kendine gelir. Kendine gelir gelmez onun ilk sorduğu şey ”Resulullah ne oldu?” olur…

İbn Ömer anlatıyor: ” Bir gün Resulullah(sav) oturmuş, arkadaşlarıyla konuşuyordu. Ebu Bekir’in üzerinde yalnız bir aba vardı. Abanın iki yakasını birbirine dikenle bağlamıştı. Derken Cibril(as) indi ve Peygamberimize Allah’ın selamını ilettikten sonra; ” Ya Resulullah! Ebu Bekir’in üstündeki, yakaları dikenle birbirine bağlı olan bu aba nedir?” dedi. Peygamber Efendimiz(sav): ” Ya Cibril! Bu adam Mekke’nin fethinden önce bütün malını benim yolumda harcadı.” dedi. Cibril:  Cenab-ı Hak tarafından kendisine selam söyle ve de ki: Cenab-ı hak: ‘ Ebu Bekir bu hali ile Benden memnun mudur, yoksa değil midir?’ diye soruyor.” dedi. Bunun üzerine Efendimiz(sav) Ebu Bekir’e dönüp: Ya Eba Bekir,Cibril(as), sana Allah’ın selamını iletir ve Cenab-ı Hak ‘ Ebu Bekir, bu fakir haliyle Benden hoşnut mudur, yoksa değil midir?’ diye soruyor. diyor” dedi. Hz Ebu Bekir ise ağlayarak: ”Ben Rabbime nasıl darılırım? Ben Rabbimden hoşnutum, ben Rabbimden hoşnutum.” diyerek karşılık verdi…

Hz. Aişe şöyle anlatıyor: … Bir gün Hz Peygamber(sav) gelip:” Allah bana Mekke’den çıkmaya ve hicrete izin verdi. Ben de seni beraber götürmek için geldim.” dedi… O gün babam sevincinden hüngür hüngür ağladı ve: ” Ey Allah’ın Resulü! Şu iki deveyi bunun için hazırlamıştım.” dedi…

Aşere-i Mübeşşere, Ahmet Kurucan, Zühdü Mercan

Balık Pazarını Ziyaret

_balik_pazarinda_bolluk_h12615

İnsanların ara sıra uğradığı alışveriş merkezlerinden biri balık pazarı… Kimilerinin hemen her hafta, kimilerinin de daha seyrek gittiği bu mekanlara gidip balık almak, benim zaman bulamadığım için çok nadir yapabildiğim bir iş. Dün bir arkadaşımın vesilesiyle gittiğim şehrimizdeki balık pazarı bana öyle farklı, öyle ışıl ışıl göründü ki, sanki bayram yeri gibi geldi. Balıkçıların mallarını satabilmek için bağırışları, insanların telaşla istedikleri balığı almak için oradan oraya koşuşturmaları, bazılarının da seçmiş oldukarı balıkları temizletmek için kuyrukta beklemeleri, tezgahlarda büyük küçük parıldayan, alıcılarını bekleyen balıklar… Yaradan’ın sayısız nimetlerinden sadece biri olan o güzelim balıklar… Soğuk bir öğleden sonra gittiğim balık pazarından bu kadar hoşlanacağımı tahmin etmezdim. Bu yıl kışa girerken balıklar biraz pahalı. En uygunu istavrit, sardalya ve hamsi. Kilosu 10 lira. Yine de insanlar hınca hınç doldurmuş orayı. Herkes çoluk çocuğuna ihtiyaçları olan bu gıdayı yedirebilme, eve bir iki lokma bir şeyler götürebilme derdinde. Orada dolaşırken bütün bir haftanın yorgunluğu üzerimden uçup gitti.

İnsan bazen sıkıntısını dağıtmak için farklı şeyler yapabilmeli. Kendi kendime düşünüyorum; şu monoton, sıradan hayat içinde bir balık pazarına gitmek bile farklı geliyor. Bazen hayatın üzerimize örttüğü kalın perdeyi aralamalı, nefes almalı, hayat keşmekeşi içerisinde küçük molalar verebilmeli. Sokaktaki kedilere yiyecek vermeli, mahallenin çocuklarıyla konuşup şakalaşmalı, onlarla oyun oynamalı, en sevdiği keki yapıp hiç samimi olmadığı komşusuyla paylaşmalı, bir Allah dostunun türbesine gidip orada dua etmeli, bayramda mahalledeki çocuklardan önce yurtlardaki kimsesiz çocuklara hediyeler vermeli, uzun süredir görüşemediği ve kendisini defalarca aradığı halde cevap vermediği için kırıldığı arkadaşına süpriz yaparak  inadına ziyaret etmeli… Daha da bir sürü şeyler yapabilir insan isterse. Omuzlarımıza bazen çok ağır gelen hayatın yükünü böylece bir nebze olsun hafifletebilir.

flowers_radika_karahindiba_wind_luck_nature_www.Vvallpaper.netOnun nazikçe etrafa dağılan tüyleri gibi, bizim de dağılan, kaybolan, toplamaktan aciz olduğumuz bir şeylerimiz var. Toparlanıp, kendimizi yeniden bulmak için Kudret-i Sonsuz’un inayetine her an muhtaç olduğumuzu bir anlayabilsek…

Yolda Olmak

autumn-free-wallpaper-autumn-colors_2560x1600_93075

Yorulduğum için mutluyum. 

Bu gün sabahtan beri öyle bir yoruldum ki… Öyle de istekliydim ki yorulmaya. Yolcuydum ben, yorulmalıydım. Yolculuğum esnasında sırtımda yüklendiğim hayat yükü… Yeterince biriktirmiştim çuvalımda. Biriken, kabuk bağlamış ne varsa hepsinden yorularak, iş yaparak kurtulacaktım. Ellerim tarlada çalışmış gibi sertleşti. Ellerime baktıkça daha mutlu hissediyordum. Akşama kadar yemek bile yemedim, yiyemedim. Sanki artık hiç bir şey alamayan, ağzına kadar dolu bir kap idim. Artık dolmak değil, iyi, kötü ne varsa boşaltmak istiyordum. Sanki hem kirli, hem temiz su barındıran oluklar gibi hissediyordum kendimi. Kurtulmalıydım yükümden. Ölesiye, durmadan sağa sola koşturarak içimdeki bütün pis sulardan, çöplerden kurtulmak istiyordum. Bazen parlak görüyordum çevremdeki renkleri… Bazen de soluk, her şeyin üzerinde gri bir tül varmış gibi… Akşama kadar direndim; yememek ve oturup dinlenmemek için. Sonunda bir yudum simide, bir bardak sıcak çaya tav oldum. Ne kadar çabuk aldanıyordum. Çay da vazgeçilecek gibi miydi? Onun yerini hangi içecek tutardı ki…. 

Yoldakilerden biriydim işte ben de. Hızla ilerliyordum sonunu bilemediğim yolda avare ilerlerken. Çayımı yudumlarken yolda  çarpan bütün sözleri, bakışları, soluduğum o karmakarışık havaları hatırladım. Bir anda hepsini zihnimden süpürüp attım. Hiç biri umurumda değildi artık.  Elimde ince belli bardak, yüzümü çevirdiğim pencere, ilerleyen günün cömertçe sunduğu açık mavi gökyüzü ve onun sevimli gülümseyişi vardı şimdi. Bir güvercin kanat çırpıp geçti pencerenin yanından. İşte zamanın durduğu an…

Yolda olmaktan da mutluyum. Sonbaharın renklerinden başka bir şey görmüyorum. Geride bıraktım bütün çürük düşünceleri…

”Nar Ağacı”ından

204166

Bizse durmadan yürüyorduk. Biz cepheye yeni sürülenler, Rumeli’nden dönen binlerce askere göre iyi sayılırız. Fakat onlar yürüyen, daha doğrusu sürüklenen,kadidi çıkmış birer heyula ordusu gibi. Koleralı değillerse bile açlıktan, soğuktan, yorgunluktan, uykusuzluktan, sefalet ve bakımsızlıktan, ölüme bunca yakın durmaktan hepsi aynı yüze sahip olmuş sonunda. Gözleri çukura kaçmış, avurtları çökmüş, elmacık kemikleri fırlamış, irileşmiş bir yüz bu. Omuzları çökmüş, kamburu çıkmış, beli bükülmüş, bacakları kolları incecik kalmış ortak bir bedende bu ortak yüzü taşıyor, tabi taşıyabilirse. Çünkü, bunların da hepsi birer birer düşüyor. Her biri dizlerinin bağı çözülerek olduğu yere çöküyor. Kimi yüzüstü kimi dizüstü başını göğsüne eğerek, kimi kendi boynunu kendi ağırlığının altında ezerek düşüyor. Kimi sırtüstü, bir fidan gibi devriliyor. Ay gibi, güneş gibi batıp gidiyor… 

Savaş en başta en zavallıları, en nazlıları götürüyor. Bunların her biri kendilerine nice ümit bağlanmış ana evladı…

Zehra unutsam. Gördüklerimi, bu dehşeti, bu vahşeti, cezalıları melekler olan bu cehennemi unutsam…

Nazan Bekiroğlu / Nar Ağacı

Sensiz Olmadı Ya Sahibel-Guraba!

damlalar..

Ya muined-duafa (Ey zayıfların yardımcısı)

Ya kenzel-fukara (Ey fakirlerin hazînesi)

Ya sahibel-ğuraba (Ey gariplerin sahibi)

Çok bakındım etrafıma. Olmadı… Olmadı ey Halık-ı Kerim! Senden başka sığınacak bir tek dalım yok. 

Ellerim ancak Sana yönelince kuvvet buluyor. Gözlerim ancak Senin için bakarsa parıldıyor. Dilim ancak Seni konuşunca söyledikleri anlam kazanıyor. Ve kalbim ancak Sana yönelirse huzur buluyor. Hep yanlış mercilere yöneldim. Yanlış yollarda rahatı aradım. İbrahim (AS) gibi Hasbünallahi ve Ni’mel Vekil diyemedim. Kendi zayıflıklarımın, çaresizliklerimin içerisinde boğuldum. Bana verdiklerini, maddi, manevi bütün nimetleri nefsime kurban ettim.

Şimdi şu hiçliğimle, günah kirlerine bulaşmış dilim, gözlerim ve bütün hislerimle yine Sana sığınıyorum. Şu yalancı dünyanın gürültülerinden beni uzak tut.(amin)

Şimdi Oku…

kuran-

“Şimdi oku kabirde okuyamazsın…”

                                            Zübeyir Gündüzalp

Keşke her adımımızı düşünerek atabilsek. Her söylediğimiz söze, hatta düşünce ve duygularımıza bir gün; dünya hayatında veya ahirette karşımıza çıkacağını bilerek yön verebilsek. Şu kısa, fani hayatın bir saniyesini bile boşa harcamasak. Dua ve tövbe etmede kaçırdığımız bir sürü fırsatlar… Her hafta Rahmet-i Sonsuz’un bize hediye ettiği Cuma akşamı ve günü. Hak etmediğimiz bir sürü maddi nimetler, günahlarımıza af dilemek için değişik zaman dilimlerinde sunulan kıymetli vakitler…

İnsan ne kadar nankör. Kırdığımız kalpler, yaptığımız dedikodular, ettiğimiz su-i zanlar, gösterdiğimiz sabırsızlıklar, ihmal ettiğimiz ibadetler ve şükürler… Oysa, (bir yerde okuduğum bir sözü aktarıyorum): Ebedi mükafat varsa ötelerde, fani dertlere takılmak bilmeyene mahsustur. İnanan bilir ki özlemlerin sonu vuslat, hüzünlerin sonu tebessümdür.

O Korku Bir Hediye

bulutlu gece

Korkular ve endişeler… İnsan hayatının her safhasında var. Küçükken yaptığınız bir yaramazlık yüzünden büyüklerinizin kızmasından, okulda düşük not alma ihtimaliniz ya da yine öğretmenin kızmasından, büyüdüğünüzde de hayatta bir yer, bir meslek edinememe korku ve endişesinden, sevdiklerinizin bir gün sizi bırakıp terk-i diyar etmesinden duyduğunuz korkular. Bir gün yaş kemale erdiğinde de yüzünüzde oluşan çizgileri aynada görünce yaşlanmaktan, hastalanıp ölmekten korkmaya başlamanız… Her dönem ayrı bir endişe sizi bulur. Bir türlü şu hayatı gönlünüzce yaşamanıza izin vermez. 

Belki de en zor olanı ümitsiz bir hastalığa yakalanma ihtimali olduğunda hissettiğiniz korkudur. Kimilerine göre de yalnız kalmak bütün bunların en kötüsüdür. Hele de hem hasta, hem yapayalnız olmak… Hep dua etmez miyiz: ”Allah’ım kaldıramayacağım dertler verme! İsyan ettirme! Kimseye muhtaç etme!” diye… Ne güzel her an O’nun yardımına, rahmetine muhtaç olduğunu hatırlamak… İnanmak ne güzel Sana Allah’ım!

Hasta ve aciz halim bana eğer kul olduğumu yüreğimde daha bir hissettiriyorsa; o korkuyu, endişeyi duymak elbette güzel. O korku bana hediye. O’nun huzurunda olmanın bilinciyle yaşamak… Şu emanet olan nefsime bunu haykırmak… Kendini bilmez o nefsi bir güzel susturmak… Hastalığımın Rabbime yaklaşmak için bir vesile olduğunu bilmek…

Vakit bir Eylül akşamı… Şehir ışıklarını çoktan yakmış bile… Her şey sukunetle hareket ediyor. Tatlı bir serinlik… Siyahlaşan gökyüzünde beyaz bulutlar seçiliyor. Güneşin battığı cenahta ise azıcık lacivert görünüyor gökyüzü. Bulutlar da sakin, sanki hiç kımıldamıyorlar. Ey güzel Allah’ım! Yarattığın güzellikleri tariften acizim. Beni var ettiğin için Sana sonsuz şükürler olsun…

Mazlumlar…

fft64_mf1379932

Her gün, her hafta bir felaket haberi almaya artık alıştık, git gide duyarsızlaştık mı? Dünyanın bir yerinde birileri kendi varlığını sürdürmek, hakimiyetini devam ettirmek için mutlaka başkalarını öldürecek, sindirecek ya da assimile mi edecek? 21 Ağustosta onları, masum çocukları gecenin bir yarısı uykularında yakaladı o korkunç kimyasal silah. Bilmem kaç bin kişi zehirlenerek ölmüş. Esefle seyrettik televizyonlardan. Üzüldük, kahrolduk. Yapanlara lanetler okuduk. Sonra koca koca adamlar çıktı kürsülere; şiddetle kınadılar. Bunun ardında falanca ülke var, oralara gidilip denetleme yapılmalı, buna engel olunmalı diye…

Biz tatlı uykumuzda, sıcacık yatağımızda ertesi günün heyecanları ve planladığımız güzel işler için enerji toplarken, onlar masum, mazlum yüreklerini ölümün şefkatine çoktan teslim etmişlerdi bile. Onların uyandıklarında güler yüzle dışarıyı seyredecekleri ne bir şehirleri vardı, ne de dışarıda güvenle oyun oynayacak sokakları. Kısacık dünya hayatını birbirine zindan eden, hep var olmak için başkalarına eziyet eden sefil ruhlu, dar görüşlü, zavallı insancıklar! Nasıl da insan olduk, herkesten üstünüz diye övünüp durursunuz? Bu yerin üstünden başka, bir de altı olduğunu, bir gün tek tek hesap vereceğinizi, vereceğimizi nasıl unutursunuz?

Daha fazla yazmak onların seviyesizliğine inmek olur. Zaten söylenecek, yazılacak ne kaldı ki? Artık kendi küçük sıkıntılarımızı, ona buna kafayı takıp basit şeyleri büyütmeyi bir tarafa bırakmanın zamanı çoktan geçmiş. Biraz da başkalarının dertleriyle dertlenmeyi öğrenebilsek, belki Cenab-ı Hak bizi, müslümanları bu zilletten kurtaracak, önümüze umulmadık rahmet, bereket yolları açacak.

Adanmış gönül olamadık, önden giden atlı olamadık, susuzluktan dudakları çatlamış, kimsesizlikten elleri boş kalmış mazlumların çaresi olamadık. Bari el açıp dua edelim. Dualarımızla yüreklerimizi birleştirelim.

En Güzel Zamanlar

çocuk ve Ramazan

Çocukken Ramazan ayı yine yaz aylarına geliyordu. Mahallede çok iyi anlaştığım arkadaşlarım vardı. Hep birlikte sokakta akşam ezanına kadar beklerdik. Ezanı ve topun patlamasını beklemek, iftar sevinciyle eve koşmak, sonra da sofraya oturmak bizim için büyük bir heyecandı. Sokakta beklerken mutlaka işten eve dönen babamla karşılaşırdım. Orucun ve bütün gün çalışmış olmanın güzelliği yüzüne yansıyan rahmetli babam, ezana yakın eve geldiği için beni hep sokakta arkadaşlarımla birlikte oynarken bulurdu. Heyecanla topun patlamasını beklerken… Beni görünce hemen bana seslenirdi; ”…hadi hemen eve gel…” diye… Bense eve girmemek için ondan kaçardım. Ya başka bir evin merdiveninde, ya da bir arabanın arkasında saklanırdım. Çocukluk işte. Babam fazla ısrar etmez, biraz sonra geleceğimden emin, yarı gülümseyerek, yarı kızgın bir halde evin yolunu tutardı. Şimdiki aklım olsaydı o anda ne kaçar, ne de saklanacak yer arardım. Hemen babamın boynuna atılır, sofrada yanı başına oturur, hatta onun yemeklerini ben koyar, onunla birlikte namaz kılar, bir saniyemi bile onsuz geçirmezdim. 

Ramazanın yardımlaşmayı insanlara daha çok hatırlattığını, bu duyguları arttırdığını ilk defa yine çocukken müşahade ettim. Bir gün yine ezanı beklerken evimizin önüne üstü başı perişan, fakir, yaşlı bir kadın gelmişti. Bitkin, yorgun olduğu yüzünden okunuyordu. Derken, tam ezanın başladığı sırada annem pencereden başını uzatarak beni çağırmak için seslenmeye başladı. Bu sırada dış kapının önünde duran o yaşlı kadın annemin dikkatini çekti. Ben bir kaç metre geride onu seyrederken annem elinde bir tas çorba ve ekmekle aşağıya indi. Kadını merdiven basamağına oturtarak eline çorbayı verdi. Zavallı kadıncağız o kadar iştahla yedi ki; ”annem keşke biraz daha yedirse kadına” diye içimden geçirdim. Çorbayı bitiren kadın biraz rahatlamış, yüzü mütebessim bir halde, dualar ederek yanımızdan ayrıldı. Bu olaydan çocuksu halimle o kadar etkilenmiştim ki… İnsanın o çaresiz, muhtaç anında yediği bir tas sıcak çorba ne kadar lezzetliydi, değerliydi…

oruc olmazsa

Ramazanda özellikle iftarı dostlarla paylaşınca çok daha coşkulu, mutlu geçiyor. Tabi bazen talihsiz durumlar da yaşanabiliyor. Geçen akşam iftara bir kaç üniversite öğrencisi gelecekti. Akşama kadar kendimce bir şeyler hazırlamaya çalıştım. Yemekler piştikten sonra biraz dinlenmek için oturmuştum. Bu sırada kızım salatayı hazırlıyordu. Bir kaç dakika sonra zil çaldı ve misafirlerimiz içeriye teşrif ettiler. İftara bir iki dakika kala, ben her şey hazır diye gönül rahatlığı ile kalkıp çorbaları koydum. Bir yandan eşime tepside çorbaları uzatırken, bir yandan diğer yemekleri kontrol etmeye başladım. Eşim çorbaları alıp mutfaktan çıktığı anda başımdan kaynar sular döküldü sanki. Fırındaki tavuklar pişmemişti. Hepsi çiğ, dipdiri bana bakıyorlardı. Eyvah ne yapacağım şimdi derken, fırını en yüksek dereceye getirip, tavukları tekrar pişirmeye başladım. Bu arada düdüklü tencerede piştiğini umut ettiğim nohutları kontrol etmek aklıma geldi. Fakat nasıl olur? Nohutlar da pişmemişti tam manasıyla. Sert ve lezzetleri iyi değildi. Oysa bir saat pişirmiştim. Mahvolmuştum. Yemek pişirmede pek iddialı ve iyi değilimdir, ama ilk defa böyle bir şey başıma geliyordu. Umutsuz, yıkılmış bir halde düdüklünün altını tekrar açtım. Sanki bir kaç dakika sonra eşim içeriden yemekleri almak için gelmeyecekti. Sanki iki dakikada o nohutlar pişecekti. Olan olmuştu artık. Boşalan çorba kaselerini teslim aldıktan sonra yemek tabaklarına azar azar nohut doldurmaya başladık kızımla. Bu kadar mahçubiyet yaşayacağımı hiç düşünmezdim. Nohutları koymasan bu sefer tavuklar henüz pişmemişti. Neyse nohut tabakları çoğu boşalmış bir şekilde geri geldi. Zavallı öğrenciler aç oldukları için çaresiz yemişlerdi. Bu arada maksimum ısıda pişen tavuklar nihayet yüksek ısıya teslim olmuşlar ve yumuşamışlardı. Bir parça olsun rahatlamıştım. Tavukları da pilavla birlikte servis ettikten sonra rahat bir nefes aldım. O akşam iftarımı nasıl ettiğimi, sırtımdan ne kadar terin çıktığını bilmiyorum. Bir daha da yemekleri önceden kontrol etmeden asla…. Neyse…

İşte bir Ramazanı, hayatımızın bir güzel zaman dilimini daha geride bırakıyoruz. Rabbim inşallah bu ayı eda etmeye çalışan, dua dua yalvaran aciz kullarının hepsinden razı olur ve daha nica mübarek günlere bizleri kavuşturur.

Sahur Vakitleri

ramazan

Gecenin karanlığında, parlak ışığı yakmayı sevmiyorum sahur vaktinde. Çünkü sahurun büyüsü bozulacakmış, bereketi azalacakmış gibi geliyor bana. Seslerin en aza indiği, insanın kendiyle, ruhuyla, Rabbiyle başbaşa kaldığı, kelimelerle tarif edilemez anlar. Uzaklardan gelen davulcunun sesi de olmasa keşke. Sadece sahurun aydınlığı, içimize damlattığı nurlar uyandırsa bizi… Bazen sahur vaktine kadar uyanık kalmayı denemeli insan. Aslında pek çok kişi bunu yapıyor ya. Ama hiç konuşmadan, yarı karanlık bir odada, elinde tespihi, dilinde duasıyla karşılamalı sahuru. Ya da Kur’an okumalı, Allah’ı anmalı. Her an O’nun (C.C.) huzurunda olduğunu duya duya beklemeli sahuru…

Niçin bu kadar güzel, bu kadar huzur ve canlılık veriyor insana? O vakitlerde inen rahmet mücessem haline gelse, yani görünür olsa, gökten herhalde sağnak halde yağmur yağardı. O yağmurun altında ıslanmayı kim istemez ki? Yokluktan gelmiş, yine bu dünyada yok olmaya mahkum, ama daha güzel alemlere namzet insanoğlu… Senin için sahur vakitleri ve  tutulan oruçların ardından Rabbin lutfuyla eriştiğin iftar vakitleri ne kadar rahmet ve fani dünyanın hüznüne inat ne güzel teselli ile dolu… O vakitler yediğin bir lokma ekmek, içtiğin bir yudum çay sanki farklı bir tat, bedenine de daha kıymetli bir gıda oluyor. Küçük çocuklar, sahur vakitlerinde kurulmuş saat gibi uyanıp o pek kıymetli zaman dilimlerinden nasiplerini almak için dipdiri kalkıp oturuyor sofraya, büyüklerinin ”yat, uyu!” direktiflerine aldırmadan.  Büyükleriyle birlikte yedikleri bir kaç lokma onların ruhlarını doyurmaya yetiyor. Sahur yemeğini bu kadar şirin, lezzetli ve ruha mutluluk veren, diğer öğünlerden onu değerli kılan havası nedendir? 

Biraz sonra oruç tutmaya aday bütün müminler oturacak o güzelim sahur sofrasına. her biri kendince o rahmet sofrasından nasibini almaya bakacak. Ezanların okunmasıyla birlikte sanki kumandanından emir almış neferler gibi yemeyi, içmeyi bırakacak ve gün boyu nefislerini aç bırakıp, terbiye ederken, hislerini, ruhlarını doyurmaya, oruçla yukarılara çıkmaya devam edecekler. Seher vaktiyle, namaz ve duayla başlayan yeni bir oruç gününün bereketi bütün müminleri saracak. Akşam vaktiyse, yine bir rahmet sofrası; iftarla ve ardından ona eşlik eden namaz ve dualarla bitecek bir güzelim Ramazan  günü daha…

Alışamadığımız Tek Şey

........

Konuşmak istiyorum. Bir türlü anlatamadığım, söyleyemediğim, içimde saklı, gizli hazine gibi büyüttüğüm sevgilerimi, hasretlerimi, çağlayan gibi coşan hislerimi serbest bırakmak, yükseklerden öylece aşağılara doğru salmak istiyorum ne varsa içimde…Artık sığdıramadığım, paylaşamadığım küçücük zaman dilimlerinde, kapalı dolaplar misali sıkıştırıp durduğum, kimseler görüp duymasın diye üzerine taşlar yığdığım, beynimin içinde durmadan konuşan geveze fikirlerimi susturmak ya da onları yürüdüğüm yolların bir kenarına öylece bırakıp kurtulmak istiyorum.

Sevgi olsun hayatımda. Sadece sevgi… Katıksız, yalansız, çıkarsız sevgi… Muhabbet… Muhabbet; sevginin diğer adıymış. Sanki daha bir sıcak, daha bir coşkulu, daha bir aşk dolu… Ne güzel bir kelime. Ama çoğu insanın bir türlü aslını bulup da hayatına geçiremediği, ömrü boyunca arayıp durduğu bir kelime. Muhabbetin diğer bir kardeşi; güler yüz… Genellikle insanların göstermeye, takınmaya üşendiği, hep karşıdan beklediği, beklediğimiz… Bir de tatlı dil; son zamanlarda ne anlama geldiğini bile unuttuğumuz…

Bu gün çok canım sıkıldı. Bunalmıştım. Yorulmuştum, anlatamadığım, ifade edemediğim, paylaşamadığım duygularımla, hasretlerimle… Bu gün beni anlamanı, bana sevgi göstermeni, elimi tutup, gözlerimin içine bakmanı; ”Üzülme! Birlikte olduktan sonra her şeyin üstesinden geliriz…” demeni beklemiştim. Sadece bunu beklemiştim. Ama sen yine herkesin yaptığı gibi, küçük insanların başka bir şey bilmediği gibi, basit, günlük meseleleri; alınacak ihtiyaçları, ödenecek kredi kartlarını, arabanın vergisini, saatin bilmem kaç olduğunu, yapmam gereken işleri bana hatırlatmakla yetindin. Yine anlatamadan, söyleyemeden, hislerime söz elbisesi giydiremeden hepsini içime gömdün. Beni bir saniye bile umursamadın, önemsemedin. Sevgisiz, umursamaz davranışlarınla bana en büyük hakareti ettin. 

Yine işte yalnızdım. Kendimle, Rabbimle başbaşa. Nasıl olduğunu anlamadan sokakta buldum kendimi. Alınacak şeyler, görülecek işler vardı ya… Yol üstünde bir park vardı. İşler, sıkıntılar, sorumluluklar yormuştu. Sanki park beni kendine çağırıyordu. Biraz parkın içinde yürüdüm. Oturmak için gölgede bir bank aradım. Maalesef bulamadım. Ben de bir ağacın dibine çöktüm öylece. Toprağın üzerinde oturmak, etrafı seyretmek, bir an hayatın karmaşasından sıyrılıp mola vermek iyi geldi. Otların, çalıların arasında kırmızı renkli ve üzerinde siyah benekler olan böcekler -hani şu uğur böceğine benzeyen- böcekler yürüyordu. Şu nankör, hain insanoğluna inat nasıl da severek, azimle yaşama coşkusu içinde koşturuyorlardı. İnsanların yürüye yürüye otların arasında patika yol yaptığı dar yoldan 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu yürümeye başladı sonra. Benim çömeldiğim ağacın bir iki adım yan tarafında. Yaklaştıkça küçük kızın yüzü dikkatimi çekti. Hani arada bir sokakta gördüğümüz, görünce onlar adına üzüldüğümüz ve kendimizden hep uzak, hiç başımıza gelmeyecek gibi hissettiğimiz o bilindik yüz tipi; down sendromu… Down sendromlu çocuk… Bir kaç adım arkasından annesi geliyordu. Çocuğun elinde tekerlekli, el arabası gibi bir oyuncak vardı. Onu itiyordu. Mutluydu çocuk, annesi ise sürekli onun peşinde, onu kolluyordu. Belki konuşup, tanısan onlar daha mutlu bir aileydi. Rablerine daha güzel şükrediyorlardı. Asıl önemli olan da şu hayatta şükretmeyi öğrenmek değil miydi? O anne ve kızın halini görünce ne kadar az şükrettiğimi bir kez daha hatırladım.

İnsan her şeye alışır, bütün zorluklara. Hastalıklara, yokluklara, umut bağlayıp, azmettikten sonra düştüğü başarısızlıklara… Ama kendimce edindiğim tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim: İnsanın alışamadığı tek şey sevgisizlik…

 

İki Kadın, İki Yürek, Bir Vefa (Bir Hikaye)

348136-3-4-1aadb

Anadolunun şirin bir kasabasında yaşayan, henüz otuzlu yaşlarda genç bir kadın. 15 yaşında evlendirilip, 17 yaşında anne olmuş, yaşadığı her tecrübeyi, yüreğine ilmik ilmik işlemiş, sevgi dolu, bir o kadar da yorgun adımlarla hayat yolunda ilerlemeye çalışan bir kadın. Tek derdi kızı ve oğlu için güzel bir gelecek hazırlamak. Kendi okuyamadığı, okumak isteyip istemediği bile kendisine sorulmadığı ve bu yüzden çocuklarının iyi yerlere gelebilmesi için olabildiğince hırslı ve gayretli. Onlar için, sırf onlar mutlu ve refah içinde olsun diye hayat dolu ve gayretli. Dost düşman herkesin önünde asla dertlerini hissettirmeyen, kimse acizliğini farketmesin isteyen, belki bir çoğumuzun örnek alması gereken dürüst, temiz yürekli bir anadolu kadını…

Bir gün oturduğu mahalleye uzaklardan birileri taşınmıştır. Kendisi gibi iki çocuklu yine yaş itibariyle kendisi yaşlarda – fakat çocuklarının yaşı epey küçük- yalnız bir kadın. Çocuklar bakıma, ilgiye muhtaçlar. Şirin mi şirin iki küçük kız çocuğu. Hemen gidip onunla tanışmak ister. Belki bir ihtiyaçları vardır, misafirperverliğimizi eksik etmemeli. Bu düşüncelerle yeni komşunun kapısını çalar. Biraz tedirgin ve şaşkın bir yüzle açar kapıyı kadın, biri kucağında ve diğeri eteğine tutunmuş iki çocukla… ”Mahallemize hoş geldiniz. Ben şu beyaz tek katlı evde oturuyorum. Bir ihtiyacınız var mı?” sözleriyle başlayan ve sonrasında koyu dostluğa yol açacak güzel bir sohbet başlar aralarında… Kapıda başlayan sohbet içeride de bir saat kadar sürer.

Yeni gelen komşu uzak şehirlerden birinden gelmiştir. İlk kez bu kasabada çalışmaya başlayacaktır. Yalnızdır, kimsesi yoktur. Hayat arkadaşı başka bir şehirde çalışmak zorundadır ve kendisini de küçük çocukları ile burada mücadele dolu bir hayat bekliyordur. İki kadın, her biri farklı açılardan hayatı yakalamaya çalışsa da, zihinlerinde ve yüreklerinde hep aynı özlemleri, endişeleri ve umutları taşırlar. Yeni taşınan kadın bir kaç gün sonra işe başlayacağı için çocuklarını kime emanet edeceğinin endişesiyle mahallede ilk tanıştığı komşusuna açar derdini. O da; ”Hiç düşünme bunları. Ben ne güne duruyorum, ikisine de gözüm gibi bakarım.” Bu konuşmadan sonra daha bir bağlanırlar birbirlerine, kardeş gibi. Hep böyle kalmak, ölüm ayırana kadar ayrılmamak için dualar ederler ikisi de.

Akşamları kim çayı önce demlediyse berikini çağırır. İçilen çayla birlikte paylaşılan sıkıntılar azalır, yalnızlık silinir gider. Her ikisinin de farklıydı anlatacakları; ”15 yaşında evlendirildim. Bana sorulmadı bile isteyip istemediğim. Korkardım ondan, benden 10 yaş büyük. Hepsinden korkardım. Akşam kayınvalidem kocama benim hakkımda olumsuz ne anlatacak diye bütün günü korku içinde geçirirdim. Ve sonra yine dayak yiyeceğim diye korkardım.”…..”Ben okuyayım diye babam geceleri ek işte çalışırdı. Yıllarca aynı ayakkabılar ayağımda fakülteye gittim, yaz, kış… Mezuniyet töreninde anneme yeni bir ayakkabı alabilir miyiz diye sormaya utandım. Komşu kızının ayakkabılarını ve bayramlık elbisesini giydim o gün. Babam hiç gün yüzü görmedi. Tam okulum bitmişti, rahat edecekti ki kalp krizinden öldü. Eşim üniversiteden arkadaşımdı. Aslında hemen evlenmek istemiyordum. Ama hem annemin, hem de çevrenin iyi bir kısmet diye ettikleri ısrarlarına sonunda dayanamadım…Mesleğimi yapabilmek için iki senedir  başvuruyordum Sonunda tayinim buraya çıktı. Böyle işte …”

Hayata tutunmak için yürüdükleri yollar farklı olsa da kader onları bir vesileyle birleştirmişti. Ama bir gün istemeden de olsa ayrılacaklardı. Bir yıl o kasabada çalıştıktan sonra eşinin yanına tayin istedi küçük kızların annesi. İster istemez gitmek zorundaydı. Ayrılırken gözyaşları, iyi dilekleri birbirine karıştı. Yıllar geçti aradan, uzun yıllar. Birbirlerini arayamadılar, telefonlar, adresler değişmişti. Çocuklar büyüdü. Kasabadaki kadının çocukları güzel okullarda okuyup meslek sahibi oldular, tam onun istediği gibi. Çalışan annenin çocukları ise biri üniversitede, diğeri lisede okuyordu şimdi. Dünya meşgalesi, sıkıntılar araya girdikçe birbirlerinin izini bir türlü bulamadılar. Şehirde çalışan kadının hatırladıkça içi yanıyordu. Kadim dostunu bulmayı, onunla bir kez olsun hasbihal etmeyi çok istiyordu… 

Bir gün yolu o küçük kasabaya düştü. Birden bir heyecan sardı kalbini. Acaba bulabilir miydi eski dostunu? Bir kaç saatlik bir soruşturmadan sonra izini bulabildi. Artık o tek katlı beyaz evde oturmuyordu. Yeni bir eve taşınmıştı. Kapıyı açıp da karşısında yıllar önce çok sevdiği arkadaşını görünce sanki küçük dilini yutacaktı. Uzun bir sarılma, sevinç ve duygu seliyle gelen gözyaşları…Yılların eskitemediği güzel bir dostluk. Oturup saatlerce anlattılar, anlattılar. Kendilerini, çocuklarını, kocalarını… Zaman nasıl geçti anlamadılar. Keşke daha önce ne yapıp ne edip buluşsalardı… Bundan sonra ayrılmayacaklarına, her fırsatta görüşeceklerine söz verdiler.

Yine ayrılma vakti gelip çatmıştı işte. Yine güzel dileklerle ayrıldılar. Her ikisi de mutlu, gülen gözlerle el salladılar uzaklaşıncaya kadar. Her iki kadın da gözden kaybolunca sessiz hıçkırıklara, nehir gibi akan gözyaşlarına boğuluverdi birden. Bunlar mutluluktan mı, hasretten mi, yılların özleminden miydi? Eskilerden yarım kalmış bir mektubu bitirmekle, bir evin eksik kamış tuğlasını yerine koymakla, bahçede susuzluktan solmak üzere olan çiçeklere can suyu vermekle hissedilen bir rahatlama mıydı? Yoksa sadece yüreklerinde biriktirdikleri bitmeyen bir özlemin görünür hale gelmesi miydi bu gözyaşları? 

Belki emin oldukları bir şey vardı; her şey fani, gelip geçer. Ama gerçek dostluklar asla bitmez… Yarım kalan hikayeler bir gün mutlaka tamamlanır. Türk kadınının yüreği hep hüzünlüdür, gözleri yaşlıdır. O vefalıdır, hasret ve şefkatle yoğurur hayatını. Karşılıksız fedakarlıklarla büyütür çocuklarını. Kaybetmediği vefa duygusuyla ve sevgisiyle güzellikler sunar etrafına…

Resimler

Bu gün çocukluğum hatırıma geldi. Ne güçlü bağlarla geçmişimize bağlanırmışız şu geçen yıllara, nasıl da çözülmez gemici düğümleri atmışız geçmişle aramızda. 

Bu gün hep çocukluk resimlerime baktım. Her şeye, arkadaşlarıma, anneme, babama, oyuncak bebeğime, elma şekerime umutla, sımsıkı bağlandığım, hiç bir kir izinin kirletmediği, yüreğimi sevgiyle büyüttüğüm yıllara…

İnsanların, büyük küçük herkesin yalnız ve yalnızca mutlu olmak için dünyaya geldiklerini düşünür, birbirimizi mutlu etmek için yaratıldığımızı sanırdım. 

11840013Ama bir resim gördüm, baktıklarımın arasında. Orada maalesef ben mutlu değildim. Sanki yorgun, isteksiz, dokunsalar ağlayacak gibi. Ben ve kardeşim vardık resimde. Ben henüz ilkokul birinci sınıfa gidiyordum. Benden dört yaş küçük olan kardeşim ise henüz bir kreş çocuğu idi. Hiç gülmüyordum o resimde, hiç mutlu değildim. Bir müsamere sonrasıydı. İkimizin de üzerinde aynı kıyafetler; beyaz tişört, sarı etek, beyaz çoraplar ve en güzel ayakkabılarımız… Okulun bahçesinde annem çekmişti bu resmi. Nasıl yorulmuştuk o gün. Yine nasıl yorgun, günlerce hazırlanmıştık o gün için. Mutlu, neşeli olmam gerekiyordu. Neden, neden böyleydim ben? Çözülemeyen bilmeceye bakar gibi baktım durdum o resme. Sonra hatırladım biraz… O gün gösteride yapacağımız danslı gösteride defalarca hatalar yapmış, hem arkadaşlarımın önünde mahcup olmuş, hem de benden küçük olduğu için daha kolay gösterisi olan kardeşim gün boyunca alkış ve tebrik topladığı için… 

Akşam o fotoğrafı çektikten sonra babam benim elimi, annem de kardeşimin elini tutmuş, doğru eve gitmiştik. Annem evde yine kardeşimle ilgilenmek zorunda kalmıştı, doğru dürüst yemek yemediği, hep yemek seçtiği için. Ben bir kenarda ödevlerimi yaparken, annem yine kardeşime bakıyor, pijamalarını giydiriyordu. Onu avutup uyutana kadar benim ödevlerim bitmiş, yavaşça annemin yanına sokulmuştum, hazır kardeşim uyurken biraz olsun onunla başbaşa kalmak için. Annem çok yorgun olduğunu söyledi. Yine de bana yardım etti giyinirken. Sürekli meşgul olan babamsa içeride yine kendi işleriyle meşguldü. Bizden haberi yoktu. Anneciğim çabucak ödevlerimi kontrol edip beni yatırdı. Yanağıma sevgi dolu bir öpücük kondurdu. Bense aynı onun gibi, ama sanki hasretle kokan bir öpücükle ona karşılık verdim. 

Yarın sabah yine okula gidecektim. Annem öğle arasında telaşla beni okuldan alacak, öğleden sonra kardeşimin gittiği kreşe beni bırakacaktı. Akşam iş dönüşü beni ve kardeşimi kreşten alıp, birlikte eve gidecektik. Bir kaç saatlik kaçamak bir birliktelik… Bütün gün özlediğim ana kucağının sevgi dolu kokusunu soluduktan sonra yine rutin işler, ödevler ve yemek telaşı… Kocaman yüreklerimizi sığdıramadığımız kısacık mutluluklar… Biz mutluluğun ardından adeta doludizgin koşan küçücük bir aileydik işte…

 

Bir Dua

dua vakti

Ey hikmetiyle hayatımızdaki mutlulukları, hüzünleri yaşatan, Rahmetiyle her anımızı kuşatan, bizleri yoktan var eden Rabbimiz! 

Bu gece; Berat Kandilinde, açılan ellerimizi boş çevirme! İmkanların bittiği yerde Sen varsın. Dertlerimiz ne kadar büyük olursa olsun, hepsi fani, hepsi çok küçük Rabbim. Çünkü Senin yanında bir toz hükmünde olan şu dünya mülkünden, her şeyden büyük Sen varsın. Ya Rabbi gönlümüzdeki boşlukları ancak ve ancak Seninle doldur. 

Şu havayı kaç milyon kez soluduk, yeryüzünde sayısız adımlar attık, verdiğin nimetlerin kadrini bilemeden defalarca rahmet sofralarından yedik, içtik… Biz Sana layık kul olamadık…

                      رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ

Ya Rabbî, Sen bizi affet, Sen bize merhamet et.

                                                Zira merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin.

                                               (Mü’minûn, 118)

Gecenin Öfkesi

Gece-Victor-Hugo

Gece demini almış. Karanlık tülünü örterken üzerime; günün, haftanın, hatta ayların, yorgunluğunu daha bir ağırlığıyla hissederek giriyorum yatağıma… Huzuru, sakinliği aramak, gürültülerden sıyrılıp kaybettiğim kendimi tekrar bulmak için. Fakat bir türlü uyku uğramıyor yamacıma. Gözyaşlarımı da kabul etmiyor yatağım, uykuya beni layık görmediği gibi… Gecenin öfkesi bir türlü dinmiyor. Dilimle söylemeyi beceremediğim dualarımı kalbimden geçiriyorum, yine olmuyor.

Sonunda kalkıyorum. Caddeyi, tek tük geçen arabaları seyretmek, o serinliğe kendimi vererek bir nebze olsun yüreğimi serinletmek için balkona çıkıyorum. İşte o an kuşbakışı seyrettiğim sokaklar ve arabalar, üfül üfül esen tatlı rüzgar kabul ediyor  mahçup, çaresiz gözyaşlarımı. Hem dua, hem de sessiz bir haykırış oluyor. Ben şu karanlık geceye ancak bunları sunabiliyorum.

Yine fazla kalamıyorum balkonda, yatağımda yatamadığım gibi. Mutfağa açılan balkon kapısını yavaşça açıp bu sefer kendimi, gözyaşlarımı, endişelerimi mutfağa arz etmeye çalışıyorum. İki dakika mutfaktaki mütevazi koltuğa yarım yamalak uzanıyorum. Şimdi dilim fısıldıyor en güzel cümlelerden birini; Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammedin ve Ala Ali Seyyidina Muhammet(Sav) Hiç kimse duymasın isterse Sen beni duyar imdadıma koşarsın, değil mi Ya Resulullah(SAV)!

Yol uzun, yük ağır…Kaldıramıyorum,Allah’ım! Hatalarla, günahlarla doluyum. Meded Ya Rab!