Yağmur Damlaları

Yağmur damlaları uzanıyor gökyüzünün şefkatli ellerinden. Usul usul, huzur fısıldıyor yorgun yeryüzüne… Yüreği kırgın olanların, suskun bekleyenlerin yerine konuşuyor yağmurun her bir damlası… Artık güneş de saklanıyor. Bir türlü gülümsemiyor masmavi gök denizinden… Ve gülümsemiyor yeryüzündekiler. Gökyüzü de mavi değil artık.

Yeşilliklerin arasından yürüyorum. Yağmur yeşertmiş her yeri. Ağaçlar ağır giysilerini bürünmüş. Yapraklarının rengi yeşilin binbir tonu… Kır çiçekleri fısıldaşıyorlar aralarında ben yanlarından geçip giderken. Kuşların cıvıltıları neşeli değil de, sanki ağlamaklı. Çok değil bir kaç ay sonra bu yeşilliklerin sarıya, kahverengiye dönüşeceğini, ağaçların giysilerini çıkarıp çıplak kalacağını, çiçeklerin, otların kuruyacağını hayal ediyorum. Bütün güzelliklerin sona erdiği gibi…

Fakat yağmur damlaları o kadar vefalı ki, ne yaz, ne kış dinliyor. Her zaman benimle, bizimle… Hiç terk etmiyor. Hatırımızı sormak, hüznümüzü biraz olsun azaltmak için üşenmeden bulutların arasından kopup geliyor. Damlalar yavaş yavaş ıslatırken toprağı eller de semaya uzanıyor. Belki damlaları gökten indiren melekler eşlik eder dualarımıza…

Bizim dualarımız var. Yorgun olsak da yürümeye, dua etmeye devam edeceğiz. Güzel rüyalarımızla süsleyeceğiz ümitlerimizi. İnadımıza… Kabus görenlere, çirkin sesleriyle haykıranlara rağmen… Yağmur damlası yüzümü okşarken kapatıyorum gözlerimi. Şükürler olsun Rabbime! Damlaların dostluğu yeter de artar bile.

Anneler Ah Anneler!

Çocuk ellerinde bir demet papatyayla anneler günü için koşar adımlarla eve gidiyordu. Fakat yoktu evde canından çok sevdiği, hayatının mutluluk, neşe, huzur kaynağı biricik annesi…

Yanında olmasa da annesinin en sevdiği çiçekleri evin en güzel köşesine koyacaktı. Annesiz bir Anneler Günü’nü hüzünle kutlayacaktı. Sessiz, gözleri yaşlı ve yalnız…

Aşılmaz gibi görünen dağları birlikte aşabildiği, sıcacık elleriyle hep varlığını yanı başında hissettiği annesi… Gül kokulu, aydınlık yüzlü, şiir gibi diliyle hep dua mırıldanan tatlı sesli annesi…

Çocuklar annelerini yüreklerine gömdüler. Anneler de çocuklarını. Çünkü binlerce çocuğu annelerinden, anneleri de çocuklarından kopardılar. Anneler Günü bugün. Bir de utanmadan diyorlar ki: ‘Anneler Günü’nüz kutlu olsun.’ Şimdi bütün ruhumla haykırıyorum, ister beğenin, ister beğenmeyin bu sözlerimi: Yerin dibine geçsin sizin Anneler Günü’nüz!

Sabahın Serinliği

Sessizliğin büyüsü bozulmamış henüz bu sabah. Ne içeride bir ses, seda var, ne de dışarıda. Keşke hep böyle olsa. Bembeyaz bir kâğıt gibi olsa bütün günler, sabahlar, akşamlar. Bir tek siyah nokta düşmese o kâğıda. Lüzumsuz sesler sussa sonsuza dek.

Sadece yağmurun sesi duyulsa.  Ve kuşların sohbetleri… Bir an olsun gizlense bütün çirkinlikler. Ne olurdu sanki? Ama yalnızların, masumların sessiz çığlıkları, uzanıp dokunamayan ellerin çaresizliği bir an olsun son bulmuyor.

Bir çiçek tozuyla birlikte havada eriyip yok olmak, toprağa düşen yağmur damlası misali kaybolmak, rüzgârla dağılan bulutlara binip ne yana gittiği belli olmamak… Bütün dileğim buydu.

Sessizce doğdu yine güneş. Karanlıkları inadına bastıran, gündüzün uzun saatlerinin kabahatlerini, vefasızlıklarını ortaya çıkarırcasına parlayan dev bir spot lambası gibi.

Kızmıyorum güneşe. Kızmaya hakkım yok. O vazifesini yapmak zorunda. Fakat ben gizlenmek istiyorum bu sabah ondan ve bütün gündüzlerden. Kuytu, karanlık bir yer arıyorum kendime. Kapatıyorum gözlerimi, küçülüp minicik oluyorum. Görünmez oluyorum. Ve havanın bir zerresine binip uzaklara çook uzaklara yolculuğa çıkıyorum.

Fakat ardımda bırakmak istemiyorum mazlumları, masumları. Onların da benimle gelmesini istiyorum. Hep birlikte daha güzel diyarlara, güneşin daha mutlu doğduğu yerlere gitmek istiyorum… Hepsini, herkesi çağırıyorum. ‘Haydi gelin! Daha güzel bir dünya için uzaklaşıp gidelim buralardan. Mutlaka vardır güneşin gülümseyerek doğduğu yerler.’

Off! Eller duaya kalkmalı… Ve gökyüzünden bizi gözetleyen güneşi şahit tutmalı dua ederken. Duayla yükselmeli…

 

Güçlü Kalelere İhtiyacımız Var

Güçlü bir kaleye ihtiyacım var. Hepimizin var. Ve o kaleleri örmek için sağlam tuğlalara…

Önce bulamadım, baktım yıkılmış, viran olmuş. Her yere dağılmış devrin hadiseleriyle…

Ve ümidim yetişti hemen imdadıma. Ümidimle başladım kalemi yeniden inşa etmeye…

Hiç bırakmamaya söz verdim onu. Bir soluk aldım, ferahladım nihayet…

Sonra dualarım… Ölene kadar bir an bile duadan ayrı kalmamaya da söz…

Bir göz yaşı bazen, biraz inleyiş katık oldu ümidin ve duanın yanına…

Böylece yürekteki zehri akıtmak daha da kenetledi kalenin tuğlalarını.

Bazen çok zor olsa da gülümsemeyi unutmamak lazım, yanına da dostluğu alarak.

Fakat çoğu zaman yalnızlık tercihim şu karmakarışık zamanda. 

Yalnız kalıp okumak, düşünmek… Ve dua… Ve ümit… Ve bazen göz yaşı…

Hepimiz insanız ve güçlü birer kaleye ihtiyacımız var.

Bir Tomurcuk Yeter

Her yokuşu tecrübe ettikten sonra yorulmadan yine de ileriye bakmayı istiyor insan. Nefes aldığı sürece acaba bir yerlerde gülümsetecek, küçücük bir ışık var mı diye. Gülümsemeye çook ihtiyacımız var.

Belki çoğu kez beklediğimiz gibi olmuyor. Umutlar kocaman çiçekler açmıyor. Olsun diyorsun. Bir yaprak bile yeşerse, o da bir şeydir. İncecik bir yaprak büyüse… Minicik bir tomurcuk çıksa incecik dalların üzerinde… Her şey işte o minicik, incecik başlangıçlardan çoğalıp büyümez mi sonuçta?

Şimdi ilk baharın sevimli yüzü mahcup ve üzgün olsa da kendini göstermeye başladı. Çiçek açmış ağaçlar, yeşermiş çimenler, bazen az da olsa otların arasından narin boynunu uzatmaya başlamış kır çiçekleri… 

Dışarı çıkıp nefes almayı, sabahın tatlı serinliğinde kuşların cıvıltılarını dinlemeyi istiyorsun. Ne kadar çirkinlik varsa hem gözünün önünden, hem de kalbinden, zihninden silmeyi istiyorsun. İnsanları sevmeyi, sevmeyi bilmeyenlere de öğretmeyi istiyorsun. Unutanlara da hatırlatmayı… Affetmeye hazır mıyım, diye soruyorsun kendi kendine… Tekrar el ele tutuşmaya hazır mıyım? Acıları unutmaya, yeniden dirilmeye, kucaklamaya hazır mıyım? İnsanlara teklif etmeyi isterdim çekinmeden: Haydi önce güvenelim birbirimize, sonra da sevelim koşulsuz! Var mısınız?  

Yaşadıkça gidilen yol, tırmanılacak yokuş bitmez. Öyleyse hataları düzeltme şansı da hep var demektir. Sabahın tatlı serinliğinde kuş sesleri… Ağaçlar pembe beyaz çiçekler açmış. Bir sincap hızla ağacın tepesine doğru tırmanıyor. Şimdi bir simit ve demli bir çayla güne, bütün günlere umutla başlamak var. Şimdi… buna çok ihtiyacım var.

Çeşme

Taşlar ıslak… Çeşmeden damladıkça yosun tutmuş. İlk yapıldığı halinden pek eser kalmamış. Renkten renge girmiş. Dili olsa söylese bu asırlık taşlar. Ne fırtınalar kopmuş, Kim bilir ne ayrılıklara, yalnızlıklara şahit olmuş. Sevdiğine kavuşamayanlar ağıtlar yakmış yanı başında çömelirken. Ne şenlikler, mesut günler yaşanmış bazen de. Kızlar hem söyleşmiş, hem gülüşmüşler bir yandan buz gibi sularla ferahlarken. Çobanlar kuzularını sulamış. Okula giden çocuklar oyunlarına ortak etmiş bu ıssız ovanın yalnız çeşmesini…

Hemen dibinde yemyeşil otlar, beyaz kır çiçekleri açmış. Yağmur, kar, çamur, fırtına… O çeşme hep orada usanmadan beklemiş. İnsanlar için, bir yudum suya hasret kalanlar için. Yolcular için uğrak yeri, dertliler için dert ortağı, sevenler için buluşma yeri.

Çeşme yalnız bir asker gibi nöbet tutuyor. Taşlarsa yaşlı bir bilge gibi duruyor. Biraz kırgın ve içli… Fakat sakin ve huzurlu. Bu haliyle çok şey anlatıyor. Sanki damlayan sular onun gözyaşları. Islanan taşlar da yüzü buruş buruş olmuş bir pir-i fani. Vefalı olmayı hatırlatıyor. Hep olduğun yerde durabilmeyi. Sarsılmadan… Unutmamayı, unutulmamayı anlatıyor. Acılara katlanmayı, sabırlı olmayı öğretiyor. Sessizliğin içinde duyulan sadece suyun huzur veren sesi. Suyun çeşmeden sakin sakin damlama sesi tatlı bir nağme gibi kulaklarda… Az ötedeki ağaçların rüzgar estikçe sallanan dallarının hışırtılarına eşlik ediyor.

Çeşme… Bir çeşmenin hayaliyle çook uzaklara gidiyorum. Beklemeyi, sabırla beklemeyi onunla öğreniyorum.

Hediye

gift1Hediye deyince insanın aklına hep mutlu edecek, güzel bir şey gelir. Öyle ya adı üstünde; hediye… Hayata renk katmalı, göz alıcı bir paketin içinde olmalı, açarken heyecan duymalı insan.

Hayat da bir hediye. Hayatın içinde yaşadığımız bütün olaylar da birer hediye. Acısıyla, tatlısıyla. Belki böyle düşünmeli. Acı ve hüzün verici olaylar da olmalı o hediyelerin arasında. Ki güzelliklerin değeri daha bir anlaşılsın, kıymeti bilinsin.

Gülümsemek bir yüze, gözlerinin içine bakıp sonra da sarılmak… Çaresizliğin pençesinde dua edebilmek göz yaşı dökerek… Ortak kaderi ve acıları paylaşabilmek başkalarıyla… Dost olmak tanımadığın insanlarla, dostlarınla da daha çok kenetlenmek… İliklerine kadar sevdiğini hissetmek… Sevmek ön yargısız… Özgür olmak kuşlar gibi… Özgür olmak… Gökyüzüne bakabilmek; bulutlu, bulutsuz… Acılar, yalnızlık ve ümitli, ümitsiz bekleyişler… Özlemek her şeyi, herkesi… Sabahları bir dilim ekmek, bir parça katıkla sofraya oturmak birlikte… Karıncanın bile hakkını gözetmek, kimseye zalim olmamak… 

Hepsi, ama hepsi hediye. Hayatla ilgili her şeyin birer hediye olduğunun farkında olmak belki insan olduğumuzu daha çok hissettirir.

Bir Hastalık: Önyargı

2156854-onyargi

Toplum olarak ne kadar önyargılıyız, ne kadar peşin hükümlüyüz. Dışarıdan gördüğümüz kadarıyla insanlar, olaylar hakkında hemen yorum yapabiliyoruz. Belki düşündüğümüz gibi değildir, nasıl emin olabiliyoruz?

Aylardır görüşmediğim insanlar hakkımda olmayacak teoriler üretmiş. Güya ben şöyle yapmışım, böyle yapmışım… Neyse ayrıntılar önemli değil. Uyduruk senaryolar yazmakta üstümüze yok doğrusu. Duyunca tövbe tövbe dedim kendi kendime. Çok şaşırdım.

Halbuki bizim kültürümüzde böyle miydi? Sevmek, yardımlaşmak, ön yargılı olmamak, yani su-i zan etmemek, dinlemesini bilmek yeri geldiğinde, hep kendin konuşmaya çalışmamak, konuşurken gözlerinin içine bakmak ve bunları yapmakta gecikmemek… Yalnızlığı paylaşmak, arayıp sormak. Bu dünyaya paylaşmaya gelmedik mi?

İnsanlar birbirini kınamadan, o hakkı kendinde görmeden önce tarafsız ve hatta iyi niyetle bakmalı değil miydi? Her insanın olumsuz yönlerinin yanı sıra, olumlu ve takdir edilecek yönlerinin görülmeye çalışılmasının, öne çıkarılmasının daha iyi olduğu bilinmiyor muydu? Senin gibi düşünmeyen bir insanı hemen acımasızca eleştirmek mi gerekliydi? Kızmadan, yargılamadan hareket etmek daha güzel değil miydi? Bu günlerde her şeyden çok hoşgörülü olmaya ihtiyacımız var.

Çoğu şey biliniyor. Ama maalesef uygulamaya gelince olmuyor. Bu kadar kısa hayatı nasıl da ziyan ediyoruz. Gerçekten yazık ediyoruz bu hayat nimetine.

Bir keresinde bir gazetede gördüğüm bir resim beni çok etkilemişti: Küçük bir bebek… Doğduktan sonra sokağa atılmış. Yani onu doğuran annesi ondan kurtulmak istemiş. Sokakta bir köpek buluyor onu, ya da bir kedi. Tam olarak hatırlamıyorum, çok zaman geçti. Hayvan küçük bebeğe sarılıyor, onu koynuna alıyor. Bir kaç saat ısıtıyor ve bebeğin soğuktan ölmemesini sağlıyor. İnsanlar onları sokağın kuytu bir yerinde sarılıp yatmış olarak buluyorlar. Hiç bir şeyden haberi olmayan masum yavru da bu şekilde kurtuluyor.

Bazen hayvanlardan öğreneceğimiz çok şey olabilir.

Yine Okumak

cocuk-kitaplari-yayinevleri-kurtardi-4579862_o

Evet yine okumak…

Hayatın anlam kazanması için okumak lazım. Ama okuduklarını kalben de okumak önemli olan. Yoksa bilgi kirliliğinden başka bir şey değil. Nasıl vücudun gıdası ekmek, su vs.dir, ruhun, aklın, kalbin de gıdası okumak, hem lüzumlu şeyler okumak gerek. ‘Kitap ruhun ilacıdır.'(Japon Atasözü) İnsanlar arasındaki problemlerin çoğu okumamaktan, ya da okuduğunu ruhuna sindirememekten, belki de gereksiz şeyler okuyup hem aklını, hem de maneviyatını kirletmekten kaynaklanıyor.

Maalesef okuma alışkanlığımız çok zayıf. Bu işi sosyal medyadaki mesajları, paylaşımları okumaya indirgeyen, gazete haberlerine şöyle bir göz gezdirmekle yetinen, başka da bir şey okuma ihtiyacı hissetmeyen bir toplumuz. Sonuç ise ortada. Birbirini anlamayan, bencillikte ilk sırada, çocuklarına, gençlerine  nasıl yaklaşacağını bilmeyen, her fırsatta tartışan, dedikoducu, hep kolaya kaçan insan topluluğu… Hayatında insan hatalar yapmaması veya hatalarını en aza indirmesi için okuması, ruhunu beslemesi gerek. Belki okumak olumsuzlukları düzeltmek için tek çözüm değil. Ama Allah’tan ilk inen ayetin bile bizlere ‘Oku! Yaradan Rabbinin adıyla oku!’ diye hitap etmesi okumanın ne kadar değerli bir uğraşı olduğunu telkin etmiyor mu?

Okumayı bence ciddi bir iş olarak algılamak lazım. Öncelikle uygun bir ortam hazırlamak, zamanını boşa harcamamak, aile içinde de okuma saati oluşturmaya gayret etmek. Kitap almak için her zaman imkanımız yoksa da kütüphanelere gidip ödünç kitap alma alışkanlığını da kazanmak iyi olur. Eline kitabı almak, onu koklamak, sayfaların arasında kaybolmak… İnsan bunun tadına bir varabilse başka bir şey yapmak istemez. Hayatını kitap yazmaya adamış yazarların hayatları hakkında bilgi edinmek, onları yerine göre örnek almak… Yani azim ve gayret etmeyi öğrenmek için.

Eğer okuyamıyorsa, vakit bulamıyorsa bir insan hayati bir sebebi olması gerekir.

Bir Unutabilsek

sirin_bir_kedi_2

Yalnızlık neden bu kadar korkutuyor anlamıyorum. Bazen yanımda hep birileri olsun istiyorum. Konuşulmasa, göz göze gelinmese bile aynı havayı solumak… Yaşlanmak kısmet olursa eğer, yalnız kalırsak ne yapacağız?

Çok çabuk kırılıyor bu günler gönlüm… Bir söz, ya da hiç bir şey yapmamak, söylememek bile yetiyor gücenmeye. Korkuyorum insanlardan. Kimsenin sağı solu belli olmuyor ki.

Ben umudun arkasından koşmaktan yoruldum. Çoğu zaman nefes nefese kalıyorum. Biraz durup dinleneyim derken bakıyorum ki ne kadar uzaklaşmış. Yakalamak için gayret etmek çok zor geliyor.

Şu kahrolası televizyonu açmasak olmaz mı sanki? Ne diye irademize sahip olamıyoruz? Her baktığımda içimi bir kasvet sarıyor. Umutlar daha da uzaklaşıyor. Boş teneke gibi sürekli tıngırdıyor ve ben ekrandakilerin çoğuna saydırmaktan bıktım, ama onlar gevezelikten bıkmadılar. Allah sustursun gevezeleri ne diyeyim.

Sıla-i rahim yapayım dedim. Ama sılada da hüzün var. Annem çok yaşlı, rahatsız. Mahzun mahzun bakıyor. Sarılıp öpüyorum. Yüreğimdeki sıkıntıları ona anlatamamak o kadar ağır geliyor ki gittiğime pişman oluyorum. Diğer yakınlarımla konuşmak da derman olmuyor derdime. Paylaştıkça artıyor mu ne? Azalmıyor. Hep yangınlar… Hep… Umutsuzca aldığımız nefesler boğuyor, sıkıyor. Dayanamıyorum.

Yani gri bir tablo çizdik işte yine. Ne zaman mavi, yeşil, beyaz, pembe, kırmızılarla rengarenk hale dönüşür bilmiyorum. Ne kadar şükürsüz yaşıyormuşuz meğer, ne kadar isyan bataklığında saplanıp kalmışız. Elimizden gidince anladık ama iş işten geçti. Göz nimetiyle görebiliyoruz, burnumuz nefes alabiliyor. Ve daha bir sürü şükredecek nimetler elimizin altında. Rabbim bunları unutturmasın.

Şimdi biraz okuyup sonra da uykuya teslim olmak var. Gecenin siyahlığında kaybolmak… Hayır biraz değil çok okumak istiyorum, çok. Okuyup unutmak… Her şeyi…

İyilik veya İyiliği İhmal Etmek

fft99_mf2323376

Ey insanlar!

Sizlere sesleniyorum şu an. Her nerede, ne şartlarda yaşıyor olsanız da insansınız değil mi sonuçta? Kendinizde yaşama, nefes alma hakkı görüyorsunuz değil mi? Allah’ın ahsen-i takvim suretinde yaratıp, her türlü inceliği, güzelliği sunduğu ve güzellikleri yaşamaya, başkalarına da yaşatmaya layık olan insanlar…

Madem insan güzelliğe layık neden son derece zalim de oluyor? İyi olmak için gayret etmiyor? Çoğu zaman bilerek hatalara düşüyor? Hatta kendini daha iyi şartlarda yaşatmak için iyi, kötü ayırt etmeden, düşünmeden bir çok davranışlar yapmayı da gayet normal görüyor, utanmadan, sıkılmadan başkalarını kırma, üzme gibi işlere imza atabiliyor değil mi? Ve dahi vicdanını rahatlatmak için ara sıra iyilik yapmayı da- tabi buna iyilik denirse- ihmal etmiyor. İyiliği bile çıkarı için yapıyor. Sonra da kendi kendiyle övünmeye başlıyor.

Çocuklarınıza daha iyi bir hayat sağlamak için çabalarken belki kendi anne babanızı ihmal ettiniz. Filan arkadaşınızın her türlü sıkıntısında yanında olurken, başka bir arkadaş veya yakınınızı unuttunuz ve onu kırdınız. Evdeki evcil hayvanınızı beslerken sokakta yağmur, kar, açlık, susuzlukla mücadele eden hayvanların yüzüne bile bakmadınız. Bedeninizi doyururken, ruhunuzun ihtiyaçlarını es geçtiniz. Sizden azıcık farklı düşünen insanları acımasızca eleştirip, onları yerden yere vurup ön yargılarınızın üzerinden kalın çizgilerle geçtiniz. Daha kim bilir neler yaptınız siz ey insanlar! Yazık… Bize hediye olarak verilmiş bu hayatı bu şekilde ziyan edenlere gerçekten yazık.

İyilik yapmaktan, iyi olmaktan korkan insanlar… Size sesleniyorum. Birazcık iyi olmayı deneseniz ne kaybedersiniz?

Rüzgarın Öfkesi

761730_o144b

Sabahın erken saatlerinden beri kuvvetli bir rüzgar esiyor bu gün. Derinlerden gelen uğultulu sesiyle sanki insanlara sesleniyor. Önüne çıkan her şeyi savurup götürecekmiş gibi esiyor rüzgar. Öfkeli esiyor nedense. ”Ey insanlar!” diye sesleniyor adeta.

Kendi kendime hayale kapılıyorum yine. Acaba gittiği yerlere beni de götürür mü şu rüzgar? Bütün yaşanmışlıkları silip, süpürür ve her şeye bir son verir mi? Sanki hiç olmamış gibi bütün anılar, acılar, hüzünler, ağlamalar, gülmeler… Hepsine bir nihayet verilip yeryüzünden silinebilir miyim? Ey rüzgar! Bu başarabilir misin? Bütün izleri yok edebilir misin? Keşke bunu yapabilseydin benim için.

Ben yine aldırmadan çıkacağım ve öfkeli rüzgara rağmen yürümeye devam edeceğim. Belki daha da şiddetlenecek, daha büyük hüzünler yaşatacak. Sağnak yağmurlar başlayacak. Yine de yürümeye devam edeceğim. Böyle yapmak hayatın iplerine sımsıkı tutunmak zorundayım. Bir gün güneş yine parlayacak ve gülümseyecek bize diye umudumu kaybetmemek için yürüyeceğim.

Oysa ne rüzgarlara kapıldık biz yine. Ne kırılmalar yaşadık. Sarsıldık, savrulduk durmaksızın. Hain esen rüzgarlar hiç bitmedi. Hep bir yerlerde bir gönül kırıldı. Gözlerin yaşlı olmadığı zamanlar hiç yaşanmadı neredeyse.

Belki bir gün sakin, ılık esecek. Belki yüzler gülümseyecek, insanlığın gözleri parlayacak. Ne kadar sert olursa olsun sonu güzel olacak şu öfkeli rüzgarların…

Su Damlası ve Dualarım

macro-water-drops-on-a-bean-on-coffee-hd-wallpaper_1920x1200-400x270-mm-85Bazen iç sesimle rahmetli babamla konuşuyorum:

Sen görmedin bu felaketleri. Bak biz ne haldeyiz…

Endişeliyim sevgili babacığım. Çocuklarım için, bütün çocuklarımız için, sürgün edilmiş binlerce masum ve onların aileleri için.

Kırgınım aynı zamanda. Dost bildiğim, insan bildiğim ne kadar birileri varsa hepsi sırtını dönmüş. Unutulmuşuz…

Sanki hiç var olmamışız. Onlarla birlikte bir şeyleri paylaşmamışız. Tıpkı ‘1984’ George Orwell’ romanında olduğu gibi… Yırtılıp, lime lime edilip yok edilmişiz tarih içinde. Hiç o anılar yaşanmamış, biz de yaşamamışız…

Sen gideli uzun zaman oldu babacığım. Böyle değildi bu dünya. Ölüler gibi yaşamıyordu hiç kimse. Garip hadiseler, garip yaratıklar yoktu senin zamanında, şimdilerde olduğu gibi.

Fakat o kadar çok çocukları oldu ki şu garip dünyanın. İçlerinde hem iyiler, hem kötüler… Sen varken bu kadar kötülük yoktu sanki…

Ben yine de umutlanmak istiyorum. Çünkü hayatı, Rabbimin yarattıklarını seviyorum. Şu hırpalanmış, kirletilmiş dünyada mutlaka sevilecek bir şeyler vardır diye düşünüyorum.

Her şeye rağmen tertemiz su sızıyorsa taşların arasından bir gün bütün kirler temizlenecek. İnanmak istiyorum ben buna.

Ama etrafta o kadar kir, toz var ki damla damla, incecik sızan su bunca pisliği nasıl temizleyecek? Sular çoğalıp coşar mı bir gün?

Bir gün solgun yüzlerimiz ve yorgun bedenlerimizle yine yürüyeceğiz umuda doğru. Biz yürüdükçe gökyüzü daha bir aydınlanacak. El ele tutuşup yürüyeceğiz.

Gülümseyeceğiz herkese… Kim olursa olsun. Bütün kırgınlıklarımızı ve yorgunluğumuzu da unutacağız.

Yürüdükçe toprak canlanacak, ağaçlar yeşerecek. Bahar kokuları ve ezgileri kasvetle kararan gönüllerimize ferahlık salacak.

Sonra… Sular gürül gürül akmaya başlayacak. Ne kadar karanlık, kasvet, kir varsa önüne katıp götürecek.

İnanmak istiyorum. Ve Allah’ın izniyle inanıyorum. Çünkü dua ediyorum. Karanlıkları dualarımla aydınlatmaya çalışıyorum.

Deniz Feneri Gibi Hayatımız

indir

Her yerde hazan esintileri… Hırçın dalgalar gibi hadiseler hücuma geçmiş. Umurumda değil… Şu akşamın çöktüğü gibi karanlıklar çöksün yüreğime. Napalım bu da kadermiş, bu da yaşanacakmış diye sabreder beklerim.

Dualarım, yakarışlarım var. Bazen içimden gelip de dinlediğim hüzünlü ezgiler var. Bu ezgiler varsa demek çok yanık yürek var bu dünyada. ”Kaldıramayacağım yükler yükleme ya Rab! Dayanamayacağım acılar yaşatma!” diye Rabbime yalvarmalarım var.

Yine bir gün daha son buluyor işte. Her nefeste sona yaklaşıyoruz. Kesin bir son var ise her birimiz için. Yalan dünya için bu kadar üzülmek niye? Deniz üstündeki fenerin bir yanıp bir söndüğü gibi yanıp sönüyor hayatımız. Ve bir gün de hiç yanmamak üzere sönecek. Unutulan bütün bedenler gibi biz de unutulacağız.

İsterse bütün dünya terk etsin. Bu dünya için çırpınmaya değmez…

Bir anlık çözülme kopup gelen ta derinlerdenindir

Uzak olsun bütün yakınlar. Uzak olsun benden. Büyüttüğüm bu sızıyla artık hiç bir yere bakmaya, konuşup cevap vermeye, ne bir söz işitmeye tahammül yok. Anlatmıyorsam, sessiz kalıyorsam, başkaları da anlatmasın. Hiç kimse ve hiç bir şey dokunmasın artık hayatıma. Sisli bir boşluğun içindeyim. Sonu görünmez bir yolun ortasındayım. Kimi zaman ”Bu hayatı veren elbet hakkımızda bir karar vermiştir.” diyorum içten içe. Kimi zaman da ”Artık yürümeye takatim yok, nereye kadar?” diye isyanlarım büyüyor çığlık çığlık. İşte bir gün daha veda etti sessiz, sessiz. Karanlığın gölgesi yine kapladı her yeri. Karanlığın derinlerinde kaybolup gitsem keşke ben de. Saklanacak bir yer olsa. Bir kuytu köşe, bir ağaç kovuğu belki. Sığınacak bir menzil yok, uzaklaşacak bir yer yok şu dünyanın sonu gelmez pisliklerinden… Biz de kirlendik…

Plastik Toplayan Adam

yasi_da_buyuk_yuku_de

‘İyiler kaybetmez, kaybedilir.’  

Öylesine derin, ibret verici anlamıyla ne güzel söylemiş Peyami Safa

Hakiki insan olmanın insana hiç bir şey kaybettirmediğini, aksine çok şeyi kazandırdığını, fakat iyileri, iyiliği kaybedenlerin asıl çok şey kaybettiğini, hayvandan bile aşağı seviyede birer zavallı mahluklar olduğunu, bu zavallı mahlukları alkışlayanların ve kendilerine bir zarar gelir korkusuyla koyun gibi ses çıkarmayarak itaat edenlerin de zavallılıkta onlarla yarıştığını, insanlıktan ne kadar uzaklaştığını ve iyilerin de eninde sonunda üstün geleceğini, çünkü onların yanında, arkasında doğruluğun, ne olursa olsun dürüstlükten ayrılmamanın asaleti, üstünlüğü olduğunu, onlarla Allah ve Peygamber’inin(Sav) birlikte olduğunu anlatan, anlatmak isteyen kısa ve öz ne güzel söz…

Dün plastik toplayan bir adam gördüm sokakta. Ve şu topraklarda yaşayan pek çok insandan daha hayırlı bir iş yaptığını düşündüm. İnsanlar umursamazca yollara, parklara çöplerini atarken, doğaya, çocuklarına ve kendilerine zarar verirken ve bence yerdeki karıncadan bile daha aciz, zavallı olduklarını gösterirken, o plastik, kağıt, cam her neyse atılan maddeleri para kazanmak için bile olsa yollardan, parklardan toplayan insanların süslü püslü, kravatlı, iş güç sahibi, bencil insan müsveddelerinden belki bazen çok daha faydalı, hayırlı olduğunu düşündüm.

Evet… Süslü püslü, kravatlı, iş güç sahibi, bencil, ön yargının kancaları arasında esir olmuş, yalancılığı, bazen de iftira atmayı kendini kurtarmak için mubah sayan insan müsveddeleri…

Allah bizleri insan eylesin…

”Ağlama kızcağızım!”

images

Bir gün Efendiler Efendisi (Sav) yoldan geçerken toz,toprak saçmışlar o güzelim yüzüne. Hep zalimler,facirler, fitnecilerle kaynıyormuş ortalık. Yalnız,çaresiz kalmış müminler. Birbirlerinden başka tutunup kuvvet alacak kimseleri yokmuş. Ve tabi ki Allah’tan başka… Onlardan kimse alış veriş yapmıyor, selam bile vermiyor ve onlar  hep aşağılanıyor, horlanıyorlarmış. Başka bir gün de Kabe’de kocaman deve işkembesini atmışlar yine güllerin Efendisi’nin üzerine. Taif’te taşlanan, ayakları kan revan içinde kalan yine bizim Efendimiz…

Her defasında o narin, nazenin, kıyamete kadar gelecek bütün kadınların içinde kalbi, siması, hal ve tavırları en güzeli olan, kendisine en çok benzeyen, Hz Hatice (R.a.) gibi fevkalade, kahraman bir annesi olan kızı Hz. Fatıma (R.a.)  yetişmiş. Babacığının azarlanmasına, horlanmasına gönlü müsaade etmiyormuş. Haddim değil elbette onları, o güzellikleri tarif etmek.

”Ağlama kızcağızım! Allah babanı zayi etmeyecektir.”

Ya Resulullah! Bekliyoruz biz de… Çölde kavrulduk. Yandık, tutuştuk. Bir serinlik yok mu? Bize de ”Ağlama!” diyecek yok mu?

Kararmış Gönüller

IMG_20150728_202819

Gökyüzü kararmış… Gönüller de öyle…. Aydınlık yarınlar ne zaman? Yok mu bir kurtuluş reçetesi?

Kuşlar bile susmuş… Karmakarışık bir sürü sözlerin arasında duyulmuyor onların terennümleri.

Fakat anlaşılmıyor söylenenler. O kadar karanlık ki sesler.

Hain, yabancı bakışlar o kadar korkutuyor ki… Bakıp gülümseyecek bir sima, bir yer, sakin bir menzil kalmamış. 

Yer kaynayan bir kazan sanki. Gök ise sert, hırçın fırtınalara gebe.

Kapatıyorum gözlerimi. Sığınacak kuytu bir yer arıyorum. Rabbimle başbaşa kalmak istiyorum sadece. Tek bir çare Sen’sin ya Erhamerrahimin! Yoksa biz yeterince sığınamadık mı Sana?

İbrahim(as) Hacer’i bırakınca ıssız çöllerde, İsmail(as) küçücük bir bebekken kucağında; ”İbrahiiim! Bizi kime bırakıp gidiyorsun?” diye feryat ediyordu. İbrahim(as)’ de bunun Allah’ın emri olduğunu söyleyince, tam bir tevekkül içinde, vakur; ” Öyleyse O bizi korur.” diyordu. Rabbine sığınıyordu.

Öyleyse çaresizlerin tek çaresi Rabbülalemin var. Ne gam, O varsa? O kendisine sığınan kalpleri ferahlatır. Yakındır sabredenlerin tatlı şerbeti içmesi, ferah zamanlara kavuşması inşallah…

Kafesten Kurtulmak

1093

Bu günler anlamıyorum kendimi. Dört bir yanda huzursuzluk… Anlam veremiyorum. Çareler çokmuş gibi görünse de, bir tek çare var aslında. Ona teslim olup sarılamıyorum.

Bazen öyle bir kafes içindeymiş gibi hisseder ki insan kendini. Ne tarafa baksan, nerden medet umsan o anda yoktur gülümseyen bir çehre.  O zaman, işte o anda sığınılacak tek bir liman var şu yeryüzü cehenneminde. Seni duyan, her halini anlayan O’dur, başka kimse olamaz. Kısıldığın kafesten ruhunu özgürlüğüne kavuşturacak olan da sedace O’dur.

Biz Sana yeterince sığınmayı yeterince bilemiyoruz. Affet bizi. Senin bizi sevip, kolladığın kadar biz Seni sevmesini, karanlığı aydınlatacak yolları bulmasını bilemiyoruz.

Kafesteki kuş gibi ruhumuz. Hür olmak istiyor. Bir yolunu göster Ya Rab! 

Bu… Kalp!

1374743259_uzgun-cocuk

Bırak yorulsun, dağılsın kalp… Ağlasın, inlesin… Yalnızlığın arkadaşlığına sığınsın. Ve anlatılamayan hüzünlerin… Onun özünde bu yok mu zaten? Titremeyen, hissetmeyen kalp boşuna var olmuş sayılmaz mı? Bırak çırpınışları olsun onun masumca gülümsemek için. Ümitsiz bekleyişler arasında küçük ümit arayışları tükenmesin. O kalp attıkça… Belki böylesi daha güzel…

Ve hırçın dünyanın azgın dalgalarından kaçmak için her birimiz bir köşeye sığınalım. Olsun… Ne kaybederiz?

Bizim sevgisizlere inat uzanıp tutacak elimiz var. Hiç bir şeyimiz kalmasa da paylaşacak sevgimiz var. Küllerin arasından çıkan kıvılcımlar gibi hüzünlerin arasında bulup buluşturduğumuz küçük mutluluklarımız var. Düşmanlıkları unutturacak katıksız dostluklarımız var.

Dağıtan dağıtsın, kırıp döksün. Herkes karakterinin gereğini koysun ortaya. Dünya hangi birine kalmış? Hiç bir sığınacak limanımız kalmasın isterse, Haktan başka. Onlar zalimliklerine sığınacak kadar aciz, bizse doğruluğumuza sığınacak kadar güçlü ve hakkın yanında olalım. Hiç kimse de bilmesin haklı olduğumuzu, O’ndan başka. Hepsi bir yığın dalkavuk olmuş. Onlar bilse ne çıkar?

O zaman bırak kalp, kalp olduğunu hissetsin. Her bir atışı dua olsun…

Bir Bosna Türküsü

bosna3

Uzaklarda acıklı bir türkü yankılanıyor. Bir Bosna türküsü bu…

Bosna’yı yazmak istedim bu akşam… Avrupa’nın kucağında, mazlum kardeşi Türkiye’nin. Kaç zaman oldu? Ayrı düştü ve garip, yalnız kaldı. Çok söylendi ve yazıldı ardından. Ne acıklı ezgiler dinledik. Ne kırgın hikayeler anlatıldı. Sokaklarında dolaşırken insan hissediyor onun yıllardan beri düştüğü yalnızlığı. Her karşılaştığımız insan, tebessüm eden her yüz anlatıyor hasretini. Uzanıp sevesim geliyor pırıl pırıl çocukların saçlarını. Yüzleri buruş buruş olmuş yaşlı ninelerin yorgun gözleri. Alnıma götürüp öpesim geliyor onların da çileli ellerini…

Ben belki buraların çocuğuyum. Kim bilir dedelerim, ninelerim buralarda yaşadı. Ekip biçti. Camiler, hanlar, kaleler inşa etti. Düğünler yaptı. Cenazeler kaldırdı. Ezan sesleriyle süsledi Balkanların havasını. Yağmuruna, rüzgarına eşlik etti o ezanlar. Yüzyıllardır okunan hatimler, Ramazanda kılınan teravihler, yapılan dualar melekleri sevindirdi. O şirin yeşilliğine şirinlik kattı ecdadımız köyleriyle, bağı, bahçesiyle. Yiğit delikanlılar, selvi boylu, nazlı genç kızlar umudu oldu Bosna’nın yarınlarına. Gönülleri fethettiler. Adaleti, insanlığı, bütün güzel hasletleri yaydılar bu topraklara. Hiç kırmadan, incitmeden birlikte yaşamayı öğrendiler, öğrettiler.

Fakat gün geldi zalimin kirli eli değdi güzelim Boşnakların üzerine. Camileri, köprüleri, hanları, Mostar’ı paramparça edildi. Ne insanlık kaldı, ne namus. Kurşunlar, bombalar kapkara etti yeşilliklerini. Gülen gözler hep göz yaşı döker oldu. Tek suçları müslüman olmaktı onların. Kin, düşmanlık fırtınası savurdu Boşnak kardeşlerimizin her birini bir yere. Yok olana, o topraklarda hiç bir müslüman kalmayacağı güne kadar ölmeleri gerekiyordu.

Ama bir azim, Allah’tan aldıkları kuvvet vardı yüreklerinde. Ne olursa olsun vatanlarını, namuslarını, insanlıklarını savunacaklardı. Asla zalimlere teslim olmayacaklardı. Tüneller kazdılar. İmkansızı başardılar. Yokluktan Allah’ın izniyle varlık çıkarıp her neleri varsa feda edip savaştılar. Ve kötülere teslim olmadılar. Şimdi buruk bir sevinci yaşıyor Bosna. Kaybettikleri canların izleri yüreklerinde hep. Kırgın olsalar da, onlar hayata sımsıkı sarılıp umutsuzluğun yüzüne bir tokat vuruyorlar.

Senin gibi yeryüzünün pek çok yerinde mazlum, garip ve yalnız mümin kardeşlerin ey Bosna! Biz de kendi yurdumuzda, öz vatanımızda onlarca parçaya bölündük. İnsanlık çırpınıyor. Doğruluk, adalet kalmadı hiç bir yerde. Zulmedenler hiç bitmiyor her neresinde olursa olsun cife dünyanın. Bir duaya, esenliğe, düştüğümüz çukurdan tutup kaldıracak bir ele ihtiyacımız var. Merhamete, sevgiye, umuda ihtiyacımız var.

Bunlar Olmalı Hayatta

Fotoğraf0067

Gölgeler büyüdükçe ışığın rengi daha parlak görünür, daha çok kamaştırır gözlerimizi. Gölgelerin arasından umulmadık bir anda nasıl da ışık yol alır, aydınlatır her yeri. 

Mutsuzluğa ve umutsuzluğa yer vermemek için gayreti olmalı insanın hayatta. Karamsar, üzgün bakışları gülümsetecek, çaresizliğin yüzüne tokat vuracak kadar cesareti olmalı. 

Her eksilmenin, hayatımızdaki açılan her boşluğun başka yeri doldurmanın, bir yenilenmenin sebebi olduğunu unutmamalı. Eksildikçe, ruhundan koparıldıkça başka bir yerde daha bir zinde dirileceğini hatırlamalı.

Bazen avazı çıktığı kadar bağırmalı boşluğa. Herhangi bir kimseye değil. Bir dağa, bir ovaya belki. Şırıl şırıl akan dereye. Var olmanın, hayatta olmanın ne büyük bir nimet, insana sunulan en büyük armağan olduğunu unutmamalı. 

Çok konuşanlara inat bazen suskun haliyle çok şey anlatmalı. Bir bakışta, oturuşta, uzaklara dalıp gidişte anlatmalı meramını. Başkaları anlasın diye boşuna gayret etmekten de vazgeçmeli. Bir tek anlayan O(C.C.) olsun isterse. Yetmez mi? Gürültülere gerek yok. Bir tek dost O…

Kıranlara inat kırmamak, hatta kırılmamak için yaşamalı. Ne kadar zor olsa da. İnsan eyvallah demesini bilmeli. Küçük insan olmaktan kurtulmalı artık başkalarıyla uğraşmaktan vazgeçerek. İnsanların çemberinde kendini hapsetmekten sıyrılıp hep sonsuz ufuklarda olmalı gözü.

Cesur olmalı…

Geç Kaldım Hayat

güüllllBomboş sayfaya dakikalarca baktım. Hala bilmiyorum ne yazacağımı. Kendimi ifade etmekten acizim. Hayatla yüz yüze gelemeyecek kadar aciz olduğum gibi. Durmadan yorgunluğun gölgesinde etrafı puslu görmek ya da göstermek istemesem de elimde değil ki. ‘Olmadı be…’ diye yüzleşmeye de cesaretim yok hayatla. ‘Hakkını veremedim senin.’

Oysa bir türkü kadar sıcak, gül kokusu kadar güzel, okyanus kadar derin, bulutsuz bir ufuk kadar mavi olsun isterdim ömür dakikalarım. Gökyüzünün mavisini yüreğimde taşımak isterdim. Bulutların beyazında gömülmek… Tertemiz havayı teneffüs etmekten sarhoş olmak isterdim. Ama öyle kirlenmiş ki ortalık, nefes almakta zorlanıyorum.

Paylaşacağım güzel şeyler olsun isterdim. Birbirini anlamamak için direnmekten yorulmadı mı bu insanlar? Bense mutluluktan, bazen de hüzünlerden, şirin, güzel sözlerden örülmüş bir hayat isterdim. Sevmeyi, paylaşmayı, fedakarlık yapmayı bilmeyen insanlarla yüz yüze gelmekten, artık bu ifadeleri dillendirmekten de  yoruldum.

Keşke imkan olsa uzaklara gitsem diyorum. Çok uzaklara. Kimsenin ön yargı taşımadığı, birbirine kuşkuyla, nefretle bakmadığı diyarlara. Bir çocuğun elinden tutsam diyorum. Masmavi, belki kapkara gözlerinde umut olsun onun. Ne derisinin rengi, ne de milliyeti, inanışı önemli değil. O her haliyle güzel. Onun masumiyetinde tekrar dirilsin ruhum, o da benim ellerimde güvenmeyi öğrensin. Birlikte sevmeyi öğrenelim. Birlikte umuda koşmayı.

Geç kaldım hayat. Üzgünüm…

Masallar

yusufcuk-bocegi-73EC-C9A5-347F

Anneler çocuklarını uyutmak için bazen ninni söylerler, bazen de masal anlatırlar. İlk anda biraz direnen çocuklar kısa bir süre sonra mutlaka derin bir uykuya dalar. Çünkü gürültülü ve karmaşıktır yaşadığı dünya ve yorgun düşer. Aciz ve masum vücudu dayanamaz ve uykunun güvenli kollarına kendini bırakır. O ninnilerde, masallarda hep hikayeler anlatılır. Gerçekle alakası olmayan hikayeler. Çünkü çocuklar, bebekler bunları duymak istiyordur. Masallardaki gibi bir dünyanın hayalini kurarlar. Fakat bir an önce büyüsün diye bin bir emek verilen çocuklar büyüyünce anlar; meğer merak edip durdukları, ulaşıp hakim olmak istedikleri dünya ne zor yamaçlarla doluymuş. Onun için kimileri hep çocuk kalmak, hiç büyümemek ister. Belki bir çocuk masumiyetini muhafaza etmek, asla bozulmamak, kirlenmemek güzeldir. Çünkü dışarıda kirli, yalanlarla, haksızlıklarla dolu bir dünya vardır.

Fakat insan büyümekten bir türlü kurtulamaz. Büyüdükçe sorumluluklar, sorunlar artar. Bazıları doğruyu Allah’ın izniyle bulabilir. Onlar büyümenin hakkını vermiş, mücadele yolunu seçmiştir. Onları hep zorlu bir hayat beklemektedir. Sıkıntının biri bitse diğeri başlar. Bazılarının uydurduğu hayal ürünü masallar değildir onların meşgul olduğu. Masallar çocuklukta, çok gerilerde kalmıştır. Çünkü büyüyünce söylenen masallar acı verir. O masallar yalana dönüşür. Onlar doğruları, bıkmadan, usanmadan, korkmadan haykırırlar, yalancıları, masal anlatanları ortaya çıkarmak için. Fakat doğruları haykıranların akıbeti çoğu zaman suçlanmak, bazen de zindanlara atılmaktır. Bu dünya onlar için zindandır. Ahirette ise hayal bile edemedikleri mükafatlar onları beklemektedir.

Büyümenin, kocaman birer adam olmanın hakkını veremeyenler de vardır. Onlar asla sıkıntıya düşmek istemezler. Ve hep çocuk kalırlar. Fakat zalim, bencil çocuk olarak… Bunun için de hep gerçeklerden kaçarlar. Kendi ördükleri duvarın dışına çıkıp gerçeklerle yüzleşme cesaretini bir türlü gösteremezler. Doğru veya yalanlardan haberleri yoktur. Bu ikisini ayırt etmekten daha önemli olan kendi nefisleri, rahatlarıdır. Çünkü onlar için fark etmez. Aman rahatları kaçmasın, birileri gelip onlarla uğraşmasın ya da bulundukları makam, mevki, sahip oldukları mal, para ellerinden alınmasın. Bunlar görünürde kaybetmezler, ama manevi alemde içinden çıkamayacakları çukura düşmüşlerdir. Orada uyur onlar. Gaflet uykusunda… Ama uyuduklarının, uyutulduklarının farkında değillerdir. Daimi alem olan ahirette gerçek kaybeden bunlardır.

Çocuklar kadar masum kalabilmek… Hayal ettiğin güzel masalları gerçeğe dönüştürmek… Çok zor ve bedeli ağır olsa da hep gerçeğin peşinde koşmak… Ne olursa olsun buna değer. Çünkü bu insan olmanın hakkını verebilmektir.

Bir şarkının sözlerini paylaşmak istiyorum burada. Hayvanların; bir yusufçuk böceğinin, canavarların, kuşların ve arıların anlatıldığı bir masal…

”Dirty Paws” (Of Monsters And Men)

Jumping up and down the floor,(Yerde yukarı aşağı zıplıyorum)
My head is an animal. (Başım bir hayvan)
And once there was an animal,(Ve bir zamanlar bir hayvan vardı)
It had a son that mowed the lawn(O hayvanın çimleri biçen bir oğlu vardı)
The son was an ok guy, (Oğlan iyi bir çocuktu)
They had a pet dragonfly.(Yusufçuk olan bir evcil hayvanları vardı)
The dragonfly it ran away, (Yusufçuk uzaklara kaçtı)
But it came back with a story to say.(Ama anlatılacak bir hikayeyle geri döndü)

Her dirty paws and furry coat, (Onun kirli pençeleri ve tüylü postu) 
She ran down the forest slope.(Orman yamacından aşağı koştu)
The forest of talking trees, (Konuşan ağaçların ormanı) 
They used to sing about the birds and the bees.(Kuşlar ve arılar hakkında şarkı söylerlerdi)
The bees had declared a war,(Arılar savaş ilan etti) 
The sky wasn’t big enough for them all.(Gökyüzü hepsi için yeterince büyük değildi)
The birds, they got help from below,(Kuşlar, onlar aşağıdan yardım aldılar)
From dirty paws and the creatures of snow.(Kirli pençelerden ve kar yaratıklarından)
And for a while things were cold,(Ve bir süreliğine etraf sakindi) 
They were scared down in their holes.(Deliklerinin içine sinmişlerdi)
The forest that once was green (Bir zamanlar yeşil olan orman)
Was colored black by those killing machines.(Bu ölüm makineleri tarafından siyaha boyanmıştı)
But she and her furry friends (Ama o ve tüylü arkadaşları) 
Took down the queen bee and her men.(Kraliçe arı ve adamlarını devirdiler)
And that’s how the story goes,(Ve işte hikaye böyle gider) 
The story of the beast with those four dirty paws.(Dört kirli pençeli canavarın hikayesi)

Haydi Bir Çay Koyalım…

tumblr_ngkda9NB831rmcfsto1_500

“Üzülme” der Mevlânâ ve devam eder: Kızma hiç kimseye, yaptıklarından dolayı. Aksine teşekkür et ihanet edenlere. Sadakati öğrettikleri için… Minnet duy yalancılara, doğrunun farkına varmanı sağladıkları için… Mutsuz edenlere dua et, mutluluğu daha derin hissettirdikleri için.. Herkesi sev, yaşamına bir anlam kattığı için.. Hayat bu yüzden daha güzel; siyahlar beyazı farkettirdiği için!”

Bir dünya dolusu olumsuzlukların, habis ruhların arasından bir umut, gülümseyen bir yüz bulabilir miyiz diye çırpınıyoruz. Dertli gönüller nereye baksa ve ne tarafa koşsa yine hercü merc olmuş, yıkılıp dağılmış memleketin her yeri. 

Bu sırada yağan yağmura, ılık esen rüzgara, baharı müjdeleyen çiçeklere soruyorum; her şeye rağmen bir umut var mı? Varsa nerede? Ne tarafa koşalım, kiminle söyleşelim, kimin gölgesinde bir soluk dinlenelim? 

Kolay sanmıştık. Her şey hemen biz isteyince oluverecekti. Gençtik, güçlüydük. Dağlara, gürüldeyen gökyüzüne bile meydan okuyorduk biz. Oysa en hafif bir sarsıntıda, esen ters bir rüzgarda yıkılıp gideceğimizi nereden bilebilirdik? Hayatın bizlere ne sürprizler hazırladığını, fırtınada oradan oraya savuracağını nasıl önceden kestirebilirdik?

Bir sevdamız olmalıydı bunca fırtınaların arasında tutunabileceğimiz. Karanlık ufuklara inat yakarışlarımızla aydınlatmalıydık ortalığı. Çok değil, az bir zaman kaldı diye Rabbe dua dua yalvaran diller, pınar olup akan gözler ümidin adı olmalıydı. Var edip bu ağır vazifeyi, asla ümitsiz olmama ve her yana ümit aşılama vazifesini yüklemişse eğer Cenab-ı Mevla, mutlaka elimizden tutacak, bükülen belimizi doğrultacaktı. Bunu hiç bir zaman unutmamalıydık. 

Bütün dayanılmaz acılara rağmen bizim sığınacak bir limanımız var. O(C.C.) her şeyden daha güçlü, bütün kötülüklerin önünde, müminlerin yegane yar ve yardımcısı… Yeter ki biz O’nunla irtibatımızı kesmeyelim, O’ndan uzaklaşmayalım. Ve zulmedenlerin karşısında dimdik durmasını bilelim.

Üstad Bediüzzaman’ın talebelerine ”Çay koy Keçeli! Yeniden başlıyoruz.” dediği gibi diyebilmek, umudun bittiği son noktada… Biz de öyle yapalım ve yeniden başlayalım. Ümitsizliğe, düşmanlığa vakit yok. Sevgiyi öğretmek gibi mühim bir vazifemiz var…

Vefasızlık

11st4eq6

Arayıp seslendiğimde yoktu o dört harfli kelime. Durgun sular titredi vefa vefa diye inleyince. Kuşlar kanatlanıp başka yerlere havalandılar. Karardı, yalnızlaştı ortalık. Ben de unuttum vefayı. Unutturdular sanki. Bütün hücrelerim ve zihnim de… Vefasızlar sardıkça dört bir yanı, yalan dünya hayatının her bir durağında vefa bir zerrecik hatırlanmazken ben de öğrendim işte böylece vefasızlığı. 

Sanki hiç söz vermemiştik. Unutmayı haram kılmamıştık kendimize. Bu kadar kolay mıydı geri dönmek? Kaçmak kolay mıydı? Çerden çöpten bulduğumuz bahanelerle birbirimizi suçlarken dağ gibi günahlarımızı ne çabuk unuttuk. Evet unuttuk. Hem verdiğimiz sözleri, hem de kendi hatalarımızı… Unuttukça vefasızlık illetini büyüttük hem içimizde, hem dostlar, dostluklar arasında. Bir canavar çıkardık ortaya. Kocaman, karanlık ve çirkin. Adı: Vefasızlık. 

Sevgimizde, dostluğumuzda, gülümseyişimizde, konuşmalarımızda, elimizi uzatıp başka eli tutmamızda maalesef uzun süreli vefa yok artık. 

Bizim Eğitimimiz

Memlekette her şeyin çivisinin çıktığı gibi eğitimin de çıktı ve her şey dağıldı. Zaten düzenli, kararında giden ne vardır ki? Acaba bir gün gelir bir şeyler düzelir mi, çocuklarımız daha güzel eğitilip, öğretilir mi diye merak ediyorum. Sanki çok uzak bir hayal gibi görünüyor. Bilmiyorum…

Bazen sokağa çıkmak, insanlarla karşılaşmak, trafikte araba kullanmak, dost bildiğim insanlarla bile muhatap olmak istemiyorum. Bazen saatlerce sessizce öylece oturup sadece sessizliği, sükuneti yudumlamak istiyorum. Ya da bütün gün kitaplara gömülmek. Her şey fazla geliyor gözüme. Her şey gereksiz… Evimdeki eşyalar, mutfakta istiflediğimiz onca yiyecek, dolaplardaki bir sürü giysiler… Bu kadar karışıklık olmasa keşke hayatımızda, bu kadar renk ve ayrıntı…

Okulda 1. dönemin son iki haftasına girdik. Bu arada yazılılar devam edip duruyor. Herkes çok meşgul. Kaç gündür öğrenciler başımın etini yeyip duruyor. Lise son sınıf öğrencileri. Üniversite sınavlarına girecekleri için iyice psikolojileri değişti. Farklı tepkiler veriyorlar. Neymiş efendim diğer öğretmenler sınav sorularını, yazılıda çıkacak yerleri söylüyorlarmış da ben de söyleyecekmişim. Lise sonların sınav sorularını başka bir öğretmen arkadaş hazırlayacaktı. Yeminler ediyorum; soruları bilmiyorum diye. Bilsem de söylememin doğru olmayacağını anlatmaya çalışıyorum. Ama bir türlü ikna edemiyorum onları. Düşünün! İhmallerin  sonuçlarını, akıllı tahtaların derslere biraz görsellikten başka bir katkıda bulunmadığını, tablet bilgisayarların çocukların onlara oyun yükleyip hatta derslerde bile oynamaktan başka bir işe yaramadığını, eğitim ve öğretimin sadece sınav odaklı hale nasıl getirildiğini ve daha bir çok aksaklığı görün.

Bu arada 6 aydan beri okul binamız depreme dayanıklı olmadığı için geçici olarak başka bir binada eğitim veriyorduk. O bina da fiziki olarak yetersiz olduğu için sabahçı, öğleci sistem yapıldı mecburen. Yani sabahçılar 08- 14.00, öğleciler 14.30-20.30 saatleri arası okula geldiler. Bazı günler herkes evinde dinlenirken biz 20.30’lara kadar ders yapmaya çalışıyorduk. Ne kadar güzel değil mi? Mükemmel eğitimimiz ve okul binalarımız! Öğretmenler bu koşullarda bence yine ellerinden geleni yapıyorlar. Okulların çoğu depreme dayanıklı değilmiş. Okulumuz tamir oldu. Daha yeni taşındık. Henüz 2 haftadır kendi binamızda eğitim veriyoruz.

Sınıfların mevcutlarından veya müfredatların, kitapların kusursuzluğundan(!), velilerin çocuklarına bilinçsizce davranışlarından, yaptıkları hatalardan hiç bahsetmeyeyim isterseniz. Yoksa söz daha da uzar.

Ben her şeye rağmen öğretmenliği, öğrencilerimi seviyorum. Onlara faydalı olmak istiyorum. Ve… uzak gibi görünse de bir gün eğitim sistemimizin düzeleceğini ümit ediyorum. Bunun da reçetesi: İnsanları, çocuklarımızı, gençlerimizi sevmek, insan odaklı eğitim, fedakarlık, gayret, kararlılık, dürüstlük ve çok çalışmak. İnşallah…

”Eğitimin yapamayacağı bir şey yoktur. Hiç bir şey onun etki alanının dışında kalamaz. Kötü ahlakları iyiye çevirebilir. Kötü ilkeleri yıkar ve yerine yenilerini koyar. İnsanları melekler seviyesine çıkarabilir.” Mark Twain 

”İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen; bu nice okumaktır.” Yunus Emre

 

Toprak ve Yaprak

Eskilerden bir sözmüş. Belki biliniyor, belki de çok az biliniyor:

”Bazen toprak gibidir insan, bazen de yaprak gibi…”

Toprak gibi verimli, bereketli, fedakar, cefakar. Bütün kirleri, yutan, eriten bünyesinde. Bağrında tohumları, göğsünü yaran kapkalın ağaç köklerini, böcekleri, yılanları barındıran ama hiç şikayet etmeyen, verdikçe alan, aldıkça veren, verdikçe çoğalan, bütün güzellikleri ikram eden, ikram ettikçe bereketlenen, ömrü artan hep…

Ama yaprak gibi de olmak var… İster incecik gövdeye, ister sert bir ağaç dalına dayansın, nerede olursa olsun bir süre sonra bozulan, hemen yaşlanıp kuruyan, renkten renge kaybolan, sadece kendi acizliğinde boğulan, sonra da kopup savrulan ve yitip yok olan, ufalanıp toprağa karışan, her şey gibi ona teslim olan, titrek, fani ve küçücük…

Olmuyor, bu zayıf gövde bu kadar yükü kaldıramıyor dediğin anda, yaprak gibi titrediğinde, hep onun gibi, yaprak gibi aciz hissettiğinde… Ve toprağa yalvardığında ”Beni de bağrına bas! Rüzgarlar, yağmurlar daha da inceltti bünyemi. Beni de al! Artık sende yok olmak istiyorum.” diye haykırdığında… Hep yaprak gibi hissettiğinde… Yaprak gibi titrediğinde…

Yaprak ve toprak… İnsan belki yapraktan da aciz…

 

Elhamdülillah. Her şeye rağmen…

ne-mutlu-size

Bazen her şey, bütün varlıklar; insanlar ve bütün canlılar, hatta soluduğumuz hava, yürüdüğümüz yol, gökyüzündeki güneş ve ay ne kadar çabuk değişiyor diye düşünüyorum. Biraz, hiç olmazsa bir kaç dakika yavaşlasa herşey. Bazen bunca telaş beni çok yoruyor. Ne insanlara ve günün hızlı geçişlerine, ne de bu dünyanın hızına yetişemiyorum.

Ne kalabalıkların arasında, ne de yalnız kaldığım zamanlar… Hiç biri aciz ruhumu tatmin etmiyor. Aynı dili konuşmayan kalabalıklar, hatta hayata aynı gözle, aynı ruhla bakmayan dostlar ve de karamsarlığın, ümitsizliğin pençesine takılmış yalnızlıklar…

İnsan yalnız kaldığı zaman kendine daha çok acıyor. Kendi meseleleriyle meşgul oluyor sürekli. Kendine acıdığı zaman da karamsarlık denizinde boğuluyor adeta. Dipsiz bir kuyu, sonu gelmez bir karanlık gibi şu yalnızlık… Ne çocukların, ne annen, ne de başka yakınların var yanı başında. Herkes bir yere dağılmış. Sanki o birliktelikler hiç yaşanmamış. Yalnız geldiğimiz dünya; fani, aldatıcı kalabalıkları bohçaya sarar gibi sarıp, sonra da hiç var olmamış gibi yok ediyor.

Bu yazı böyle olmayacaktı. Hatta belki bu gün yazı da olamayacaktı. Hesapsız, tedbirsiz çıktı bu gün ifadeler. Kaç zamandır zaten yağmurlar, karlar da yağmıyor ki dünyanın kirlerini yıkasın. Yine tozdan, kirden geçilmiyor ortalık. Kuru bir soğuk hep. Havanın soğuğu kalplere, bakışlara da yansımış. Güneş kışın kısa günlerinde azıcık yüzünü gösterse de tadı yok. Çok çabuk ufuklardan kayboluyor. Sonra uzun, karanlık ve soğuk gecelere yerini bırakıyor. Kışın ne ortam, ne de dostluklar ısınmıyor.

Belki her şeyi, herkesi olduğu gibi kabullenmekte var huzur, belki olumsuz düşünmemek ve yoluna devam etmekte. Doğru bildiğin yolda, dosdoğru yürüyüp, sağa sola takılmamakta. Pencerelerden seyredip, içlerine dalmamakta. Alemi düzeltmeye aciz isen sadece dua etmekte. Sen kendin düzgün ol da… Belki tek çıkış yolu burada.

İşte şimdi öğle vakti. Yine ezanlar okunuyor. ‘’Yalnız değilsin. Sen başıboş bırakılmadın. Rabbin var. Artık endişelenmene gerek yok. Yalnızlığını Rabbinin dostluğuyla süsleyebilirsin,’’ diye haykırıyor sanki minarelerden yükselen sesler. O zaman işte az önce akıttığım göz yaşlarım kuruyor. Ne kadar günahkarım, isyankarım Allah’ım! Yine de Senin Rahmetin gelip beni buluyor. Bir teselli kapısı buluyorum. Senden başka her şey yalan. Ruhum ferah bir nefes alıyor. Elhamdülillh.

Elhamdülillah…

Bir Takım Yüzler

bebek resimleri kız1

Keşke bir beyaz sayfa kadar tertemiz kalsaydı her şey. Yaratıldığı andaki kadar temiz. Hiç kötülük bulaşmasaydı ruhlara. Taa Kalu Bela’daki gibi saydam ve pürüzsüz olsaydı ruhlar. Ara sıra günaha, sürçmeye maruz kalsa bile hemen hakikatlere tekrar çevrilseydi o yüzler. Bedenimizde saklı olan ruhları yansıtan o yüzler…

Yüzler… Bakışlarında sessiz ama anlamlı ifadesiyle herkesi kucaklayan, yürekleri serinleten, hem mahcup, hem dost yüzler… Öyle hasretiz ki böyle yüzlere. Sıcacık gülümseyen, gülümseten yüzlere… Yaradan’ın esmasını en güzel temsil eden yüzlere… Derin hakikatleri taşıyan yüreklerin dış aleme yansımış hali aydınlık yüzlere…

Şimdi… Şimdileri anlatmaya dilim varmıyor. Kapkara kararmış yüzlerin ortalığa saçtığı hain bakışlardan, kendinden olmayan herkesi düşman edinen, haksızlığını kurduğu hâkimiyetiyle, muktedirliğiyle haklı göstermeye çalışan yüzlerden bahsetmek istemiyorum. Sevgiden, saygıdan mahrum, zavallı yüzlerden ve o yüzlerin sahibi habis ruhlardan zerre kadar bir şey anlatmak istemiyorum.

Kainatın, dünyanın üç farklı yüzü nasıl varsa-biri ahirete bakan, ahireti kazanmaya vesile olan yüzü, ikincisi Cenab-ı Hakkın esmasını anlatan, O’nun sıfat ve şuunatını idrak etmemize yardımcı olan yüzü, üçüncüsü de her şeye sadece kendi maddi değeri kadar kıymet veren verimsiz, fani yüzü- ruhların giysisi olan yüzler de çeşit çeşit… Kimi Allah’ın esmasını anlatan, yaşamanın anlamını en güzel yansıtan güzelim yüzler… Kimi ne için yaratıldığının bilincinde Allah’ın dinine en güzel hizmet eden yüzler. Ahireti kazanan ve kazanmaya vesile olan aydınlık, güneş gibi yüzler…

Kimi yüzler de var tıpkı dünyanın geçici yüzü gibi manasız, faydasız, sadece kendi rahatına, huzuruna çalışan, başkalarının hak ve hukukunun onun için bir manası olmayan, talihsiz yüzler. Dolaştığı yerlere zulmet, zulüm yağdıran yüzler… Yarın ahirette kapkara uyanacak olan yüzler.

Şimdilerde nasıl da ayrıldı o aydınlık ve karanlık yüzler birbirinden… Nasıl temiz ruhlar ve habis ruhlar layık oldukları yerlerde durur oldular. Karanlık yüzler baktıkları her yeri karartır, aydınlık yüzler de sabırla kararan yerlere tekrar nurları ulaştırmak için yılmadan gayret eder oldular.

Bu sanki karanlık ve aydınlığın savaşı… Gülümseyen, masum yüzlerle, asık, düşman bakışları havi yüzlerin mücadelesi… Kimsenin endişesi olmasın karanlık zulmete, iyilik, kötülüğe galip gelecektir. İyiliğin, hakkın tarafını fark edip de korkaklıktan ses çıkarmayan, ya da düşünmeden yargılayıp, masum yüzlere çamur atanlar ise hakikatlerin ortaya çıktığı gün utanıp yüzleri kıpkırmızı olacaktır.

Kelebek

Rosy_Butterfly_by_secondclaw

Bazı insanlar çok nazik ve her haliyle güzeldir. Duruşları, konuşmaları, hayata bakışları son derece anlamlıdır onların. Böyle insanları belki çok az görürüz. Onların hayatlarında olumsuz, itici hiç bir şey yoktur. Çevrelerine sürekli iyi şeyler verirler ve bunun için gayret ederler. Böyle insanları kelebeğe benzetirim. Çünkü bence kelebek kadar güzel ve unutulmazdır onlar. Belki her tür insanın tabiatta benzeri olan bir varlık vardır. Belki de çeşit çeşit insanlar gibi her farklı varlığın yaratılmasındaki hikmetlerden bir de budur.

Kanatlarına varlığının anlamı yüklenmiş kelebeğin. Rengarenk, parlak… Gelin gibi… Masum ve güzel… Ömrü kısa olsa da ne önemi var? Bir an dahi olsa sevgiyi hatırlatmak, yaşama sevincini kalplere nakşetmek, bakan gözlere masumiyeti, güzelliği hatırlatmak daha tercih edilir değil mi? Bütün bunları tatmak, yaşatmak için sadece bir kaç gün, belki bir kaç saat yaşamaya değmez mi? Ömrü uzun olup da etrafını karartan, geçilecek yollara dikenler saçan, düşmanca bakışları, hırıltılı nefesiyle herkesi korkutan, fitneden başka maksadı olmayan talihsizlere, nadanlara benzemekten çok daha iyi değil mi?

Kelebek masumiyetin ve güzelliğin en güzel misali. O hiç bir zaman bunlardan ödün vermeyecek. Ne kadar sert, hırçın rüzgarlar esse de özündeki nazeninliği, duruluğu asla bozmayacak. Ve belki bir gün narin vücudu ruhunu teslim ettiği zaman ölümü bile etrafına çok şey anlatacak. Kısacık ömründe yaşattığı unutulmayacak renkler, güzellikler kazınacak zihinlere. Kısacık bir ömre sığdırılabildiğini gösterecek herkese sevginin ve masumiyetin.

Kelebek misali ömürler aranıyor; bütün varlığı sevginin canlı renkleriyle coşturacak. Kanatlanıp uçtukça gülümseyen, gülümseten. Ümitleri doruklara taşıyan. Bütün varlık güzelliklere muhtaç. Çocuklarımız umuda muhtaç. Çocuklarımızın geleceği bizlerin elinde.

Kelebek misali ömürler aranıyor. Onlar bütün güzel çiçeklerin çoğalmasına sebep olacak. Yalanı, hıyaneti, fitneyi, kavga ve üzüntüleri silip süpürecek. Zor olsa da kelebek gibi olmak var.

Anneme Son Mektubum

snowdrop_magnet_colzium01863s

Bu akşam titriyor ellerim. Zor, ama çok zor yazıyorum. Yine de direniyorum …

Bu günlerde rüzgarlar hep üşütüyor anne. Gel uzaklardan, tut elimi. Kaldır beni. Başım, dizlerim hep yerde. Yorgunum anne…

Başımı kucağına koyabilseydim. Titreyen ellerinle okşa saçlarımı. Hıçkırıklarım hep gizli. Doyasıya ağlayamıyorum. Anlatamıyorum…

Biliyorum iyice yaşlandın. Hastasın, yürüyecek takatin yok. Seneler var ki gelemiyorsun. Belki daha da uzaklara gidişine az kaldı. Ne yaparım ben o çok uzaklara gidersen?

İnsanoğlu da sonbahar yaprakları gibi nasıl da soluyor, dalından kopup toprağa kavuşuyor değil mi anne?

Memleketin de tadı tuzu kalmadı hiç. Kaçıp gidecek bir yerler olsa keşke. Kana susamış canavarlar… Ülkemin güzelim çehresini dikenlerle doldurdular. Düşmanlık, kin tohumları ektiler.

Kandan, irinden deryalara buladılar. Ülkemin çiçeklerini soldurdular. Gökyüzünü kara bulutlarla doldurdular. 

Cennet vatanım viran. İnsanlık sizlere ömür… Doğruluk, iyilik sanki bir rüya…

Yine de umudum bitmesin istiyorum. Karanlıkların ardından elbet aydınlıklar doğar. Bu burukluk, bu sessiz ıstırap bir gün son bulur. Rabbime sığınıyorum. O’nu çok seviyorum, yalnız O’na yalvarıyorum.

Doluyum yine… Istırap ve hüzünle… Ya Rab! Sana havale ediyorum…

Bir Damla

untitled

Göz yaşında kaybolsaydım keşke. Ya da küçücük bir yağmur damlasıyla toprağa düşseydim. Uçmayı beceremediğim halde tepelerden süzülmeye çalışmasaydım. Minicik kalsaydım, hep minicik ve masum… Hiç büyümeseydim. Kendi küçük dünyamda mutluydum. Bir damla ya da kuş misali bulutlara çıkmaya çalışmasaydım.

Ne göz yaşında, ne de bir yağmur damlasında buz gibi nefsimi eritebildim. Ama deryalara bedelmiş küçücük bir damla…  O küçücük damlada boğuldum…

Dünya…


05898_BG

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur, ancak zikrullah ve zikrullah’a yardımcı olanlarla alim veya müteallim hariç”

Bilmiyordum bu misafirhanede bu kadar felaketler, yarım kalan hevesler, sonu gelmeyen koşuşturmalarla yorgun düşeceğimi. Daha sonunu getirmediğim hayallerimden usanıp, pişman olacağımı…

Yediğim bir lokma ekmeğin içimde tonlarca ağırlığını duyacağımı, baktığım her güzelliğin bitmesiyle hüznün önümde cellat gibi dikileceğini, kahkahaların ardından çaresiz hıçkırıkların geleceğini…

Sevmeyi bildiğimi zannedip, bencilliğimi diken gibi yüreğimde hissedeceğimi, her mutsuzluğumun sebebini hep başkalarında arayacağımı, insan gibi insan olmayı bir türlü beceremeyeceğimi…

Dağlar kadar sıkıntılarım olsa, çaresizlikten kıvransam el açıp dua ve tevekkül edebileceğim bir Rabbim’in olduğunu bilsem de yüreğimin derinliklerinde hissedemedim. O’na hakkıyla yönelmedim.

Dünya hayatına aldandım. Bilmiyordum insan olmanın bu kadar zor olduğunu…

 

Ruhun Genç Kalması İçin

kar

Havaların soğuduğu, bembeyaz karların yeryüzünü çarşaf gibi kapladığı zamanlardan kalma hatırımda kalan hislerimi paylaşmak istedim bu gün. Sanki yüreklerimiz de mi soğudu ne? Görmüyoruz hiç bir şeyi. Görsek de bakıp anlamaya üşeniyoruz. Dilimizle durmadan bir şeyler söylerken, kulağımızla çevremizdeki sesleri işitmeye halimiz kalmıyor. Sanki ellerimizle kulaklarımızı kapatmışız, gözlerimizi de yummuşuz. Dinlemeden söylemenin, boş gürültüler savurmanın ne anlamı olabilir? İnsanın hayatına nasıl bir katkısı olabilir?

Oysa karlar yağarken apartman köşelerine sığınan kedi ve köpekleri gördüm ben. İncecik karın üzerine narin ayak izlerini bırakarak yürüyen ve o soğukta yerlerde yem arayan serçeleri gördüm. Yine bir gün bir sokak köpeğine rastladım yolun tam ortasında. Yolu ikiye ayıran ağaçların dibinde öylece yatmış. İlk bakışta sanki uyuyor sanırsın. Ama vücudunun yarısı karlarla kaplandığı için anladım artık yaşamadığını, ruhunu teslim etmiş olduğunu. Belki soğuktan, belki de açlıktan ölmüştü, kim bilir?

Dışarısı buz gibiydi… Buzlu yollarda zorlukla yürürken nedir şu hayatın anlamı diye bir kez daha düşündüm. Öylece yaşayıp gitmek mi insan olarak yapmamız gereken? Birbirini sevmek mi, güvenmek mi? Yoksa kalıcı bir eser bırakmak mı? Belki de öyle bir hayat yaşamak ki; karda yürüyüp izini belli etmemek, mütevazi olmak olabildiğince… Ama kimseye belli etmeden ışığı, güzellikleri ve geleceğin baharlarını saçmak toprağa. Kendine bile söylememek yaptığın fedakarlıkları. Bu yolda bir gün yapıp ettiklerinin ertesi gün lafını bile etmemek. Hayatın bir sonraki durağında hep daha iyisini, güzelini yapmayı hedeflemek. 

Ruhunun genç kalmasını istiyorsa bir insan, çürüyüp yok olmamak istiyorsa hep daha güzel ufukları aramalı.

Gülün Yaprakları

indir

İnsan ömrü gülün yaprakları gibi dökülüyor birer birer. O kadife gibi yapraklar kuruyup kalıyor . Yüreğimizden kopup gelenleri kime, nası anlatacağız? Uzaklarda bir yerlerde, o solgun ufuklarda belli belirsiz gülümsüyor bizlere umut. Uzanıp yakalamak istiyoruz onu. Yetişir elbet bir gün umuda uzanan ellerimiz. 

Çocukluğumu hatırlıyorum, akşamın gölgesinde buğulu penceremden dışarıyı seyrederken. Babamın alın terinin elindeki sıcak ekmeğin buharına karışıp mis gibi koktuğu günleri. Bir başka özlüyorum o günleri, o yılları… Ne yalanın, ne de ihanetin lügatimizde henüz yer almadığı günleri. Annemin mutfaktan hepimize seslenerek ”Haydi, yemek hazır.” diye ailecek oturduğumuz sofralar geliyor aklıma. Şimdilerde hasta olan, gidip görmeye bile fırsat bulamadığım dayımın gençliğinde evimize yaptığı ziyaretleri, beni kucağına alıp; ”Hadi bi yanak ver.” deyişi gözümün önüne geliyor. Bitip tükenmeyen şu dünyanın telaşından, keşmekeşinden arayıp hal hatır sormak şöyle dursun, hatırlamaya bile vaktimizin olmadığı yakınlarımıza takılıyor aklım bir an. Böyle mi olurmuş meğer? Herkes kendi dünyasının çekilip, hüzünleri, özlemleri kendi içerisinde mi yaşarmış?

Sonra annemin ve babamın 12 Eylül öncesi siyasi olayları arada bir tartıştıklarını hatırlıyorum. Babamın sevdiği o meşhur politikacı siyah-beyaz televizyona çıkınca nasıl da sesini açıp pür dikkat ekrana odaklandığı günleri. O zaman da çok zor günler yaşamış Türkiye. Hakaretler, yalanlar ve hileler…Ve bir sabah ihtilal olmuş diye uyandığımız, radyodan sürekli marşları dinlediğimiz günler… Meğer her birimizin kaderi daha o yıllarda, belki çok öncesinde birileri tarafından yazılıp çizilmiş. Onlar yazmış, biz de oyunu bir güzel oynamışız. Bizden sonra da çocuklarımızın geleceğini ellerinde oyuncak gibi evirip çevirecekler. Ama artık bir hayır diyen olmalı. ”Daha güzel bir dünya istiyoruz.” diye haykıran olmalı…

Anlatılacak hakikatler var, gülümseyen bir çehreyi bekleyen, umudun, huzurun nerede olduğundan habersiz, çaresiz gönüller var. Onlara ışığı, sevgiyi, umudu götürmek için dua edelim. Dua edelim inşallah Rabbim bizlere o şerefi nasip etsin. Hep dikenlerle çevrilmiş ortalık. Dua dolu, ılık bir nefes tek ihtiyacımız. Gülün yaprakları birer birer dökülürken duaya sarılmanın tam vaktidir.

Unuttuklarımız

trenyolundaki-c3a7ic3a7ek

Böyle günlerde ne yazılır, neler paylaşılır, biriktirdiğin ümitler ya da ümitsizlikler mi? Ya da sisli, bulanık, güneşli, berrak saatler nasıl anlatılır? Ne kadar zormuş insan olmak. Alvarlı Efe Hazretleri cezbeye gelince dermiş; ‘’Allah bizi insan eyleye.’’ Hep düşünüyorum, düşünmemiz lazım hep birlikte; biz insan olmayı ne zaman unuttuk, diye. İşte kendimce tespit edebildiklerim:

  • Biz insan olmayı paylaşmayı unutunca unuttuk. Verilecek zamanda vermekten kaçınca, her şeyi kendimizin hak ettiğimizi düşündüğümüz zaman insanlıktan uzaklaştık. Oysa İbrahim(as)’i Halilullah yapan sofraya misafir olmadan oturmaması, ikramı hayat düsturu edinmesi değil miydi?
  • Birbirimize açıkça düşüncelerimizi, hislerimizi ifade edemez hale gelince de unuttuk insanlığımızı. Başkaları ne der, şunu yapsam, bunu söylesem herkes ne düşünür, diye evhamlara boğulurken insanlıktan bir adım daha uzaklaştık. Oysa Resulullah(Sav)’ın haklı ya da haksız herkesi dinlediği, düşüncelerine değer ve istişareye son derece önem verdiği hepimiz tarafından bilinmiyor muydu? Belki de bilinmiyordu gerçekten. Biz Efendimiz(sav)’i hakiki anlamda tanısaydık yaşantımız böyle mi olurdu?
  • Peki ya yardıma muhtaç, zorluklar içinde mücadele veren insanlığın elinden tutmayı ihmal ettiğimizde, ister mümin, ister mecusi, ister Hristiyan ya da ateist kim olursa olsun insan olduğu için yardıma koşmayı unuttuğumuzda da insanlığımızı unuttuk. Hele o zaman insanlıktan fersah fersah uzaklaştık. Oysa Efendimiz(sav) ilk vahyi aldığında heyecanlanıp endişe ve titreme içinde evine döndüğünde başına gelenleri anlattığı eşi Hz. Hatice (radıyallâhu anhâ) O’nu şöyle teselli etmişti: “Endişelenme! Yemin ederim ki Allah Teâlâ asla Sen’i mahcup etmez. Çünkü Sen akrabalık bağlarını gözetirsin, doğru konuşursun, zayıfların yükünü çekersin, yoksulların derdine derman olursun, misafirleri ağırlarsın, haksızlığa uğrayan kimselere yardım edersin.” Bu doğrultuda yaşamaktan nasıl da sırtımızı dönüp uzaklaştık.
  • Doğruluktan ayrılınca, samimi yaşamayı unutunca, yalanı hem sözlerimizde hem de davranışlarımızda alışkanlık haline getirince de uzaklaştık insanlıktan. Oysa Kitabımız Kur’an her şeyden önce doğruluğu emretmiyor muydu? ‘’ Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.’’ Hud Suresi 112. Allah’ın peygamberinin kendisini ihyarlattığını ifade buyurduğu ayet. Demek ki ehemmiyeti büyük ve tam istikamet üzere olmayı emrediyor.

Bunca unutulmuş değerler arasında sessizce insanlığımızı da unuttuk.  Hissetmeden, hissettirmeden, farkına bile varamadan…

Huzur Mekanları

 

11720016

Sonbahar güneşinin huzmeleri akşama doğru dalların arasında dans ederken tatlı bir serinlik hisseder insan. Yerlerde sarı, turuncu yapraklar üzerinde yürüdükçe hoş, sevimli seslerle adımlarımıza eşlik eder. Burası her ne kadar tamamen doğal olmayıp insan eliyle düzenlenmiş olsa da ve kimi yerde çiçeklerin, kimi yerde de sıra sıra dizilmiş ağaçların görüntüsü göze çarptıkça tabiatla baş başa kalmanın bir huzuru kaplar insanın içini. Hiç ayrılıp gitmek istemezsiniz, dört duvar arasına girip ‘hapishane gibi’ diye tabir ettiğiniz apartman dairenize girmeye tahammül edemezsiniz.

İçinde küçük bir göl vardır. Yazın kenarında çocukların anne babalarıyla birlikte piknik yaptıkları, ördek ve kuğuların süzülerek yüzdüğü koyu yeşil renkli, güneşin ışıklarıyla parıldayan bir gölet… Bir yanda da bütün sevecenliğiyle, adeta babacan bir edayla dallarını dört bir yana uzatan, kalın gövdesiyle, geniş yapraklarıyla, heybetli duruşuyla, gölgesinde onlarca insana, kedi ve köpeğe serinlik veren, kucak açan, kuşların, böceklerin ikametgah yeri olan kocaman bir çınar ağacı…

Bu çınar ağacı ilk bakışta öyle bir dost görünür, öyle sevecen durur ki karşınızda; sanki sizi kucaklamak, saçlarınızı okşayıp sıkıntılarınızı esen rüzgarla birlikte uzaklaştırmak istiyordur. Hemen gidersiniz çınarın yanına. Sarılıp, koklarsınız onu. Dallarında şakıyan kuşların şarkılarını dinlersiniz. Ve o andan itibaren bütün olumsuz ne varsa- huzursuz sözler, yan bakışlar, gülümsemeyen soğuk yüzler, yorgun, aciz duruşlar- ruhunuzdan silinip gider. Şükredersiniz bu güzellikleri yaratan Rabbinize.

Yürüdüğünüz yerlerin renkleri de sizi mest eder. Bazı yerlerde sarı yaprak kümeleri, bazı yerler de de sonbaharın ilk günleri olduğu için henüz kurumamış, yeşil çimenler ya da minik, sevimli çiçekler renkli bir halı gibi parkın zeminini kaplamaktadır. Bir ağacın kenarında ağır aksak hareket eden bir kaplumbağa görürsünüz. Bir papatyaya uzandığınızda ise beyaz yapraklarının arasında kırmızı bir uğur böceği sizi karşılar. Burada her şey birbirine ne kadar dost, bu güzellikler, buradaki uyum keşke insanların dünyasında da olsa, diye içinizden geçirirsiniz.

Akşam güneşi yavaş yavaş eğilip kuşlar, ağaçlar, çiçekler ve parkın bütün sakinleriyle ertesi gün için randevulaştıktan sonra yerini sessiz bir karanlığa bırakır. Her şey uykuya çekilir. Gecenin siyah, örtüsü kaplar her yeri. Huzur ve sükun içinde dinlenir bütün mahlukat…

İşte insanın zalim elinin değil, tabiata dost elinin uzandığı, sıkıntılı şehir hayatından biraz olsun sıyrılabileceğimiz, özlediğimiz  bir mekan. Huzur önce insanın kendi iç dünyasında başlamalı. Sonra hem başkalarına, hem de bütün yaratılanlara dostça yaklaşarak o huzuru herkese ve her yere yansıtmalı.

Tepedeki O Ağaç

 

man-waiting-under-tree

 Bu dünya dar geldi bizlere. Aldandık… Bir ağaç gölgesi yeterdi oysa serinleyip, umudu soluklamaya…

Tepedeki ağacın altında otururduk biz yaz, kış. Üzerimize yağan yağmurlar ılık elleriyle okşardı yüzümüzü. Sonbaharın dökülen yapraklarıyla yaralarımızı örtmeye çalışırken, bakışlarımız gökyüzüne uzanır, yine de renkli hülyalarla avuturduk yüreklerimizi…

Bir gün yağmur yağar, bir gün güneş açardı. Tıpkı yetim ruhlarımızda, yalnız soluklarımızda hissettiğimiz gibi.  Tepedeki ağaç da bazen gelin gibi giyinir, bazen yemyeşil yaprakları bağrından bizlere sunardı. Bazen de dünyadan, hayattan kaçarcasına; sararan yapraklarını toprağa döker, yorgun  ve cılız öylece bakardı bize. Biz de göç eden kuşlar gibiydik. Ürkek, yalnız, kırılgan…

Biz hep yalnızdık. Ama yalnızlığımız hiç dokunmamıştı yüreğimize. Aslında huzurlu bir ölümü arar gibiydik yürüdüğümüz yollarda, baktığımız ufuklarda. Ölümün kucağına nasıl olsa bir gün kavuşmayacak mıydık? Onu düğün günümüz gibi dört gözle bekler dururduk. Hayatın geçici ve yalancı gürültülerinden sıyrılıp, onun sessizliğini, huzur veren fısıltılarını dinlerdik…

Tepedeki ağaç da hem hayatın renklerini, hem de ölümün gizemli yüzünü hatırlatır, sessizce konuşurdu bizimle. Ne zaman üzerimize günlük kavgalar  hücum etse, o ağacın altında bulurduk kendimizi. Onun gölgesinde büyüdük, orada delikanlı olduk ve orada yaşlandık. Sanki bir ses fısıldıyordu kulağımıza şu sözleri o zamanlar: ”Bomboş bir hayatı yaşamaktansa, ölüme dolu dolu koşmak hepsinden çok daha iyi…”

Üzülme

üzülme

Şahit oluyorum, oluyoruz. Günümüzde üzülen, kırılan bir çok kalp var. Kimi haksızlıklardan, kimi fitnelerden, kimi kendini ifade edememekten, kimi de ister istemez başkalarından işittiği bir sözden, kimi okuduğu yazılardan, kimi de… anlatmaktan acizim. Devrin hadiselerinden sarsılan bütün kardeşlerime seslenmek istiyorum;

Üzülme!

Elbet kapanır bir gün ince ince sızlayan yaralar. Solgun, ümitsiz bakışlar gülümser elbet. Dökülsün isterse bütün yapraklar. Renkten renge girsinler; kırmızı, sarı, kahverengi… Aynı senin mahzun, kırgın yüreğin gibi. Bir gün elbet yenileri çıkacaktır yerlerine. Yemyeşil, taptaze, dipdiri ve hayat dolu… Nefes alıyorsan, yeryüzü nimeti serpilmişse önüne ümitsizliğe kapılar kapalı olmalıdır.

Bazen hep  karanlıktır ufuklar, sanki kış mevsimidir. Güneş adeta küser, saklanır. Görünmek istemez hiç, nazlanır. Senin de bu gün ufkun kararsa da, soğuk rüzgarlar alsa da ılık meltemlerin yerini… üzülme! Her karanlık ufkun sonunda mutlaka güneş daha güzel, daha parlak doğacaktır ufkumuza. 

Belki de O(C.C.) sana değer verdiği için kalbine hüzün tohumları ekmiştir. Hüznün kim bilir ne baharların filizlenmesine vesile olacaktır. Sevgiden yoksun kalpler üzülmezler. Fedakarlıktan, vefadan bihaber ruhlar hüznün, gözyaşının yanından bile geçmemiştir. Hüzün hissetmeyen gönüller aslında nasipsizdir. Cihanların yaratılmasına yegane sebep Efendimiz(SAV) de hep hüzünlü, inleyen bir kalbin sahibi değil miydi? Gözyaşı döken, insanlık için üzülen, incelik, edep timsali değil miydi?

Haddim değil bunları söylemek ama; bizim bir mefkuremiz var üzülme. Ölmüş insanlığı tekrar diriltmek için, yaşatmak için vazifeliyiz, vazifeli olmalıyız. Girilmesi ümit edilen, kendisine dua edilen bir sürü gönül var. Allah(C.C.), Resulullah(SAV) sevgisinden yoksun, kaya gibi sert, ama bir dua edebilse ya da duamızı dinlese kum gibi dağılacak, tüy gibi hafifleyecek, devrin karanlıklarından kararmış, aydınlığa hasret gönüller var. Haddim değil elbet bunlardan dem vurmak. Ama karınca misali O(C.C.)’nun yolunda ölmek… Rabbim nasip etsin hepimize.

Not: Bu yazı aylar önce yazıldı. Şu sıkıntılı süreçte çaresiz ve hakkı yenen bir sürü kardeşim için yazıldı.

Lâ tahzen! (Üzülme!) Hz. Mevlana’dan:

İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!

Rahman: (c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
O halde ne diye üzülürsün ey can?
Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
Gece gibi kapkaranlık nefsini yak !..

“Derdim var” diyorsun;
Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
Sanma ki dert sadece sende var.
Şunu bil ki;
Sendeki derdi nimet sayanlar da var.
Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla.
Dert nerede ise deva oraya gider.
Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
Soru nerede ise cevap oraya verilir.
Gemi nerede ise su oradadır.
Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
Dünya malı Allah’ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma…

Lâ tahzen! (Üzülme!

Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. .
“Aşık” olmayana anlatsan da “Ben” “Sen” anlamaz.
Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz…
Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan;
Yanmaz, yanamaz…

Ayağın kırıldı diye üzülme!

Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
İstediğin Bir şey; Olursa Bir Hayır,
Olmazsa Bin Hayır Ara…

Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:
– Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:
Aç da kendini oku ey can!

Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta…
Ama sen bunun farkında bile değilsin.
Derdin ne olursa olsun korkma!
Yeter ki umudun ALLAH olsun…
Herkes bir şeye güvenirken;
Senin güvencen de ALLAH olsun.
Hiçbir günah, ALLAH’ın yüce merhametinden büyük değildir ama;
Sen yine de günah işlememeye bak!

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi…
Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,
Dilersen hiç konuşma…
O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Bir şey olmuyorsa:
Ya daha iyisi olacağı için,
Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler…
Onların rızkını düşünen Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
Yeter ki sen istemeyi bil…

Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.Her nereden gam kervanı gelse de.
Aşk derdinde olan kişi;
Baş derdinde değildir…

……………….

Yapılma, yıkılmadadır;
Topluluk, dağınıklıkta;
Düzeltme, kırılmada;
Murat, muratsızlıktadır;
Varlık, yoklukta gizlidir…

Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
Bir asır kadar uzak olması.
Ve bilir misin?
Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
“Ben”, deyip susması…
“Sen”. deyip ağlamaklı olması…
Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
Eğer Hakk”ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.
Acıya sabredersin adı “metanet” olur.
İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.
Dileğe sabredersin adı “dua” olur.
Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.
Özleme sabredersin adı “hasret” olur.
Sevgiye sabredersin adı “AŞK” olur…

Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.
Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…
Allah’tan bir şey istersen:
Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil !…
Ne Zaman dersen bilemem ama,
Açılmaz diye umutsuz olma,
Yeterki O Kapıda Durmayı Bil…!

Yüce Pîr. Hz. Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî.

Ben Sonbahardayım

DSC_1040Hüznümü nereye saklasam bilemiyorum. Nasıl da çabuk yorulurmuş insan meğer. Ne kadar kısaymış mutluluklar. Sevdiklerim terkederken beni birer birer… Ve her gidiş fani dünyaya aldanmışlığımı bir kez daha haykırırken, bir kez daha yalnızlığımla başbaşa kalırken… İçimde susturamadığım sonsuzluk duygusu… Hayalimse ufukta güneşin hiç batmaması. Saçlarımın beyazlamaması, yüzümde kırışıklıkların olmaması… Hep aynı coşkuyla sarılmak hayata. Hep aynı kuvveti bulmak ve onu tutabilmek sımsıkı…

Havalar ısınıyor yine. Mevsim ilkbahar. Ağaçlar gelin gibi bembeyaz, narin… Tomurcuklar çıkıyor, kır çiçekleri her yerde şirin ve taptaze. Kuşlarsa her zamanki gibi hoş ezgilerini fısıldıyor. Bense içimdeki sonbahardan bir türlü kurtulamıyorum. Bir türlü benim mevsimlerim değişmiyor. İlkbaharı, yazı çoktan geride bırakmışım. Belki soğuk bir kış beni bekliyor.

Bir kuş oldum ılık bahar esintileriyle süzülen göklerde. Birazcık baharın coşkusu ruhuma bulaşır umuduyla uçarken havada, aniden bir garip, kanadı kırık bir kuş çıkıyor karşıma. Uçurumun kenarında bir kuru dala öylece tutunmuş. O kadar hüzünlü, kederli ve mahzun bakıyor ki bana… O kadar yalnız ki… Nasıl da tesir ediyor yüreğimin ta derinliklerine o kederli bakışı… Nereye gitsem onun hüzünlü gözlerini bir türlü unutamıyor, hep üzerimde hissediyorum. Gidip ona teselli vermek, kırık kanadını tedavi etmek, tekrar gökyüzünde uçmasına yardımcı olmak istiyorum. Fakat bir türlü ulaşamıyorum. Sanki o bambaşka zamanlardan gelmiş, sadece bir görünüp gitmiş. 

Uzanıp, arasam da onu bulamıyorum… Sanki sadece bir hayal…

 Hüznümü nereye saklasam bilemiyorum.

(Yorgun ve yalnızım küçücük dünyamda. Bırakın da öyle kalayım.)

 

 

Karanfilim

images

İnsana bazen kendisi fazla gelir ya. Hani bütün benliğini çöpe ya da pencereden atası geliverir. İşte şimdi yine o hisler büyüyor içimde. Yine gecenin bir yarısı bir şeyler karalamak istedim. Fakat ne yazık ki artık eski coşkuyla yazamıyorum. Kendimde o ruhu bulamıyorum. Karamsar, üzüntülü ifadeleri de kullanmamak için sözler verdim. Hüzünlü, karamsar yazmayacağım dedim. Ama yazılardan hüznü filtreleyince sanki yazılacak pek bir şey kalmıyor.

Hüzün dalgası maalesef bana pek çok kez uğruyor. Şimdiye kadar paylaşmaya cesaret edemediğim, fakat bundan sonra oraya yazmayı düşünmediğim bir yer daha var ki artık gizleyip, gizlememeyi o kadar önemsemiyorum. Burada yazılmış yazıları da lütfen siz de pek önemsemeyin: https://karanfilim.wordpress.com

İnsan Neyle Yaşar?

images

İnsan neyle yaşar? Ekmekle mi? Su ile mi?

İnsan önce güvenmek ister yaşamak için. Çevresine, arkadaşlarına, yakınlarına.

Sonra sevmek, sevilmek ister insan. Bir avuç sevgiyi üfleyip göndermek, gözlerinle sevgiyi konuşturmak bu kadar zor mudur? Dostlarına, yakınlarına; ‘Seni Seviyorum’ demek çok mu gayret gerektirir.

Bir de paylaşmayı katar hayatına. Sevgisini, sevincini, acısını, ekmeğini paylaşır.

Çoğu zaman unuttuğumuz hepsinden önemlisi bir şey var ki, duayla yaşar insan. Dua eden kişi kul olduğunu, hakiki huzurun acizliğini ilan edip, Rabbine yönelmede olduğunu hisseder bütün ruhuyla.

Fakat bazen öyle zor anlar yaşar ki, hiç anlam veremez olup bitenlere. Beklemediği olaylar birbirini kovalar. İnsan yorulur art arda hücum eden olumsuzluklarla.  Başını kaldırdığında bir yığın ihanet, yalan ve riya… Bazen tanıyamaz en yakın dostlarını.

Ne çabuk unutur bazen insan hoşgörülü olmayı, yumuşak ses tonuyla konuşmayı, kusurları görmezden gelmeyi. Bence hep kendini ispat etme, haklılığını ortaya koyma peşinde olan insan aslında farkında değil ki baştan kaybediyor.

Şu acımasız asırda insanlar birbirinden gitgide uzaklaşıyor. Uzağa gitmeye gerek yok; örneği kendimden verebilirim. Belki güvensizlik, belki incinme korkusundan dolayı dostlarımdan uzaklaşmaya, onlarla göz göze bile gelmemeye çalışıyorum bazen. İnsanlar birbirlerinden uzaklaştıkça teknolojiyi arkadaş ediniyor. Sanal ortamlarda bir sürü arkadaş, takipçi vs…

İncitmemeyi ve incinmemeyi bir öğrenebilsek…

İncinme incitenden

Kemâlde noksan imiş

İncinen incitenden.

İnadına yaşamak

Fotoğraf0407

 

 

Belki zor, belki çok çileli ama, keşke insanlık her şeye rağmen inadına güzel yaşasa ve her birimiz hayatın hakkını verebilsek…

Susuzluğun pençesinde kıvransan, kızgın güneşin altında bütün hücrelerinin kavrulduğunu hissetsen, etrafını dikenler sarsa, karanlığın koynuna doğru yol aldığını bilsen, baktığın her yerde susmuş, hain bakışlar seni karşılasa da yine de inadına…

Herkes yalan söylese de doğruyu söylemekten, herkesin korktuğu anda hakikatleri haykırmaktan, vefasızlık görüp yalnız kalmaktan korkmadan yaşamak…

Falancalar ne der diye değil, Rabbim ne der diye yaşamak… Her an bu gerçeği unutmamak…

Kurumuş yaprakların, solmuş çiçeklerin arasından umut veren kır çiçekleri gibi narin boynunu uzatmak…

İnadına yaşamak…

 

Sağnaklar Yağsın. Hoşgörü de…

cristal-ice-love-snow-snowflake

Ne kadar çoğaldı gürültüler. Tahammülümüz kalmadı en ufak bir yaprak kıpırtısına. Artık insanların olduğu her yerde bir kokuşmuşluk, sunilik ve boşuna gevezelik… Her şeyden kaçmaya çalışıyoruz. Ama olmuyor, olmuyor işte.

Bu akşam bilgisayarın yine karşısındayım ve sonunda bölük pörçük yazdığım şu yazıyı tamamlamaya karar vermiş bulunuyorum. Bir yandan da fazla zaman harcadığım için kendime kızmaktayım.

Karların yağması, yağmur bulutlarının toplanıp üzerimize sağnakları boşaltması…. Tohumların filizlenip yeşermesi… Hırçın Karadeniz’in bembeyaz köpüklerle sahili yıkaması… Yuvadaki yavru kuşlara annelerinin azim ve coşkuyla yiyecek taşıması… Güzellikleri artık göremez, yaşayamaz olduk. Ya da yaşasak bile o kadar az farkındayız ki…

Yüce dağların başına kar yağmış. Tıpkı türküdeki gibi. Fakat kimse merhamet eylemezmiş gözlerinin yaşına… Merhamet kaldı mı? Her var olan, her vücut bulan ben demiyor mu? Her can anca kendi halini görüp kendi acziyetini sergilemiyor mu? Verilen sözler unutulup yarı yolda bırakılıp gidilmiyor mu? Vefa hiç uğramıyor mu artık bu memlekete?

Artık üzülmeyelim. Artık bir yeter diyelim. Her şeyi bilen bir Yaradan’ımız var. O nasıl olsa bizi koruyup kollar. Değil mi?

Haydi biraz uzaklaşalım bu diyardan. Ilık, huzur dolu rüzgarların estiği bir memleketlere gidelim. Ne birbirimize, ne de başkalarına kırgın olalım. Öyle bir yere gidelim ki; hiç kem söz, yan bakış, art niyet olmasın. Bütün çiçekler, kuşlar gülümsesin bize orada. Ne kadar yorulduk, ne kadar tükendik değil mi? Artık bu hüzne de, acı dolu haykırışlara da son verelim. Gülen gözlerimiz konuşsun. Çok söze ne hacet? Bırakalım şu karanlık bulutlar gibi üzerimize çöken uğursuz hadiseleri.

Sevgiye, saygıya, hoşgörüye sarılalım. Ne olursa olsun…

Mehmet Akif’ten Seçmeler

vatan
Adamlığın Yolu Nerdense, Bul Da Girmeye Bak
Sade bir sözdür fakat hikmetlerin en mücmeli:
Bir halas imkanı var: Ahlakımız yükselmeli,
Yoksa pek korkunç olur katmerleşip hüsranımız…
Çünkü hem dünya gider, hem din, eğer yapmazsanız.
Ah O Din Nerde

Ah o din nerde, o azmin, o sebatın dini;
O yerin gökten inen dini, hayatın dini?
Bu nasıl dar, ne kadar basmakalıp bir görenek?
Müslümanlık mı dedin? … Tövbeler olsun, ne demek!
Haya Sıyrılmış İnmiş

Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki heryerde
Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde
Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul
Yalan raiç, hiyanet mültezem, heryerde hak meçhul
Ne tüyler ürperir ya rab, ne korkunç inkılab olmuş
Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş

Haya Öğren

Beraber ağlamazsın, sonra, kör dersin, sağır dersin.
Bu hissizlikten insanlık hem iğrensin, hem ürpersin!
Ne ibret, yok mu, bir bilsen kızarmak bilmeyen çehren?
Bırak tahsili, evladım, sen ilkin bir haya öğren!
 

 

(Mehmet Akif’in anlamlı şiirleri varken, başka şair aramaya gerek yok.)

Yüreğimizde Gizlediklerimiz

DSC_0189

İnsan unutamaz bazen. Unutamaz işte. Bir gün yüreğinin gözleriyle birlikte ağladığını, içinin ne denli acıdığını, acemice yaptığı hataları… Bazen güzellikler de unutulmaz: Mesela masum bakışlarıyla bir öğrencisinin ”Seni seviyorum, öğretmenim.” deyişini, bir gün hiç ummadığı anda, belki üzgün olduğu demlerde kendisine hitaben dostça bir seslenişi, soğuk geçen kışın ardından açan kır çiçeklerinin kokusu gibi…

İnsan unutmamalıdır; günahlarını, harcadığı boşa giden vakitleri, duasız geçen günleri… Bir kez daha aynı gaflete düşmemek için.

Hele kırdığı kalpleri, kendisi yüzünden uzaklaşan gönülleri hiç unutmamalıdır.

Bazı yaşananlar sebep olur ve insanı bir yerlere adeta sevk ediverir. Sanki uzaklardan uzanan gizli bir el gibi, hizmet dairesinin içine izni İlahi ile çekmek için… Vefa borcu olduğunun geç olsa farkında olmak, ama bunun altından kalkamamak ne kadar zormuş. Yepyeni, taze fidanlar bizi bekliyor. Onlar kendilerine ışığı ulaştıracak, kuruyup, solmamak için ab-ı hayat verecek muhabbet fedailerini bekliyor. Ya Rab! Bu mesele ne kadar mühim, ama hiç ender hiç şu aciz kulun ne kadar küçük!

İnsanın hiç layık olmadığını bildiği halde o vazifenin içinde yer almak ve bunun ağırlığı altında ezilmek…. Yüreğiyle ağlamak ne kadar zormuş….

Unutamamak… Ne kadar zormuş….

Yolculuk…İnsan Bir Yolcudur

Yol-Manzarasi-Fotograflari

Her yolculuk bambaşka dünyalara koşmaktır, nice umutlarla başlayan bir macera… Bazen sevinçli kavuşmalar fısıldar kulağımıza. Oysa yollar daha çok hüzün dolu ayrılıkları söyler durur. Farkında değiliz belki, ama çoğu zaman hayat ayrılıklara gebedir. Yolculuklar da aslında ayrılıkların habercisi… Ayrılıklar hep hüzün ve gözyaşı, insanın yüreğinde dinmeyen bir ağrı… Dayanması ne kadar zor, katlanması ne kadar acı.

Yusuf (as) kardeşleri tarafından o karanlık kuyuya atılmasıyla, sonra da tanımadığı insanların onu alıp bilmediği yerlere götürmesiyle yaşadı ayrılıkların en acısını. Yakup da (as) en sevdiği, gözünün bebeği yavrusunun bir daha hiç dönmeyeceği haberiyle sarsıldı. Güzel bir sabır, ruhuna işleyen kavi bir tevekkülle sığındı her ikisi de Yaradan’a. Bu sabrın, bu güçlü tevekkülün mükafatını en güzel biçimde vermedi mi Kudret-i Sonsuz?

Yola düştüğünüzde daha bir anlarsınız ne kadar aciz olduğunuzu. Yolculuklar her zaman yorar insanı. Hele şu çetin, dikenli hayat yolculuğu… Yolun sonunda, hatta sonuna varmadan nelerin sizi beklediğini bilemezsiniz. Hep umut edersiniz. Her şeyin daha güzel olmasını dilersiniz. Yolculuklar ve ayrılıklar… Söylemek bile insana ne kadar ağır geliyor. Gözyaşlarımızı, hüzünlerimizi yollara dökerken, sırtımızda yaşanmış hatıralarımızı sımsıkı bohça yapmışız. Nereye gidersek onları da usanmadan taşıyoruz. 

Bekler dünyanızı gülümsetecek ya da ağlatacak hadiseler her durakta. Her durak yeni bir sayfa, yeni nefestir. Her durak bir şeylerin başlangıcı, başka şeylerin de sona erişidir. Hayatı boyunca güzel yollarda yürüyebilenlere ve ilerledikçe hayatına yenilik, dirilik katabilenlere ne mutlu.

Ömür Dediğin

Ömür dediğin nedir ki?

Fotoğraf0120

Su gibi kolayca akıp giden. Yollarda koşan çocukların ardında savrulan, havaya karışan toz misali . Mum alevi gibi eriyip yok oluyor ömrümüz. Çürük meyveler gibi toprağa düşüp karışıyor. İki gün önce yediğimizi unuttuğumuz yemek gibi unutulup, değersizleşiyor. Bütün güzel renklerin karışıp grileşmesi gibi soluk, cansız bir resim kalıyor elimizde. Sabah ‘Günaydın’ dedikten sonra birden gece oluyor ve ‘Günaydın-İyi geceler’ demek arasında bir fark kalmıyor. Sanki ne sabah olmuş, ne öğlen, ne de akşam… Bütün zamanlar hep birmiş. Güneşin doğuşu anında ufuktaki kızıllık kadar güzel, akşam da hemen batıp gitmesi kadar kısa. Ömür dediğin bir papatya falı; seviyor- sevmiyor ya da gülümsüyor- gülümsemiyor… Yapraklarını kendi ellerimizle koparıyor, parçalayıp etrafa saçıyoruz. Biz kovaladıkça ömür daha bir hızlı kaçıp, elimizden gidiyor.

Sevinçler, üzüntüler ardı ardına örüp dokuyor hayatımızı. Bir zamanlar kazandığım  için sevinmiştim, sonra da mezun oldum diye… Bir gün geldi işe başladım diye mutlu oldum, başka bir gün başka bir şey için… Bundan sonra belki ummadığım sevinçler, mutluluklar birbirini kovalayacak.

Peki ya üzüntüler? Bu gün falanca işim olmadı diye üzülmüştüm, önceki gün sevdiklerim hastalanıp sağlığını yitirdi ya da onları kaybettim diye. Bir saat önce de hiç ummadığım bir şey için. Yarın, öbür gün daha kim bilir nelere üzülüp, dert edineceğim.

Son nefesimizi verene kadar kim bilir kimler, hangi hadiseler gelip dokunacak bizim hayatımıza… Bizim hayatımıza? Hayatı bu kadar kendimize mal etmesek belki o kadar üzülmeyeceğiz. Sevinmeyeceğiz de….

KEHF : 45 : ” … Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkileri (her renk ve çiçekten) birbirine karışmış, nihayet bir çöp kırıntısı olmuştur. Rüzgarlar onu savurur gider. Allah her şeye muktedirdir.”

Bir Nebi(Sav)’miz Var

Sen
Kaç zamandır yorgundum, sıkılmıştım hayatın bitmeyen dertlerinden. Bir nefes almak, bedenim yeryüzünde kalsa da ruhumu alıp göklere çıkmak, serinleyip ferahlamak, Rabbimle başbaşa kalmak istedim.
Fakat her zamanki tabiriyle sinir bozucu insanlar, lüzumsuz bir sürü işler bir türlü yakamı bırakmıyordu. Yine birilerine küsmüş, alınmıştım. Alınacak ne vardı ki sanki. Kimsenin umurunda değildi oysa. İnsanlar beni nereye kadar anlayabilir, dinleyip derdime derman olurlardı ki? Paylaşıp,anlatacak Yegane Merci’ye yeterince sığınmayı beceremiyordum.
Yaşadığımız hayatı ne kadar da gerçek sanıp ve ona fazlasıyla değer verip sonra da yanıldığımızı anlayınca gülümseyen maskesi düşmüş palyaço gibi ağlamaya başlıyorduk. Hepimiz sahnede çaresiz, umutsuz debelenip duran palyaçolar gibi değil miydik?
Bir Nebi vardı yol gösteren, yaşadığı her dakikasıyla insanlığa örnek, rehber olan. O varken ve yolumuzu aydınlatırken daha ne istiyorduk ki… O’nun değerini bilmeyen talihsizlerden miydik yoksa?
Bir Nebi(SAV) vardı; kızmayan, asla gönül kırmayan, intikam almayan, her zaman affeden…
Kimseyle çekişmeyen, boş şeyler konuşmayan, insanları kınayıp ayıplamayan…
Her zaman ağır başlı, hüzünlü ve mütebessim…
Her türlü durumda sabırlı, sakin, cömert, fedakar, gösterişten uzak ve şefkatle dopdolu…
Sıradan insanlar gibi yaşayan, ama asla sıradan olmayan. Fakat bizler O’ndan uzak yaşayarak ne kadar sıradanlaşıyoruz.
O’nun yolundan gitmedikçe, hayatını rehber edinmedikçe ne günlük hayatın problemleri sona erer, ne de ahirette O’nun yüzüne bakacak, huzuruna çıkacak takatimiz olabilir.
Mevlit Kandiliniz mübarek olsun.

Bir Rüya Ülkesi

minik-orman
Yolculuk var. nereye mi? Hayalen de olsa aşağıda niteliklerini saydığım yere:
İnsanların sevgi ve saygıyla beslendiği,
Sabır, iyi niyet ve hoşgörü esintilerinin hakim olduğu, 
Kimsenin kimseyi kötüleyip karalamadığı,
Müslüman, Hristiyan, Alevi, Ateist… vb. ayırımlarının yapılmadığı,
Bilim,  kültür, inanç, ilim ve teknoloji yolunda ilerlemekten başka hiç bir amacın, hedefin olmadığı,
Yetimin, fakirin karnının herkesten önce doyduğu,
Zenginler ve fakirler arasında sevgi ve güven bağlarının olduğu,
Çocuklarımızın ve gençlerimizin eğitiminin her şeyden önemli ve geleceğe en karlı yatırım olarak görüldüğü,
Zorlukların birlik ve dayanışmayla kolaylıkla aşıldığı,
Almaktan çok vermenin sevildiği…
Kısacası; her yanının bir çiçek bahçesi gibi olup, tatlı rayihaların bizleri sardığı ve insanlarının da rengarenk açan çiçekler gibi ortalığı güzelleştirdiği, aralarda ayrık otlarının bitmesine asla izin verilmediği bir ülkeye, bir dünyaya…
Bir rüya ülkesine….

Hazan Deyince

Autumn_Sea_590x300

Çok yazılmış, çok söylenmiş hazan üzerine. Hep bir sonu, onunla birlikte gelen hüznü hatırlatır. Hazan deyince yalnızca Eylül müdür? Dökülen yapraklar, ağlayan bulutlar mıdır? Yüreğimizde büyüttüğümüz hasretimiz midir? Oysa ne bir mevsime sığar hazan, ne de yürürken hışırdayan sarı yapraklara. Her an, her dakika bir hazan ve beraberinde bir hüzün var aslında. Ne kadar da benziyorlar birbirlerine. Ömrümüz boyunca bitmeyen, bitiremediğimiz mevsim işte budur… İnsan niye sürekli eksikliğini duyar bir şeylerin, neden hep bir yanı acı duyar, gönlü kırık, gözleri yaşlıdır? Bağışlayın, yine hüzün vadilerinde geziyorum.

Bedirhan Gökçe:

Ve hazan başlamıştır…

Eylüldür ya;

Yaprak her tutunduğu dalda

Önce kurur, sonra düşer

İnsandır ya;

O da her güvendiği daldan
 
Önce kırılır, sonra düşer…
 
 

Gerçek Huzur

huzur_3

Her zaman yaptığım rutin işler var. Her akşam kitap okumak, başka şehirde okuyan sevgili kızımı aramak gibi. Bazen hep aynı işleri yapmak sıkıcı gelse de, okumak beni rahatlatıyor. Başka alemlere, farklı ufuklara taşıyor beni. Günlük hayatın keşmekeşini bir nebze olsun duraklatıp nefes aldırıyor bana. Yazmak ise haftada bir iki kere yapabildiğim zevkli fakat zor uğraşlardan biri. Yazmak içini döküp paylaşmanın farklı, güzel ve derin bir yolu. Ben öyle facebook ya da twitter gibi sitelerde paylaşmayı sevmiyorum. Her ikisini de denedim, ama bana hitap etmediğini anladım. Yalnız bu paylaşım sitelerini güzel amaçlarla kullanan insanlara elbette sözüm yok. Bizim gençliğimizde bunların hiç biri yoktu. Öyle internetten film, dizi, müzik falan indirmeyi bırak, cep telefonu bile hayal edemeyeceğimiz bir şeydi. Şimdi gençler ne imkanlara sahipler. Ama huzurlu ve mutlular mı? İşte bu tartışılır.

Yine telefonu aldım elime ve kızcağızım ne yapıyor diye sormak, sesini duymak ve sesimi duyurmak istedim. ”Ne yaptın bu gün?” diye sorduğumda bana bu gün alışveriş merkezine gittiğini ve oradan kendisine bot aldığını söylüyor. Geçen hafta buraya geldiğinde almak istediğini söylemişti. Ben kafamdaki  düşünceyi hemen ona söylüyorum; ”Senin botların vardı. Şimdi ne diye aldın?”  diye sorduğumda ise bana darılıyor ve biraz alıngan bir tavırla ”Ben zaten kendi paramla aldım. İhtiyacım vardı. Sen de kendine hiç bir şey almıyorsun. Alışverişe hiç gitmiyorsun. Başka yerlere gidiyorsun.” Yani kızım bana kendime hiç bakmadığımı, hep başkalarının peşinde koşturduğumu ima etmeye çalışıyordu. O daha 20 yaşında. Hayatının baharında. Gelecek için umutları, planları var. Bense o yollardan çoktan geçmişim. Gelmişim 46 yaşıma. Bu yaşlarda nedense insan giyime o kadar önem vermiyor. Temiz ve ortama, iklime uygun giyinmenin yeterli olduğunu düşünüyor. Zaten alışveriş için çarşıda dolaşıp vakit kaybetmeyi hiç sevmiyorum. 

Sevgili kızım! Ben de belki bir zamanlar senin gibiydim. İyi giyinme, çevreme kendimi bu şekilde kabul ettirme telaşındaydım. Ama şimdi düşünüyorum da iyi giyinmek ve yeni şeyler almak için ne kadar gereksiz üzülüp, telaşlanmışım. Bir parça huzura kavuşmayı, mutlu olmayı güzel giyinmeye bağlamışım. Bunun yanında akşamları seyrettiğim televizyon programlarında, tatillerde gittiğim yerlerde huzuru, mutluluğu aramışım ve bunların hayatıma renk kattığını sanmışım. Çocuklarım küçükken; ” Bir büyüseler de rahat etsem…” diye hayaller kurmuşum. İki çocuktan fazla asla olmaz diye düşünmüşüm. Kadınlık, annelik duygularımı çalışıyorum, bakmaya vaktim yok diye sınırlayıp, ruhuma eziyetlerin en büyüğünü yapmışım. Hataymış, hepsi büyük hataymış….

Neyse hiç olmazsa şu olgun yaşımda hayatıma farklılıklar katmanın telaşı içinde belki sağa sola koşuşturmaya çalışıyorum. Ya da koşuşturduğumu sanıyorum. En azından eskisi gibi düşünmediğim için mutluyum.

Canım kızım, gerçek huzur ne yeni alınan giysilerde, ne üç beş kişi bir araya gelinip yapılan manasız,  kısır sohbetlerde, ne de günü kurtarmaktan başka işe yaramayan ve boşa geçen kısacık hayatlarda… Huzuru kendi benliğimizde, içimizde aramalıyız öncelikle. Sonra da farkına vardığımız güzellikleri başkalarıyla paylaşmalıyız. Bir insana bir iyilik yapabiliyor musun? Kendinden önce başkalarını düşünecek kadar diğergam olabiliyor musun? Geceleri kalkıp Rabbine dua edip secdelere kapanabiliyor musun? İşte gerçek huzur orada?                    

                                          ”Gerisi hep angarya!” 

Yüzüstü sürünüp heder olmaktan kurtulmalıyız.

Hayat Nimeti Ve Nankörlük

sss

Gönül bir kez kırıldı mı tamir edilemiyor. Dalından koparılan gül eskisi gibi kokmuyor. Fırtınadan dağılan bahçemdeki çiçekler… tıpkı boynu bükük yetimler gibi artık gülümsemiyor. Olmuyor, olmuyor işte… Yanlışlar içinde boğulan vicdanım sinemde huzur-u kalp taşıtmıyor bana. Sular bir kez bulandı mı durulmuyor, arınmıyor bir türlü. 
Sular bir kez bulandı mı…

Kelimeler gizlendiler. Bir türlü ortaya çıkmıyor. Kelimelerin gizlendiği anda ben de kendimi karanlıkta buldum. Ben de kayboldum. Öyle dağıldı, hercü merc oldu ki her şey. Bütün dünyam alt üst oldu. Artık yazacak ne bir kelime, ne bir harf bulunmuyor. Bembeyaz sayfa önümde bana sessiz sessiz bakıyor. Düşünemiyorum, göremiyorum, hissedemiyorum. Duyamıyorum da… Bir ses, bir fısıltı dahi işitmiyorum.

Sonunu bekleyen, dalları, yaprakları kurumuş, kuşlara ev sahipliği de artık yapamayan, öylece garip kalmış zavallı bir ağacım şimdi… Esen rüzgarlarla zayıf dallarım da birer birer kırılıyor.

Sanki çer çöp denizinde yüzüyorum. Ben çırpındıkça denizde boğuluyorum. İçim dışım lüzumsuz kirlerle doldu. Şu çılgın zamanın deli rüzgarları savurdu. Tozları yüzüme, gözüme, her hücreme bulaştı. İstesem de o ilk çocukluk yıllarımdaki temizliği, saflığı bulamıyorum.

Bir tünelden geçer gibi bu hayattan geçip gidiyorum. Sağıma soluma baktıkça gölgeler, kulağıma gelen anlamsız sözler. Loş, kasvetli bir ışık var burada. Hiç olmasa daha iyi. Bu loşluk içimi daha da karartıyor.

Gözlerimi kapayıp bütün bu olumsuzlukları görmeyeyim dedim. Ama olmadı. Gözlerimi kapayınca kendimi dipsiz bir karanlıkta buldum. Kendi kederlerimde boğuldum. Ne geceleri uyuyabildim, ne de gündüzleri akl-ı selim bir halde gezebildim. Bilseniz ne kadar yorgunum…

Eski bir öğrencim ziyaret etti dün. Daha yirmili yaşlarında. O da yorgun. Hatta benden daha bitkin. Evde işsiz, içkici bir baba, serseri, tembel bir abi, ekmek parası için huzur evinde temizlik işi yapan bir anne. Bir yandan okuduğu Güzel Sanatlar Fak.’deki  uçuk hocalar, maneviyattan bihaber öğrenciler. Hepsi toptan kaybedilmiş hayatlar.

Bizim müdür çok üzülüyormuş. Bu öğrencilerin hali ne olacakmış? Bir kaç öğretmen bir araya gelsek de şunlarla bi ilgilensek, bi takım aktiviteler yapsaymışız. Çok haklı… Fakat öyle dibe vurdum ki, değil etrafıma bakınmak, kendimi bile düzeltecek halim yok.

Boşverin şimdiye kadar yazdıklarımı. Şeytan bir insanla uğraştığı zaman hep kendisini nazara verdirir, bahaneler buldururmuş durmadan…

Bu halet-i ruhiye içindeyken, birden nur gibi ayetler aklıma geliyor ve kafamın içinde şimşek gibi çakıyor. İşte o an anlıyorum; meğer ne kadar da az şükrediyormuşum:

”Biz insanı gerçekten bir sıkıntı içinde yarattık.” BELED – 4

”Hatırlayın ki Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.” İBRÂHÎM – 7

Bir Kasım Sabahı

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Soğuk, belki pek çok kişiye sevimsiz gelebilecek bir Kasım sabahı… Hızlı adımlarla yolda ilerlerken bir an önce çalıştığım okula varmak için gayret ediyorum. Haftanın son iş gününde hafif bir yorgunluk, sıkıntılı bir heyecan var üzerimde. Az sonra 34 kişilik sınıfa gireceğim. Biraz haşarı, biraz sevecen, günaha henüz ya hiç girmemiş ya da çok az bulaşmış olmanın verdiği masumiyetle bütün olumsuz hallerini severek görmezden geldiğim 9. sınıflar cıvıl cıvıl beni bekliyorlar sınıfta, eminim. Hepsi de gözümün önüne geliyor bir an. Kimi geveze, kimi tam tersi içine kapanık, çok sessiz. Kimi bilgiç, kimi de son derece nazik ve ağır başlı. Ders işlerken gevezelik yapanlara arada bir hafiften kızarken, dersi dinlemeye ve derse katılmaya çalışanlara yine sevgiyle nazar edeceğim ve; ”Keşke bütün güzellikleri önünüze sunabilseydim. O kadar toy ve o kadar acemisiniz ki…” diye düşüneceğim. 

İnsanlar, arabalar… Hepsinin acelesi var. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Bir kaç dakikam kaldı. Az sonra yıllardan beri çalıştığım okulu karşımda bulacağım. Caddeden sıyrılıp okulun karşısındaki parka doğru yürüyorum. Parkın tam ortasına geldiğimde ise sevimsiz bir manzara ile karşılaşıyorum. Bir kaç tane öğrenci… Bizim okuldan… Parmaklarının arasında acemice tuttukları sigaraları beni görünce gizlemeye çalışıyorlar. Bir an şaşkınlıktan nasıl davranacağımı bilemiyorum. Çocukların 3 tanesini tanıyorum. Öğleden sonra dersim var onlarla. Daha 15 yaşında gencecik, papatya misali, nazenin, umutlarımızın tam ortasında güneş gibi gördüğümüz ya da görmek istediğimiz gençlerimiz. Böyle mi hazırlayacağız onları geleceğe? Ne desem onlara? Nasıl göstersem sigaranın o çirkin yüzünü? Hem panikliyorum, hem de tepkisiz kalmamam gerektiği endişesiyle kırık dökük bir şeyler geveliyorum o Kasım sabahının ayazında. ” Yazık değil mi o körpe ciğerlerinize? Allah sizlere ne güzel sağlıklı birer vücut vermiş. Günah değil mi? Hem paranıza, hem sağlığınıza yazık. Anneniz babanız bunun için mi gönderiyor sizi okula.” Biraz utansalar da sözlerimin tesir etmeyeceğini biliyorum. ” Hadi çabuk okula! Geç kalacaksınız.” 

Kim bilir bu yaşta sigaraya başlamanın ardında neler yatıyor. O dumanı içlerine çekerken belki sabahları onlar için kahvaltı hazırlamayan, yataktan kalkmayan annelerinden, bir kerecik hal ve hatırlarını, eksiklerini, ihtiyaçlarını sormayan babalarından, sıkıntı ve dertleriyle ilgilenmeyen öğretmenlerinden ve okul idarecilerinden, daha kim bilir kimlerden sessizce hesap soruyorlar. Bir gün hepimizden gerçekten hesap soracaklar ve ya onlar adına bizlerden sorulacak…

Yaz boz tahtasına dönmüş eğitim sistemi… Her sene faydasından çok zararını gördüğümüz yenilikler… Yılgın, bıkkın öğretmenler… Kuru yapraklar misali oradan oraya savrulan, şaşkın öğrenciler… Umudumuz gençler… İşte ne umutlar, idealler uğruna ve ne bedeller ödeyerek kurduğumuz vatanımızın bir Kasım sabahı…

Sadece Seyret

983218-pencereden-bakan-kiz

Su üzerinde yazılmış hayat. Su üzerinde yürüyor insanlar… Geriye bir iz kalmıyor. Yaşanmamış hiç o duygular, heyecanlar, o muhabbet ve kırgınlıklar. Küçücük bedenin, sırtında günahların, sevapların… Yürüyorsun fasılasız. Durmak, dinlenmek yok.

Bu sabah niçin bu kadar sessiz hayat? Nerede gürültüler, anlamsız çığlıklar? Herkes uykuda mı? Herkes günahlarından, aldattıklarından ve aldandıklarından mı kaçmış? Uykuya mı saklanmış? Uyanın ey insanlar! Yolculuğunuz devam edecek, toprağın kucağına düşene kadar.

Bir avuç toprak bütün kederlerimizi, endişemizi, kısacık sevinçlerimizi bitirecek. Yüreğimizde ne kadar boşluklar varsa hepsini dolduracak. Hayattan çok üşümüştük diyeceğiz. İşte şimdi toprak bizi sarıp sarmalayacak, ısıtacak. Bir avuç toprak bütün kirleri temizleyecek, eğrilikleri yok edecek.

Hayat hep farklı sahneler sunuyor önümüze. Bizler de sahnede oynayan acemi oyuncular… Her gün sanki farklı bir pencere. Pencerelerden bazen güneş ışığı giriyor. O zaman tebessümle, sevinçle bakıyoruz etrafa. Bazen de sisli, buğulu, karanlık görünüyor. Gözlerimiz kararıyor o zaman, ruhumuz ağlıyor.

Zamanın Bedii tarif ediyor işte. Olur olmaz seslere kulak verip içini bulandırma:

Pencerelerden seyret, içlerine girme!

Balık Pazarını Ziyaret

_balik_pazarinda_bolluk_h12615

İnsanların ara sıra uğradığı alışveriş merkezlerinden biri balık pazarı… Kimilerinin hemen her hafta, kimilerinin de daha seyrek gittiği bu mekanlara gidip balık almak, benim zaman bulamadığım için çok nadir yapabildiğim bir iş. Dün bir arkadaşımın vesilesiyle gittiğim şehrimizdeki balık pazarı bana öyle farklı, öyle ışıl ışıl göründü ki, sanki bayram yeri gibi geldi. Balıkçıların mallarını satabilmek için bağırışları, insanların telaşla istedikleri balığı almak için oradan oraya koşuşturmaları, bazılarının da seçmiş oldukarı balıkları temizletmek için kuyrukta beklemeleri, tezgahlarda büyük küçük parıldayan, alıcılarını bekleyen balıklar… Yaradan’ın sayısız nimetlerinden sadece biri olan o güzelim balıklar… Soğuk bir öğleden sonra gittiğim balık pazarından bu kadar hoşlanacağımı tahmin etmezdim. Bu yıl kışa girerken balıklar biraz pahalı. En uygunu istavrit, sardalya ve hamsi. Kilosu 10 lira. Yine de insanlar hınca hınç doldurmuş orayı. Herkes çoluk çocuğuna ihtiyaçları olan bu gıdayı yedirebilme, eve bir iki lokma bir şeyler götürebilme derdinde. Orada dolaşırken bütün bir haftanın yorgunluğu üzerimden uçup gitti.

İnsan bazen sıkıntısını dağıtmak için farklı şeyler yapabilmeli. Kendi kendime düşünüyorum; şu monoton, sıradan hayat içinde bir balık pazarına gitmek bile farklı geliyor. Bazen hayatın üzerimize örttüğü kalın perdeyi aralamalı, nefes almalı, hayat keşmekeşi içerisinde küçük molalar verebilmeli. Sokaktaki kedilere yiyecek vermeli, mahallenin çocuklarıyla konuşup şakalaşmalı, onlarla oyun oynamalı, en sevdiği keki yapıp hiç samimi olmadığı komşusuyla paylaşmalı, bir Allah dostunun türbesine gidip orada dua etmeli, bayramda mahalledeki çocuklardan önce yurtlardaki kimsesiz çocuklara hediyeler vermeli, uzun süredir görüşemediği ve kendisini defalarca aradığı halde cevap vermediği için kırıldığı arkadaşına süpriz yaparak  inadına ziyaret etmeli… Daha da bir sürü şeyler yapabilir insan isterse. Omuzlarımıza bazen çok ağır gelen hayatın yükünü böylece bir nebze olsun hafifletebilir.

Yolda Olmak

autumn-free-wallpaper-autumn-colors_2560x1600_93075

Yorulduğum için mutluyum. 

Bu gün sabahtan beri öyle bir yoruldum ki… Öyle de istekliydim ki yorulmaya. Yolcuydum ben, yorulmalıydım. Yolculuğum esnasında sırtımda yüklendiğim hayat yükü… Yeterince biriktirmiştim çuvalımda. Biriken, kabuk bağlamış ne varsa hepsinden yorularak, iş yaparak kurtulacaktım. Ellerim tarlada çalışmış gibi sertleşti. Ellerime baktıkça daha mutlu hissediyordum. Akşama kadar yemek bile yemedim, yiyemedim. Sanki artık hiç bir şey alamayan, ağzına kadar dolu bir kap idim. Artık dolmak değil, iyi, kötü ne varsa boşaltmak istiyordum. Sanki hem kirli, hem temiz su barındıran oluklar gibi hissediyordum kendimi. Kurtulmalıydım yükümden. Ölesiye, durmadan sağa sola koşturarak içimdeki bütün pis sulardan, çöplerden kurtulmak istiyordum. Bazen parlak görüyordum çevremdeki renkleri… Bazen de soluk, her şeyin üzerinde gri bir tül varmış gibi… Akşama kadar direndim; yememek ve oturup dinlenmemek için. Sonunda bir yudum simide, bir bardak sıcak çaya tav oldum. Ne kadar çabuk aldanıyordum. Çay da vazgeçilecek gibi miydi? Onun yerini hangi içecek tutardı ki…. 

Yoldakilerden biriydim işte ben de. Hızla ilerliyordum sonunu bilemediğim yolda avare ilerlerken. Çayımı yudumlarken yolda  çarpan bütün sözleri, bakışları, soluduğum o karmakarışık havaları hatırladım. Bir anda hepsini zihnimden süpürüp attım. Hiç biri umurumda değildi artık.  Elimde ince belli bardak, yüzümü çevirdiğim pencere, ilerleyen günün cömertçe sunduğu açık mavi gökyüzü ve onun sevimli gülümseyişi vardı şimdi. Bir güvercin kanat çırpıp geçti pencerenin yanından. İşte zamanın durduğu an…

Yolda olmaktan da mutluyum. Sonbaharın renklerinden başka bir şey görmüyorum. Geride bıraktım bütün çürük düşünceleri…

Şimdi Oku…

kuran-

“Şimdi oku kabirde okuyamazsın…”

                                            Zübeyir Gündüzalp

Keşke her adımımızı düşünerek atabilsek. Her söylediğimiz söze, hatta düşünce ve duygularımıza bir gün; dünya hayatında veya ahirette karşımıza çıkacağını bilerek yön verebilsek. Şu kısa, fani hayatın bir saniyesini bile boşa harcamasak. Dua ve tövbe etmede kaçırdığımız bir sürü fırsatlar… Her hafta Rahmet-i Sonsuz’un bize hediye ettiği Cuma akşamı ve günü. Hak etmediğimiz bir sürü maddi nimetler, günahlarımıza af dilemek için değişik zaman dilimlerinde sunulan kıymetli vakitler…

İnsan ne kadar nankör. Kırdığımız kalpler, yaptığımız dedikodular, ettiğimiz su-i zanlar, gösterdiğimiz sabırsızlıklar, ihmal ettiğimiz ibadetler ve şükürler… Oysa, (bir yerde okuduğum bir sözü aktarıyorum): Ebedi mükafat varsa ötelerde, fani dertlere takılmak bilmeyene mahsustur. İnanan bilir ki özlemlerin sonu vuslat, hüzünlerin sonu tebessümdür.

Bir Dua

dua vakti

Ey hikmetiyle hayatımızdaki mutlulukları, hüzünleri yaşatan, Rahmetiyle her anımızı kuşatan, bizleri yoktan var eden Rabbimiz! 

Bu gece; Berat Kandilinde, açılan ellerimizi boş çevirme! İmkanların bittiği yerde Sen varsın. Dertlerimiz ne kadar büyük olursa olsun, hepsi fani, hepsi çok küçük Rabbim. Çünkü Senin yanında bir toz hükmünde olan şu dünya mülkünden, her şeyden büyük Sen varsın. Ya Rabbi gönlümüzdeki boşlukları ancak ve ancak Seninle doldur. 

Şu havayı kaç milyon kez soluduk, yeryüzünde sayısız adımlar attık, verdiğin nimetlerin kadrini bilemeden defalarca rahmet sofralarından yedik, içtik… Biz Sana layık kul olamadık…

                      رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ

Ya Rabbî, Sen bizi affet, Sen bize merhamet et.

                                                Zira merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin.

                                               (Mü’minûn, 118)

Gecenin Öfkesi

Gece-Victor-Hugo

Gece demini almış. Karanlık tülünü örterken üzerime; günün, haftanın, hatta ayların, yorgunluğunu daha bir ağırlığıyla hissederek giriyorum yatağıma… Huzuru, sakinliği aramak, gürültülerden sıyrılıp kaybettiğim kendimi tekrar bulmak için. Fakat bir türlü uyku uğramıyor yamacıma. Gözyaşlarımı da kabul etmiyor yatağım, uykuya beni layık görmediği gibi… Gecenin öfkesi bir türlü dinmiyor. Dilimle söylemeyi beceremediğim dualarımı kalbimden geçiriyorum, yine olmuyor.

Sonunda kalkıyorum. Caddeyi, tek tük geçen arabaları seyretmek, o serinliğe kendimi vererek bir nebze olsun yüreğimi serinletmek için balkona çıkıyorum. İşte o an kuşbakışı seyrettiğim sokaklar ve arabalar, üfül üfül esen tatlı rüzgar kabul ediyor  mahçup, çaresiz gözyaşlarımı. Hem dua, hem de sessiz bir haykırış oluyor. Ben şu karanlık geceye ancak bunları sunabiliyorum.

Yine fazla kalamıyorum balkonda, yatağımda yatamadığım gibi. Mutfağa açılan balkon kapısını yavaşça açıp bu sefer kendimi, gözyaşlarımı, endişelerimi mutfağa arz etmeye çalışıyorum. İki dakika mutfaktaki mütevazi koltuğa yarım yamalak uzanıyorum. Şimdi dilim fısıldıyor en güzel cümlelerden birini; Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammedin ve Ala Ali Seyyidina Muhammet(Sav) Hiç kimse duymasın isterse Sen beni duyar imdadıma koşarsın, değil mi Ya Resulullah(SAV)!

Yol uzun, yük ağır…Kaldıramıyorum,Allah’ım! Hatalarla, günahlarla doluyum. Meded Ya Rab!

Bir İz Bıraktım

I hate myself and my traces in lifeHayal ettiklerini mi, yaşadıklarını mı, yoksa başkalarının yaşadıklarını mı, ya da bir türlü gerçekleşmemiş ve gerçekleşme ihtimali de olmayan arzularını mı yazmak? Hangisi daha kolay, hangisi daha etkileyici? Bir türlü karar veremedim…

Günlerden bir gün bütün sorumlulukların altında ezilip, kendini küçücük hissettiğin anlarda, ancak ufak ufak nefes alıp vermekle yetindiğin, keşke hiç kimse varlığımı bilmese, şu hayatta tüy gibi bir ağırlığım olmasa, en küçük bir sinek kadar bile yer etmek istemiyorum dediğin an… Ve böyle zamanlarda, ben diye bir şeyden söz etmek şöyle dursun, adını kendin bile unutmak istesen. Ama birden bütün gözlerin senin üzerine çevrildiğine, herkes tarafından görülüp, zihinlerinde resmedildiğine şahit olsan ve ”Meğer ben var olmuşum ve her yürüdüğüm, çatlak sesle her konuştuğum, yiyip, içtiğim yerlerde var olmuşum, ağlayıp gülmüşüm.” diye inlesen. Pişmanlık ve acıyla kuşbakışı baksan hayatına. Dokunduğun her yerde meğer ne izler bırakmışsın. Ne kadar önemli olmuşsun, nasıl da hem kendinin, hem başkalarının gözünde önemli olmuşsun.

Aslında sen yoksun, yoktun. Bir  vücut, bir ruh değildin. Bir sürü kapılardan geçtin, bu diyarlara geldin. Her kapının önünde umutla durdun ve bekledin. Her kapının sana açılacağından o kadar emindin ki. Kapılar açıldıkça büyüdün, varlık kazandın, ya da öyle zannettin. Bazen yüzüne kapanan, seni ağlatan, ya da açılmakta direnen kapılar oldu. Sen yine de emindin; mutlaka o kapıların ardına ulaşmanın bir yolu vardı. Sen her şeyin üstesinden geleceğine o kadar emindin ki. Zaman geçiyordu. Hala  kuvvetli olduğuna kanaat getirirken, bir gün aniden o kocaman ve bir sürü insanın girip çıktığı kapının önünde buldun kendini. Ve onların günlük, sıra dışı konuşmalarının arasında sen de orada uzanmış yatıyordun. Yanı başında uzanmış yatan bir başkası daha vardı, ama sen onu görmüyordun. Nasıl olduğunu anlamadan  gözyaşlarını hissettin, şakaklarından saçlarına doğru akan. Kimseye duyurmadan sessizce hıçkırıyordun. Bir ara başını kaldırıp vücuduna baktın, bir şeyler değişmişti sanki. Bir acı vardı, nereden geldiğini kestiremediğin. Zorlukla doğruldun. O kocaman, geniş kapıyı açtın halsiz ve bitkin… Bu kapıdan da çıkıp gittin. Burada, bu yabancı mekanda da bir iz bırakıp gittin. Başka izler bırakmaya, her adım attığında yerdeki zerreleri ezmeye, yine anlamsız ve boş lakırdılar etmeye, acıkıp yemekler yemeye, susayıp çılgın gibi suya saldırmaya….

Bu gün, bu akşam var olduğumu acıyla hissettim. Bu akşam elime bir kitap alıp okuyup, hep durmadan okuyup acılarımı dindirmek, hatalarımı tamir etmek, eğilmez başımı secdelerde eğmek, kendimi bilmem ne zannetmemek istiyorum. Kendimi solmaz, eskimez yeninin engin denizlerine salmak istiyorum.

Her Şeye Güzel Bakmak

insanlar

Bu gün yolda yürürken kenarlarda açan çiçekler bana gülümsüyordu. Ilık esen rüzgar da yüzümü tatlı tatlı okşuyordu. Ben hala arsız, umursamaz tavırlarla onları görmezden geliyor, sanki gözümün değdiği, dilimin tattığı her şeyde hakkım varmış gibi onları kadrini, kıymetini bilmeden, düşünmeden ilerliyordum. Bu gün çok sevdiğim dostlarımı gönderdi bana Rabbim. Hele biri yıllardan beri çeşitli hastalıkların pençesinde. MS, epilepsi gibi…Bana kendisine verilen nimetlerle nasıl yetinmesini öğrendiğini, şükretmenin en büyük nimet olduğunu anlattı. Tam bir kitap aşığı olan bu arkadaşım, durmadan okuyor ve kısa makaleler de yazıyor. Bunları, yani yazılar yazdığını, yeni öğrendim. Bana bir tane okudu. Kendisine, hayata bakış açısına, yazdıklarına hayran kaldım. Şu anda dışarıdan 3. üniversiteti bitiriyor ve hayata hep gülüyor. Ne olursa olsun gülümsüyor.

Aynı şehirden -Eskişehir- olduğumuz bu arkadaş geçenlerde memlekete gitmiş. Yolda yürürken boş bir arsada hali oldukça perişan bir adama rastlamış. Hani bizlerin görünce çekinip kaçtığımız, çocuklarımızı uzak tutmaya çalıştığımız türden bir adam. Yanına yaklaşmış ve karnının aç olup olmadığını sormuş. Adam ” Yanında bir şey var mı?” diye sormuş. Böyle sorunca onun aç olduğunu anlamış. Hemen gidip ekmek arası köfte almış, hem adamcağıza, hem de kendisine. Bir güzel karınlarını doyurduktan sonra öyle güzel sohbet etmişler ve onun öyle güzel dualarını almış ki, bana bunları anlatırken sanki ufaldım, küçüldüm. Nimetlere ve onları verene karşı ne kadar hain ve asi olduğumu anladım. Cenab-ı Hak ne verirse, bizlere nasıl bir hayat hediye ederse onu öylece kabullenmek, her şeye,herkese gülümseyerek bakmak. Hayatın gayesi budur işte, bunu öğrenmektir diye düşündüm.

Görünüşte perişan halde olan adam ”Beni buralarda deli zannediyorlar. Ben deli değilim. Bakma bu zavallı halime. Ben şu yakınlardaki apartmanlarda oturan insanların evlerini kolluyorum oysa. Gece evlerine hırsız girmesin diye buralarda bekliyorum. Belki halim pek iç açıcı değil, ama ne verirse Yaradan kabullenip şükretmeli değil miyiz?” Arkadaşıma türkü söylemiş ve Kur’an-ı Kerim’den bölümler okumuş. Arkadaş da onu telefonuyla çekmiş. Seyrederken gözlerim yaşardı.

Benim bu günlerde buna ihtiyacım vardı. Arkadaşla 10 dakikalık sohbetimizde çok şey öğrendim. Ve yine onun sözleriyle bu yazımı bitirmek istiyorum: ”Ben elimdekiyle yetinip mutlu olmasını, kanaat getirmeyi öğrendim. Önemli olan sadece bakmak değil, görmesini bilmek ve ona göre yaşamak.”

Öğrenemediğim Şeyler…

affeyle

Ruhlar aleminden kopup dünyaya ilk adım attığım gün öğrendim ağlamayı. İstemedim, korktum rahat yatağımdan ayrılmayı. O alemde huzurluydum. Bilmediğim bir aleme uyanmak istemedim. Sonra annemin sıcak kollarında emniyeti, sevgiyi, sığınıp, mutlu olmayı, hatta gülümsemeyi öğrendim.

Zaman geçti. Büyüdüm biraz. Kendi başıma yemek yemeyi, oynamayı, arkadaşlarımla paylaşmayı öğrendim. Öğrendikçe hem mutlu oldum, hem endişeli… Ailemi, sevgili yakınlarımı tanıdım. Birlikte mutlu olmanın tadına doyulmazken hissetmek istemediğim bazı olumsuz şeyler de öğrendim onlarla. İlk kez kıskanmayı, çekişip kavga etmeyi, üzülmeyi öğrendim.

Ve biten her şeyin ardından nasıl ezildiğimi, aciz ruhuma nasıl ağır geldiğini öğrendim…

Sonra yine bilemediğim, akıbetimden endişe ettiğim bir alemin, hiç bitmeyen yolların yolcusu olduğumu, şu dünyanın fani olduğunu  öğrendim. Lakin korkuyorum yine. Ruhlar aleminden ayrılmak istemediğim gibi bu sıkıntılı dünya aleminden de kopmak, ayrılmak istemiyorum. Beni oralarda bekleyen ne İkram-ı İlahi’ler olduğunu düşünemiyorum bir türlü… Çevremde gördüğüm herkesten hep günlük yaşamayı, günümü kurtarmayı öğrendim.

Zamanla her şeyi, her şeyi öğrendim. Neşelenip mutlu olmayı, hüzünlenip ağlamayı, sevmeyi, nefret etmeyi, ümit etmeyi, ümitsizliğe düşmeyi, kızmayı, sabretmeyi, fedakarlığı, gönül almayı, hatalarımı tamir etmeyi, dua etmeyi…

Ama hala öğrenemediğim şeyler var. Aldırmamayı, düşünmemeyi, başımı deve kuşu gibi kuma gömmeyi, başkalarının yaptığı gibi yanlışlara karşı tepkisiz kalmayı bir türlü öğrenemedim…

Umut

37275Küçük bir çocukken, henüz hiçbir bir şey bilmezken büyük hevesleri, ümitleri, heyecanları vardı. Herkese güvenir, her tanıdığını dost bilirdi. Dünyayı iki kolunu açtığında kucaklayıverecekmiş gibi, bütün dağları, akarsuları, ağaçları ve çiçekleri ellerinin üzerinde taşıyacakmış gibi gelirdi ona. Annesi, babası hiç mi hiç yanından ayrılmayacak, kardeş ve arkadaşları upuzun hayat yolunda hep eşlik edecekti. Oynadığı oyunlarda bile kimse yanmaz, yenilip oyun dışı olmazdı. Bahçede çiçekler solarsa solsun, nasıl olsa yerine yenileri çıkardı. Güneş bulutların arkasına gizlenirse gizlensin, ertesi gün, hatta belki akşam olmadan tekrar sıyrılır gülümserdi bütün dünyaya ve onun yüzüne…

Derken yıllar geçti. Artık yavaş yavaş büyüyordu. Neden bu kadar heyecanlı ve çoğunlukla da endişeliydi?  Aslında o mutlu olmak, sevmek, sevilmek istiyordu. İdeallerine kavuşmak istiyordu. Çocukluk cesareti, umursamazlığı yine olsa da, duygusallık sarmıştı ruhunu….

İlk hayal kırıklığını babasını kaybettiğinde yaşadı. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi düşündüğü sevdiklerinden bir gün  ayrılacağını işte o an anladı. O an aslında her insanın eninde sonunda yalnızlığa mahkum olduğunu, bazen  yollarda gördüğü tek başına duran ağaçlar gibi kimsesiz kalacağını yüreğine diken batmış gibi bir acı hissederek anladı. Her şey, herkes bitip tükenecek, sarılıp medet umacak bir ümit kapısı kalmayacaktı. İşte çok sevdiği annesi de yaşlanıyor, bu dünyaya veda etmeye hazırlanıyordu.

Yine geçti yıllar. Ruhu adeta haykırıyordu. Ayrılıklara, hasretlere baş kaldırıyordu. Her şeye, herkese kızıyordu. Bağırıp çağırıyordu. Bir türlü huzuru bulamıyor, hislerindeki azgın dalgaları sakinleştiremiyordu.  Neden bu kadar hızlı değişiyordu her şey?

Bir gün bir hakikat öğrendi. Zindan gibi gördüğü hayatında aslında hiç yalnız olmadığını, ona merhametle muamele eden bir Sahibi olduğunu öğrendi. Farkındalığın verdiği emniyet, sığınılacak bir liman… Gençlik heyecanıyla işlediği hataların yorgunluğu üzerinde olsa da…

Bir gün…

Bir gün çocuk olup coşmuş, sevinçle tutunmuştu hayata, karalanmamış beyaz sayfa gibiydi ruhu. Sonra hasretler, ayrılıklar, hatalar, gafletler kirletti o bembeyaz sayfayı. Endişeler, hüzünler kovaladı ömrünün dakikalarını… Şimdi ağlıyordu artık. El açıp dua ediyor, secdelere kapanıyordu gafletle geçen yıllarının acısıyla, hayallerle avunduğu için ağlıyordu.

Şimdi ağlıyordu… Ama ağlasa bile elinden, kalbinden düşürmediği bir umut yumağı, her şeye rağmen unutmadığı gülümseyişi…

Hasretin Kokusu

.....İnsan hasretiyle, gözyaşıyla, bitmeyen istekleriyle yaratılmış bir varlık… Nereden geliyor bunca elem, bunca çaresizlik? Nasıl kurtulacağız her birimizi saran dağınıklıktan, endişelerimizden? Belki de taa cennetten kovulduğumuz andan beridir yaşıyoruz bu özlem, bu yetimlik duygusunu. Rabbimizden koptuğumuz, O’nun mülkünde O’na isyan ettiğimizden beri geliyor bu hasret, bu ümitsizlik…

İnsanlar durmadan bir yerlerden başka yerlere gidiyor. Adeta akıyor insanlar. İnsanlar hayatı kovalıyor sanki. Her biri kendi farklı penceresinden bakıyor, farklı yollardan yürüyor. Yürümüyor, sanki koşuyor. Ama bir türlü hiç biri yakalayamıyor hayatı. Ellerinden kayıp gidiyor. Tam ışığı buldum diye sevinenler, karanlıklar içinde kalınca birden başlıyor feryat etmeye, umutsuzca çırpınmaya…

Sevdiğim canım, ciğerime bir kavuşuyorum, bir ayrılıyorum ondan. Birlikte yemek yiyoruz, çarşı, pazar dolanıyor, alış veriş yapıyoruz. Durmadan hafif müzik çalan bir pastanede kazan dibi yiyoruz. Yorgun, buruk gülümsemelerle birbirimize bakıyoruz. Sonra insan selinin arasına karışıp sokaklarda dolanıyoruz. Her fırsatta gül kokulu yanaklarından öpüyorum. Neden bu kadar mahzun duruyorsun? Niçin biraz neşelenmiyorsun? Nasıl bu kadar içine kapanık oluyorsun? Sessiz bakışlarının arkasında ne kadar kırılgan, çağlayan gibi sevgisini belli etmeyen bir kalp olduğunu biliyorum. Koluna giriyorum yürürken. Uzun sarı saçlarını okşuyorum. Seni çok seviyorum. 

Birer bardak çayımız da bitiyor, çayımıza eşlik eden sohbetimiz de…Sarılırken farkediyorum gözyaşlarını. Belli etmemek için elinden geleni yapıyorsun. Sonra ben de dayanamıyorum. Koyveriyorum gitsin. Otobüse giderken seni teselli edecek sözleri arıyorum. Kırık dökük bir kaç cümle kuruyorum. Neden bu kadar gizliyorsun kendini? Niçin sessizliğine gömüyorsun hasretlerini, hüzünlerini? Güzel yüzüne, yüreğine sadece gülümsemek yakışır. İnşallah uzun süreli olmasın bu hüzünler…

Otobüs kalkmadan ayrılıp gitmeni istiyorum. Bekleyip daha fazla üzülmene dayanamam. Ben otobüsteki yerimi alınca sen; ”Ben gideyim” diyorsun. Bunu dudak hareketlerinden anlıyorum. Ben de işaret ederek; ” Git hadi.” diyorum. Birbirimize el sallıyoruz. Gözden kaybolana kadar seyrediyorum seni. Sonra şehir ışıklarıyla başlayan ve yollardaki ışıklarla devam eden bir kaç saatlik yolculuğum başlıyor. Seni yine Rabbime emanet ediyorum. 

Daha kaç kere yazacağım bu ayrılık yazılarını? Kim bilir kaç kere tarif edeceğim ayrılığın rengini, kokusunu? Yalnız emin olduğum bir şey var; o da Yaradan Rabbime ettiğim dualarım: ” Allah’ım huzur, sağlık ve Sana olan kulluğumuzu hayatımızdan eksik etme. Bizlere kaldıramayacağımız yükleri yükleme. Şükretmekten uzak tutma bizleri!”

Eskilerin Yaşantısı Nasıldı?

eski

Bazen merak ediyoruz değil mi? Eskiden hayat farklıymış şimdiye nazaran. Daha mütevazi, daha sakin ve çoğu konuda sınırlı. 40- 50 yıl öncesine bir uzanacak olursak,  şimdi her şeyin nasıl değiştiğini görebiliriz. Bir takvim yaprağından okuduğum bazı şeyleri burada paylaşmak istedim:

  • Telefon sırası 8-10 yılda gelirdi.
  • Gaz ocağı ve tel dolabımız vardı. Suyu muhafaza etmek için toprak testiler olurdu.
  • Sokaklarda çocuklar için şam tatlısı, pamuk helva, macun vs. satılırdı.
  • Yine sokaklardan yoğurçu, kalaycı, dondurmacı, bileyci geçerdi.
  • Bayram için alığımız kıyafetlerimizi, yeni ayakkabılarımızı başucumuza koyardık.
  • Elbiseler, çoraplar yamanırdı.
  • Genellikle Pazar günleri yıkanılırdı.
  • Gömlek ve okul yakaları tatil günleri kolalanırdı.
  • Radyo tiyatroları, Orhan Boran’ın programları dinlenirdi. Televizyon zaten sayılı evde vardı.
  • İlkokullarda okuma bayramı yapılmazdı. Herkes okurdu, kimse de bayram etmezdi.
  • Aşı olunacağı zaman tek bir iğneyle neredeyse koca bir sınıf aşı olurdu.
  • Defter kitap kaplama kağıtları kırmızı ya da mavi olurdu.
  • Dondurma yemeye anneler Temmuza kadar izin vermezdi.
  • Çocuklar kendilerinin ya da büyüklerinin yaptıkları bez bebeklerle, kibrit kutusundan yapılan arabalarla oynarlardı.
  • Hediye paketini herkesin yanında açmak geleneklerimize aykırıydı. Misafir gittikten sonra hediyeler açılırdı.
  • Gazete kağıtlarından kese kağıdı yapılırdı. Pazarda file kullanılırdı.
  • Fotoğraf çekilirken vakur ve ciddi olunurdu.
  • Yolculuklar şimdinin %5i kadar da yoktu…

Hiç Bir Zaman Geç Değil

kurumuş ağaç

İnsan yaşadığı sıkıntıları başkalarından, şundan, bundan geliyor diye düşünmemeli aslında. Biriyle tartışıp, küstün mü? Aslında kendinle tartıştın, küstün. Birinin kalbini mi kırdın? Sen aslında kendi kalbini kırdın, kendine yabancılaştın. Büyük laflar etmek benim harcım değil. Yıllardan beri anlaşılamamış birinden dinlediğim kadarıyla, onun neleri hissedip yaşayabileceğini kendimce yazıya dökmek istedim. 

”Her gün bin türlü söz, bakış, itham, sevgisizlik, vurdumduymazlık, ihmal… Yıllardan beri yanılmış olmanın verdiği pişmanlık…Ve kim bilir daha  ne olumsuz hisler…

Dirilmek için niyetlendim, çabaladım durdum. Dirildiğime inandığım anda meğer tükenmiş, kaybetmişim…

Hep aradım, aradım…Durmadan, usanmadan…

Gönlüm bulduğunu sandı, ama hepsi boş yere  avuntulardan öte gitmedi…

Artık bütün olumsuz olay ve duygulara birer çözüm buluyorum:

Kabına sığmayan düşüncelerim…Çözüm: artık düşünmekten vazgeçiyorum. Bitmeyen bir hüzün dalgası..Çözüm: O hüzünlerin hepsini alıp, bir paket haline getirip denizin ortasına fırlatıp atacağım… Bir türlü kendini anlatamamanın, anlaşılamamanın verdiği ıstırap…Çözüm: Anlatmaktan ve anlatmak için çırpınmaktan da vazgeçtim. Konuşmanın mı, susmanın mı hayırlı olacağını kestiremeden yerli yersiz…Çözüm: En iyisi hiç konuşma! Sadece dinle ve oku -insanları, hadiseleri, Rabbinin gönderdiği mesajları. Sadece O’na anlatmak var bundan sonra dertlerimi… Kimse dinlemese de O beni dinliyor ya… Yarım yamalak yaşanmış bir hayatın omuzlarıma bindirdiği yük…Pişmanlıklarla dolu bir hayat…Benim hayatım…”

Hayatının en önemli kararlarından birini almıştı sonunda. Her şeyi bırakıp gidecek, bütün yaşadığı sıkıntıları süpürüp çöp sepetine atacak, yepyeni bir hayata başlayacaktı. Arabasına atladığı gibi upzun yollara, keskin virajlara, uykusuzluğuna aldırmadan direksiyon salladı saatlerce. Yorgunluk vardı gözlerinde, yüreğinde ve bütün hücrelerinde. Ama kendisini adeta boğan, tüketen bütün olumsuzluklardan kurtulmanın verdiği huzurla onca saat nasıl yolculuk yaptığını anlamadı. Bir kez daha fiziksel yorgunluğun hiç önemi olmadığını, asıl yorgunluğun ruhsal olduğunu ve ruh aynasının ayarını çok iyi yapmak gerektiğini anladı…

Saatler sonra o eve, kimsenin olmadığı, küçük, mütevazi eve varmıştı işte. Rutubetten dolayı sıkışmış kapıyı zorlayarak açıp içeri girdi. İçerisi toz, nem ve yalnızlık kokuyordu. Pencereleri ve kepenleri açarken içerisiyle birlikte yüreği de aydınlandı sanki. Huzur işte buradaydı. Gün ışığında dans ediyordu odanın içerisinde tozlar. Kış uykusundan uyanıyordu sanki uzun süre kapalı kalmış olan ev…Mutfakta aylar önce terk ederken aceleyle yıkadığı, çatal, bıçak ve çay bardakları öylece bulaşıklıkta duruyordu, bıraktığı gibi. Bir önceki gelişinde, yatak odasında küçük gardırobu boşaltıp valize doldururken kapağı açık kalmıştı, balkonda da unuttuğu, ortalığı sildiği kova ve bez parçası…Bir temizlik yapacaktı önce. Hem ortalığı, hem de zihnindeki bütün acı, huzursuzluk veren düşünceleri temizleyecekti. Ortam değişikliğinin zaman zaman gerekli olduğunu  bir kez anladı o anda… 

Bahçe kapısından mutfağa doğru karıncalar yol yapmıştı. Minik arkadaşlarının bu boş evde ne bulup da yuvalarına taşıdığını merak etti. Yalnız değildi işte. Onu kollayan Yaradanı burada da arkadaşlar gönderiyordu. Hiç kimse anlamasın isterse, karıncalar, böcekler, bahçedeki çiçekler, mutfaktaki sandalyesi ona eşlik edecek, kimse olmasa da Rabbi onu dinleyecekti. Dinlemesini bilene anlatacaktı artık derdini…Şu alemde aslında ne yalnızlık vardı, ne de çaresizlik. 

Dirilmek, silkinip zincirlerinden kurtulmak için hiç bir zaman geç değildi. Nefes aldığı sürece insan Rabbinin yardımıyla her zorluğu aşabilirdi…

Gözyaşının Düştüğü An

gidişler

Yine uzaklaşıyor en sevdiğim, kır çiçeği kokulu sevdiğim, saçının teline kıyamadığım.

Yine bir gitme vakti, gökyüzü bile gülümsemiyor, ağlıyor sanki…

Yine yalnızlık ezgileri fısıldıyor bütün zerreler, soluduğum hava…

Bütün vücudum ağrırken, gözlerim yerde, kalbim sızlarken…

Ben yine sevinçlerimi bir sonraki gelişine saklayacağım…

Ayrılıklar uzun veya kısa da olsa hep olumsuz etkiler. Her defasında sanki bir uzvun koparılıp alınmış, bir yanın yaralanmış gibi olursun. Tutan elin, ayağın tutmaz olur, çürüyüp gider adeta…Son dakikaya kadar ayrıldığın kişiler görmesin diye zar zor sabreden, gözyaşları ayrılık anından hemen sonra, nasıl olduğunu anlamadan  akıverir hesapsız, umursamadan… Artık giden gitmiştir, ya da sen gitmişsindir, bırakıp ardında birilerini…

Bir gidenin ardından o sıkılmış, üzgün halimle amaçsız, ne yapacağını bilemeden dolaşırken yolda çook eskilerden bir ablamızı görüyorum. Eskilerden bahis açıyor. O yıllarda yaşadığım acemiliklerim aklıma geliyor. Zaten hüzünlü bir anımdı, daha da arttırıyor hüzünlerimi. Çocuklarımın küçücük, eteklerimde dolaşırken o masum hallerini gözümün önüne getiriyor. Ablam o yıllarda bana veya başkalarına karşı yapılan hataları hatırlatıyor. O insanlar yüzünden burada bu işler gecikti, yavaş gitti diyor. Diyemiyorum; ne geçmişi sorgulayacak, ne de o sıkıntıları tekrar yaşayacak halde değilim ablacığım, boşver…Bizim de çok hatalarımız oldu, oluyor, unut gitsin, diyemiyorum. Geçmişle yüzleşmek istemiyorum.

Bir kuş misali uçup uzaklara, hiç bir hatıramın olmadığı yerlere gitmek istiyorum….

8-9 aydan beri bir muhabbet kuşumuz var. Şimdilik o beni hiç bırakmıyor, ben de onu… Malum, kuşlar en çok özgürlüğüne düşkün hayvanlar olarak bilinir. Bu yüzden aslında karşıydım evde zavallı hayvanları kafeste tutmaya. Çoğu zaman bu sevimli, şirin kuş bana ilham kaynağı oluyor.  Ara sıra uçması için dışarı çıkarsak da, çoğunlukla kafesinde duruyor. Yine de sevimli muhabbet kuşum o kadar neşeli ki, durmadan konuşuyor bize bir şeyler anlatıp duruyor. Durumundan hiç şikayetçi olmuyor. Sanki her durumda mutlu olunacak bir şey bulunacağını öğretiyor bize. Yaşama sevinciyle dopdolu. Onu ve bütün yaratılmışları çok seviyorum. 

İnsan hayatı binbir hale, renge girer. Sevinmek kadar, üzülmek de vardır. Hüznün bulaştığı yerde umut bir yolunu bulup mutlaka filizlenir. O bizi bırakmaz. Gözyaşının düştüğü anda da taze kır çiçeklerini koklar gibi ferahlar insan, duaya ve huzura yönelir…

 

Uzaklardan Bir Misafir

black-and-white-daisy-garden-Geçen hafta taa Tanzanya’dan misafirimiz vardı. 17 yaşlarında, lise öğrencisi, şirin mi şirin bir genç kız. İsmi Aşura. Oradaki Türk okullarında okuyormuş şu anda. Çok zeki bir kız. Teni bitter çikolatanın renginde, neredeyse kapkara, bunun yanında yüreği, gözleri ve gülen yüzüyle apaydınlık…Konuşmayı, paylaşmayı çok seviyor. O bizlere ülkesinden bahsetti, biz de ona bir şeyler anlattık. Dünyanın bir ucunda yaşayan, farklı kültürlerdeki insanları tanımak, onlarla bir şeyler paylaşmak çok güzel bir duygu. 

Aşura evimize ilk geldiği anda öyle bir sarıldı, o kadar sıcaktı ki her haliyle; bütün yüreğim eridi sanki. Bizimle birlikte oturduğu her an, her saniye gülen yüz ifadesi hiç bozulmadı. Durmadan bir şeyler anlatıyor, bizlere de soruyordu. Birlikte Türk çayını yudumlarken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Kendisini bize getiren Türk öğrenciler kalkma vaktinin geldiğini söylerken, Aşura hiç kalkmak, bizden ayrılmak istemiyordu. Bir müddet oturup, hasbihal ettikten sonra üzülerek de olsa onlara güle güle demek durumundaydık. 

Bu günler Aşuranın, birlikte geldiği arkadaşlarının ve fedakar Türk öğretmenlerinin Tanzanya’ya geri dönme zamanı. Sanırım bu gün ya da dün dönmüş olmaları lazım. Aşura gitmeden önce defalarca bizi sormuş. Son bir kez görüşmek istemiş. Yoğunluktan onu görmeye gidemedim. Ona veda edemediğim için çok üzüldüm. İnşallah günün birinde tekrar görüşürüz seninle Aşura. Dualarım seninle. Bu yaşadığım güzel olay insanların bana; dilleri, dinleri, renkleri ne olursa olsun birbirlerini sevmeleri gerektiğini, yardımlaşma ve fedakarlık duygularını canlı tutmalarını bir daha hatırlattı.

Bir zamanlar beyaz adamların sadece sömürmek, köleleştirmek ve misyonerlik faaliyetleri için gittiği Afrika’ya şimdi bizim vatanımızda, bizim okullarımızda yetişen, vatandaşlarımız oralara ışık saçmak için gidiyorlar. 

Bir Şair Vardı

Mehmet AkifBir çile insanı, bütün hayatı keder yüklü. Sırtında ağır, büyük davası. Bir garip, hüzün yumağı gibi bir hayat. Milletinin yoksulluğunu, yetimliğini hissetmiş bütün omuzlarında.  Gözyaşlarına, acıyla dolu haykırışlarına karışmış dile getirdiği dizeler…Umudun bittiği yerde şahlandırmış bütün çaresiz yürekleri o güzel, tesirli sözleriyle. Onca sıkıntılar ve sürgünler içerisinde dimdik duruşunu, Rabbi’ne bağlılığını asla yitirmemiş. Nasıl da insanın rikkatine dokunuyor o derin ve çok anlamlı bakışlar…

Güller Dikenli Olur

gonca gülGecenin karanlığını aydınlatmaya çalıştığı cılız ışığın altında yine zamanın acımasızca geçmesine engel olamıyordu. Bir yanda okumaya niyetlendiği kitapları, karşısında ise hareketsiz, hissiz, beyaz ışığı ve yalancı tebessümle kendisine bakan bilgisayar ekranı o anda arkadaşlık ediyorlardı ona…Zaman geçtikçe, yıllar biraz daha inceltmişti ruhunu, biraz daha rikkat yüklemişti hislerine. Boşa geçen dakikalarını, saatlerini hatta yıllarını hesap edemiyordu artık. Sadece kızıyordu kendine, her bir anına güzel resimler çizemediği, anlamlı sözler ve işlerle dolduramadığı zamanı kirlettiği için.

Gece yalnızlığı fısıldıyor, gecenin karanlığı, odasının loş ışığı yüzündeki çizgileri ve gözlerindeki yaşları gizliyordu. Unutmak, yalana karışmış her şeyi unutmak, sadece o anı doğru dürüst yaşamak için neler vermezdi. Bu diyarlarlan gitmeyi ne kadar isterdi. Hiç bir şeyin yalan olmadığı, herkesin elif kadar doğru ve düzgün olduğu bir yere… Her şeyin insana dost, insanların da birbirine vefalı, samimi olduğu, bir tek çirkin söz ve hareketin olmadığı bir yere…İnsanları Allah’tan başka hiç kimsenin ve hiç bir şeyin karşısında eğilmediği… Tıpkı vav harfi gibi olmak O’nun karşısında, iki büklüm… Dillerin de sadece hu dediği… Doğru yoldan ayrılmamak için de dimdik bir elif. Secdeden başka hiç bir şeyin tadı yok, gecenin karanlığında kalkıp seccadeye kapanmaktan başka, nefesine dualarını karıştırmaktan başka hiç bir şeyin lezzeti yok…

Ekranda o sayfadan bu sayfaya geçişler yaparken hayatı da bu sayfalar gibi değişiyor, bir halden bir hale geçiş yapıyordu. Bir an kitaplarına, sadık dostlarına, yalnızlığını paylaştığı, sırdaş bildiği arkadaşlarına baktı. Sanki; ‘Bizi ne zaman eline alacaksın?’ der gibiydiler.

Bir müddet sonra telefon çaldı. Bir süre arayıp ulaşamadığı kişi arıyordu. Kısa bir konuşmayla birlikte ertesi gün için randevulaştılar. Telefondaki ses o kadar masum ve duruydu ki onu gömüldüğü hüzünlerden, karamsarlığından sıyırıp aldı. ‘Yalnızlığınla boğulma!’ diye kendisine hitap ediyordu sanki. ‘Biz senin için varız, sen de bizim için…Olmalısın.’ 

Dikenlerin arasından gül goncasını ayırt etmeyi, karanlık gecelerin ardından doğacak olan güneşi beklemeyi öğrenmeli, şükür ve dua ile yalvarmalı idi…İnşallah…

Emekli Bir Öğretmen

Öğretmenler Gününde bir emekli öğretmenin duygularını yazıya dökmek ve öğretmenleri tekrar hatırlatmak istedim.

Uzun yıllar emek verdiği eğitim camiasından emekli olmaya az kalmış, saçlarını bu yolda ağartmış, acı, tatlı anılarını adeta bir bohçada toplar gibi yüreğinde toplayıp gidiyordu bu diyardan…Son günlerini yaşadığı okuluna son adımlarını atarken yüreğinde garip kıpırtılar, gözlerinde akmaya hazır yaşlar, zihninde zaman zaman canlanan şimdiye kadar yaşadığı o güzelim anlarla sanki başka diyarlardan, başka bir boyuttan geliyor gibiydi. Ayrılığın, hasretin acısı şimdiden çökmüştü içine. Nasıl ayrılacak, hayatının önemli bir dönemini kapatıp, yeni bir hayata, emeklilik dönemine nasıl alışacaktı. Cıvıl cıvıl sevgiyle, güzel günler geçirdiği öğrenciler, sağa, sola işleri yetiştirmek için telaşlı koşuşturmalar bitiyordu artık. Ömrünün bir sayfası da böylece kapanıyordu.

O gün toplantıda arkadaşlarıyla vedalaşıp ayrılacak, artık emekli bir öğretmen olarak belki arada bir uğrayacaktı onların yanına. Kolay değil, yıllarını vermişti bu eğitim yuvalarına. Bu son okulu da en çok emek verdiği okullardan biriydi. Aslında ne öğrencilerinden, ne de meslektaşlarından tamamen ayrılmak istemiyor, onlarla arada bir mutlaka görüşmek istiyordu. Birikimleriyle, tecrübeleriyle her zaman katkıda bulunmak istiyordu. Esasında hayattan emekli olmadan, ahirete göçmeden hiç bir şeyden tamamen emekli olmak yoktu. İnsan yaşıyor, nefes alıp veriyor ve kanı damarlarında dolaşıyorsa mutlaka yapacak bir şeyler vardı, olmalıydı.

Yavaş yavaş ilerlediği koridorun sonundaki toplantı odasına süzülerek girdi ve boş bulduğu bir yere oturdu. Bir iki saatlik toplantı gündeminin görüşülmesinden sonra müdür bey kendisine söz vermek istedi. Bir veda konuşması yapmasını istiyordu. Bütün gözler kendisine çevrildiği anda mahçup bir tavırla ayağa kalktı ve bir kaç kelime söyleyemeden tıkandığını, dilinin tutulduğunu hissetti. Bir andan damla damla akıverdi gözyaşları. Ardından hıçkırıklara boğuldu sesi. Düğüm olmuş, boğazında kilitlenmişti bütün söylemek istedikleri. Herkes donup kalmış, öylece onu seyrederken o adeta sersemlemişti, düşecekti neredeyse…Hiç böyle düşünmemişti, hesaba katmamıştı hayatının bir döneminin kendisine bu kadar tesir edebileceğini…O gözyaşları anlatıyordu işte bütün duygu ve düşüncelerini. Sevgi dolu bir vedalaşmanın ardından yine yavaş adımlarla çıkıp gitti toplantı salonundan, derin anlamlar bırakarak,  herkesin kalbinde yer ederek…

Hepimizin örnek aldığı, hayatımızda unutamadığımız öğretmenlerimiz vardır. Bir anne çocuğunda nasıl sabırla, nakış gibi işlerse iyilik ve güzellikleri, bir öğretmen de aynı anne gibi, baba gibi emek işler çocuklarının üzerinde…Onları önemli kılan da bu değil midir?

Öğretmenlere değer vermeyen, öğretmenlik mesleğini hor gören, maddi ve manevi  layık oldukları yerlere oturtamayanlar, öğretmeni hem yönetimin, hem de öğrencisinin elinde şamar oğlanına çevirenler bir gün yaptıkları yanlışı anlayacak ve toplum olarak neden bir türlü hak ettiğimiz yere gelemeyişimizin nedenini anlayacaklar. Fatih hiç bir zaman hocasına karşı saygısını bozmamış ve her zaman elini öperek hayır duâsını almış…Fatih’i fatih yapan biraz da hocalarına gösterdiği saygı, hürmet ve büyüklerinin karşısında alçak gönüllüğü olsa gerek.

Geçmişi Yaşamak

İnsanın belki de en büyük derdi bulunduğu anı yaşamaması, sabrını, gayretini boşu boşuna geçmiş ve geleceğe dağıtması. Eğer yaşadığımız sayılı ve birgün bitecek olan saniye, dakika ve saatlerin kıymetini bilebilsek, hem daha mutlu olabilir, hem de çok daha verimli değerlendirebiliriz hayat nimetini. Oysa zaaflarımızı adeta körükleyerek bir geçmişe, bir geleceğe gidiyor, perişan oluyoruz.

Bazen bir söz, bir resim, bir şarkı bizi eskilere götürüyor, ya o günlerin özlemini çekiyor, ya da keşke daha güzel yaşasaydım, daha iyi değerlendirebilseydim diyoruz. Ya da gelecekte ne olacağı, nelerle karşılaşacağımız ve yapılması gereken işleri hakkıyla yerine getirip getirememe endişesi içinde boğulup duruyoruz. Zamanla  yarışmamız gereken anlar oluyor. Sıkıntılı ortamlara girebiliyoruz. Oysa bazen kader bizi elimiz olmadan bir yerlere sürüklüyor. Her şeye gücümüzün yeteceğini zannedip hayatımızın her anına hükmedebileceğimizi sanıyoruz. Çoğu zaman aciz kullar olduğumuzu unutuyoruz.

”Elinden geleni yap, gerisini Allah’a bırak, O’na tevekkül et.” düsturunu herkes biliyor elbette. Ama uygulamada hatalarımız oluyor. Ne doğru dürüst elimizden geleni yapıyor, ne de O’na yeterince tevekkül etmeyi başarıyoruz. Bu konuya neden geldim? Ve farkındayım herkesin bildiği şeyleri tekrarladım. Google Earth diye bir program var. Onu kurunca dünyanın herhangi bir yerinin uydudan çekilmiş fotoğraflarını görebiliyorsun. Hatta dünyanın önemli ülkelerinin sokak sokak üç boyutlu fotoğraflarına da yer verilmiş. Kızımın merakı yüzünden bir zamanlar 3-4 sene bulunduğumuz ülkeyi, şehri, sokağına, yaşadığımız eve varıncaya kadar görme imkanımız oldu. Bu insanı farklı duygularla dolduruyor. Meğer neler yaşamışız, daha da ömrümüz varsa neler yaşayacağız diyorsunuz. Bir anda yavaş yavaş bu dünyanın  gitgide eskiyen, yaşlanan misafirleri olduğunuzu hatırlıyorsunuz.

O yerlerin resimlerine tekrar bakınca bir ürperti sardı içimi. Birgün gelecek o anların hepsini tekrar yaşayacağız, bir dev ekrandan yaşadığımız bütün her şey gösterilecek bize, hem de bütün insanlığın gözü önünde. Bak burada böyle yaptın, şurada şunu dedin. Ne yaptıklarımızı, ne söylediklerimizi, ne de dost veya düşmanca bakışlarımızı inkar edebileceğiz. Pişmanlıklar, üzüntüler ya da mutluluk ve güzellikler …Bütün olmuş ve olacakların ötesinde bir Kudreti, Rahmeti sonsuza sığınmaktan, O’nun huzur ufkuna yelken açmaktan, tek ümidimizi O’na kulluk yaparak aramaktan başka elimizden ne gelir?

Ey İnsan!

Bu gün 12 Kasım olduğuna göre Öğretmenler Günü’ne tam 12 gün var demektir. Bu günler sürekli mesleğim, yapmam gerektiği halde yapamadıklarım, kimi zaman da bu mesleğe girerek nasıl bir vebali yüklendiğim, kaldıramadığım, kaldıramayacağım yüklerin altında yıllarca ezildiğim aklımı, fikrimi çok meşgul ediyor. İnsan bir işi yapıyorsa ya hakkını vermeli ya da yapmamalı. Hele bu iş insan yetiştirme, nesilleri geleceğe hazırlama olursa… Üniversite eğitimini tamamladıktan ve öğretmen olarak çalışmaya karar verdikten sonra kendini bir anda bir sürü genç insanın, çocukların karşısında buluyorsun ve özellikle ilk zamanlar onların dünyasına nasıl gireceğini, ilgilerini nasıl çekeceğini bilemiyorsun. Bu işin bir yönü.

Bir diğer yönü de; günümüzde-belki eskiden beri bu vardı-okullarda insanların eğitimin kalitesini, başarıyı arttırmaktan çok birbirlerini yemekle meşgul olduklarını ve durmadan birilerini çekiştirerek dedikodu yaparak zaman harcadıklarını, bazı kişilerin kayırılıp, bazılarınınsa ezilip, hakkının yendiğini üzülerek görüyorsun ve böyle bir halkaya dahil olmaktan çoğu zaman esef ediyorsun. Hatta bazen öyle noktaya geliyorsun ki ”Keşke öğretmen olmasaydım.” demeye başlıyorsun. Bilseniz, bazıları sürekli basit meseleleri büyütüyor, asli görevi öğretmenlik değil de orada fitne çıkarmakmış gibi hareket ediyor. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Öyle durumlar oluyor ki istemeden bu insanların yaptıklarına alet oluyorsun.

Bir yandan devlet öğretmenleri sıkıntıya sokacak bir takım-gereksiz-yenilikler, kurallar, yönetmelikler getirirken, diğer taraftan çalıştığın okulda olmadık sıkıntılarla karşılaşıyorsun. Aslında  her türlü çalışma ortamlarında bir takım sıkıntılar vardır. İnsanoğlu, sabırsız işte. Hem belki bizler yeterince Yaradan’a sığınsak ve vazifemizi hakkıyla yapsak sıkıntılar minimuma inecektir. İnşallah fedakar, diğergam öğretmenlerin sayısı artar ve şu elimizde emanet olan nesilleri daha güzel yetiştirmek nasip olur. Ümitvar olmalıyız.

Bir damla sudan, bir çiğnem etten yaratılan insan. Hiç bir şey bilmiyordun. Bak Mevlam sana neler öğretti. Bütün kainata halife seçildin. Sana insanlığın iftihar tablosunu gönderdi. En güzel, en güzide öğretmen(SAV).

Ama sen her türlü şekle, her kılığa girdin. Sen bu kadar zalim, bu kadar duyarsız olabildin. Kirlettin bu denli ruhunu, cismini, evladını, nesillerini, sevdiklerini. Biraz daha hoşgörülü, biraz daha sevgili olamadın. Bencilsin, yapmacıksın. Nerede Kalu Belada verdiğin sözler? Neden yok artık samimi dostluklar? Neden suskun, sevgisiz bu gönüller?

Çözemedim bir türlü. Kim çözecek, kim üstesinden gelecek bu kördüğümün? Bir türlü umudumuzu kanat gibi takınıp uçamıyoruz göklerde. Bir sürü diken dolanmış ayaklarımıza. Kaçıp kurtulamıyoruz. Sanki kapana kısılmış ya da hücreye kapatılmış gibi herkes. Olduğu yerde feryatlar koparırken ne duyan var, ne de yardıma gelen…Yalan söyleyen sadece dil değil, bu bakışlar, bu gülüşler de yalan.

Ve şayet insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra da onu kendisinden geri alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör bir kimse olur.Hud 9

Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. Meariç 19

Bir Başka Bayram

Her zaman olduğu gibi bu bayram da mutlaka gideceğimiz bir yerler, sofrasında ekmeğini paylaştığımız birileri var. Bayramların çoğu dışarıda geçiyor. Bu yüzden evlatlarının yolunu gözleyen yaşlı kimselerin, pencerenin kenarında, tülün arkasında zilini çalacak yakınlarını bekleyen insanların halini ne kadar çabalasak da anlayamıyoruz. Ama mutlaka bir gün onların durumuna düşeceğimizi hiç unutmuyorum. Bu yüzden kalabalık ve birbirine çok bağlı, görüp gözeten ailelere hep özenmişimdir.

Bayramı anlatırken eski bayramları, o zamanlar yapılan ziyaretleri hatırlamadan olmaz. Eskiden insanların aile içinde şakaları, hatta birbirlerine kızmaları bile farklıydı. Her şakanın veya kızmanın neticesinde aile bağları daha bi kuvvetlenir, insan sevdiklerinin yanında kendini çok daha güçlü, mutlu hissederdi.İşte onun için; “Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın” diye buyurmuş Resullah(SAV). 

Bir çocuk saflığı ve sevinciyle annemin diktiği bayramlıkları giymek için bayram sabahını iple çektiğim günleri, mahalledeki komşuları arkadaşlarımla dolaşıp şeker ve bozuk para topladığımız günleri, yine bir bayram günü amcamın cebindeki bütün bozuk paraları elime boşalttığını, bir Kurban Bayramı öncesi rahmetli babamın çok güzel bir koçla eve gelip, bahçeye bağladıktan sonra bana ”Bunu sana aldım.” demesini, Hz İbrahim ve Hz İsmail(AS)’in kıssasını babamdan defalarca dinlemekten yorulmadığımı, annemin bir akrabamızla birlikte baklava yaptığı günleri, ailem ve diğer yakınlarımla meğer ne güzel günlerimin geçtiğini hem hasret, hem de sevgiyle anıyorum. Oysa şimdi hiç o bayramlar gibi tadı tuzu yok bu bayramların. 

Bu bayram farklı bir bayram olsun isterdim. Bu bayramı köyünde yetiştirdiği patatesleri gelip geçen arabalara satmak için sabahtan akşama kadar yollarda bekleyen köylülerle, onların evlerinde, hep birlikte geçirmek isterdim. Ya da uzaklarda bir poşet et için kuyruğa giren siyahi kardeşimin elini tutarak… Onun gülümseyince inci gibi parlayan dişlerini seyrederken, sımsıcak bakan zeytin karası gözlerinde eriyen bir ahiret kardeşi olarak…

Okumak

”Kitap okumak demek, beyinde pasif duran altmış milyar hücreyi harekete geçirmek demektir. Ne kadar kitap okunursa, o kadar hücre çalışır. Çalışan, açılan beyin her şeyi daha çabuk kavrar. İnsan beyni, en gelişmiş bilgisayardan daha üstündür. Önemli olan beyin bilgisayarını kullanmaktır. Bunu kullanmanın birinci yolu da kitap okumaktır. İlk emri ‘Oku!’ olan kitaba inanıyoruz ama bir Norveçli, bir Alman, bir Japon bizden tam yüz misli kitap okuyor. Bizde bırakın öğrenciyi, öğretmenlerin çoğunluğu kitap okumuyor. Bilim adamlarının, devlet adamlarının büyük bir çoğunluğu kitap okuyarak o seviyeye gelmişlerdir. Ülkemizde 65 bin kişiye bir kütüphane, 95 kişiye bir kahvehane düşüyor.” http://www.hayesevilisesi.k12.tr/

Okuyoruz, ya da okuduğumuzu sanıyoruz. Kitaplığımızdaki kitaplarımızla ve şu kadar kitap okudum demekle övünüyoruz. Oysa bazen okunması, anlaşılması gereken pırlanta gibi bir satırın yanında, okuduğumuz diğer binlerce sayfanın hiç değeri yoktur. Hepsini kaldırıp çöpe atsak yeridir. Çok okumakla birlikte, kaliteli okumak bence önemlidir. Okunacak kitapları iyi seçmek gerekir.

Yazarlık ise hem zor, hem güzel. Hem de sorumluluğu olan bir meslek. Ne olursa olsun yazı yazmak güzel…

Her şeyin ötesinde önemli olan; yaşadığımız dünyayı, başımıza gelen olumlu, olumsuz olayları, iyi okumak, hayatımıza ona göre yön vermektir. Kaliteli okumak ve kaliteli yaşamak esas amacımız olmalı…

Dost Bahçesi

Dostun Bahçesine Bir Hoyrat Girmiş…
                Gülünü Dererken Dalını Kırmış…(Pir Sultan Abdal)

Dost bahçelerindeki çiçekler kurumuş, kuşlar susmuş. Elimi uzatıyorum, boş kalıyor ellerim. Bir gülümseyen yüz arıyorum; yok…Gözlerim yoruluyor, uzaklara bakamıyorum. Ne ufuktan birileri çıkıp geliyor, ne yanı başımdaki bülbüller konuşuyor. Hepsi susmuş, sanki sessizce ağlıyorlar. Bir serin rüzgar esiyor, gökyüzünü kara bulutlar kaplıyor. Ağaçlardaki son yapraklar da dayanamıyor bu gönülleri yaralayan… yaraları daha da kanatan…adını koyamadığım her neyse…Öyle işte…

Bu sabah başım çok ağrıyor, susayan gönlümü hiç bir şey kandırmıyor. Yüreğimdeki ateşleri hiç bir şey dindirmiyor. Adını koyamadım işte…Hüzünlerimi susturamıyorum…Bakmayın benim öylece kendi kendime, boşluklara çarpıp geri gelen feryatlarıma. Bakmayın dillendiremediğim iniltilerime…Bir garip, bir çılgın olmuşum bu günler. Bir çay demledim bu sabah. Onu bile içemedim. Yalnız, ıssız odamda, soğuk duvarların arasında çayın tadını da alamadım. Benimle birlikte o da acılaştı.

Dostluk başka diyarlara göç etmiş. Sevgiyi, samimiyeti esen soğuk rüzgarlar alıp götürmüş. Herkes birbirine yan bakar olmuş. Hep imalı, yaralayan sözler dolaşıp durmuş ortalıkta. Hep alaycı, iki yüzlü bakışlar resmedilir olmuş. Bir sıcak sevgi rüzgarı essin taa yüzyıllar ötesinden, Peygamberimden(SAV), ecdadımdan, Çanakkale’de yatan şehidimden…Bir sıcak el…O kadar hasretim ki…

Fotokopi Çilesi

Geçen gün evde fazla kağıt, kitap ne varsa toparlayıp geri dönüşüme göndermek için  poşetlere dolduruyordum. Çocukların her sene girdiği sınavlardan, gördükleri bir çok dersten dolayı evde epey fazlalık birikiyor. Bu kağıtların arasında kızımın lisedeyken yazdığı bir anısı gözüme çarptı. Üşenmedim, okudum. Bugün ben de okulda öğrencilerime çalışma kağıdı olarak fotokopi çektirmek istemiştim, fakat kağıdımız bitiyor diye  nazlanan memur kardeşimizin biraz canımı sıkmasından dolayı aklıma geldi. Bu yüzden sevgili kızımın iki, üç yıl önce yazdığı anısını paylaşmak istedim:

”’8. sınıftaydım. Arkadaşım Nagehan’la dersten çıkmıştık. Elimizde fotokopi çektirilmesi gereken otuz sayfa kadar ders notu vardı. Kırtasiyeye girdik. Dükkandaki adama kağıtları verdik. Kağıtların sadece bir yüzü çekilecekti. Arka taraflarında başka yazılar yazılıydı. Hangi tarafın çekileceğini güzelce söyledik. Ama o, yanlış tarafı çekmiş. Söyledik ve bir daha fotokopi çekti. Bizim suçumuz değildi nasıl olsa. Sonra, “Zımbalayayım mı?” diye sordu. Biz de, “Evet, zımbalayın.” dedik. Kağıtları zar zor düzenledi. Ve bir anda parmağını da kağıtla birlikte zımbaladı. Elini havaya kaldırıp parmağına baktı. Biz o an gülmemek için yanaklarımızı ısırıyorduk. Neyse, fotokopilerin parasını verirken Nagehan kendini daha fazla tutamayıp ve beni içeride bırakıp dışarı çıktı. Ben de aceleyle parayı ödeyip çıktım. Arabaya bindiğimizde hala gülüyorduk. Bir araya geldiğimizde o anı krizlere girerek hatırlarız.”

Öğretmenliğin Hakkını Vermek

Okulların açılmasına iki gün kaldı. 9 aylık bir maraton başlıyor. Öğretmenlikte yeni değilim ama, her geçen yıl sanki daha bir hassasiyet, yeterince faydalı olamama korkusu taşıyorum içimde.

Her gün beni dinlemeye gelen öğrenciler… Yaklaşık 30 kişilik, farklı farklı sınıflarda, günde ortalama 5 saat ders…Onların karşısına çıkacağım. Elimden geldiğince seviye ve ilgilerine hitap eder şekilde ders anlatmaya çalışacağım. Dersten başka kafalarında iyi bir model oluşturmaya çalışan, örnek bir öğretmen olmak için gayret edeceğim. Hep şu düşünceyi içimde taşıyarak okulun yolunu tutacağım (inşallah); ben sıradan, dersini verip geçen, sıkıcı bir öğretmen olmamalıyım. Onların gözünde bir farklılığım olmalı. Onlara insani değerleri de öğretmeliyim. Çünkü vereceğim akademik bilgiler çabuk unutulur. Ama hem kendilerine ve ailelerine, hem de vatana, millete faydalı, dürüst nesiller, fedakar, bencil olmayan insanlar yetiştirmek eğitimde birinci hedef ise öncelikle onlara manevi, kültürel değerlerimizi öğretmeliyim.

Benim gözüm hep maaş bordrosunda ya da alacağım terfilerde olmamalı. Bazılarının yaptığı gibi öğretmenler odasında boş lakırdı ve dedikodu etmemeliyim. Teneffüs zili çalınca öğrencilerden kaçarcasına koşa koşa öğretmenler odasının yolunu tutmamalıyım, gerektiği zaman onları dinleyip, onlarla konuşmalıyım. Değer verdiğimi göstermeliyim. Yönetimi durmadan kınayanlar kervanında yer almamalıyım. İşimi iyi yapmak, enerjimi bu yolda sarfetmek tek amacım olmalı. Eğer kendimi öğretmen sayıyor, buna ömür saatlerimi, günlerimi ve yıllarımı harcıyorsam…

Bunlar hep söylenegelen düsturlar. Ama uygulamaya gelince maalesef yanlışlıklar yapıyor, bazen de yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz. Bence -aslında bence değil, herkesçe biliniyor ki-bu hedeflere ulaşmak için öncelikle dua etmek, her gün duayla sınıflara girmek, işin sancısını yüreğimizde hissetmek, çocuklara sevgi ve hoşgörüyle bakmak, bu arada ağır başlılığımızı, sabrımızı ve sükunetimizi bırakmamak…Yapılması gereken o kadar çok iş, üzerine titrememiz gereken o kadar çok mesele var ki…

Bir gün şimdiye kadar muhatap olduğum öğrencilerimin karşıma çıkıp benden hesap sormalarından, yaptığım yanlışlıklardan dolayı bana hesap sorulmasından, mesleğimin hakkını verememenin ezikliğiyle çok korkuyorum.

Çok korkuyorum…

Bazen İstersin

Bazen yalnız kalmak, ruhundaki iniltileri, zihninde uçuşan kırık dökük sözcükleri dinlemek, onları tasnif edip sıraya koymak istersin. İnanmak istersin kendine, hatalarına, sevaplarına… Hepsini bir anda kucaklamak, iyi kötü yaşadığını hissetmek, hayat sahnesinde bıraktığın izleri şöyle bir seyretmek istersin…Tıpkı bir ressamın resmini yaparken arada bir geriye çekilip alıcı gözle bakması gibi…Unutmak istediğin şeyler vardır, bir türlü unutamadığın… Tamir etmek istediğin şeyler vardır, bir türlü tamir edemediğin…Sonunda yorgun, başın yerde uzaklaşmak istersin o düşünceler diyarından.

Bazen hiç konuşmamış, görmemiş, karşılaşmamış ve yapmamış olmayı istersin. Boşluklarını ancak bulutlara çıkıp, onlarla paylaşmak, onlara haykırmak istersin. Yağmur damlalarıyla yıkanıp sonra tertemiz aşağıya inmek istersin…

Ölmeyi bile dilersin bazen…”Nasıl olsa bir gün olmayacak mı? Bir an önce kucaklasın beni kara toprak.” diye  mırıldanır dilin sakin sakin. Dünyanın ağır yükü gövdeni öyle iter ki aşağılara, en sonunda bırakırsın kendini toprağın kucağına. O seni, sen onu öpersin, en son durağın, en son dostun  bu dünyada…

Kuytu, karanlık köşelere saklanmak istersin, güneşin çirkinlikleri, kusurları göstermemesi için…Uçsuz bucaksız mavi okyanuslarda, gökyüzünde kaybolmak istersin, uçurtma misali gitgide küçülüp yok olmaktır muradın…Ya da denizde yavaş yavaş uzaklaşan yelkenli gibi ufalıp ufukta küçücük kalmak istersin…Bir ağacın yemyeşil yaprakları arasına gizlenen tırtıl misali ağır ağır sürünerek ilerlemek istersin hayatta. 

Öyle bir an olsun istersin ki zaman dursun, her şey yok olsun… Sadece ılık meltem olsun teninde hissettiğin, kulaklarında dalgaların sakin sesleri, ufukta gözlerini yakmayan, gülümseyen, ama hiç batmayan bir güneş…

Issız, Sonu Görünmeyen…

Issız, sonu görünmeyen bir vadide bekliyordum bir gün. Derken dar, çetrefilli, sonu bilinmeyen bir kaç yol gördüm az ilerde. Hepsi de kendine çağırıyordu beni. Hangisinden gideceğimi, seçimimi ne taraftan yapacağımı şaşırdım. Bir şey düğümlendi birden boğazımda. Orada kalıp beklesem mi, yoksa rastgele birini seçip, tevekkülle devam mı etsem diye epey tereddüt ettim. Bekledikçe daha çok sıkıntı sardı. Boğazımdaki düğüm de büyüdü. Sonunda orta yolu, ortadaki yolu seçmeye karar verdim. Yolcuydum nihayetinde, başka şansım yoktu.

Önce bir çocuk gibi coşasım, koşup oynayasım geldi. Kuş sesleri, ağaçların hışırtıları, ılık ılık esen rüzgar çok, ama çok hoşuma gitti. Ağaçlarla, kuşlarla birlikte ben de şarkılar söyledim…

Fakat sonra o çocuksu coşkular çabucak bitti. Büyümüştüm.  Oyun ve sevinçlerin yerini endişeler, yavaştan yavaştan başlayan sorumluluklar aldı. Birileri bana yapmam gereken işler, bitirmem gereken ödevler veriyordu sanki. O sevip, oynadığım ağaçlar, arkadaşlık ettiğim hayvanlar bir şeyler bekliyordu benden. Onları koruyup, kollamam gerekiyordu. Demek ki her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu düşünmekle yanılmıştım…

Biraz endişeli, biraz da tevekkülle ilerlerken dedikoducu insanlar çıktı karşıma. Durmadan ”O öyle, şu şöyle…” diye ahkam kesip duruyorlardı. Kendileri gibi düşünmeyen ve davranmayan insanları da eleştirip, dışlıyorlardı. Onlara biraz uydum, biraz da karşı çıktım. Karşı geldikçe önce çok üzülüyor, sıkıntı çekiyordum. Ama sonra haklılığım ortaya çıkıyor ve mutlu olan ben oluyordum. Onlara uyduğum yönlerde ise önceleri çok hoşuma gidiyor, fakat sonra yanıldığımı anlayıp, kahroluyordum. Acı tecrüberle doğru bildiğimden şaşmamak gerektiğini anladım…Onlar dedi diye uzamış ağaç dallarını kırmayacak, gürültü yapan kuşları sapanla vurmayacaktım. Yolda ayağıma takılan dikenler bile bu yola güzellik katıyordu…Her şey olduğu gibi güzeldi işte.

Karşıma, karşımıza kim, ne maksatla çıkarsa çıksın, ister sevindirsin……. isterse üzsün bizi…Hepsi vazifeliydi. Hayat yolculuğumuza bir şeyler katmak için bize rast gelmişlerdi. İyi kötü yol arkadaşıydılar.

Issız, sonu görünmeyen bir vadide bekliyordum bir gün. Birden  dar, çetrefilli, sonu bilinmeyen bir kaç yol gördüm az ilerde. Hepsi de kendine çağırıyordu beni… Yolcular vardı, kimi mutlu, kimi mutsuz. Bazısı dinamik ve güçlü, bazısı yorgun…Kimisi sessiz, sakin, sıkıntılar olsa da  uyumlu ve sabırlı, kimisi de asi, azgın ve arsız…Ben de bir yolcuyum işte. Hepimiz birer yolcuyuz…Gidiyoruz durmadan bir yerlere…

Samimi Yürekler

10.-Türkçe-Olimpiyatlarında-Üçüncü-Olan-Şarkı

Ne böyle içten bakışlar gördüm, ne de böyle samimi bir   yürek. Bu samimiyet  Endonezyalı Patton Otlivio’nın ve onu yetiştiren fedakar Türk öğretmenlerinin tertemiz yüreklerinden geliyor. Bu samimiyet, bu içten dostluk bir yüce mefkure için çekilen sancıların, karşılıksız verilen sevgi selinin neticesi…Onun sıcak bakışlarını bütünleştiren sesini de dinleyerek alkışlayalım. Biz de dost elimizi ona uzatalım:   10.Türkçe Olimpiyatları 2012 – Böyle Bir Kara Sevda – Endonezya

UMUDUM VAR

çorak topraklarBütün çiçekler solsun isterse. Bir gün mutlaka yenileri açar. Toprak yer yer çatlasa, kızgın güneş yakıp kavursa beynimizi, gönlümüzü…Bir gün gökyüzü sakinleri ellerinde birer hediye, yağmur damlalarıyla çorak toprakları sular ve her yer yemyeşil, taptaze olur. Susuz gönüllere de deva olur o rahmet damlaları.

Benim hala umudum var.                                  

Her Şeyi Asıl Sahibine Ver de Kurtul!

Hayat neden bu kadar zor ve karmaşık? Neden hiç bir şeye elimiz erişemiyor? Öyle ki, bazen yakınımızdaki bir şeye uzanıp tutamıyor ve pişmanlık, kırgınlıkla geri dönüyoruz. Nasıl, ne zaman teslim olabiliriz ki yaşananlar bizi incitmesin? Balyoz gibi kırıp geçirmesin bizi hiç bir şey? Üzerimize sağnak yağmur gibi yağan bela ve sıkıntılara karşı dayanak noktası nedir ki ayakta kalabilelim? 

Bakıyoruz gençlik de, sağlık da elimizden kayıp gidiyor yavaş yavaş… Demek ki hiç birine aslında sahip değiliz. İnsan sahiplenmeye çalıştığı ölçüde mutsuz, huzursuz oluyor. Her şeyi gerçek Sahibine vererek asıl kurtuluşa ereceğimizin farkına ne zaman varacağız? 

Ne bu vücut senin, ne bu yurdun, bu yuvan…Ne de hayatını paylaştığın eşin ve çocukların… Hepsi seni terk edecek birer birer…Artık şu gölge alemin geçici mülklerini asıl Sahibine ver de sıkıntısından da kurtul, bütün manevi hastalıklarından da. Sana sıkıntı verenleri de O’na havale et!

Beni Bulutların Ardında Gizleyin

Tulips

Beni bulutların arasında saklayın, kimsenin olmadığı yerlerde…

Ya da yüksek, yemyeşil yaylalarda, sadece kuşlar ve çiçekler…

Hiç bir insanın uğrayıp karıştırıp, bozamadığı yerlerde…

Bir kuş olup uçup gitsem ben de onlar gibi…

Ne gölgemi görebilsinler, ne de nefesimi duyabilsinler. 

Çok uzaklara, havanın ılık, toprağın çiçekle dolu olduğu…

İnsanların kirletmediği yerlere gitmek istiyorum…

Bu diyarlardan artık ayrılıp kopmak, yok olmak istiyorum.

Bulutlara tırmandım. Gökyüzü her şeyden, herkesten daha temiz ve güzel. Gökyüzüne en yakın yerlere ineceğim, o yüksek, yemyeşil yaylalara…Kimsenin olmadığı, hiç bir insanın kirletmediği yerlere… Çiçek tarlarında uyuyacağım bu gece. Şırıl şırıl ırmaktan kana kana içip susuzluğumu da, açlığımı da yeneceğim.

Derviş Gönüllü Olmak

Kalbimiz ve aklımız kıymetini çoğu zaman bilemediğimiz, bize verilen en güzel nimetler. 

En güzel şekilde yaratılan bu kalp, bu zihin ve bu insan vücudu güzellikleri yaşamayı ve O’nun yolunda hizmet etmeyi hak ediyor. 

Şair, yazar İbrahim Tenekeci’nin dikkatimize verdiği gibi;  her şeyin tek sahibi, yaratıcımız, O(C.C.) ayetlerinde ”Biz” diyor. Biz aciz insanlar da hala ”ben” demeye devam ediyor ve nefsimizi öne çıkarıyoruz. Her şeyden kendimize pay biçmeye devam ediyoruz. Öyle bir gün gelecek ki bizim payımıza düşeni bize verecekler zaten. Neyi solukladıysak, neyle geçirdiysek bu hayatı…

Daha önceleri yazmıştım: Kimseyi kırmak, kimseyi meşgul edip, canını sıkmak istemeyiz aslında. Hataları, yanlışlıkları sünger gibi emip silmek, sineni herkese hoşgörüyle açabilmek mümin olmanın en birinci lüzumu olmalı.

Yunus gibi ”Düşmanımız kindir bizim…” diyebilmeliyiz. Artık yaralar sarılmalı, gülümsemeliyiz hayata, birbirimize.  Birbirimize dualar ederek destek olmalıyız.  Hepimiz kardeş değil miyiz? İsterse karşındaki Allah’a isyan eden birisi olsun, öyle bir hale girmeli, öyle eğitmeliyiz ki nefsimizi kırılmasın, gücenmesin. Nasıl? Ama ne yapıp edip olmalı; ELSİZ, DİLSİZ, GÖNÜLSÜZ!…

Kadınlar Günüymüş

(08 Mart 2012) Dünya Kadınlar Günüymüş bu gün. Kadına saygı, sevgi, kadın hakları… Anneler, çalışan kadınlar, eşlerinin yanında, arkasında, bazen sevilen, bazen azarlanan, bazen dövülen, hatta öldürülen kadınlar… Bütün saflığı ve acemiliğiyle sevildiğini sanıp aldanan, erkekleri, çocukları için saçlarını süpürge yapan,Yaradan’dan başka sığınağı olmayan kadınlar… Yaptığı hatalar yüzünden kahrolup, kendinden utanan çaresiz ve sevgi, şefkat, merhamet duygularını kullanmasını bilemeyen, dünya ve ahiretini mahveden, endişelerle dost olmuş, muhasebe üstüne muhasebe yapan kadınlar.

İffetini, şefkatini, en güzel paye olan annelik vazifesini küçümseyip özgürlük, eşitlik uydurmacasıyla fıtratını çiğneyen, mutluluğu evinin dışında aradıkça daha çok hırpalanan, ezilen, kendi kendine yazık eden kadınlar.

Diğer yanda Resulullah’ın tertemiz, iffet timsali, gerçek kadının nasıl olması gerektiğini bize 14 asır öncesinden anlatan annelerimiz… Şanlı Osmanlı padişahlarının arkasında, cihana meydan okuyan Osmanlı’yı yetiştiren analar, zevceler…Sınırlarda, cephelerde canını vatanı, dini uğruna seve seve feda eden şehitlerin anaları…Sizlere utanarak sesleniyorum: Gelin kurtarın bizi, tutun elimizden. Bize yazık ettiler. Bizleri kullanıp, oyuncak haline getirdiler. Işığınızı, bembeyaz örtünüzü verin, üzerimizi kaplasın. Bütün kirlerimiz temizlensin. Artık aslımıza dönelim…

Mevlana Diliyle

Gelmez sana bir ziyan bu aşktan gönlüm!
Can gitse de korkma başka bir candır ölüm!

Bırakın, biraz izin verin de kurtulsun şu hapsedilmiş ruhlar. Dışarıda yağan karların, ya da kıyı boyunca esen rüzgarların, gökten inen yağmurların kucağında yolculuk etsin suskun gönüller. En güzel mevsimin kış olduğunu söylüyor bak bütün haliyle tabiat ve canlılar. Her biri minyatür birer yıldız tanesi, birer şaheser. Hangi ressam, hangi sanatçı bu kadar mükemmel şekilde tanecikler dizayn edebilir? Hiç tasavvur edebilir miydiniz gökten beyaz ipek tanelerinin kararmış ruhlarımızı aydınlatmak istercesine tertemiz melekler eliyle itinayla getirileceğini, başımıza birer konfeti gibi düşeceğini?

İzin verin, müsaade edin de sarsın bizi bu karlar. Hep böyle yumuşacık, bembeyaz kalsın. Hiç erimesin, kirlenmesin, yok olmasın. Dünyanın kirlerini, çöplerini örtsün, yorgan gibi kaplasın. Dışımız üşüse de, ısınsın, doysun doymak bilmeyen ruhumuz….

Dedem odunluktan getirdiği odunları buz kesmiş elleriyle içeri taşırken, ninem gürül gürül yanan sobanın içine atsın onları birer birer. Sobanın üstünde demlenmiş çayını içsin dedem, perdesi yarılanmış pencereden seyrederken göklerden inen beyaz, ipekten yıldız tanelerini…

Korkmuyorum ölümden, bembeyaz kefenlere girmekten. Şu yağan kar da sanki bütün alemin kefeni. Korkmuyorum bir gün beni en sevdiğim surette karşılayacak olan vazifeli melekten. Ya gülerim, ya ağlarım, öyle ya da böyle öbür aleme nasılsa yolcuyum. Beyaz, bembeyaz karlar gelin bir gün benim de kefenim olun. Başka renk istemiyorum. Başka renkler beni çok yordu… Mevlana diliyle konuşmak lazım yine, benim kelamım burada nihayet bulsun:

”Ayrılık, her ne kadar ümidin belini kırsa,
Izdıraplar, cefâlar, isteklerin, emellerin ellerini bağlasa da,
Allah sevgisi ile mest olan âşıkın gönlü, ümitsizliğe düşmez,
Hak’tan ümidini kesmez.
İnsanlar, uğrunda çaba gösterdikleri her şeye ulaşırlar.”

Renklerin Dili

mor_kircicegi (1)Bir çift gözdür şu alemi bizlere temaşa ettiren. Bir çift göz, renklerin tadıyla farklı duygular yaşatıp, o esintileri üfleyen. İnsan bir an gözünü kapatıp yürümeye çalışsa ve her şeyin karardığına şahit olsa, Mevlanın verdiği o gözlerin ne büyük nimet olduğunu, onların ne elzem pencereler olduğunu anlayıverir…Rengarenk bir hayat istiyorum. Baktığım her yer cıvıl cıvıl olsun…

Beyaz gözlerimi alıyor, siyah da içimi karartıyor. Beyaza, onun parlaklığına dayanamıyorum. bana ruhumun bulanıklığını hatırlatıyor. Siyah ise o kadar kesif, öylesine karanlık ki ondan korkuyorum. O, soğuk. Üşütüyor beni…

Bana mavileri, yeşilleri verin. Mavilerin engin denizinde boğulmak, hırçın dalgalarıyla yarışmak, yeşillerin, ayak basılmamış çimenlerinde yatıp uzanmak istiyorum…

Lilanın leylaklarını getirin bana. Uzanayım, salkım salkım koklayayım. Ferahlık solusun yıllanmış, yıpranmış ciğerlerim…

Kırmızının kanı canlandırsın solgun yüzümü, ısıtsın… Kırmızı gülün dikeni acıtıp akıtsa da parmaklarımdan kıpkırmızı kanımı, gülün güzelliğinde mest, kokusunda sarhoş olayım…

Pembeyi hiç unutmadım. Asla unutmam. Bana gençlik hayallerimi, üzerinde gezindiğim pembe bulutları hatırlatsın. Şimdi küçücük toprağımda büyütmeye çalıştığım pembe menekşelerde yaşatayım ilk çocukluğumun, gençliğimin rengini…

Çeyiz sandığımın oymalı desenleri, babamın pantolonu, ninemin pazen eteğiyle zihnimden silinmesin o vakur, asil renk; kahverengi…

Ve gün batımının ardından yavaş yavaş ortaya çıkan ay ve yıldızlarla karşılasın beni gökyüzünün derin, uçsuz bucaksız lacivert akşamları…Gitgide siyaha dönüşse de o lacivertin serinliği, kalbime verdiği huzur bitmesin…”

Aranızda Mutluyum!

Dışarıda hızlı bir yağmur yağıyordu. Yorgunluğumun etkisiyle,  gün boyu yaşadığım, iyi ya da kötü, yanlış ya da doğru, hayat sahnesinde oynadığım o günkü rollerimi düşünürken. Yağmur damlaları hızla, birbiriyle yarışırcasına camlara vururken, içimden bir ses; işte bir günü daha devirdin, diyordu. Böyle yuvarlanıyorsun, nereye götürecek seni şu didinmelerin, kıpırtıların, biliyor musun? Yolculuğun sonu bakalım nereye varacak? Derken yatsı ezanı da başlıyor, yağmurla birlikte hoş bir name oluşuyor sanki.

Solgun ışığımın altında oturup, o günün muhasebesini yapmaya çalışırken, konuştuğum, sabırla bir şeyler vermeye çalıştığım öğrencilerim aklıma geliyor. Fatmanur… Son derece temiz kalpli, her gün köyden gelip giden, sevecen, hastalıktan ölen kardeşinden sonra ailesinin üzerine titrediği adı gibi yüzü nurlu Fatmanur. Bir diğeri Rabia… Anneciği kanserli, evde yatalak babaannesi, izbe gibi bir kulübede yaşayan, çok hassas, bir şey söylemeye, incitmeye çekindiğiniz, karşınızda titreyen mazlum yüz ifadesiyle Allah’a emanet ettiğiniz Rabia. Bir başka sınıfta tıpkı barbie bebekler kadar güzel, boyu, bosu yerinde, en ön sırada oturan Pınar. Ya babasından şiddet gördüğünü öğretmeninden duyduğum, ama elbette ki arkadaşlarına bunu asla belli etmeyen, oldukça dışa dönük, neşeli, kilolu yapısı kendisini daha da sevimli hale getiren Hüsniye. Ara sıra sinirleniyor Hüsniye bir şeylere. Belki de evdeki huzursuzluğu böyle yansıtıyor. Ama genellikle şen şakrak. Bir de son sınıfta olup, ders anlatmakta zorlandığım, üniversite sınavına hazırlandıkları için hep serbest bırakmamı isteyen, hoşgörümü esirgemediğim, ama ara sıra da sınırları zorlayan, gücümü tüketen kocaman genç kızlarımız var. Sizin de yolunuz açık olsun. Bu sınıfın uçuk kızı Leyla. Sen tam bir leylasın gerçekten. Senin de eşeleyince ne dertlerin varmış meğer. Annen baban ayrı, sen burada babanlasın. Annen uzak bir şehirde yaşarken, sen kızkardeşinle ilgilendiğin gibi bir de evin bütün işlerini yapmaya çalışıyormuşsun. 10. sınıftaki İrem ise bir türlü çenesi durmayan, azıcık şımartılmış, sürekli ilgi bekleyen yaramaz bir afacan gibi. Hamide…Geçirdiği kısmi felçten dolayı sık sık bacaklarına kramplar giren, kullandığı kas gevşeticilerden dolayı derslerde bazen uyuyan, buna rağmen uyanık olduğu zamanlarda hazır cevaplılığı, uçarılığı eksik olmayan, ailesi köyde olduğu için yurtta kalan ve bütün doktor kontrollerini tek başına yaptırmak zorunda kalan bayan şirin, Hamide. Bu çocuklar saymakla bitmez. 

Hepsi ayrı bir dünya, ayrı birer karakter. Hayattan beklentileri farklı, zevkleri, hoşnanıp, hoşlanmadıkları şeyler farklı. Ama ortak bir yönleri var: Umut, heyecan taşıyorlar, geleceklerinin tohumlarını ekmeye çalışıyorlar. Bizlerden, ailelerinden ve öğretmenlerinden sevgi bekliyorlar. Onlar geleceğin eşleri, anneleri…Size öğretmeye çalışırken, ben de sizlerden birşeyler öğreniyorum.  Ara sıra zorlasanız da ben sizleri seviyorum. Aranızda mutluyum. 

Hayatı Ertelemek

Ertelenmiş, geç kalınmış bir uyanışın telaşını ve burukluğunu yaşamak nasıldır? Herkesin mutlaka pişman olduğu, yapmak isteyip de yapamadığı veya yaptığından pişman olduğu şeyler vardır hayatında. Her şey, gençlik, sağlık, sevdiklerimiz, sessizce, hissettirmeden terk etmeye çalışsa da, insan anlıyor onların zamanla yok olduğunu, yavaşça silikleşip kaybolduğunu.  Dışarıdan çok genç ve dinç görünebilirsiniz.  Hiç inanamazsınız bu derece ağrılar, sızılar çekeceğinize, enerjinizin yok olacağına. Dışınızda belki yapay bir renklilik vardır, ama içiniz çürüyüp kurumaya başlamıştır çoktan.

Erteledik hep bazı şeyleri. Bir yakınımızı arayıp onu ne kadar sevdiğimizi söylemeyi, bir arkadaşımızı ziyaret etmeyi, rafta dizili kitapları okumayı, fotoğraf çekmeyi, hatta eski fotoğraflara bakmayı, yeni öğrendiğimiz yemek tarifini denemeyi, yağmurda iliklerimize kadar ıslanıp acele etmeden yürümeyi, paçalarımız ıslanırcasına dizlerimize kadar suya girip dalgalarla boğuşmayı, çocuklarımız küçükken onlarla evcilik oynamayı, yine onlarla her yeri, üstümüzü başımızı sulu boya yaparak resim boyamayı, yerlerdeki tozları ve çöpleri bir kaç gün olduğu gibi bırakıp pasaklı yaşamayı, saksıda büyüttüğümüz çiçeklerimizle konuşmayı, daha dinç olduğumuz zamanlarda çalışıp, çevremize şeyler verebilmeyi hep erteledik. Kendi adıma, ben de çok şeyi erteledim.

Şimdilerde en azından dua etmeyi ertelememeye çalışıyorum. Acizliğimi yaşım ilerledikçe daha da farkedip, sadece O’na sığınıyorum. Ne kadar geç kalınsa da hayatı iliklerine kadar yaşamak çok güzel. Nasibinin bu olduğunu kabullenip, teslim olmak güzel.

Bir güzel insan anlatmıştı: Bu insan, öğrencilerle ilgilenmek adına evde küçük çocuklarını bırakıp, bir öğrenci pansiyonunda arada bir kalma fedakarlığını göstermiş. Orada kaldığı bir gecenin sabahında okula giden küçük kızına sabah  bir araba çarpmış. Araba öyle bir çarpmış ki, küçük kız havada bir kaç takla atmış. Hatta yere düştüğünde de araba onu bir kaç metre sürüklemiş. Ama görünmez bir el korumuş onu. Bu güzel ablamızın çocuklarını yalnız bırakarak, başkalarının çocuklarını kurtarma fedakarlığı ve sancısı olmasaydı belki o kaza daha vahim sonuçlara yol açacak, çocuğu ya ölecek ya da sakat kalacaktı. Allah’ın inayetiyle bir kaç morluk hariç hiç bir şey olmamış küçük kıza. Eğer sonsuz kudrete yönelinirse O, mutlaka bizlere yardım edecektir. Yeter ki vazifelerimizi ve hayatın güzelliklerini yaşamayı ertelemeyelim.

Ey dualara icabet eden Rahmet-i Sonsuz! N’olur dualarımızı  kabul eyle. Bu sıkıntısı bitmeyen, huysuz, süprizlerle dolu dünyada ancak ve ancak Sana sığınıyoruz. Neden diye sormaya hakkımız yok. Hikmetinden sual olmayan, en hayırlısını bilen Sensin. Sen bizi kutsilerin yolundan ayırma, her halimiz Senin hizmetinle geçsin. Zorluklar karşısında mukavemet ver. Günlük hayatın hengamesiyle gaflete daldırma. Fayda vermeyen her türlü şeyden, korkusuz kalpten, doymayan, azgın nefisten ve kabul olunmayan duadan Sana sığınırız. Yanıltma bizleri. Her şey Sensin. Her şey Sendendir.

Benim feyz-i hayatım hasıl-ı ruh-ı revanımsın

     Eğer sermaye-i ömrümde karım varsa Sendendir.

Şeyh Galip

(Benim hayatımın bereketi, akıp giden ruhumu ortaya çıkaran Sensin.

Eğer ömrümde bir kazancım varsa Senin sayendedir.)


Elini Tutan Varsa…

Anneannem çok duyarlı bir kadındı. Son derece hassas ve zeki bir kişiliğe sahipti. 94 yaşında vefat etti. Vefatının son 6-7 senesine kadar evinde yalnız yaşıyor, kendine bakıyordu. Ama belli bir noktadan sonra insanlar artık kendine bakamaz, ihtiyaçlarını göremez oluyor. Bu yüzden annem ve teyzem sırayla bakmaya başladılar. Hiç kalmak istemedi bizlerle birlikte, evini hiç terketmek istemedi. O küçücük kulübesinde, daracık bahçesinde mutluydu. Yarım yamalak ta olsa işlerini görüyordu işte. O evde anıları, kendine has kokusu, mütevazi eşyaları vadı onun. Rahmetli dedemin hatırası vardı.

Anneannem bu evde büyüttü annemi, teyzemi ve yıllardan beri yüzünü göremediğimiz dayımı. Yemek çok sıcak olunca dedem burada kızgınlığından tavana fırlattı yemeği. En küçük ve tek oğlan olduğu için sofranın etrafında dolanan, şımaran dayım evin paşası gibiydi. Hiç bir şey denmez, hiç kızılmazdı ona. Okusun diye varını yoğunu ona harcadı dedem. Gece yarılarına kadar anneannem dayımla birlikte oturdu, çay demledi ona, ders çalışsın diye. Anneannem hastalanınca annemi okuldan(sanırım orta 1. sınıf) aldılar. Evin işlerini görsün diye. Teyzem de okumadı. Eskiden Akşam Sanat diye kurslar varmış. Orada dikiş, nakış öğrenmişler. Rahmetli anneannem de o kadar ince nakışlar işlemiş, öyle şaheser örtüler yapmış ki gençken, yaşlılığında gözleri görmüyordu. Kur’an okuyamadığı için kahroluyordu. Televizyonda ”acans”ı okuyan haber spikerinin yüzünü görebilmek ve sesini duyabilmek için iyice yanına giderdi. Namaz vakti acaba geldi mi diye ikide bir saati sorardı.

Bir gün geldi o da dünyasını bitirdi ve öbür aleme göçtü gitti. Acı, tatlı yaşanmışlıkları, hataları, sevaplarıyla. İnşallah dedemle kavuşmuşlardır, inşallah mutludur orada. Ama ne yazık ki oğluna-dayıma- hasret gitti. Dayım, nedendir bilinmez, hastalığı zamanında ne bir kez olsun onu görmeye gitti, ne de hayır duasını aldı. Öüm döşeğinde oğlunun adını sayıklarken, teyzem hiç olmazsa kalbi kırık, bir yanı eksik kalmasın diye ona beyaz bir yalan söylemek zorunda kaldı, eniştemi, dayım diye gösterek. Oğlunun bir kerecik olsun yanına geldiğini zannederek belki de daha rahat ruhunu teslim etti. Bu sahne ne kadar can yakıcıysa, bizim de evlatlar olarak ana babamıza vazifelerimiz o kadar ehemmiyetli. İnşallah hakkını verebiliriz.

Hastalıklar, sıkıntılar…Biri bitiyor, diğeri başlıyor. Ard arda gelip geçen saatler, dakikalar gibi. Keşke hep bu sıkıntıları veren Yaradan’ın varlığını hissedebilsek, yeterince O’na yönelebilsek.  Bütün sıkıntılara en güzel çare, derdini anlatacak bir sevenin, bir güvendiğin kişinin, sırtını yeri geldiğinde yaslayacak birinin olması. O birilerini de sana gönderen kim? Bunu da görmek gerek. Akşam eve gittiğinde eğer anlatacak, paylaşacak birileri varsa en güzel deva o, diye düşünüyorum. Yaşlandığında elini tutuyorlarsa, evlatların çevrende gülümsüyorsa sana, esas bahtiyarlık budur işte.

İki Kalpten Bir Kalp

Sevgi neymiş? Mutlu bir evlilik neymiş? Karşılıklı vermek mi, yoksa hep karşıdan beklemek mi ? Paylaşmak mı, yoksa hep ben istediğimi yapar, bildiğimi okurum, karışamaz diye düşünmek mi? Bazen de şikayet etmemek için hep alttan almak, sürekli kendinden vermek, konuşmaya çalışmak ama bir türlü konuşamamak, çaresiz boyun eğmek, iletişim kuramamanın, sanki bir duvara hitap etmenin yıkıcılığı içinde gözyaşlarına sığınmak mı?

Sevgi, evlilik bilinen yönüyle, özlenen ama çoğu yuvada bulunmayan yönüyle;  aynı yere bakmak, aynı duyguları tatmak, hislerini, düşüncelerini, isteklerini sunmak birbirine. Farklılıklar olsa da bir tebessüm, bir tatlı söz, bir sarılma, bir koklayışla her şeyi halletmek, engelleri birlikte aşmak. Bütün anlaşmazlıkları bir anda silip süpürmek. Allah rızası için yatıştırmak birbirini. Yanyana değil, karşılıklı oturmak, birbirinin gözlerinin içine bakmak. Elini tutmak, sevdiğinin yüreğini de ısıtmak eliyle birlikte. Ben, sen değil, BİZ var sadece orada.

Eğer Allah rızası varsa, o yuvada yapılan ibadetlerin bile bereketini görmek, güzel neticelerine şahit olmak. Birlikte kılınan namazların, tutulan oruçların hakkını vererek yaşamak. Bunun yanında namaz kıldığını sanan aslında namaz kılmayan, her şeyi adet üzere yapan eşler, birbirine saygıyı, sevgiyi yitirmiş, hanımına Allah’ın emaneti olarak değil, evde işleri yapan, çocuklara bakan bir varlık gözüyle bakan, ondan sevgisini, koruyup, kollayıcılığını esirgeyen erkekler ve saygıyı, itaati unutan, hem evdeki huzuru, hem de kendi huzurunu kaçıran kadınlar. Yuvasını cehenneme çeviren eşler. Çok güzel bir ifade var; Eğilmeyi Reddedip Kırılmayı Seçenler… Bu insanlar, yağmur ve rüzgardan dolayı eğilip, sonra tekrar varlığını sürdürebilen otlar, çiçekler gibi olmak yerine, kuru dallar, küflü çubuklar gibi dimdik durmaya çalışıyor ve o anlamsız gururlarına yenilip en ufak bir fırtınada, yağmurda kırılıyorlar. Kırık kalpler, paramparça yuvalar, birbirini anlamamakta ısrar eden eşler çoğalıyor.

Keşke biraz gururu, inadı bir tarafa bırakıp, orta yolu bulabilsek, eğilsek biraz, sevgimizi ifade edebilsek, cennete çevirebilsek, cenneti kazanmaya vesile edinsek şu fani yuvamızı, dünyamızı. 

Bir Gün…

Bir gün olur ki söyleyecek söz, bakışlarını çevirecek menzil bulamazsın bu diyarda. Yıllar yılı bıkkınlığını bile saklayamaz artık bu şehir. Gözlerin uykusuz, iştahın kesiktir o gün. Yolunda giden işin olmamıştır, derdinin dermanı yoktur. Trafikte takılırsın. Gideceğin yere, hatta derse de geç kaldığının bile farkında değilsindir. Hata üstüne hata…Ulaşmak istediğin insanlara ulaşamamış, hatta bazılarının maskarası olmuş, kaş yapayım derken göz çıkarmışsındır. Yüreğinde taşıdığın özlemlerin bile adını koyamamış, el açıp dua etmeyi bile becerememişsindir. Ne kendinle başbaşa kalıp sessizliği dinlemeyi, ne de kalabalıklar arasında kaybolmayı istersin. Öyle araftasındır. Koşarsın, koşarsın; sanki ufukta belli belirsiz görünen bir ışığın peşinden. Sonunda bir serap gördüğünü anlarsın. Nefes nefese, dizlerinin bağı çözülmüş bir halde kalakalırsın oracıkta. Yavaş yavaş sönen ışığın da ufukta kaybolmuştur işte. Işık söndükçe her şey daha da yabancı, sevimsiz görünür. Sanki gerçek yüzleridir şimdi görünenler. Kötü bir rüyadaymışsın gibi, güzellikler birden solar, berrak gökyüzünde kara bulutlar toplanır. Çevrende herkes olduğundan farklı göstermeye, suni olmaya çalıştıkça daha da kaçmak gelir, ama bir türlü kaçış yolu yoktur orada. ”Ben buraya ait değilim.” diye sessizce haykırırsın, kimseye duyurmadan. Bir başkadır, bir gariptir her şey o gün….Anlaman, idrak etmen gerekirdi; bu yaşananlar, kainat, bu nizam birbiri ardına gelen hadiseler boş bir gaye için değil. Bütün zerreler, kıpırdayan yapraklar, gökten inen rahmet; yağmur, sevdiklerin, sevmediklerin, iyilikler, kötülükler, hepsi birer mektuptur okunması gereken. Onların eliyle bazen sınanırsın, bazen güler bazen ağlarsın. Sonsuz Rahmet’in varlığını gönül gözüyle görmen gerekirdi. İşte o gün anlarsın ki dua ufkuna yelken açmamışsındır. Her nefeste duayı gönlünün taa derinliklerinden etseydin, dua denizinde boğulsaydın, belki kainatta her şey yanında dost olacaktı..

Toprak Susamış Şehit Kanına

 Yine ufuk kararmış, grileşmiş gökyüzü, yine toprak susamış şehit kanına,

Otlar yeşil değil artık, yapraklar parlak ve diri hışırdamıyor dallarında.

Boynu bükük bakın nehir bile, neşeyle coşmuyor kıvrım kıvrım akarken.

Kuşlar cıvıldamıyor uçarken, rüzgar sevinçle uğuldamıyor eserken.

Herkes kendi telaşında, gününü kurtarmaya çalışırken, kendi  isteklerinin peşinde koşarken vatan evlatları varmış ülkenin bir ucunda. Savunmak, beklemek için bu mukaddes toprakları. Komutanları ne derse onu yaparmış o evlatlar. Daha iki aylık silah eğitimi görüp sınır kapısına gönderilmişler. Çok yakından gelecek, başlarına çöreklenecek hain, dinsiz, imansız, şerefsiz, taştan farksız yaratıkların hedefi olacakmış onlar. Taşın bile ruhu varsa, o hainlerin ne ruhu, ne de kalbi varmış…

Birileri varmış bu güzelim toprakların havasını, suyunu hak etmeyen. Birileri varmış gözünü kırpmadan, sefilce çıkarları için vatanını, masum evlatlarımızı satan. İçki alemleri yaparken bu milletin inancına, namusuna dil uzatan. Masalarda dansözler oynatırken en o kutsal mesleğin yüz karası olmuş, acımasızsa yediği tabağa pislemiş, kimliğini, tarihini kaybetmiş, zehrini herkese bulaştırmış…

Bu toprakların insanları, üzüldünüz, kahroldunuz. Lanetler yağdırıyorsunuz o hainlere. Yine şehitler bembeyaz kefenleri, güneş gibi parlayan yüzleriyle öbür alemden bizi seyredecek. Akşam belki bazılarınız yasinler okuyacak, dualar edecek. Bazıları da; ”İnşallah benim oğlum gitmez oralara, şehit olmaz” diyecek. Ateş düştüğü yeri yakıyor değil mi? Bu gün, yarın üzüleceğiz, anacağız onları. Ama sonra kendi hayatımıza bakacağız. İster istemez unutacağız. Yine çocuklarımıza Allah ve Resulü’nden önce tuttuğumuz takımı anlatacağız. Yarın ne giyeceğimizi düşüneceğiz. Bu ay ne kadar harcama yapacağımızı hesaplayacağız. Tınmayacağız memleketin ya da dünyanın bir yerinde insanlar açlıktan, zulümden ölecek. Manevi değerlerimize saldıranlara hiç bir tepki göstermeyeceğiz.. Televizyonu açıp oturacağız karşısına, düşünmeyeceğiz, hissetmeyeceğiz, kocaman laflar edeceğiz. Yıllardan beri bize öğretildiği gibi.

Anacığım, sen şehit anasısın, bu düşen kor yaktı yüreğini.

Gözyaşların sulasın o masum evladının kabrini.

Yıkılma, bükme boynunu, Peygamber gülümsüyor sana,

Melekler koluna girmiş oğlunun, O’nun huzurunda…

 

 

Çay Muhabbeti

Sabah akşam demlediğimiz, içimizi ısıtan,
muhabbeti koyultan, en sevdiğimiz içecek çay. Millet
olarak çayı reddeden çok az kişi vardır aramızda.
Yaz, kış demleyip içmeye üşenmeyiz. Bilimsel olarak
da faydaları kanıtlanmıştır, tabi çok aşırı ve fazla
demli içmemek şartıyla. Pek çok insan yakınını,
sevdiğini, bir arkadaşını çaya çağırır. Maksat
muhabbettir, sevgidir. Bir araya gelip bir şeyleri
paylaşmaktır. O kırmızı rengi,tüten dumanıyla sıcacık
arkadaş olur bizlere. Şekerini katıp karıştırmak da
ortamı sanki neşelendirmek içindir. O tanıdık, şirin
sesten herhalde hiç kimse rahatsız olmaz. Sadece
iki veya daha çok kişiyle değil, tek başına da içilir ve yalnızların bazen dert ortağı, dostu, sırdaşı olur.
Çay bence en güzel içecek. İyi ki insanlar bulmuş ve dünyanın her yerine taşımış onu. Bilindiği üzere
ilk defa Çinliler tarafından keşfedilmiş.
Çay fabrikasında çalışan Karadenizli birinden duyduğuma göre çay demlerken aslında biz yanlış
yapıyormuşuz. Kaynayan suyu direk demlikteki çayın üzerine dökmek o çayın özelliğini yitirmesine,
tadının bozulmasına sebep oluyormuş. Önce suyu boş demliğe aktarıp, üzerine çayı ilave etmek
gerekirmiş. Ya da bildiğimiz yöntemle demlemek istiyorsak, kaynamış suyun önce fokurdamasının
geçmesini beklemek, sonra demliğe tek bir noktadan dökmek lazımmış. Gezdirerek dökmek iyi
değilmiş. Şu sonradan çıkan çay poşetleri ise genelde çayın tozlu kısımlarından yapılırmış. O
yüzden iyi değilmiş. Zaten demlemenin zevkini ve tadını asla vermez. Mecbur kalmadıkça da kimse içmez. Bilinen şeylerden biri de; lezzetli bir çay için demledikten sonra biraz beklemek gerektiğidir,
demini alsın diye. Yalnız çok fazla beklemek ise eskitir, tadını acılaştırır. Bir de çayı yaptığımız suyun kireçsiz, berrak ve tadının güzel olması o çayın lezzetini arttırır tabi.
Hep söylenilegelen, bazılarımızın bildiği hoş bir benzetme var. İlk defa duyduğumda çok hoşuma
gitmişti. Onu da burada eklemek istiyorum. Çaydanlığın alttaki suyu kaynatan kısmı kayınvalideye
benzetilmiş, üstteki demliği de geline. Çay bardağı ise evin erkeği imiş. Bardağı bir alt çaydanlık
doldururmuş, bir de üstteki demlik. Çay kaşığı ise görümceymiş. Ara sıra gelip karıştırırmış ortalığı.
Çay tabağı da kayınpeder. Hiç bir şeye karışmadan kenarda öyle otururmuş. İlave ettiğimiz şekerler
ise çocuklarmış. Evin tadı, neşesiymiş onlar. Çaydanlığı, çay bardağı, şekeri, yanan ocağıyla o bir
aileymiş, sevgiymiş, güvenmiş.
Hem eğlencemiz, tüten ocağımızın, yuvamızın sıcak dostu, dost meclislerinin en güzel misafiri.
Vazgeçemeyiz ondan.

Güvercin Uçmuştu

Gökyüzünde ay yoktu bugün. Nereye gitti? Bulut mu gelmişti önüne?
Bir çiçek ekmiştim saksıya. Yaz başından beri büyüsün diye suyunu eksik etmedim. Ama nedense dün bir baktım; solmaya başlamıştı. Boynu bükük duruyordu köşede. Neden solmuştu, anlam veremedim.
Pencereme bir güvercin konmuştu. Ben ürkütmemek için öyle hareketsiz onu seyrederken ona bir avuç ekmek kırıntısı vermek için yavaşça mutfağa süzüldüm. Ama döndüğümde yoktu.

Elime bir dua kitabı alayım, bir güzel dua edeyim dedim. İki büklüm, yalvar yakar dua edemedim.
İçimde düğümlenen sıkıntılarımı,beklentilerimi bir türlü Rabbime arzedemedim. Dilsiz olmuştum. Tutuldum kaldım, gözyaşlarımı akıtamadım.
Bu gün yeni bir hamur işi denemek istedim. Tam tarife uygun yapmaya çalıştım. Olmadı,
beceremedim. Yiyenler her ne kadar güzel olmuş dese de ben bir türlü beğenemedim.
Günler öncesinde bir kitap okumaya başlamıştım. Hala onu da bitiremedim. Bir türlü sonunu getiremedim. Okumayı planladığım daha bir sürü kitap var. Hepsi rafta mahzun bekliyorlar.
Bir çocuğa çikolata alıp vermeyi, onu sevindirmeyi istedim bu gün. Alıp ona götürene kadar koştu gitti çocuk.
İstediklerini hemen yerine getiremedim diye birileri beni azarladı. Yok yere suçlandım.
Dayanamadım. Kapıyı çarpıp, çıkıp gitmek istedim. Gidemedim. Olduğum yerde çakılı kaldım.
İstedim öğrensinler, manevi yönleri güçlü olsun. Saygı, sevgi istedim. Bunun için çabaladım yıllarca.
Bir türlü istediğim gibi olmadı. Ben içeride sevgi tohumları ekmeye, ilmek ilmek sabırla takva giysisi örmeye çalışırken, dışarıda canavarlar, çıyanlar ektiğim tohumları yiyor, ördüğüm koruyucu örtüyü
deliyorlardı. Bir yandan ben tamir etmeye çalışırken onlar delik deşik ediyorlardı. Hatta içeride güvenip yakın bildiğim bazı kimseler bile benim özenle büyütmeye çalıştığım tohumları çürütüyorlardı.
Hayır, böyle olmayacaktı. Direnecektim.Ne olursa olsun zalimlere geçit vermeyecek, onlarla mücadele edecektim. Ama sonra anladım ki; her şey aslında benim hatamdı. Hep onlara taviz vermem yüzündendi. Bir türlü nereye gideceğini, hangi limana yanaşacağını bilemeyen serseri gemiler gibiydim. Neden sonra anladım kendi zaaflarımı, perişan halimi. Önce kendimi düzelteyim, inşallah zamanla herkes, herşey düzelir dedim.

Bir Koridor, Bir Bekleyiş ve Bir Hakikat…

 

Sabahın erken saatlerinde kimsenin olmadığı bir zamanda, o koyu renk duvarların ve aynı renk deri koltukların olduğu, ıssız koridorda başlayan, biraz sıkıntılı, biraz ürkek bir bekleyiş…Yavaş yavaş koridorun kalabalıklaşması ve sabırla, duayla, yılmadan seyre dalmak insanları. Ne zaman içeri alınacağını, derdini nasıl anlatacağını bilemeden süren bir bekleyiş. Arada bir girip, çıkan sekreter kızların arkasından koşturarak, içeri almaları için ricalarda bulunmak, bir yandan saate bakarak, geç kaldığın için üzülerek. Hastalar bir türlü bitmek bilmiyor. Gidenlerin yerine yenileri geliyor. Biraz sıkıntılı, biraz umut dolu yüzler. Herkesin ayrı bir hikayesi, farklı beklentileri var.
Ama gidilen yollar farklı olsa da insanların aradığı şeyler ortak; huzur ve mutluluk…
Ne zaman alacaklar seni, ne zaman anlatacaksın hekime derdini? Önce randevulu hastalar, seni de bir ara çağırırlar. Yapılacak bir kaç tahlil var. Diğer doktorlar bu kadar yoğun değil. Aç, susuz, yorgun bakışlar, zaman zaman diline dolanan dualar… Acizliğinin, utangaçlığının verdiği haleti ruhiye ile iyice köşeye büzülerek süren bir bekleyiş. Ne işin var benim burada, diye bazen kendine anlam veremeyişin. Hayatın seni kimbilir daha nerelere sürükleyeceğini, yaşadıkça neler görüp, tadacağını merak edip dururken bazen kendini çok yorduğunu, eskiyen, yaşlanan vücuduna haksızlık ettiğini düşünüyorsun. Sonra da ”Tevekkeltü Alallah” demekten başka çare olmadığını, eğer o gün, o saniyeler Cenab-ı Hakka secde edip, O’nu andıysan yegane kazancının bu olduğunu hatırlıyorsun. Rabbim…Seni yeterince anamıyoruz, bu hayatın hakkını veremiyoruz. hakikatleri göster bize…
Hakikatleri en güzel şekilde dile getirenler varken, bize laf düşmez. Allah onlardan razı olsun:

Nazenin Bir Çiçek

Onu bir evin duvarını süsler vaziyette gördüm…

Parlak kırmızı renkteydi. Şekli de o kadar güzel ve cezbediciydi ki; sanki meydan okuyordu şu hayatın çirkin yüzüne, karmaşasına…

O asil ve canlı duruşuyla bizim gibi kaypak, belirsiz ve asla güvenilmeyen insanoğluna nasıl dürüst ve düzgün olunacağını öğretiyordu. O kadar güzeldi ve bir o kadar da mütevaziydi ki  o sessiz güzelliğini sadece görebilenlere, değerini bilenlere haykırıyordu. Bir evin bahçesine ya da parkta bir köşeye ekilmiş, zaman zaman sulanmayı bekliyor, arada bir insanların ”Bu çiçeğin adı ne?” diye sorularına şahit oluyordu. Diğer güller kadar meşhur değildi insanların nazarında. O bir sessiz güzellikti. Onu sadece kendisine dikkat eden, kıymetini anlayanlar bilirdi…

Akşam olunca kuşlar yuvasına çekildiğinde o da kırmızı kadife yapraklarını kapatıyor, kendisine bahşedilen güzelliği gün ışığında tekrar sergilemek için uykuya dalıyordu. Terennümlerine ara veren kuşlar gibi muhteşem gösterine ara veriyordu. Gecenin karanlığını sevmiyordu japon gülü. O, parlak gün ışığında kan kırmızısı rengiyle çekinmeden, dürüstçe kendisini ifade ediyor, nasıl güzel ve sessiz olunacağını adeta haykırıyordu. 

Onunla ilk güneşin altında tanıştım, bütün letafetiyle…  Şu an gece olduğu için uykuya dalmış. Güzelim kadife yapraklarını birer sarmal gibi sarıp kapanmış kendi içine. Bilmem o benim farkımda mı. Bana nazik, yumuşak ve sabırlı olmayı, gülümsemeyi öğretir misin japon gülü?

Sınavlar

Bu gün sevgili kızımın LYS sonuçları açıklanıyor. Hepimizi endişeli bir bekleyiş, huzursuz bir merak
sardı. Zaten mazlum bakışlı, sessiz olan güzel kızımın bakışları iyice masumlaştı, daha da içine
kapandı. Hiç konuşmadan öylece oturup, televizyonda zapping yaparak vakit geçirmeye çalışıyor.
Eline kitabını alıp okuyası bile gelmiyor. Bundan sonraki hayatına büyük ölçüde yön verecek olan
belki de bu sınav sonuçları olacak. Saatler geçmek bilmiyor. Bir an önce saatin 14:00 olmasını
bekliyor ve ÖSYM ‘nin sitesinden sonucu öğrenmek istiyoruz. Bütün bir yılın emeği, hatta bütün
öğrencilik hayatının semeresi alınacak. Gerçekten hiç kolay değil. Her geçen yıl sınavlara giren
sayısının arttığı ve büyük çoğunluğun yerleşmediği ya da istediği bölümlere giremediği düşünülecek
olursa ne kadar yoğun bir stresin yaşandığı ve çabanın harcandığı anlaşılabilir.
Artık sonuç ne olursa olsun, canım kızım ve bütün gençler için en hayırlısı olsun dememiz gerekiyor.
Hayatın aslında her anında sınavdayız. Ne sıkıntılarımız bitiyor, ne de girdiğimiz sınavlar, diğer
bir söyleyişle; yaşadığımız imtihanlar…Bu imtihanların kimini alnımızın akıyla geçiyoruz, kiminden
ise hatalar yapıp kalıyoruz. Dua edelim ki; Rabbimiz bizi üstesinden gelemeyeceğimiz zor
imtihanlarla sınamasın. O’nun merhametine, koruyup kollamasına her daim ihtiyacımız var. Çünkü
hatalar, günahlarla doluyuz. Zayıf, aciz varlıklarız. Bazen kendi kendimize sorduğumuz olmuyor mu:
Nasıl bu hataları yapabildim? diye. Demek gerçekten O’nun yol göstericiliği olmasa ne kadar yanlış
yollara sapacağız. İşte asıl önemli olan, Rabbimin imtihanlarından başarıyla geçebilmek, hayatımızı
güzel sonlandırabilmek.
Sevgili yavrum ve bütün gençler! Henüz başında olduğunuz hayat yolunda sizlere başarılar, huzurla,
sevgiyle, hem kendinize, hem de çevrenize, hem bu dünyanıza, hem de ahiretinize faydalı olacak çok
güzel birer gelecek diliyorum. Rabbim güzel insanlarla karşılaştırsın, önünüze güzel fırsatlar
çıkarsın, bu hayatın hakkını vermeyi nasip etsin.

Tatil…

İnsanlar tatil telaşında. Güneş, deniz, sıcak kumlar, eğlence yerleri, müzik… İnsanlar tatilde. Bir
kadın denizde boğulma tehlikesi atlatıyor. Yine de kimse ölüme ne kadar yakın olduğunu hatırlamak
istemiyor. Aynı alışkanlıklarına, yiyip içip gezmeye devam ediyor. Çoğu kişinin tek amacı daha fazla
eğlenip, zevk peşinde koşmak. Dünyalarını daha da mamur hale getirip, ev üstüne ev, araba üstüne
araba alabilmek. Küçük hesaplar, günlük hedeflerle insanlar kendilerini küçültüyorlar,
basitleşiyorlar. Ruhlarını hapsetmişler. O zavallı ruhlar çığlık çığlığa haykırıyor haberleri yok. Sonsuz
bir alem için verilmiş hislerini, yeteneklerini şu kısacık dünya hayatının dar, verimsiz hevesleriyle
öldürmüşler. Oysa yaşadıkları bütün sıkıntılar, yalnızca şu ölümlü dünyayı tek amaç edinmelerinden
kaynaklanıyor. Bunun bir farkına varabilseler. Birazcık sonsuz alemin yolcusu olduklarını hatırlayıp
ona göre yaşamaya çalışsalar gerçek huzuru bulabilirler.
Bir adam gece sabahlara kadar içki içiyor, eve geldiğinde karısına küfrediyor ve her fırsatta kovuyor.
Evde huzur namına bir şey kalmamış. Evin oğlu ise başka bir problem. Okulu bitirmiş, yaşı da
ilerlemiş olmasına ve önüne fırsatlar çıkmasına rağmen çalışmamakta ısrar ediyor. Hiç bir
sorumluluk duygusu verilmemiş. Hala baba parası yemeğe, anne ve babasına saygısızlık etmeye
devam ediyor. Evde gün geçmiyor ki bir kavga, bir huzursuzluk yaşanmasın. Karı koca arasında ne
sevgi, ne de saygı kalmış. Böyle ana babadan böyle evlat olması kaçınılmaz. Sevgisizliğin, gayri
meşru alışkanlıkların bir aileyi nasıl yok ettiğine, Allah ve Resulunden uzaklaşmanın insanları ne
hale getirdiğine çok acı bir örnek.
Belki bir adam eşini ve çocuklarını bırakıp metresiyle tatile gelmiş. Başkaları da kızlı, erkekli
haramdır, yanlıştır demeden bir arada aynı otelde, aynı odada, geçici hevesler peşinde koşup tatil
yapmaya çalışıyorlar. Barlarda, diskolarda çılgıncasına eğleniyorlar. Bir süre sonra yaşadıkları
onlara elem verecek, pişmanlıkla yanıp tutuşacaklar. Bazıları da kumar peşinde. Çocuklarının
rızıklarını kumar masasında heba ediyor.
Tembel, atıl bedenler, hapsedilmiş duygular, zayıf bırakılmış ruhlar, şımartılmış, azgınlaşmış
benlikler, perişan aileler, nereye gideceğini bilemeyen gençlik, birbirine düşman edilmiş insanlar,
bomboş bir topluluk. Adına millet denen, aynı dil, din, toprak ve amacı olan, olması gereken bir
topluluk. Verilen bunca nimetlerin değerini bilmeyen bir topluluk. Bir hafta sonra mübarek Ramazan
ayı başlıyor. İnsanlar tatilde. Sevgi, saygı, huzur, güven de tatilde…

Bir İnsanın Tarifi

Hatasız kul olur mu? Olmaz elbette. Yalnız bazı insanlar daha hatalı, daha zayıf karakterlidir. Bu
insanlar hem kendilerine, hem de çevrelerine zarar verirler. Zorluklarla baş edemedikleri,
sabırsız davrandıkları için de sürekli başkalarını suçlarlar.

Ümitsiz, nankör, şımarık, sabırsız, aceleci, müsrif, bazen hırçın, bazen tembel, aşırı hassas ve
kıskanç ne kadar kötü huylar varsa,
Kendini yalnızlığa mahkum etmiş, Rabbine isyan etmiş, emanete ihanet etmiş, verdiği sözleri
unutmuş, mücadele etmekten korkan, kaçan,
Sürekli benliğini, nefsini ön plana çıkaran, mala düşkün, herkesle çatışan, fazlasıyla alıngan,
nankör, peşin hükümlü ve hep başkalarını suçlayacak kadar sefil…gibi birçok zulümleri işleyen,
Sonunu düşünmeden bir işin ardına düşen, tedbirsiz, hiçbir zaman güzel örnek olamayan, her
zaman kendini haklı gören, kendine pay çıkaran cahil bir insan.
Cahiliye döneminden gelmiş bu kötü huylarını Allah’a teslim olduğunu zannettiği dönemlerde de
devam ettiren, aynı hayırsızlığı devam eden, kendini bir şey zanneden bir yaratık. Oysa gerçek
manada asla teslim olamamış. Zaten teslim olsa bu kötü hasletlerin hiç biri olmazdı.
Çevresindeki ailesine, dostlarına, Rabbine, Efendimize(Sav) asla layık olamamış. Düzelmek için,
girdiği bataktan çıkmak için bir türlü yol bulamayan, firavun tarafı hep ağır basan, çırpındıkça daha da batan…

Sesler

Gecenin sessizliği, sabaha karşı ötmeye başlayan köyün horozlarıyla, içten içe bütün gece
mırıldayan yaz böcekleriyle deliniyor, birbirlerine eşlik ediyorlar. Sabahın ilk habercileri bu
horozlar. Arada bir uzaklardan köpek havlamaları duyuluyor. Okunan sabah ezanının ardından,
uykulara veda ediliyor, kalkıp güzelce abdest alınıp namazlar kılınıyor. Rabbin huzurunda o
sabahın henüz günahlarla kirlenmemiş berrak havası daha da bir anlam kazanıyor. Rükû ve
secdelerin lezzeti bir başkadır sabah namazında. Sonra tarif edilmez bir huzurla dualar ediliyor.
Tabiatın sesleri, bütün mahlûkatın aralarındaki muhabbetleri kılınan namazlara sanki tezahüratta
bulunuyor. Derken ağır ağır gün ağarmaya başlıyor. Tatlı bir serinlik, dinginlik hakim havada. Ne
bir gürültü, ne de bir bulanıklık var .Bütün sesler birbirleriyle uyum içinde. Bağıran, tartışan insan
sesleri, arabaların toz duman hücumları yok. Küçüklü, büyüklü su birikintilerini, dereleri mesken
edinmiş kurbağalar ise koro oluşturmuş, bütün gece şarkı söylüyorlar. Günün yavaş yavaş
ışımasıyla kuş sesleri de katılıyor köyün sakinlerine. Keskin, tiz bir kuşun sesi diğer kuşların
aralarından sivriliyor ve kulaklarımızın pası siliniyor. Bu arada meleşen koyunları, kalın perdeden
bağıran inekleri de unutmamalı. Bütün canlılar namelerini sürdürüyor. Güneş iyice yükselmeye,
yaz gününün kavurucu sıcaklığı bastırmaya başladı. Bahçelerde, sağda, solda rengârenk
çiçekler hafif hafif esen meltemin tesiriyle salınarak danslarıyla, kuş cıvıltılarını, böcek seslerini
tamamlıyorlar. Karıncalar çıkmış, farklı boy ve türde böcekler yeni başlayan günün telaşıyla
rızıklarının peşinde koşturuyorlar. Sıcaktan bayılan kedi ve köpekler karınlarını doyurmuş, ağaç
gölgelerinde uyumaya hazırlanıyorlar. Diğer hayvanların ise hiç uyumaya niyetleri yok. Köyün
beyaz, kireç badanalı tek katlı evinde Ayşe ve ailesi, gülüş, cümbüş kahvaltı sofrasını topladıktan
sonra tarlaya gitmeye hazırlanıyor. Annesi ineklerini sağmış, elinde süt kovası içeriye giriyor. Süt
kaynatıldıktan sonra, bir yiyecek çıkını hazırlanıyor, tarlada acıkınca yemek için. Geçen sene
dünyaya gelen küçük Hüseyin ablasının kucağında. Hep birlikte evden çıkıyorlar. Babaları önde,
onlar arkada. Çalışırken Hüseyin’le sırayla ilgilenecekler. Ne güzel, toprakla haşır neşir, alın
teriyle ekmeğini kazanmak. Arada yemek molası verip, dinlendikten sonra gün neredeyse batana
kadar çalışmaya devam ediyorlar.

Şehrin merkezinde ise gece de, gündüz de farklı sesler duyuluyor, farklı telaşlar yaşanıyor.
Köydeki gibi gecenin kör karanlığı yok orada. Hiçbir zaman karanlık olmuyor. Sabaha kadar
yanan sokak lambaları, eğlence yerlerinin, kimi işyerlerinin lambaları sürekli yanar durur.
Sessizlik, gündüze nazaran daha seyrek geçen arabaların gürültüleri, havlayan sokak
köpeklerinin sesleri ve zaman zaman duyulan sarhoş naralarıyla arada bir bozuluyor. Burada da
sabaha karşı okunan ezan nameleri ve damlarda tüneyen kuş cıvıltıları günü karşılıyor. Sabahın
erken saatlerinde çöp kamyonunun, açılan dükkan kepenklerinin gürültüleri de kervana katılıyor.
Güneşin yükselmesiyle birlikte araba ve korna sesleri, trafik polisinin keskin düdüğünün sesi
güne daha da hareketlilik kazandırıyor. Bir yandan okullarına giden öğrencilerin, işyerlerine
koşuşturan insanların karıncalar gibi oradan oraya gidip gelmeleri şehrin bitmeyen sahnesini
oluşturuyor. Murat okula gitmeye hazırlanan binlerce öğrenciden biri. Annesi, babası ve iki
yaşında kız kardeşiyle birlikte mutfakta kahvaltı sofrasında karınlarını doyurmaya çalışıyorlar.
Biraz sonra küçük kız hariç diğerleri sokağa dökülecek. Anne ve baba işe giderken, Murat okul
servisine binecek, okulun yolunu tutacak. Küçük kıza bakan bakıcı teyzenin az sonra gelmesiyle,
anne kızını öpüp kokladıktan sonra bakıcının kollarına teslim ediyor. Hep birlikte evden çıkarken
ona el sallıyorlar. Annesinden ayrılmak istemeyen minik kız, ağzını burup ağlamaya hazırlanıyor.
Hafifçe inliyor. Fakat bakıcı teyzesi onu avutmaya çalışarak, ağlamasına izin vermiyor. Biraz
sonra televizyonda çizgi film açarak ona seyrettirecek, birlikte kahvaltı edecek ve oyuncaklarla
oynayacaklar. Murat ise sırtında çantası servise bindikten sonra anne ve babasına yüzünde
muzipçe bir gülüşle el sallayıp arkadaşlarına katılacak. Annesinin aklı hala küçük kızda. Onu
bırakıp gitmeye gönlü bir türlü razı olmuyor.
Gün başladı, gün bitecek. İster köyün sakin ovalarında, dağlarında, ister şehrin medeni, telaşlı
çehresinde olsun. Yaşayan bütün canlılar ya da cansız mevcudat o günden, Rahmet-i İlahiye den
nasibini alacak, o yerin kendine göre zorlukları içerisinde hayatını sürdürmeye devam edecek.

Babalar Günü İçin

Bugün babalar günü. Tam 33 sene oldu birine baba 
diye hitap etmeyeli. Vitrinlerde ” Babalar Günü’ne
Özel” diye yazarken bu yazılar bana çok anlamlı
gelmiyor.Çünkü ben hiç babama hediye alamadım.
Yaşım olgunlaştıkça bir babanın insanın hayatında ne
kadar önemli olduğunu anladım. Babayı nasıl tarif
ederler? Bir denemek istiyorum;
Baba koruyup, kollayan, yaslanılacak, sığınılacak bir
limanmış. Evimizin kahramanıymış.
Baba mertlik, dürüstlük, cesaretmiş. Evine helal
ekmek götürmekmiş. Baba olmak çocuklarını
dizlerine oturtup, onların saçlarını okşamak, güzel hikayeler anlatmakmış. İleride güzel ahlaklı
olmaları için, küçücükken o tohumları onların zihinlerine, kalplerine sabırla, umutlaKızının elinden çay içmekmiş, evladının yaptığı yemekleri yedikten sonra ”Eline sağlık kızım.”
demekmiş. Oğlunun sırtını ”Aslan oğlum.” diye sıvazlamakmış.
Ailede bütünün iki yarısından biriymiş.
Sağlam bir toplum için dimdik ayakta durmak, baba gibi bir baba, adam gibi bir baba olmakmış.
Ve sonra bir gün, bu dünyadan göçmek evlatlarını, hayat arkadaşını Allah’a emanet edip, öbür
alemden izlemekmiş onları. Bir soğuk mezar taşında adının yazılı olmasıymış. Fatihalar, dualar
beklemekmiş, bir gün kavuşmayı beklemekmiş…

Nasıl Bir Milletiz Biz?

 

Bir millet düşünün, taa Orta Asya’dan binlerce kilometreden at sırtında batıya, sürekli batı illerine göç
etmiş. Yeni yurtlar bulmak, refah ve mutluluk içinde yaşamak, soyunun devamını sağlamak için. Bir
millet düşünün, asla boyunduruk altına girmeyen, başkalarından emir almayı sevmeyen, özgürlük
aşığı, Allah’ın idaresinden, emirlerinden başka emir tanımayan, özgürlüğünden taviz vermediği gibi
diğer milletlere saygı gösteren, himayesine alsa bile onlara en zulmetmeyen ve bir çok haklar veren,
çevresine adalet, huzur dağıtan bir millet.
Milattan önceki yüzyıllarda başlamış Hunların yayılması, o cesur, taşkın ruhlu milletin destansıhikayesi. Milattan sonra da devam etmiş. Bizler ataları göçebe olan bir milletiz. Ama asla istilacı,
yakıp yıkan, zulmeden bir millet olmamışız. Sömürgeci bir zihniyete sahip değiliz biz. Aksine himaye
eden, mazlum milletleri koruyan, merhametli bir milletiz. Gittiği yerlere medeniyet götüren bir millet.


Niçin durmadan ilerlemişler, vatanlarını genişletmişler? Çünkü başarmaya, galip olmaya düşkün,
azimli, çalışkan, ileriyi gören bir millet oldukları için. Türklere asil millet denmesi boşuna değil,
uydurma değildir. Allah kitabında bu milleti övmemiş mi?:
“-Ey iman edenler! Aranızdan kim dininden dönerse (şunu) bilsin: Allah onun yerine öyle bir millet
getirecek ki, Allah onları sever, Onlar da Allah’ı severler Mü’minlere karşı mütevazi, kafirlere
karşı ise (fevkalade) onurlu ve güçlü, Allah yolunda cihad eden ve hiçbir kınayanın kınamasından
korkmayan bir millet getirecektir Bu Allah’ın bir lütfudur ki, onu dilediğine verir Allah’ın lutfü ve
nimeti geniştir, O bilendir”
Resulullah övmemiş mi? ” Ne güzel komutan, ne güzel asker…” diye, İstanbul’u fetheden Fatih
Sultan Mehmet’i? Öyle yönetmişler ki hiç bir yerde görülmemiş onların merhameti, adaleti. Komşu
hakkına, kul hakkına saygılı, borçluların, zulüm görenlerin imdadına yetişen, kuş vakıfları inşa
edecek kadar tabiatı düşünen, çevreci. Sadaka taşları yapacak kadar yoksulu unutmayan…Öyle
devlet yönetenleri var ki; ” Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var.” laflarına muhatap olup ta
hak ve hakikat karşısında boynu kıldan ince, ömrü savaş meydanlarında geçmiş, seferden sefere
koşmuş, şimdilerde iftira attıkları gibi haşa zevk, eğlence peşinde koşmak şöyle dursun, aylarca
ailesinin yüzünü, sılayı görmemiş padişahlar, hakanlar, sultanlar, vezirler ve onların kahraman
askerleri. Vakur, ağır başlı, zeki, ilim ve sanat düşkünü hükümdarlar ve milletleri. İster binlerce yıl
öncesine, ister yüzlerce, ister onlarca yıl öncesine bakılsın; Türk tarihi kahramanlıklarla doludur.
Bizim Amerikalılar, İngilizler gibi sahte kahramanlara ihtiyacımız yok.Ama ne olmuş? Çok değil iki asır önce, Lale Devriyle birlikte başlayan duraklamayla, o şanlı
tarihimize yakışmayan olaylar başlamış. Avrupa’dan ajanlar gelmiş, mason locaları kurulmuş,
Avrupa özentisi başlamış, Allah’tan uzaklaşılmış. Dini emir ve yasaklar hafife alınmaya başlanmış.
Allah kendisinden uzaklaşan bir milletten yardım elini çekmez mi? Bir daha iflah olur mu o millet?
Giderek hızlı bir çöküş başlamış. İşgallerden sonra resmen son bulmuş 600 yıllık bir Osmanlı
Devleti, Osmanlı Destanı. Kurtuluş Savaşı ve ardından gelen zafer umut olmuş tekrar bu aziz millet
için. Ama üzerimizde oynanan oyunlar son bulmamış. Bir milleti dilinden, tarihinden, kültüründen ve
en önemlisi yüce dininden koparmaya çalışmışlar. Neden? Çünkü bazı iç ve dış çevrelerin hoşuna
gitmiyor. Şahsi çıkarlarına ters düşüyor. İttihat ve Terakki Cemiyetinin saldığı ayrılık tohumlarının,
fitnelerin acısı hala bu gün de devam ediyor. Çünkü İttihat ve Terakkinin uzantıları hala yaşıyor. Hala
kapalı kapılar ardında karanlık bir takım vatan hainleri, düşmanlar planlar yapıyor bu vatanı ve
üzerinde yaşayanları mahvetmek, yapılanı yıkmak, umutları kırmak için. Milleti birbirine düşürmek,
fakirleştirmek için.
Fakat onların hain planları varsa, Allah’ın da bir planı var. Çünkü bu memleket ve milleti çok seven,
kurtuluşu için dua eden, fedakar insanların duası elbette geri çevrilmeyecektir. Çok temiz ruhlu,
yaşatmaya endeksli insanlar da var bu topraklarda. Hatta öyle ki bu insanların bir kısmı başka
ülkelere gitmiş, oraların halklarını da kurtarmaya vesile olmak için, hakikatleri yaşatmak için. Şimdi
çok şükür ki hem vatanımızda, hem de dünyanın öbür ucunda aynı güzel amaç için çalışanlar var.
İşte başladı bu aziz milletin kurtuluş ufku görünmeye. Belki Referandumu bunun için milat
sayabiliriz. Öncesi de var elbet; çook öncesinden gelip devam eden manevi hizmetler var ki oturup
saymakla bitmez, nicelikle ölçülemez. İnşallah önümüzdeki seçimler de en hayırlısı olur hem bu
dünya, hem de ahiretimiz için, çocuklarımız için. İnşallah herkes peşin hükümlerden, günlük
çekişmelerden sıyrılır ve ferasetle, basiretle hareket eder. O alçak, iki yüzlü insan bozması canavar
sefillere güzel bir tokat, tabiri caizse bir Osmanlı tokadı vurur da bir daha dirilemez, ayağa kalkamaz
o tek dişi kalmış canavarlar.

Bir Peyami Safa…

Bir yazar, büyüklüğü çektiği çilelerde gizli, yükseldikçe tevazu kanatlarını aşağılara indirmesinde
gizli. Bir dertli yazar milletinin derdiyle inlemiş, dünyalık makamlara rağbet etmemiş, meslektaşları
sosyalizmi veya batıcılığı savunurken, o milliyetçi olmamız, doğu-batı sentezi yapmamız gerektiğini
savunan, büyük idrak ve feraset sahibi bir yazar.Bir Peyami Safa…
Çileyle geçmiş, dolu dolu geçmiş, sanatını milleti için yapmış bir yazar. Başkaları hürriyetimizi
kısıtlamak için dalavereler çevirirken, müdür, milletvekili, diplomat, profesör olurken, o köşesine
yazacağı yazılarla ancak para kazanabilen bir yazar, şair, hikayeci ve psikolojik yazılarıyla tanınan bir
yazar. İki yaşında babasını, kardeşini kaybetmiş, dertli bir ananın hıçkırıklarıyla büyüyen bir insan.
Dokuz yaşında kemik hastalığına yakalanmış, onyedi yaşına kadar bu illete maruz kalmış. Ne fakirlik
yıldırmış onu, ne de hastalık. Genç yaşında girmiş memurluğa.Öğretmenlik, yazarlık, gazetelerde
köşe yazarlığı ve Nebahat Hanımla evlilik. Derken eşinin felç geçirmesi ve oğlunun yedeksubay iken
ölmesi. Bu gün gazetede bir yazıdan edindim bu bilgileri. Yıllar önce kimlik çekişmeleri ile milletimizi

birileri oradan oraya savururken, yanlış duraklarda, limanlarda bekletirken, o kendi hastalıkları ve
ailesinin çileleriyle bile bu milletin dertleriyle dertlenmiş, acılar içinde, yılmadan yazmaya devam
etmiş. ” Doğu-Batı arasındaki mücadele, her insanın kendi nefsiyle mücadelesine benzer. Bunların
sentezi, insanın var olmak için muhtaç olduğu vahdetin ifadesidir.” Milletimizin durumunu bu
sözleriyle ne güzel ifade etmiş. O sosyalist ya da batı taklitçisi olmamış. O okuduğum yazıda da
belirtildiği gibi ”sentezci” olmuş.
O çileler çekmiş. Bu çilelerle oluşmuş onun düşünce yapısı, milliyetçi, manevi değerlere sahip
çıkma anlayışı. Çünkü rahat zahmette imiş. Zahmet çekilmeden bir neticeye ulaşılmaz, ortaya kalıcı
eserler çıkmazmış.
Ne büyük değerlerimiz var. İnsanımız bir bilse, bir anlasa. Tekrar bir silkinip, bizi biz yapan
değerlerimize sahip çıksa, elimizden tutup yolumuzu aydınlatan, uyanışımıza vesile olan fedakar
yazar, şair, alim, tarihçi, bestekar ve benzerlerini bir kez daha anlamak için çabalasa, eline kitap alıp
okusa, bütün gün sayılı dakikalarını televizyon, internet karşısında ya da karşılıklı boş konuşmalarla
geçirmese. İnsanımız korkmasa kitaba, gazeteye para vermekten, otobüste, parkta, kuyrukta
beklerken kitap, gazete okumaktan. Biraz fikir üretsek, düşünüp, idrak etsek. Tabi ki hiç okuyan,
düşünen yok değil. İnşallah güzel bir nesil yetişiyor, kanatlanıp uçacak, bizleri de bütün dünyada
önder seviyeye yükseltecek bir nesil.Bu milletin özüne dönmesi yakındır.

Farklı Hayatlar

Herkes için farklı hayat tarzı var. Herkesin öncelikleri farklı. Birisi için önemli olan bir durum başkası
için hiçte önemli olmayabiliyor. Mesela, bir müdür yardımcımız var ki, Allah ebeden razı olsun,
öğrencilere rehberliği kendine birinci amaç edinmiş. Bu hocamın olgunluğu, güzel hasletleri dış
görünümüne de yansımış gerçekten. Onu görünce kendime çeki düzen vermem gerektiğini
hatırlıyorum. Bakınca Allah’ı hatırlatan bir insan.Yetiştirme yurdundaki öğrencilerle ilgileniyor. Onları
arada bir okuldaki öğretmenlerle birlikte yurtlarında ziyaret edip, o ay kimin doğum günüyse o çocuk
için doğum günü kutlaması yapıyor. Bu ziyaretlerden birinde 16 yaşlarında çocuğun biri ilk defa
doğum gününün kutlandığını söylemiş. Bir başka müdür yardımcımız da koyu Fenerbahçe taraftarı.
Varsa yoksa Fenerbahçe’yi konuşuyor. Onunla yatıp, onunla kalkıyor. Her gün öğretmenler odasına
gelip kendi gibi Fenerbahçe taraftarlarıyla birlikte maç yorumları yapıyor.Bir başkası ise resmi
evraklar için son derece titiz. Her şeyin dört dörtlük olmasını istiyor. Yalnız iyi olan bir tarafı; fakir
öğrencilere yardım topluyor. Çok ta güler yüzlü bir insan. Bir bayan arkadaşımız da var ki insan onu
görünce her seferinde yanına gidip konuşmak, bir şeyleri paylaşmak istiyor. O kadar pozitif enerji
veren, yanındayken kendinizi huzurlu hissettiğiniz biri ki. Bir diğer arkadaşım üstüne başına,
çocuğuna fazla düşkün. Kendi manevi hayatını ihmal ediyor bunlara dikkat edeceğim, çocuğumu
yalnız bırakmayacağım diye, aşırı üzerine titriyor. Aslında her işi annesi tarafından görülen, önünde
arkasında sürekli dolaşılan çocuk kendine güvenden yoksun, evhamlı, belki korkak bir fert olarak
yetişiyor.

Bazı insanlar da var; açık sözlü olmak ya da şaka yapmak, bazen de uyarmak adına kırıcı oluyor.
Düşünmeden konuşuyor. Hatasının farkında değil. Bu arkadaşlardan biri hiç önemli bir sebep
yokken başka biriyle tartıştı. Şimdi bu iki kişi hala konuşmuyor. Birbirleri hakkında olumsuz sözler
sarfedip duruyorlar. Hem kendileri günaha giriyor, hem de onları dinlemek zorunda kaldığınız
zamanlar siz günaha giriyorsunuz. Gıybet, toplumu kemirip, ilişkilere dinamit koyduğu için ne kadar
olumsuz etkiliyor insanları. Bir başka arkadaş ta bir idarecimizin söylediği bir sözü nasıl kötüye
yorup başka anlamlar çıkarıyor ve herkese bunu söylüyor. Herkesi kendi yorumuna inandırmak için
çaba sarfediyor. Kaç kişinin sui zan etmesine sebep oluyor. Mesela bir konuda bizim bir
idarecimizden duyduğumuz farklı bir şeyi ona söylediğimiz zaman ”Ha öyle mi? Bimiyordum. O
zaman öyle yapalım.” gibi bir cevap vermesini arkadaş şöyle yorumluyor; ”Aslında hepsi biliyor
doğrusunu, nasıl olmasını gerektiğini, kendilerini kurtarmak için bilmezlikten geliyorlar. Kendi
hatalarını bize yüklemek istiyorlar…” vs.. Niyetleri öyle olsa bile böyle kötü düşünüp, hem de gıybetini
yapmak bize ne kazandıracak? Bazen öyle durumlar oluyor ki, Allah’a havale etmekten başka çare
kalmıyor. Tevekkül, tevekkül, tevekkül. Tek kurtuluşumuz onda. Zayıf omuzlarımıza yüklemeye
çalıştığımız sıkıntılar için yeterince O’na sığınmıyoruz, dua etmiyoruz.
Sevgili N… Hocam; sana çok şey borçluyum. Sen ki manevi yönden o kadar azimli, hatta hırslı
diyebileceğimiz bir insansın ki. Senin hakkını ödeyemem. Her hafta beni arabanla gideceğimiz yere
götüren, bizleri güzel hizmeler için ortak bir hedefte toplayan, motivasyon veren canım hocam. Hele
de her yere birlikte götürdüğün 4-5 yaşlarındaki oğlun. Ne güzel, çocuk inşallah şimdiden
mükemmel yetişiyor. Bir gün bile durmuyorsun. Her gün bir yerlere koşturuyorsun. Yaratılış olarak ta
çok becerikli, tuttuğunu koparan bir insansın. Allah senin gibilerin sayılarını arttırsın. Bir sana
bakıyorum, bir de kendime… Oysa ben….Off, kendim hakkında yorum yapmaya cesaretim yok.
Onun gibi daha niceleri var ki örnek almam gerek benim. Hepsine teşekkür borçluyum.
Bir başka arkadaşım var. O da son derece sağlam kişilikli, ihlaslı ve güvenilir bir insan. Bir gün beni
gördü okulda. Canımın sıkkın olduğunu, kederli olduğumu hemen anladı. Beni alıp atölyesine
götürdü. Derdimi sordu, ilgilendi. Bana moral verdi. Bir kağıda bir dua yazdı, huzursuz olduğumuz
anlarda okumak için. Ne güzel insanlar var ya Rabbim! Hızır gibi yetişiyorlar bazen. Aslında o gün
onu bana gönderen Sen’din biliyorum. Benim kederimi bertaraf eden, rahatlatan o gün Sen’din
Allah’ım. Sana teşekkür ediyorum. Beni yine de yalnız bırakmıyorsun .
Bu gün biraz daldan dala atlıyorum. Az önce de öğrendim ki sevdiğim bir arkadaşım vefat etmiş. Bir
anda bir acı hissettim, insanı dünyadan uzaklaştıran, acizliğini yüzüne tokat gibi vuran bir acı. Uzun
süredir kanserle mücadele ediyordu. Demek vücudu bu ağır hastalığa dayanamamış, vadesi
dolunca göçmüş işte. Böyle zamanlarda anlıyorsunuz ki yaşadığınız günlük olayların hiç bir değeri
yok. Akşam yediğim yemeğin, yıkadığım bulaşıkların, birine, bir şeylere kızıp söylediğim sözlerin yada gelip geçici sevinçlerin, şu oturduğum koltuğun, bir kaç ay sonrası, hatta bir kaç gün sonrası için
yapmayı planladığım işlerin, geçici hadiselere üzülmelerimin, dünyayala ilgili ne varsa hiç ama hiç
birinin önemi ve değeri yok.
Daha bahsedilecek bir çok insan ve olay var. Ne kadar insan varsa, o kadar dünya var. Cenab-ı Hak
her insana ayrı özellikler vermiş. Hayatın hakkını vererek dosdoğru yaşamak, kendini tanıyıp,
keşfetmek, anlamlı bir şeyler katmak ve iyi izler bırakmak… Mesele burada.

Yıkık Gönüller

Bu günün gençliği için, evlatlarımız için endişelerim… Yıkığım, çaresizim, yılgınım. Bu zamanın
sanki cani gibi, acımasız fırtınalar gibi bizleri bir taraflara savurmasından çaresizim. Manevi
hayatları mahvettikleri için, günlük, kısır hesaplar peşinde koşturdukları için, her şeyi madde
eksenli düşünüp, yaşadıkları için, tembellik, atalet içinde olan ölü ruhlar, vicdanlar için, lakayıt,
umursamaz, aceleci, sabırsız, bencil insanlar için, dua etmeyi unutan gönüller, secdeyi unutan
bedenler için çook kederliyim…
Beni rahat bırakın zihnimi kemiren, bir türlü kurtulamadığım düşüncelerim. Beni rahat bırakın
zaaflarım, saplantılarım, endişelerim. Uzaktaki ışık, diriltici nefes; çok uzakta değilsiniz biliyorum.
Uzanın, tutun elimi. Çekin, sıyırın beni bu karanlıklardan, kasvetten. Ruhuma çöken bu ağırlıktan.
Kurtulayım ben de karmaşadan, kalabalıklardan. Temizlensin sağda , solda kalmış kırıntılar.
Temiz, saydam bir kalp, dua ve hayır söyleyen bir dil, güzelliklere tefekkürle bakan bir çift göz,
ilahi mırıltıları dinleyen çift kulak, ilahi huzurdan başka bir yerde secde bilmeyen bir baş
istiyorum Beni saran bu çözümsüzlüklükten kurtarın beni

YIKIK
Bugün yıkığım biliyor musun?
Ezginim, çaresizim, umutsuzum
Sancılıyım bırakma beni, insanlar kötü
Bırakma beni korkuyorum.
Bir deli otlar büyüyor içimde
Sancılıyım, yorgunum, kederliyim
Bu halini sevdim gitme kal
Çamurlar çirkefler içindeyim
Bir dayak yemiş adamım şimdi
Bezginim, kararsızım, yılgınım
Al götür beni o kayıp gecelere
Yeter ikimize yalnızlığım

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Hayal Kur Biraz

gece-yarisi-ay-isigi_3

Hep koşturan, neyin ardından gittiğini çoğu zaman bilmeyen insan… Koşarken de kendini uçuruma sürüklediğinin farkında olmayan, küçük hesapları yüzünden hayatını hata yumağı haline getiren, severken bile kıran, düzeltirken bozan, kırarken kırdığının farkında olmayan, haklılığından asla taviz vermeyen, en kolayı olan güler yüz gösterip, tatlı söz söylemek yerine başka sesleri bastırmak için durmadan, dinlemeden konuşan insan. Zavallı insan…

Halbuki vedalar, rüzgar gibi savrulup gidişler hayatında. Bir gün veda tokadını yediğinde, sonra da tökezleyip düştüğünde seni kurtaran o haklılığın, her şeyi bilirliğin olmayacak. Acıyla haykırdığında mı, düştüğün zaman zorla secdelere giden alnın yerleri öptüğünde mi dua etmeyi, tevazu kanatlarını indirmeyi öğreneceksin?

Hayal kurmayı bir denesene, çocuklar gibi. Yıldızlara binip gökyüzünde seyahat etmeyi, baharda dünyaya merhaba diyen papatyalar gibi bembeyaz ışıldamayı, annelerinin getireceği yiyeceği yuvada beklerken, cıvıldaşan kuşlar gibi umut dolu ve coşkulu olmayı, kırlarda salınan gelincikler gibi nazlı ve güzel olmayı, engin denizlerde yelkenliye binip sonsuzluğa yolculuk yapmayı… Bütün kainat ne diyor bir dinlesene.

Anlamsız çığlıkları bırak da biraz şu acizliğine ağlamayı, ruhunu biraz olsun yumuşatmayı dene. Gürültülerde yok olmak yerine, sessizlikte var olmaya, onun güzelliğini hissetmeye ne dersin?

Vedaların, buruk sevinçlerin gölgesinde bir yanımız sancılı, kırgın yaşıyoruz. Yine ölüme koşuyoruz, yine dakikalarımız, saniyelerimiz mum gibi eriyor. Başlarken bitiyor hayatımız, parlarken sönüyor. Hep bir ‘hoşçakal’ kuşağındayız.Hoşçakalın, hakkınızı helal edin. Sizi hiç unutmayacağım…’ ‘Ben de sizi hiç unutmayacağım. Her şey gönlünce olsun. İnşallah yine görüşelim. Ne zaman ihtiyacın olursa ara…’ ‘Bir hatıra yazar mısınız bana?’ ‘ Sevgili Aslı, Kalbim hep seninle. Bu kalp seni unutur mu?’ Gözlerinin içine bakarken ve içli bir sarılmadan sonra uzaklaşırken, iki damla göz yaşı dökerken hayatımızın hep veda üzerine kurulduğunu itiraf edemesek de hissederiz.

Belki de anlamsız bir hayat yaşamaktansa tertemiz bir insanlık için, mum gibi eriyip yok olmak, yüreği dosdoğru olarak ölmek çok daha iyi.  Hem kendini, hem etrafını yakan, hem de küllerini savurup ortalığı kirleten alevler gibi olmaktansa, ay ışığı gibi karanlıkta herkesin yolunu aydınlatmak çok ama çok daha iyi.

 

Müminler mahzun olmayacak.

Kimse ötesini düşünmüyor. Bu isyanlar, bu hıyanetler, iftiralar… İnsanların(eğer onlara insan
denirse!) kendi iç çekişmelerinin, çözemedikleri meselelerinin faturasını bu memleket için yıllardır
çalışmış ve halen ihlasla çalışan, fedakarlık yapan insanlara yüklemesi akıl alır şey değil. Nasıl bu
kadar basiretleri kapanıyor, mantıklı hareket etmekten uzak kalıyorlar? Bu yaptıklarının sonu neye
varır hiç düşünmüyorlar mı? Bir gün ilahi huzurda hepsi hesap verecek. Bu kadar kolay mı
başkalarına çamur atmak?
Belki onlar gerçekten kendi karakterlerinin gereğini yapıyor. Bunun başka bir açıklaması yok.
Düşünüyorum, başka bir cevap bulamıyorum. İnsanlar beğenmediği, sevmediği kişileri mutlaka
yerden yere vurmalı, saldırmalı mı? Onları seven, yolundan giden milyonlarca insanı da hiçe
saymak, düşman ilan etmek değil midir bu? Ölçülü olmak, eğer eleştiri yapılacaksa dikkatli, yapıcı
olmak gerkmez mi? Böyle davranmak ne kaybettirir?
Biz ki 600 yıllık köklü bir Osmanlı Devleti’nin çocukları, mirasçılarıyız. Fetih için girdiği topraklarda
mazlum, aciz insanlara asla dokunmayan, ülkesine kattığı yeni yerlerde yaşayan halklara kendi
müslüman, Türk halkından daha fazla haklar tanıyan,imtiyazlar veren, hatta yabancı milletlerden
seçtiği yetenekli kişilere devlet yönetiminde bile görevler veren, başkasının bahçesinden, ağacından
yediği zaman parasını üzerine asan, yalnızca fakir insanları değil, sokak hayvanlarını da koruyup,
kollayan, hem dünyayı, hem ahireti kurtarmaya çalışan, en yakınından başlayıp, en uzağındaki
milletlere kadar yardıma ihtiyacı olanların yardımına hızır gibi koşan asil, merhametli, gücünü
Allah’tan alan bir devletin mirasçılarıyız biz. Nasıl oldu da bu hale geldik? Böyle asil bir millete bunlar
hiç yakışmıyor. Bu millet çok güzel yaşamayı, bütün müslüman aleminin öncüsü olmayı hak ediyor.
Önce dünyevi zevkleri abartarak, amaç haline getirerek işe başladılar. Çünkü insanın zayıflıklarını
biliyorlardı. En büyük düşmanımız olan nefsimiz hemen aldandı, gayrimeşru zevklerin müptelası
oldu. En ateşli, heyecanlı ve acemi döneminde olan gençlerimizi bozmak, aldatmak ise onların
gözünde çocuk oyuncağı gibiydi. Geleceğimizin umudu, gül goncası gibi güzel ve tertemiz gençliği
bataklığa sürükleyecek kadar hain ve merhametsizdiler. Kimilerini de makam, mansıp, mal ve parahırsıyla kandırdılar. Müslümanların arasını açmayı, nifak tohumları ekip, bölüp parçalamayı da ihmal
etmediler. Çünkü bölünen bir şeyi yutmak daha kolaydı. Dinimizin, kültürümüzün gereği olan
hoşgörü, yardımlaşma, fedakarlık, diyalog, sabır, kendi huzurunu başkalarının huzurunda arama
gibi evrensel düsturlarını unutturdular. Sadece kendisi için yaşayan, bencil, kavgacı, şehevi hislerine
müptela insanlar haline getirdiler. Bu süreç Osmanlı’nın son dönemlerinden beri devam ediyor. Her
gün benzer şeyler, fitneler yaşanıyor. Değişen yalnızca sahnedeki oyuncular. Bu millet, memleket
için samimiyetle çalışan bir avuç insanla-artık bir avuç demeyelim, çünkü çok şükür gerçeklerin
farkında olan insanların sayısı gün güne artıyor ve birilerini rahatsız ediyor.- durmadan uğraşıyorlar.
Ama onların planı varsa Allah’ın da bir planı var. Allah yolundan giden, adını yüceltmeye çalışan
mümin kullarını mahzun bırakmayacaktır. Bunu böylece bilsinler. İşte şu ayetler onların durumunu
çok güzel açıklıyor:
”Eğer sana hıyanet etmek isterlerse iyi bilsinler ki, bundan önce Allah’a hainlik ettiklerinden
dolayı Allah onların ezilmelerine imkân verdi. Allah her şeyi hakkıyla bilen hüküm ve hikmet
sahibidir.”8/71
”Şüphesiz Allah inananları savunur. Çünkü Allah hâin ve nankörlerin hiçbirini sevmez.”22/38
” Sözlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalblerini katılaştırdık. Kelimeleri yerlerinden
değiştiriyorlar. Uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden pek azı hariç, daima
onlardan hainlik görürsün. Yine de onları affet, aldırma. Çünkü Allah güzel davrananları
sever.”5/13

Hüzünler Hiç Bitmeyecek.

Ardımda bıraktım sevinci, coşkuyu, umutlarımı…Yoruldum, tükendim,akmıyorum ırmaklar gibi.
Durgun sular gibiyim artık, sisli ve bulanık. Bir deniz dalgası gibi estim, gürledim ve söndüm. Çok
kısa sürdü bu ömrüm. Terkediyorum bu diyarları yavaş yavaş. Her duyduğu sese hemen cevap
veren, her gördüğü ışığa hemen koşan bu aciz, bu zayıf bünye çok yaralandı ve artık taşıyamaz
oldum bu yükleri. Hakkını veremedim bu hayatın, asla da veremeyeceğim. Bir türlü de çıkış yolu
bulamayan labirentin içinde çaresiz , hesabını veremeyeceğim cürmlerim karşıma dikilmiş dilim
tutulmuş bir halde öylece bekliyorum.

Bir mahkemedeyim sanki. Ne ile yargılanırsam hepsini kabul
ediyorum. Verilecek her cezaya razıyım. Yaşadıkça bitmez bu hüzünler, bitmeyecek. Bir gölge gibi
beni takip edecek. ”Nasıl kurtulurum, bir çıkış yolu ver ya Rab!” diye inlerken, sessiz çığlıklara
sığınırken, içimde dinmeyen yağmurlar yağarken, üzerime çöken bu ağır gölgeyi kaldıramıyorum
artık. Hayatımın sonbaharında, bu kadar güçsüz, acizken ve gitgide daha da acizleşirken… Nezaman bitecek bu sessiz çığlık, ne zaman çözülecek bu düğüm? Bu kadar karamsar olmamalıyım,
isyan etmek, nankörlük adeta kanıma işlemiş. Ben bunlar için gelmedim bu dünyaya.
Ey güzeller güzeli Rabbim! Güzelliğin tek kaynağı Rabbim! Yine yenildim. Affet beni. Ben meğer ne
kadar zayıf, dayanıksızmışım. İnanamıyorum bu hallerime. Bir nokta, bir bakış, bir işaretle boğuldum.
Doğrultamıyorum artık kendimi. Sen insanı en zayıf noktasıyla imtihan eden Rabbim, yenildim işte.
Geçemedim bu sınavdan da. Halimi bilen ancak Sen’sin. Gidecek başka kapı olmadığı için yine de
kapındayım işte. Bu yazım bir dua olsun bari. Hiç olmazsa bu işe yarasın. Kendimden kaçıyorum ya
Rab! Azgın nefsimden, zaaflarımdan, bitmeyen hatalarımdan. Sen’in Rahmetine sığınıyorum. Ne
yapayım? Rabbime söyleyecek başka söz bulamıyorum.
İşte yine başladı masivayla kirlenmiş şu dünyanın atmosferini yararak, temiz bir soluk üfleyen
ezanın, yatsı ezanının Rahmani melodisi. Ne kadar huzur verici ve ne kadar korur gibi bütün
müminleri çağırıyor. ”Gel, ne olursan ol, yine gel!” diye haykırıyor sanki Mevlana gibi. Mevlana da
ilhamını O’nun düsturlarından, manevi ikliminden almamış mı zaten? Uymalıyız hemen bu çağrıya.
Kaybedecek fazla vaktimiz yok. Eğilmeli başımız rukuyla, alnımız değmeli secdeye, gerçek huzuru
bulmalıyız, Esirgememeliyiz iki damla gözyaşını, açılmalı eller, dua dua yalvarmalıyız. Yakındaki,
uzaktaki bütün kardeşlerimiz için de dua etmeliyiz. Nasıl da rahatlatıyor, sukunet veriyor. Umutların
bittiği yerde mana alemlerinden uzanan nurlu bir el gibi bizlere uzanıp, umutlarımızı yeniliyor. Çekip
kurtarıyor, yolumuzu aydınlatıyor.Kazanmak ta, kaybetmek te belki ne kadar kolay. İnsan için iyi ve
kötü, doğru ve yanlış ne kadar yakın?

Bu kadar nimetler içinde yüzerken, inanmak gibi bir nimet verilmişken nasıl da bu kadar asi oldum?
Bu ömür dakikalarını nasıl hercü merc ettim böyle? Kimseye değil bu yazılarım, sadece kendime.
Kınamayın, ayıplamayın beni. Belki de hastalıklı, sıkıntılı ruhum ancak böyle nefes alıyor. Bu hikaye,
benim sonuçsuz hikayem bitmeyecek.Aslında her insan bitmeyen bir hikayedir. Hikayesi, Kalu
Bela’da başlayıp kıyamete kadar devam edecek. Tekrarlıyorum: İnsan var oldukça bu hüzünler hiç
bitmeyecek.

Yağmur rahmeti ve yağmurda yazmak

Keşke yağmur kadar anlamlı olsaydı hayatımız. Keşke kendime bu kadar yabancılaşmasaydım,
bu kadar boş olmasaydı her şey. Boşa kürek çekmek ne kadar akim ve dibi delik bir kabı
yağmurun altına dolsun diye koymak ne kadar anlamsızsa yazı yazmak ve vazgeçememek te o
kadar boş ve belki anlamsız. Hayatını dolduracak başka bir şey bulamıyorsan eğer, yok yere
sarılırsın bu sayfalara ve süslü sözlerle kendini kandırırsın. Oysa bir yağmur ki şu günlerde inen;
ılık ve seni tatlı tatlı okşayan, serin ve nefesini ferahlatan. Onun kadar hoş bir gerçek varken,
başka seslere kulak vermek küfran-ı nimetten başka bir şey değil…Seni istiyorum yağmur,
senin gibi olmak istiyorum, duru ve temiz…
Ve belki artık yazmak……yazmak…..istemiyorum…..
Sanki bir türkü onun mırıltısı. Sanki ruhanilerin
gökyüzünden inmiş ve tecessüm etmiş hali. Nazikçe
yağdığı zaman ne kadar zarif ve yalın. Şiddetli yağdığı
zaman da ne kadar hızlı ve ürkütücü. Gel ey yağmur! İşle
bizim iliklerimize kadar. Doldur boşalan gönlümüzü
rahmetle, ki başka bir şeyle dolmasın. Seni gönderen ne
kadar cömert, ne kadar merhametli… Bizlerse o kadar
bencil ve o kadar nankörüz…Biraz geciksen, yağmasan
bir süre acaba biz zavallı, aciz insanların ve bütün
canlıların hali nice olur? Sana, seni verene ne kadar
muhtacız?
Gök delinmiş gibi yağan yağmur… Sokaklarda insanlar
bir yerlere kaçarken, veya saçak altlarında bekleşirken
onlara acaba neler hissettiriyor? Neler düşünüyor
insanlar yukarıdan aniden inen rahmaniyeti soluklarken? Simsiyah bulutlar karartırken
gökyüzünü,çoğu zaman hikmetini anlamaktan aciz kaldığımız bir kudretin kendini bizlere
hatırlatması ne kadar da diriltici vazife görüyor tembel nefislerimize.

Her bir yağmur damlası meğer ne yüklü vazifelerle iniyor yeryüzüne. Taa kilometrelerce
yüksekten indiği halde bizlere zarar vermemesi, acıtmaması sonsuz bir rahmetin varlığına en
güzel delillerden biri. Her bir yağmur damlasının getirdiği mesaj, o dupduru, tertemiz haliyle belki
bizlerin de günahla kirlenen ruhumuzu temizlememiz gerektiğini, bir yağmur damlası gibi arınmış
hale girmemiz gerektiğini söylüyor. Toprak ve hava mis gibi kokarken gökten inen rahmet
gerçekten de rahmet olduğunu bize gösteriyor. Ne güzel isim vermiş büyüklerimiz rahmet diye.


Temizliyor havayı, yeryüzünü. Ciğerlerimiz de o havayla temizleniyor. Biraz sonra hava açıyor.
Güneş bulutların arasından sevecen yüzüyle gülümsüyor bizlere.
Yağmur ve toprağın buluşması aşık ve maşukun buluşması gibi. Onlar birbiri olmadan duramaz.
Yağmur koşar yukarılardan, toprak bağrını açar sevgilisine. Bizlere de bu iki sevgiliyi seyredip,
tefekkür etmek düşer.

Mutlu Olmanın Yolları

Şahsen ihtiyacım olan şu meseleri bir kez daha gözden geçirmek, hayatımın daha bereketli
geçmesi için çok önemlidir diye düşünüyorum. Keşke hakkını vererek şu sıraladığım şeyleri
yapabilseydim ve çevreme daha faydalı biri olabilseydim. Yine bu gün yazdığım,bir önceki isyan dolu yazımı tamir etmesi niyetiyle güzel insanlardan duyduğum şu prensipleri de buraya eklemek istiyorum;

 

  • Bulunduğumuz ortamı, yaşadığımız şartları sanki bir hak olarak değil, kaderimiz olarak görmek.
  • Her durumda şükretmek.
  • Muhatap olduğumuz insanların kusurlarını görmemek. İyi taraflarını görmek.
  • Sevgiyi karşılıksız vermek.
  • İnsanları suçlayıp kaybetmek kolay bir yol. Marifet onların gönlünü kazanmak.
  • Dua’yı dilimizden eksik etmemek.
  • Tebessüm ve tatlı dili bırakmamak.
  • Maddi, manevi fedakarlıkta bulunmak.
  • Çakıl taşları gibi küçük problemleri büyütüp, hayati meseleleri ihmal etmemek.
  • Şikayet etmemek, çözüm üretmek.
  • Dostlarımızla, sevdiklerimizle daha çok ilgilenebilmek.
  • Hata yapmamaya ve musibetlere karşı, iyi bir kul, iyi bir insan olabilmek için sabretmek.

Bir garip öğretmen

O bir garip öğretmen.
Hergün zilin çalmasıyla başlar serüveni. Anlatır, anlatır sınıfta. Öğretmeye, bir şeyler vermeye çalışır .

Elindeki malzeme ister süper zeki , isterse kapasitesi çok düşük çocuklar olsun, ayırt etmez.
Fedakardır. Görülmeyen, karda yürüyüp izini belli etmeyen kahramandır o. Öğrencileriyle haşır neşir.
Yaşları 7-18 arasında değişen çocuk, genç bir sürü insan. Onun eseridir bu toplum. Çoğu zaman
öğrencilerinin anne babasının eksiğini kapatmaya çalışır. Sadece bilgiyi değil; görgüyü, ahlakı,
kültürü, medeni insanlar olmayı öğretir çocuklarına. Öğrencileri onun çocuğudur, kardeşidir,
dostudur. Aileden de ötedir bazen… O bir garip öğretmen.

Toplumun yükünü çeken, ama bir türlü hak ettiği takdiri, teşekkürü görmeyen zamanın dertlisidir.
Masa başında büyükleri, öğretilecek müfredatı, okutulacak kitabı hazırlarken onun fikrini alma gereği duymazlar. Ona sorulmaz hangi derslerde hangi malzeme eğitimin kalitesini arttırır diye.
Ona derler ki: ”Al işte sana sınıf, bunlar da öğrencilerin hadi bakalım öğret çarpım tablosunu,
logaritmayı, dağları, gölleri, Selçukluları, Mr. and Mrs. Brown’ın maceralarını… Ama unutma sen
sorumlusun; eğer bu çocukların başarısı düşükse. Onlar ister çalışsın, ister çalışmasın. Ödevini
ister yapsın, ister yapmasın. Hesabını senden sorarız. Sınıfta okul kıyafetine aykırı oturuyorsa da
senden sorarız. Derslere geç geliyorsa yine senden sorarız. Tenefüste kavga ediyorlarsa vay haline. O zaman senin en boş gününe nöbet koyarız. Boş gününde evinde oturmayı veya başka yere gitmeyi, dışarıdaki işlerini görmeyi de rüyanda görürsün.”
”Sakın toplantı tutanaklarını, sınav analizlerini vaktinde teslim etmeyi, hatta sınav sorularını önceden idareye gösterip denetimden geçirmeyi unutma. Bunları zamanında yapmaman, ya da ihmal etmen büyük suçtur. Sen bırak hayali ihracatçıları, vergi kaçıranları, karanlık işler çeviren çeteleri…Bizim muhatabımız sensin. Biz seninle uğraşırız, tek sorun sensin. Eğer ilköğretimde çalışıyorsan işin daha da zor. Her gün günlük planlarını saygıdeğer müdürüne gösterip imzalatmak zorundasın. Asıl işin öğretip, bilgi yönünden ve manevi yönden çocukların, nesillerin ufuklarını açmak olsa da sen engüzel tabiriyle bu angarya işlerle uğraşmak zorundasın.  İdarecinin yanında bir de seni zamanzaman denetlemeye gelen müfettişleri de unutmamalısın.”
”Ha, bir de sana güzel bir haberimiz var. Büyüklerimiz bir karara vardı. Yok erken emeklilik falan
değil, maaş artışı hiç değil. Onlar başka bahara kaldı. Artık bundan sonra veliler ve öğrencilerin de sana performans notu verecekler. Dur, niye öyle yüzün asıldı? Karizmam yerlerde diye mi
düşünüyorsun? Yok canım. Bir şey olmaz. Sen alışıksın böyle şeylere. Hayatta herşey olur. Şükret haline. Bak binlerce öğretmen adayı KPSS sınavı yüzünden atanamıyor bile. Sen bari atanmışsın. Daha ne istiyosun?

Canım öğretmenim! ”

Sevginin Tarifi

Sevginin tarifi yapılır mı bilmiyorum. Hayatımızın çok önemli bir parçası o…
Sevgi…Hayatın özü, varolmanın anlamı, insanları ve bütün varlıkları birbirine bağlayan o
sımsıcak bağ. Kalbimizin yalnızca bir et parçası olmadığını ispat eden, zihnimizinve bütün
organlarımızın iliklerine kadar işleyen tarif edilmez duygu…
Sevgi, farkında olmadan sahip olduğumuz en değerli hazinemiz. Yaradanın bize sunduğu en güzel hediye..

sevgi

 O bütün kainatı sevgi üzerine yaratmıştır. Habibi(Sav)’nin Rabbine olan olan vefası,
kulluğu ve bizim anlayamayacağımız çok farklı boyuttaki sevgisi ve yine Habibi’nin ümmetini ve
bütün yaratılmışları kuşatan muhabbeti bu kainatın yaratılmasına sebep olmuştur.
Bazen yeryüzüne sığmayız, sevinçten çıkıp dağlara haykırmak isteriz sevgimizi. O coşkuyla
herkese, her varlığa kalbimizde yer açarız, sarılmak isteriz. Yaşamanın anlamını işte o zaman
buluruz. Öyle bir sevgi sarmıştır ki bizi kimseye, olumsuz hiç bir şeye kızamayız. Mutluluğumuzu
kimse bozamaz.
Bazen de öyle dertleniriz ki dağları saran dumanların, yüreğimizi de sardığını sıkıp bizi yok ettiğini
hissederiz. Yaşamak istemeyiz o zaman. Gökyüzü gibi yüreğimiz bulutlanır. Sevdiğimiz, önem
verdiğimiz insanlar bizi üzmüştür, sevgimize ihanet etmiştir. Ne olursa olsun o sevgiye sahip
çıkmaya çalışsak ta kanadı kırık bir kuş gibi çırpınarak yaşamaya devam ederiz.
Sevgi, karşılıksız sunulur. Sevgi, en masum, menfaat beklemeksizin verilen bir duygu…

Ağlayan bir çocuğun başını okşamanızda, bir ihtiyaç sahibini sevindirmenizde, annenin çocuğu
için uykusuz kalmasında, birilerine küskün olduğunuzda gururu bir kenara bırakıp barışmak için
ilk adımı atmanızda, sevdiklerinizin huysuzluklarına katlanmanızda hep o sihirli duygu, sevgi
gizlidir.
Sevgiyi yaşatmak gerek. Onu beslemek, ilgilenmek gerek. Nasıl bir çiçeği sulamazsak solarsa
sevgi de beslenmezse yavaş yavaş erir, solar. Ona emek vermek gerekir. Elimizi çabuk
tutmalıyız. Ömür geçip gidiyor. Yaradan Rabbimizin bize sunduğu bu güzel hediyeyi O’nun
istediği şekilde kullanıp, çevremizdekilere sevgimizi vermeli, onları mutlu etmeliyiz. Yaşadığımız
hayatın hakkı ancak bu şekilde verilebilir.

Okuyup, Yazalım.

Dediler ki ”Artık yazma!” Ben o zaman yazmaktan
azıcık soğudum. Böyle doğru değil, bırak dediler.
Sanki yazmak sadece bana bunu söyleyen zat-ı
alilerine mahsusmuş gibi. Hem önce dediler ki;
sen güzel yazıyorsun, devam et. Hem de sonra
bırak yazma, doğru değil. İnsan illa süslü laflar
peşinde mi koşmalı? Vay be adama bak(ya da
kadına), ne usturuplu, ne süslü etmiş mi
dedirtmeli? Yoksa amaç başka şeyler mi? Yazanın
meramını anlatması, paylaşması, mesaj
verebilmesi değil midir önemli olan? Dilimizin
güzel kullanılması değil midir? Kime güveneceğiz,
şaşırdık artık. Ben de inadına zihnimde, kıyıda
köşede kalmış bütün kelime kırıntılarını toplamaya çalışıyorum, bunda ısrar ediyorum. Sağdan
soldan yapıştırıp yamıyorum. Ortaya belki şekilsiz, saçma birşey çıkıyor. Alakasız renkler, desenler yanyana gelmiş. Bir bütünü oluşturmuyor. Yamalı bohça gibi. Aslında bu tür yazılar benim zaman zaman içine düştüğüm ruh halini yansıtıyor. İnsanlarla anlaşamayıp, kendini ifade edemeyince yazmaya sığınmak iyi bir ilaç oluyor. Kim ne derse desin birilerinin illa da okuyup yorum yapması için değildi bütün bunlar. Kimsenin beğenisine sunmak değildi amacım. Bilinmiyor mu, yazma işi yazının icadından beridir var. Bir çeşit anlaşma, iletişim şekli.
İnsanlar bir araya gelince çoğu zaman ne olur? Bir düşünelim. Önce kendi dertlerini, günlük
telaşlarını anlatırlar. O konular bitince başkalarının dertlerine gelir sıra. Yani biraz dedikoduya
dalarlar farkında olmadan ya da bilinçli olarak. Dedikodu yapmayalım dese birisi, diğeri hemen atılır: Biz doğruları söylüyoruz, yalan yok ki bunda. Halbuki bal gibi de gıybettir yaptıkları. Konuştukları yalan olursa eğer bu daha kötü bir şey ki iftiraya girer. Bazen insan kendisi istemese bile karşısındaki yüzünden gıybetin içinde buluverir kendini. Ziyan ettiğimiz bir yudum çayın bile hesabının sorulacağı, attığımız sert bir bakışın bile hesabını vereceğimiz bir alemin yolcusu olduğumuz aşikar iken bizler nasıl oluyor da böyle gaflete dalıp başkalarının aleyhinde verip veriştiriyoruz? Aslında neden insanların gıybete bu kadar meraklı olduğunu düşününce bulmak zor değil. Çünkü insanlar asıl önemsenmesi gereken meseleleri bir kenara bırakıyorlar. Başkalarıyla uğraşacağına kendi eksiklerini giderme yolunu değil de kolay olanı tercih ediyorlar. İnsan biraz da kendi kusurlarını başkalarının gözünde en aza indirgemek ve kendi vicdanını rahatlatmak için bu yola başvuruyor.Toplumu olarak zaten kızmaya, atıp tutmaya biraz meyilliyiz.
Bu gıybet konusu acaba niye aklıma geldi. Dedim ya sağdan soldan kırıntıları topladım. Bir anda en çok yapılan hata olarak bu hatırıma geldi. Bir konu daha var. O da şu ki; gerek aile içerisinde
gerekse arkadaş veya iş ortamında en çok karşılaşılan sorunlardan biri de insanların diğerlerinin yaptıklarını beğenmeyip sürekli, ya da sık sık diyelim eleştirmesi. ”Bugün de mi bu yemek var. Artık doğru dürüst bir yemek yap.” ”Bu raporun şurası olmamış, al bunu tekrar yaz.” ”Şakir Bey bu gün de geç kaldınız.” ”Şekerim şu elbisen demode oldu. Bence bunu giyme artık.” ”Oğlum o saç ne öyle? Doğru dürüst tarasana.” ”Kaşının üstünde gözün var.” ”Bu kahve çok şekerli”… Bence toplumun bu tür hastalıklarının çaresi öncelikle insanların kendilerini düzeltmeye çalışmalarıdır. Evet bu herkesçe bilinen ama uygulamada zorlanılan bir durum. Zaten önemli olan da zor olanı başarmak değil midir?
Benim naçizane önerim var desem. Benceee, insanlar çok konuşmak yerine biraz da okumayı, hatta yazmayı deneseler. Okumanın zevkine eren bir insan gereksiz konuşmaları zamanla bırakacaktır, eminim. Ufku müthiş genişleyecektir. Sonra yazmaya başlarsınız. Alışınca o da çorap söküğü gibi gelir. Bir konuda duygularınızı yazmakla işe başlarsınız, size güzel ve çirkin gelen şeyleri yazarsınız.
Anılarınızı yazarsınız. Kafanızda kurguladığınız hikayeyi bile yazarsınız. Çocuklarınıza, dost ve
akrabalarınıza okuyup, yazmalarını önerirsiniz. Bir de bakmışsınız ki çok okuyan ve yazan bir toplum olmuşuz. Yazın sahillerde turistlerin kitap okuduğunu hayranlıkla seyrettiğimiz gibi yurdum insanının da otobüste, trende, köyün söğüt ağacının altında veya kıraathanesinde, büroda on dakikalık molalarda, akşamları evlerinde tv. açmak yerine çoluk çocuk birşeyler okuyup yazdığını görsek hiç fena olmazdı bence. O zaman Galip Amca kızını 15 yaşında kocaya vermez, Ayşe Teyze komşularıylabir araya geldiğinde açıp kitap, dergi okurlardı, gelinini çekiştirmek yerine. Birlikte  okudukları Kur’an-ı Kerim’in mealini de okurlardı. Okul arkadaşı Cem, Cengiz ve Ahmet internet kafede oyun oynamak yerine okuma yarışına girerlerdi…Bir düşünsek okuyup, yazmak güzel ülkemizin güzel insanlarını ne kadar değiştirir…

Annelik Hiç Bitmez.

Bugün takvim yaprağında ”Her gün Anneler            
Günü’dür.” diye yazıyordu. Anneler için bir gün
verilmesi, hatırlanması güzel. Ama onlar her
an saygı ve sevgiye layık. En kutsal görev,
annelik kadınlara verilmiş.
Gerçekten bir anne için ”Her gün Anneler
Günü.” Anne yüreği yavrusu için her gün titrer
durur. Yaralıdır, yanıktır. Gece, gündüz kıvranır
yavrusu için. Yavrusu yaşlansa, 40-50 yaşına
da gelse onun için endişelenir. Asla bırakmaz,
her an, ihtiyacı olsa da , olmasa da yanındadır. Hiç bitmez annelik onun için.

Karşılıksız sevginin en güzel, en somut örneğidir. Geceleri uykusuz kalmak, gündüzleri yorulmadan
yavrusu için koşuşturmaktır. Onu dünyaya getirirken ve büyütürken çekilen sıkıntıların, meşakkatlerin
hiç bir önemi yoktur. Yeter ki sağlıklı, hayırlı bir evlat olsun. Hatta sağlıklı olmasa, hasta, sakat olsa
bile evladı annesi için dünyanın en güzel varlığıdır. Allah korusun, böyle bir durumda daha yanıktır,
daha yaralıdır, hassastır yüreği. Bizi belki yarı yolda bırakmayan tek insan annemizdir. 9 ay kanıyla,
canıyla besler, taşır karnında. Sonra binbir acıyla doğurur. Sütüyle beslemeye devam eder. Tutar
elinden ilk yürüdüğünde. Onu koruyup, kollamak en birinci vazifesidir. Bir sessiz çığlıktır annelik,
kendi varlığından geçip yavrusunda fani olmaktır.

Bazen güzel evlatlar yetiştirmenin onuru,
mutluluğudur. Bazen de yıllar sonra dövünmektir, pişmanlıktır, keşke yavruma daha farklı
yaklaşsaydım, onu daha güzel büyütseydim, ona sahip çıksaydım demektir.
Öyle anneler vardır ki gözü hiç bir şey görmeden kendini tehlikeye atar. Yeter ki canı, ciğeri
yavrusuna bir zarar gelmesin. Bir anne tanıyorum. Eşinden ayrıldıktan sonra çocuklarını bir daha
görememiş, göstermemişler. Yıllarca onların hasretini büyütmüş içinde. Yıllar sonra ayrıldığı eşi
öldükten sonra görebilmiş ancak. Onların büyürken geçirdikleri aşamaları hiç görememiş.
Ellerinden tutup okula götürememiş. Buna karşılık, 2. evliliğinde eşinin ilk eşinden olan kızını
bebeklikten itibaren büyütmüş. Üvey kızına kendi kızı gibi sahip çıkmış. Adeta yasaklı olduğu, uzun
yıllar göremediği kendi kızlarının yerine onu koyup bütün sevgisini ona adamış. Allah’ın verdiği bu
annelik duygusu ne kadar güçlü, ne kadar eşşiz. Okuduğum bir habere göre , 60 yıldır özürlü kızına
bakan fedakar bir anne yılın annesi seçilmiş. Daha kimbilir ne fedakar anneler var. Bu örnekler
dünyada hayat devam ettikçe hiç bitmeyecek. En küçük bir hayvandan, mahlukatın efendisi olan
insanoğluna kadar annelerin kahramanlığı devam edecek…
Biraz aceleyle yazılmış bu yazı anneleri anlatmaya yetmez elbette. Bütün annelerin önünde saygıyla
eğilmek lazım. Sözü fazla uzatmaya gerek yok.
Söz Sultanı’nın bir hadisiyle burada noktalıyorum:
Bir adam, Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme gelip, şöyle dedi:
“Ey Allahın Resûlü! Kendisine iyilik yapmaya kim daha lâyıktır?”
“Annen, sonra annen, sonra baban, sonra yakınlık derecelerine göre diğer yakınların,” buyurdu
Ebû Hureyre radıyallahu anh Buhârî.

Öyle Bir Geçer Zaman ki…

Ruhum, nefsim bunu böyle bilesin:
Öyle bir geçer zaman ki; sular durulur, fırtına diner, ılık bir meltem ferahlatır bütün kasvetle kararan gönülleri. Bir gün unutulur gider bütün üzüntüler. Rabbin huzurunda iki büklüm edilir dualar.
Gözyaşları ıslatıp, süzüldükçe yanaklardan akar gider sıkıntılar, dertler de. Yüreğindeki kara bulutlar dağılır gider bir gün, tıpkı yağmurdan sonra güneşin açması gibi. Hiç ummadığın bir yerlerden bir huzur iklimi kuşatır çevreni, bir ışık sana yol gösterir. Sıkıntıyı da, ferahlığı da veren ancak ve ancak Rabbindir…
Öyle bir geçer zaman ki; ektiğin fidanlar bir bakmışsın kızgın güneşte gölgesine sığındığın
kocaman ağaçlar oluvermiş. Meyveler vermiş, dallarında kuşlar, sincaplar barınır olmuş. Bahar
gelmiş, gelin gibi beyaz çiçeklere bürünmüş, hazan mevsimi gelince de yeşil yaprakları sapsarı,
kupkuru hale dönüşerek, dökülüp yerlere yayılmış. Sarı yapraklar halı gibi kaplamış her yeri. Sonra yine ilkbahar ve yazdan sonra tekrar sonbahar. Böyle sürüp gider, hiçbir şey aynı kalmaz bu âlemde.
Senin halet-i ruhiyen gibi sürekli değişir tabiat ta. Bir canlanır, neşe içinde. Bir solar, hüzün türküleri mırıldanır, kış uykusuna yatar. Değişmeyen, eskimeyen bir tek O vardır. Âlemlerin Rabbi vardır.
Öyle, öyle bir geçer zaman ki; çağırılmışsın bir gün O’nun huzuruna, ilahi fısıltılardan başka bir şey duyulmaz o zaman. Kopup, sıyrılırsın bütün fani varlığından. Yalnız, yalnız O’nu soluklarsın bütün ruhunla. Eğer rıza yolundan ilerlemişsen, O’dan gelen her şeye boyun büküp, senden istenileni yapmaya çalışmış, rolünü iyi oynamışsan işte gerçek huzur, gerçek sevinç ordadır. Gerisi sadece geçici teferruattır.

Beyaz güzellik

Kar…Lapa lapa, yumuşacık yağan kar. Toprağın üzerini örtüyor bembeyaz örtü gibi. Sade, lekesiz bembeyaz bir güzellik. Dünyanın kirli yüzünü temizliyor herbir kar tanesi yavaşçaa. Kar taneleri üst üste diziliyorlar yere indiklerinde. Gökyüzünde birbirlerine değmeden salına salına inerken aşağıya, herhalde birbirlerine söz veriyorlar birleşip toprağa meydan okuyacaklarına, onu kuşatacaklarına. Bazen korkutur insanları bu uçsuz bucaksız beyazlık. Bazen de sadeliği, temizliği hatırlatır gören gözlere. Gökyüzünde güneşin silik parıltısı…
Karın beyaz yüzü gökyüzüne de yansımıştır, yerle gök uyum içinde. Soğuktur kar, sızlatır ama ferahlatır aynı zamanda. Serin, buz gibi teneffüs edersiniz havayı. Yürümek ayrı bir zevktir karda. Basarken ayağınızın altında gıcırdadığını hissedersiniz karların. Dönüp ayak izlerinize bakarsınız, elinize alıp dokunursunuz.
Soğuk güzelliği dokunarak ta hissetmek istersiniz. Çocuklar okula gidiyor karlı yollarda. Kiminin ayağında lastik ayakkabı. Onlar köy çocuğu, alışıklar karın soğuğuna. Hamile bir kadını hastaneye yetiştirmeye çalışıyorlar, karda zorlukla ilerleyen arabayla. Derken, bir bebek çığlığı inletiyor beyaz örtülü ovaları, dağları. Askerler düşmanla karşılaşmak için yürüyor karlı dağlarda yılmadan. Bazen şehit kanları kıpkırmızı süslüyor dağlardaki beyazlığı. Uzaklarda kurtlar uluyor. Ormanda ağaçların dalları neredeyse yere kadar eğilmiş karların ağırlığından. Hiç bir çiçek açmıyor, her yer düz beyaz diye düşünürken birden umutları yeşerten kardelenler fışkırıyor yerden inatla. O zaman anlıyorsunuz ki hiç bir zaman umutsuz yaşamamalı insan. Tabiatın ardındaki gizli el anlatıyor işte bize, yol gösteriyor. Herşeyle dost olmayı öğretiyor.

Ben Mutluyum!

Sağlığım yerinde olduğu için mutluyum.
Dahil olduğum bir ailem, ilgilenebileceğim çocuklarım olduğu için şanslıyım.
Ara sıra sıkıntı verse de güzel bir işim olduğu için yine şanslıyım. Sevdiğim dostlarım, güvenebileceğim komşularım olduğu için de mutluyum. Yine ilgilenebileceğim öğrencilerim olduğu için mutluyum. Her ne kadar bazen üzseler de.
Beni sayısız nimetlerle peşin ödüllendiren Rahmeti sonsuz Rabbim olduğu için de gerçekten çok şanslıyım. Çok merhametli, sabırlı, kırmayan, incitmeyen, şefkatli, bizlere düşkün bir Peygamberim olduğu için mutluyum. Dua edebildiğim, alnımı secdeye götürebildğim için şanslıyım. Çok güzel bir manevi daireye dahil olduğum, ya da beni aralarına aldıkları için müteşekkirim. İşitebildiğim, tat alabildiğim, görebildiğim, yürüyebildiğim için, nefes alabildiğim için şükrediyorum.
Yağmuru hissedebildiğim, denizin dalgalarıyla dans edebildiğim, rüzgarı soluduğum, doğan ve batan güneşin zihnimde resmini çekebildiğim için, bir kediyi okşayabildiğim, bir çocuğu
sevebildiğim, rengarenk çiçeklerin parlak taç yapraklarına dokunabildiğim, denizin altında
rakseden balıkları arkadaş edinebildiğim, çeşit çeşit lezzette nimetleri tadabildiğim ve hepsinin ardındaki sonsuz ilim, sanat, rahmet Sahibini hissedebildiğim için en şanslı varlığım.
Ve… Bunların hepsinin bana emanet verildiğini, bir gün elimden alınacağını bildiğim, ama inşallah öte dünyada çok daha mükemmel nimetlere sonsuz kavuşacağım için BEN MUTLUYUM!

Ağlamak nedir?

Ağlamak acizlik değil, aslında güzel, insani bir olay. İnsan ağlarken utanmamalı, ister erkek, ister kadın olsun. Ağlamak gönülden gelen sızının, kalp yarasının ifadesi.
Gidenlerin arkasından üzüntüyle, bazen de yaşadığın sevincin yansımasıyla ağlamak. Çaresiz kaldığın, başvuracak hiç bir kimse olmadığı zaman ağlamak, acını göstererek. Uzak diyarlarda, kimsesiz kaldığında, sevdiklerini özlediğinde ağlamak. Bazen de pişmanlıktan ya da kendini anlatamadığında ağlamak. Ezildiğin, horlandığın zaman ağlamak. Bedeninin bir yerine zarar geldiğinde ağlamak, ne kadar aciz olduğunu idrak ederek. Hatta nedenini bilmeden öylesine ağlamak. En güzeli huzur-u İlahide ağlamak, seccadeyi ıslatıp, dua dua yakararak.
Ağlamak sığınmak, başını bir yerlere yaslamak, içerdeki yangınları söndürmeye çalışmak.
Ağlamak; volkan gibi duyguların coşkusu, hassas kalplerden gelen sıcak bir esinti.
Umutsuzca ya da umutla ağlamak, ne olursa olsun o güzel birşey.

Zor zamanlar

Bazen istenmeyen olaylar üst üste gelir ya. Böyle zamanlarda sadece durup seyretmek, sabır dilemek en doğrusu. Sen beladan kaçarsın ama o seni gelip bulur. Sakin olmak ne kadar zor olsa da onu başarmak işte gerçek baba yiğitlik bu olsa gerek. Son zamanlarda yaşadığım olumsuz örnekler beni biz kez daha düşündürdü. Bazen hüzün üstüne
hüzün geliyor. 10 yıldır beraber çalıştığımız bir öğretmen arkadaşım Ankara’ya ailesinin yanına gitti. Bir daha geri dönmeyecek bu şehre, en azından uzun soluklu yaşamayacak burada, misafir olarak gelebilir ancak. Hüzünlü, yaralı gitti. Aylardan beri çatırdayan yuvasının mücadelesini verdi. Olmadı. O küçük, şirin kızını da alıp uzaklaştı ona ızdırap veren bu şehirden. Seni özleyeceğim canım arkadaşım.

Haberlerde duyuyoruz bilmem kim nerede sekiz yaşında bir kızı öldürmüş. Bir başkası trafikte terör estirmiş kaç kişinin ölümüne ya da yaralanmasına sebep olmuş. Şu şunun, bu bunun canını yakmış, kuyusunu kazmış, dedikodu etmiş. Ne oluyor bu topluma, bu insanları anlamakta zorluk çekiyorum. Öğrenciler basit meseleler yüzünden tartışıyor. Yeni nesil hemen işi kavgaya dönüştürmeye meraklı. Yardımcı olayım dedim, ben de suçlu duruma düştüm. Taraf tutuyormuşum. Bu gençler yarın bizim bıraktığımız yerden devam edecekler. Memleketi idare edecekler. Onları iyiliğe yönlendirmek değil mi önemli olan? İtiş kakışla kim ne kazanıyor? Problemleri sürekli dile getirmekle, karşı tarafı suçlamakla sorun halloluyor mu? Daha mı iyi oluyor? İnsanlar biraz sorunlardan geri dursa, sabırlı olsa ne kaybeder? Ne kaybeder herkes kendini düzeltmek için çalışsa? Bir gülümsemenin bile ne güzel sonuçlara yol açtığını bilse? Dua etmenin, acizliğini kabullenmenin değerini bir anlasa. Biz çok konuşmayı seven bir milletiz. Oysa bir konuşursan, iki dinleyeceksin denmiyor mu? Ya hayır söyleyin, ya da susun demiyor mu Efendiler Efendisi(SAV)? Peki ya anne babalar? Çocuklarına olumlu mesajlar vermek, örnek olmak görevini niye unutuyorlar? Almaktan çok vermeyle insanın mutlu olabileceğini niye aşılamıyorlar?

Şimdi uyanık olma zamanı. İyi niyet bazen işe yaramıyor. Merhametten maraz doğuyor. Bütün sorun bencillik ve saygısızlıktan kaynaklanıyor. Bazen de öyle insanlar var ki çirkeflik yapmak için elinden geleni yapıyor. Oysa farkında değil hem kendi dünyasında hem de başkaları için ne yıkımlara sebep olduğunun. ”Çirkefe taş atma üstüne sıçrar.” Fazla söze gerek yok. İşte  atalarımız ne güzel özetlemiş. Bu zamanın fitnelerinden, belalarından uzak durmak için yapacağımız şey dört elle Efendimizin sünnetine sarılıp, Rabbimize dua etmek. Efendimizin hadisleri o kadar manidar ki, 14 asır öncesinden bizlere hitap ediyor. Rahmet Peygamberi bizim kurtuluşumuz için gözyaşı dökerken bizim hala onun yolundan gitmemekte ısrar etmemiz küfranı nimet olmuyor mu?

  • Mihnet, bela, musibet artacak, rahat ve huzur kalmayacak, kimse eliyle bunları önleyemeyecek. İlim azalacak, cehalet, anarşi ve cinayetler artacak, adam öldürmek hafif bir suç sayılacak. İnsanlar kötülüklerden birbirlerini sakındırmayacak ve iyiliği emretmeyecekler. Dedikodu yaygın bir hal alacak.
  • Kim, bir Müslümanın sıkıntısını giderip, onu sevindirse, Allahü teâlâ, kıyamette en sıkıntılıanlarda, onu sıkıntılardan kurtarır.
  •  Kim bir müslümanın ayıbını görür de bunu gizlerse, sanki diri olarak gömülmüş bir kız çocuğunu kurtarmış gibi ecir almış olur. İnsanların en hayırlı, en değerli olanları, insanlara en faydalı olanlarıdır.

Masal ya da Kabus

Her masal güzel bitsin isteriz. Ama bizim elimizde değildir. Bazı masallar insanı öyle meşgul
eder, öyle sürünür gelir ki peşinden sen kurtulmak istersin, o seni kovalar. Kaçamazsın. Yoksa o masal diyarındaki labirent gibi sonu gelmez yollarda kaybolursun, daha önce hiç görmediğin yaratıklar seni hapseder. Dışarıdan çok mükemmel, güzel gördüğün o masal alemi aslında içine girince o kadar korkunç bir kabustur ki uyanmak istersin ama uyanamazsın. Yine de umudunu kaybetmemelisin. Mutlaka bir çıkış yolu, nefes alacak bir yer vardır. Kesin çözüm her şeyi bir çırpıda savurup atmak, önünde, arkanda seni saran hayal perdesini korkmadan yırtmak ve bu kabustan kurtulmaktır. Kesin çözüm net, kırmızı bir çizgi çizmektir. Bir daha da o çizginin içine girmemektir. İşte bu sayfalardaki anlatılan masallar artık burada bitti. Şimdi gerçeğe dönme, nefes alma, dinlenme, Rab’le yüzleşme, derin bir  muhasebe yapma zamanı.

Çocuklarımız

Bu yazım buraya yakışmayacak, biliyorum.. Çünkü umutsuz yazılar yazmak istemiyorum.
Yazmanın da ne faydası varsa? . Bunaldım artık . Bu duvarlar bazen o kadar sıkıyor ki beni. Sanki cendere görevi görüyor. Kaçasım, gidesim geliyor bir yerlere. Şu evdeki iki tane genç kız yok mu? Beni çok bunalttılar. Ne yapsam yaranamıyorum. Ne pişirdiğim yemekler, ne her gün odalarını toplamam, istediklerini alıp getirmem…hiç bir şey onları memnun etmiyor. Ben de mi böyleydim onların yaştayken? Ben de mi durmadan annemin kalbini kırardım?

Bir yandan bazı alışkanlıkları kazanmaları için uğraşırken ve de gerçekten de kazandıkları için sevinirken, diğer yandan bana olan kaprisleri yiyip bitiriyor beni, içimi dışımı oyuyor da oyuyor. Matkap gibi. Bu devirde en zor şey çocuk yetiştirmek, anne olmak. Biz küçükken basit şeylerden memnun olurduk. Ama şimdiki nesli memnun etmek mümkün değil. Çünkü her istediklerine çok kolay ulaşıyorlar. Yokluğu bilmeyen varlığı da takdir edip şükredemez. Sevinmeyi bilmiyor bu çocuklar. Yetinmesini bilmiyor. Çünkü onlara öğretilmedi. Onlar yeni bir şey alınması için bizim çocukluğumuzdaki gibi sırasını beklemedi. Önce falanca borcun ödenip sonra bayramlık alınması gerektiğini bilmedi hiç. Zaten bayramlık alınmasına da sevinemedi onlar. Çünkü istedikleri her an yerine getiriliyordu. Bayramı beklemeye gerek yoktu. Biz gençliğimizde TRT’ de eğlence programı veya film başlasın diye beklerken ya da TRT radyolarında bilmem hangi müzik programının saatini beklerken onlar kanallar arasında zaping yapmaktan, istedikleri müzikleri internetten indirmekten kendilerini alamadılar. Paylaşım sitelerinde mesajlar atıp, ona buna yorum yaparken gerçek dostlukları kuramadılar. Küçük çocukken de çıkıp sokakta arkadaşlarıyla yakantop, saklanbaç, tombilik hatta
evcilik oynamayı öğrenemediler. Dışarıda arkadaşlarıyla koşup ta açık hava ve güneşten yanakları kızarmadı. Evde bebekleriyle oynamayı tecih ettiler. Alınan çeşit çeşit oyuncaklardan da çabuk bıktılar. Bizim gibi bez bebeklerle, naylon bebeklerle oynamadılar. Babalarının yaptığı tahtadan oyuncakları hiç tanımadılar. Biz öğretmenin verdiği ödevi araştırmak için kütüphanede kitap tozu yutarken onlar bir tıkla doğruluğuna her zaman güvenilemeyen bilgilere internetten kolayca ulaştılar. Biz bir parça bilgi öğrenmek için koşturduğumuz için onun kıymetini gerçekten takdir ederken , yazmak için elimiz kolumuz yorulurken onlar milyonlarca bilgi ellerinin altında olduğu için kıymetini bilmediler ve de yazıcıdan çıktı alıp beş dakikada hazır ettiler ödevlerini. Bizler Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu, Gülten Dayıoğlu’ nun kitaplarını okurken, onlar beğenmedi öyle her kitabı. Zaten sınavlara hazırlanmak için test çözüp ders çalışmaktan kitap okumayı hep tatile ertelediler. Bizim çocukluğumuzda bir kaç dükkanla alışverişimiz sınırlıyken onlar devasa AVM lerde gezdiler. Her mağaza veya dükkanı beğenmediler. Bizler annemizin taze sebzelerle pişirdiği yemekleri afiyetle yerken, onlar bizim pişirdiğimiz yemekleri beğenmedikleri takdirde dışarıdan pizza, hamburger, pide veya buzluktaki dondurulmuş gıdaları yemeyi tercih ettiler.
Daha şu an aklıma gelmeyen birçok şey var belki. Yaşam şartları çok hızlı değişiyor. Teknolojinin hızı ise başımızı döndürüyor. Her şeye ulaşmak daha da kolaylaşıyor durmadan. Ama eskinin lezzeti, sevgisi, değeri yok şimdilerde. Her şey donuk, sönük bence. Nesiller duygusuz, davranışları ölçüsüz. Kendi çocuklarım ve herkesin çocukları için dua ederken, onlar için gözyaşı dökerken hangisi daha iyi diye sormadan edemiyorum. Kibrit kutusu ve boş makaralardan yapılmış oyuncak araba mı yoksa uzaktan kumandalı hatta şarzlı heryere tırmanan, oyuncak dükkanlarında çocukların babalarına ne yapıp edip aldırdığı o gıcır gıcır oyuncak araba mı?

Ben buyum.

Ben doğmadım bunlar için. Eğreti yaşamak için doğmadım. Hep rol yapmak, çabalayıp
çırpınmak için, umutsuz sonlar yaşamak için doğmadım. Ben onların bana biçtiği kıyafeti
üzerime çekiştire çekiştire giymeye mecbur değilim. Ben çocukken okulda onların bana zorla dayattığı eğitimi talim etmek, sonra da ille de onların gösterdiği mekânlarda ve kısır döngünün içinde yok olup gitmek zorunda değilim. Ben çevreme yarım yamalak değil, bütün potansiyelimle verimli olmak istiyorum. Ben fabrikadan çıkmış gibi tek tip olmak, onlar gül deyince gülmek, ağla deyince ağlamak, uyu deyince uyumak, ye deyince yemek zorunda değilim. Beni bir kalıba sokamazsınız. Ben fani, eninde sonunda yok olmaya mahkûm bir varlığım, evet böyleyim. Ama his ve düşünce ufkumla öyle erişilmez, öyle yüksek zirvelere uçarım ki bana ulaşamazsınız.

Bazen bir kaşık suda boğulurum. O kadar hassas latifelerim var. Bazen de engin denizleresığmam, taşarım. O kadar da gözüm yükseklerde. Sığ denizler doyurmaz beni, okyanuslara açılmak istiyorum. Alçaklarda değil, yükseklerde uçmak istiyorum. Ben insanım, çözülmesi gereken bir bilmece. Eğer beni çözemezseniz filiz vermeyen tohum gibi çürürüm. Cam kavanoz içine, demir parmaklıklar içine sığdıramaz, hislerimin, düşüncelerimin etrafına duvar öremezsiniz. Ben alışamam gözlerimi kapamaya, kulaklarımı tıkamaya. Bazen sıkılır, bazen bunalırım. Ama her zorluktan kalkmasını bilirim. Yeter ki isteyeyim, umutla, gayretle sarılayım hayata ve elimdeki nimetlere, imkânlara… Duayla, yakarışla istemesini bileyim. Dayanacak sonsuz kudreti bulayım yeter ki.

Ben niçin geldim bu hayata? Sevgiyle geldim, hamurumda sevmek var, nefret değil. Ben
dosdoğru yaşamak için geldim. Yalanlar ortasında büyümek için değil. Ben mutlu etmek için geldim, mutsuz etmek, işkence etmek için değil. Ben insanlığı çıkabileceği en yüksek tepelere çıkarmak, mükemmelliğe yelken açmak için geldim. Yardımlaşmak, paylaşmak için geldim, hem kendimin hem çevremdekilerin başkalarına ihtiyacı olduğunun farkındayım. Ben atıl yaşamakiçin değil, çalışıp üretmek için geldim.

Ben hem acizlerin âcizi, hem de aşağıların aşağısı bir varlığım. Fakat bunun yanında sonsuz, yüce manevi âlemlere aday bir yolcuyum, eğer gidilecek doğru yolu seçebilirsem… Acizliğimin içinde yukarılara çıkmanın yolunu bulabilirim. Bu tezatlar içinde hakikatleri idrak edebilir, kendi bilmecemi çözebilirsem her sorunun cevabını bulabilirim.

İnsan Bu İşte

İnsan bu. Pek çok tezatı bünyesinde barındırır. Sevgiyi, nefreti, korkuyu, cesareti, gülümsemeyi, ağlamayı, yalanı, dürüstlük ve doğruluğu, cömertliği, cimriliği, acıyı, zevki, vefayı, hainliği….Daha bir çok şey. İnsan çözülmez bir bilmece . Çoğu zaman kendimizi bile tanıyamayız. Akıl almadık hatalar yaparız. Ya da öyle güzelliklere yelken açarız ki bunları bize yaptıran görünmez bir el vardır hissederiz. Eğer gülümsemeyi, sevmeyi, herkese kucak açmayı başarabilirsek herşeyin daha kolay, daha lehimizde sonuçlanacağını bir farkedebilsek.

Az önce saydığım sevgi, nefret, korku, cesaret vs hepsini yaşamalı insan. Hayatında hepsine yer vermeli. Önemli olan nasıl yaşamalı bunları, nasıl yer vermeli bu duygulara hayatında?
Mutlu olmalı insan. Varlık sahnesinde en değerli yerin kendisine verildiği için mutlu olmalı. Hazır bir sürü nimetlere vasıl olduğu için mutlu olmalı.

Nefret etmeli insan. Hainlikten, yalandan, küfran-ı nimete düşmekten, iki yüzlülükten, manevi değerlerine el ve dil uzatanlardan nefret etmeli.

Çalışmalı insan. Yaratıcının verdiği akıl ve beden nimetlerinin şükrünü eda etmek için çalışmalı. İnsanlara faydalı olmak için çalışmalı. Kendine faydalı olmak için çalışmalı.

Korkmalı insan. Her an ayağı kayabilir, bir yanlış yapabilir, zulme ortak olabilir endişesiyle
korkmalı. Çok dikkatli olmalı.

Yardım etmeli insan ihtiyacı olan herkese. Bir gün kendisinin de yardıma ihtiyacı olabileceğini düşünerek. Hayatın yardımlaşmayla döndüğünü bilmeli.

Dua etmeli insan. Duanın var olmanın özü olduğunu bilmeli. Acizliğini hissetmeli. Dua ederek huzuru bulmalı, Yaradanına sığınmalı.

Ağlamalı bir insan. Bazen ağlamanın çok güzel olduğunu bilmeli ve asla ağlamaktan utanmamalı. Ağlamanın kalbin tercümanı olduğunu bilmeli.
Gülmeli de insan, gülümsemeli. Ne kadar olumsuz durumlarla karşılaşsa da bazen
gülümsemenin hayatı kolaylaştıran sihirli birşey olduğunu bilerek elinden geldiğince ona
başvurmalı.
Teslim olmalı bir insan. Bazen ulaşamadığı, gücünün yetmediği olaylar karşısında teslim
olmasını bilmeli.
Paylaşmalı insan. Yediği lokmayı, giydiği ceketi, bilgisini, sevgisini, acılarını, düşüncelerini
paylaşmalı.
Bu öğütleri vermek bana düşmez elbette. Hatalarla dolu bir insanım. Belki dua yerine geçer de bir gün ben de ideal bir insan olabilirim.

Sarıkamış

Bu resimler çok şey anlatıyor, fazla söze gerek yok!

Aralık. 1914. 120-125 bin civarında asker, korkusuz vatan yiğitleri dondurucu soğuğa rağmen
yollara dökülmüştü. Eksi kırka varan soğukta yürüyordu vatan evlatları. Sırtlarında paltoları,
ayaklarında postalları yoktu. 9.Kolordu Sarıkamış Dağlarından, 10. Kolordu da Allahuekber
Dağlarından geçerek Rusları geri püskürtecek, Osmanlıyı tekrar oraların hakimi yapacaktı.
Gündüz başladılar yürüyüşe. Çarıkları donmaya başladı önce. Sonra bütün vücutlarına yayıldı.
Hareket edemiyorlar, adım atamıyorlardı. Sırtlarında incecik gömlekler. Düşmandan daha
tehlikeliydi kar ve dondurucu soğuk. Düşenler oldu yürürken. Düşeni kaldırmak yasaktı. Zaten
mecalleri yoktu. Birer birer dizildiler yol kenarlarına. Kimi oturarak, kimi uzanarak dondu kaldı.
Tek kurşun bile atamadan. Bembeyaz kar kefen gibi sardı, sarmaladı onları. 90 bin civanımız
oracıkta cennete yürüdü. Vatanı kurtarmak, verilen emirlere sadık kalmak için. Dağlardan
kurtlar indi. İnsan eti lezzetliydi. Şehitlerin gözleri kuşlar tarafından oyuldu. Arkadan gelenler
arkadaşlarını böyle görünce zaten moralleri kalmıyordu. Kimi donarak, kimi açlıktan,
kangrenden, kimi de tifüsten ruhunu teslim etti. Rusların karşısına bir avuç erimiz gelebilmişti, onca sıkıntılı geçirdikleri yolculuğa rağmen başları dimdik nişan aldılar. Bitmişti Osmanlı Ordusu. Yapacak birşey yoktu artık. Rus kumandanı Türk askerini teslim alamadığını itiraf etti.

 Evet, tarihler böyle yazar. Bir ihtiras uğruna, boş bir hayal uğruna yok edildi mert vatan
evlatlarımız. Sonradan onları bu faciaya sürükleyen hayalperestler ”Onlar zaten birgün
ölecekti.” diye konuştular. İstanbul’a dönünce halktan gizlemek istediler bu felaketi. Ama
gerçekler er ,geç ortaya çıkacak, Ruslar bütün dünyaya duyuracaktı. Sadece Sarıkamış değil,
Çanakkale, Trablusgarp… Nice kahramanlar hediye etti bu vatanı bizlere. Ne zorluklarla,
çilelerle. Şimdi bizler, en küçük bir sıkıntıya dayanamayan bizler, nasıl cevap vereceğiz, Allahın
karşısında, Efendimizin(Sav) karşısında nasıl duracağız yarın ahirette? Ecdadımızın yüzüne
nasıl bakacağız? Emanetini koruduk, mahrem ellere dokundurmadık, entrikalar çevirenlere göz açtırmadık, bu vatanda Allah’ın, Peygamber’inin(Sav) adını yaşattık diyebilecek miyiz?

Hastayım

Yine bu günler hastayım. Yüreğim buruk,çaresiz hastayım. Günün hoyrat, tezatlarla dolu, aciz kaldığım dünyasında kendime küçük, nefes alabilecek bir yer bulma umudu içinde çırpınıp duran aciz bir kul olarak…hastayım.


Ömrümün sonbaharı gelmiş artık. Dalları kuruyan,sararmış yaprakları dökülen ağaçlar gibi ben de saçlarına aklar düşmüş, gençlik zindeliğini yitirmiş, göz kenarlarındaki çizgiler gitgide daha da derinleşmiş orta yaşların tam ortasında ağır, sessiz ilerliyorum.
Sarsıntılara dayanamıyor,eğilip bükülüyor, kendimi hazan rüzgarlarına teslim ediyorum. Başımı delip oyan çivi gibi baş ağrım, kaldıramadığım vücudumla oradan oraya sürükleniyorum. Bunca ağrı acı içinde anlıyorum ki bu vücut bana ait değil. Kayıp gidiyor benden yavaş yavaş.
Konuşmak istiyor konuşamıyorum Sadece gülümsüyorum herkese. Sıkıntımı anlatamıyorum. Bir de böyle yazıyorum. Ne getirir, ne götürür bilmiyorum. Bana verilen emanetin sorumluluğu altında vicdanen eziliyorum. Bari elimi açıp dua edeyim, acizliğimi arz edeyim diyorum onu bile beceremiyorum. Üzerimde ağırlık, pişmanlık ve yorgunlukla ömrümün son demlerini yaşıyorum.
Hiç batmasın istediğim güneşimi artık ufuk çizgisine yaklaşmış, ışığı solmaya yüz tutmuş olarak seyrediyor, umutlarımı tüketiyorum. Bu bitkinlik, bezginlik içinde sanki hiç o gençliği yaşamamış o dinç, hareketli, coşkulu hayatı tatmamışım. Sığınacak bir liman arıyorum çaresiz. Ve umutlarımın bittiği son anda O’nu duyuyor, hissediyorum. İliklerime kadar hissetmek istiyorum. Elimi uzatıyorum O’nun sonsuz ışığına. Herşeyin bittiği yerde sadece O var. Onun sonsuz rahmetinin bizi sarmaladığını hatırlıyor, tıpkı başını annesinin kucağına yaslayan çocuk gibi emniyet içinde O’na yöneliyorum.

Hazan Mevsimi

Ben bir söğüt ağacıyım şehrin ortasında, parkın içinde. 50-60 yıllık varım. Dallarım yönelmiş dört bir yana. Yazın kızgın güneşinden kaçan insanlar benim gölgemde serinlemişler. Çocuklar saklanbaç oynamışlar etrafımda. Ama artık kimse gelmiyor yanıma.Yaşlandım, sarardı yapraklarım, döküldüler birer ikişer. Sonbahar değil aslında. Çevremdeki komşu ağaçlar, fidanlar yemyeşil. Hüzünle seyrediyorum onları. Sonum geliyor yavaş yavaş. Kuruyorum. Belki bir kaç gün içinde görevliler gelip kesecekler. Yerime taptaze bir fidanı dikecekler. Oysa kimler gelip geçmişti, sevgililerin sırlarına ortak olmuştum. Yaşlı amcalar bana yaslanarak soluklanmıştı. Çocuklar vardı koşuşan. Teyzeler akşam üstleri piknik bile yapıyorlardı, görevliler görmesin diye de etrafı sürekli kolaçan ediyorlardı. Ne güzel günlerdi. Bazen gece yarısından sonra sarhoşlar ellrinde içki şişeleri, şarkılar söyleyerek içerler ve sonunda sızıp kalırlardı benim dibimde. Şimdi artık onlar bile gelmiyorlar.

Bense Hasan’ların çiftliğimde simsiyah güçlü mü güçlü, iri yarı bir atım. Güçlüydüm ve iriydim desem daha doğru olur. Çocuklarım oldu boy boy. Hepsini büyüttük Hasan’la beraber. Mutlu bir aileydik. Şimdi o gücüm, o cüssem kalmadı artık. Dolu dizgin koşamıyorum. Hasan’ın sevgi sözcüklerine karşılık veremiyorum. Israrla uzattığı otları, samanları yiyemiyorum. Hasan bana hep ”Hadi kızım, hadi Sultanım” derdi. Ben onu duyar duymaz koşup, coşardım. Şimdi olmuyor işte. Ümit yok bende. Hakkını helal et Hasan. Gidiciyim ben. Seninle çok güzel günler geçirdik. Ben de 7 yaşındayım. İsmim Mert. Bugün dedemlere geldik. Dedem yatıyor. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Anneannem ve annem başında Kur’an okuyor. Babam başı eğik oturuyor, üzgün. Bense kapıda dikiliyorum. Elimde dedemin hediye ettiği oyuncak araba. Artık kucağına alıp bana masal anlatmıyor dedem. Bana küstü mü yoksa? Sanki başka biri olmuş.Sonra birden Kur’anı bırakıyor annem. Oda hıçkırıklarla doluyor. Babam da kalkıp dedemin battaniyesini yüzüne kadar çekiyor. Kalk dedecim. Senin kucağına bir daha ne zaman oturacağım?

Ben seven bir gencim. Çok sevdim onu. Sensiz yapamam, seni asla bırakmam derdim. O da severmiydi o kadar bilmem. Birlikteyken bulutlarda geziyor, kuşlar gibi cıvıldaşıyorduk.
Şimdiyse yağmurlu bir İstanbul akşamında sokaklarda yapayalnız yürüyorum. Hastaneden, onun yanından dönüyorum. Bitkisel hayata girmiş, umut yok. Yağmurla karışıyor gözyaşlarım. Ellerim cebimde. Ona çarpıp kaçan hız tutkunu BMW sürücüsüne beddualar yağdırıyorum. ”Allah senin cezanı versin! Allah’ım bana sabır ver.” diye dua ediyorum. Denize bakıyorum. Dalgaların arasında bakışlarım kayboluyor. Deniz adeta yutuyor beni, zaman duruyor. Sensiz naparım ben?

Çiçekler soldu, kuşlar sustu, çocuklar oynamıyor. İnsanlar yılgın, bezgin. Gökyüzü grileşti.
Yapraklar döküldü. Şimdi hazan vaktidir. Şimdi duaya yönelme vaktidir. Şimdi solmaz, eskimez Baki olana sığınma vaktidir.

Zaman ve Biz

Her sabah yeni bir telaşla uyanıyorum.Yapılacak işler,anlatılacak konular,muhatap alınacak öğrenciler,arkadaşlar… İlk iş ve en zoru giyinmek. Hele bir de uykunuzu alamamışsanız ‘Allahım bana güç,azim ver’ diye diye sürüklenirsiniz. Kahvaltı etmek güzeldir. Ama şu güzelim çayı alel acele içip yarım bırakıp yola koyulmak yok mu? Ev hanımlarına bazen özenirim, ama fazla değil. Çünkü ev hanımlığını da tattım. Her şeye rağmen yorulmak, hayatın içine atılmak güzel. İnşallah niyetimiz halistir. Dışarıda ayrı,evde ayrı sorumluluk…Kendinizi dinlemeye pek vaktiniz olmaz. Hatta akşam birilerinin size ‘Bugün çok yoruldun bak sana kahve yaptım’ demesini hayal edersiniz.Gerçekleşmese de ne güzel bir hayaldir o. Başkalarının çocuklarıyla ilgilendikten sonra sıra kendi çocuklarınıza gelir. Yapması gerekenleri hatırlatıp durursunuz onlara. İyi anne
rolü oynamaya çalışırsınız. Bazen sizi zorlasalar,üzseler de onların Allah’ın emanetleri olduğunu hatırlar ve sabredersiniz. Bilmiyorum belki de zamanında yaptığınız ne hatalar işte böyle karşınıza çıkıyordur. Duadan,O’na sığınmaktan başka elinizden birşey gelmez.

Akşam bütün işler bitip de koltuğa kendinizi bırakınca düşünürsünüz ‘Bugün faydalı ne yaptım?’ diye.’ Birini sevindirdim mi,bir gönüle girdim mi,vazifelerimin kaçta kaçını yapabildim?’ Peki ya okunacak cüzler,kitaplar,dualar? Bugün az okudun diye kendinize kızarsınız. Daha çok okumayı hep yarına ertelersiniz. Birden hırslanır ve o gece uykunuzdan fedakarlık ederek biraz okumaya karar verirsiniz. Yeterli değildir hiç bir zaman ne yaparsanız yapın. Zamanın en değerli hazine olduğunu bile bile onu ne kadar israf edersiniz. O altından,pırlantadan daha değerli, farkına bir varabilsek…
Ya vitrin seyrederek, dükkan dükkan dolaşarak aradığı kıyafeti bulmak için bütün
gün uğraşanlar, televizyonda dedikodu programlarına veya saçma sapan dizilere bakanlar,
kahvelerde akşama kadar çay,sigarayla gün geçirenler, gezmelerde pasta börek yiyerek biraz da dedikoduyla sözde ağız tadını arttıranlar, internette saatlerce sanal hayatı yaşayanlar….Daha saymakla bitmez. Bu insanlar acaba mutlu mu? Mutluluk nasıl olur? Bunu hiç sorguladık mı? İnsan kendisi için mi, yoksa başkalarının mutluluğu,rahatı için mi yaşarsa mutlu olur? Bunu anlamak için denemek en doğrusu. Ya da yaşayanların durumuna bakabilir, yüz ifadelerinden belki okuyabilirsiniz, tecrübeyle sabittir. Zaman elimizden o kadar hızlı kayıyor ki.

Mutluluğu yakalamak için fazla vaktimiz yok. Aslında mutluluk ayağımıza gelmeyecek, biz onun arkasından koşacağız…

Pişmanlık ve Hüzün

Hüzün sarmış her yerimi.Üzerimde ağır bir örtü gibi.Aydınlık güneşi kapatıp,gri bulutları sürükleyen,yüzümü yalayan soğuk rüzgar gibi.Sonra da damla damla bulutları ağlatan yağmurlar gibi.
Hüzün bir hıçkırık,hüzün mahzun bir bakış,sevdiğini kaybediş.Hüzün bir özlem,bir baş ağrısı,hüzün uzaklar….

Yemyeşil ağacın hastalanıp sararması,tomurcukların çiçek açamadan solması,binbir emekle uğraştığın bahçenin fırtınadan sonraki perişan hali,yavrusunu kaybeden annenin gözyaşları…
Hüzün bitmez. İnsan varoldukça hüzün de var. Aslolan hüzünlerle yoğrulsan da terketmediğin tebessüm ve umut…

Hüzün Peygamberi’nin ümmetiyiz. Hüzün asrının felaketzedeleriyiz.  Rabbim,  Sana havale ediyorum EY RABBİM!  Kırılıp, incinsem de elimden bir şey gelmiyor. Boş lakırdıya gerek yok. Ustaların hazinelerinden damlayan o söz damlaları varken ben boşu boşuna yazıyorum. Artık yazmaya da küstüm….

Pişmanlık ve Hüzün
Zaman çığlık dolu; bu son geceden
Aydınlığa indi bütün kederler
Bir ses ‘uyan’ diyor, ‘ölüm gelmeden
Yoksa seni karanlığa iterler’
Zaman çığlık dolu; bu son geceden
Neden korkuyorum, bilmem ki neden
Kelepçe vurdular, eyvah, dilime
Eski bir ülkede, yitirdiklerim
Toztoprak misâli çöktü elime
Rüyalar içinde getirdiklerim
Kelepçe vurdular, eyvah, dilime
Öksüz kaldı benden hece, kelime
Elim silahlı sermayem: Gurur
Neçiçekler benim; ne ben çiçeğim
Bir gün hesap için divan kurulur
Ayaklar altında kalır yüreğim
Elim silahlı sermayem: Gurur
Korkarım beni de alnımdan vurur
Pişmanlık ve hüzün hep yığın yığın
Bütün varlığımla soyujluyorum
Ortasında kaldım bir bataklığın
Kurtarın dostlarım, boğuluyorum
Pişmanlık ve hüzün hep yığın yığın
Bahçesi harâbe tüm insanlığın
Karşımda yokluğun alev gözleri
Zindanlar içinde zavallı ruhum
Mükâfat mı, bana şu kan gölleri
Yoksa işkence mi, avutulduğum
Karşımda yokluğun alev gözleri
Bana diş biliyor yıllardan beri
Dilene dilene eğilmiş belim
Yüzüm kaktüs yaprağına benzemiş
Bİlmiyorum, neden böyle tembelim
Kim bana ‘çalışma, yaşarsın’ demiş
Dilene dilene eğilmiş belim
Artık görmüyorum, sağırım, kelim
Acaba çıkar mı yollarım düze
Yoksa yokuşlar mı öldürür beni
Birgün kavuşursam belki, gündüze
Talih bir defacık güldürür beni
Acaba çıkar mı yollarım düze
Sonsuzluğa, mutluluğa, denize              Nurullah Genç

Niye?

Bazıları niye bu kadar hırçın?Niye anlamıyor ya da anlamak istemiyorlar?Niçin üstün gelme derdindeler? Bir kere de teslim olmazlar niye?Kasırga gibi ortalığı dağıtmak,seller gibi herşeyi silip süpürmek niye?
Hırçın dalgalı bir deniz mi,yoksa münbit bir toprak mı olmalı? Hırçın dalgalar denizi
bulandırır.Bütün pisliği kıyıya getirir.Toprak ise öyle değildir.Görünüşte ezilmiştir.Herkes çiğner onu.Fakat dünyanın kirini,pisliğini temizler.Toprak o kadar sabırlıdır,cömerttir ve o kadar sessizce işler ki çeşit çeşit bitkileri bütün canlılara sunar.
İnsanoğlu da keşke o hırçın dalgalara özenmese.Kendini gösterme,üstün gelme,başkasını ezme peşine düşmese.Bencil olmasa.Tıpkı toprak gibi teslimiyetli,sabırlı,verimli,uyumlu olsa.Olgun ve mütevazi olmayı denese.

Karanfilim

” Ah benim örselenmiş,incinmiş karanfilim.
Bir sessiz çığlık gibi kırmızı,masum,şirin.
Bu ürkek,bu al duruş,Söyle neden bu vazgeçiş?
Ne oldu ümitlerine,bu ne keder,bu ne iç çekiş?
Sen ki özgürlük kadar güzelsin,sevgi kadar özgür.
O güzel başını uzat göklere,gül güneşlere gül…
Kırılma,küsme sen yine bir şiir yaz.
Çok değil inan az kaldı az.
Bu kadar erken küsme,
Ağlama,ağlama gül biraz….. ” (Mustafa CECELİ)


Yine okulda toplanmış,öğrencileri konuşuyoruz.Konuşulacak çok konu var onlarla ilgili.İnsan bu camiada olunca fikri de, zikri de onlar oluyor.Yine onları anlatmak geliyor içimden…
Adı K… Baba hapisten yeni çıkmış.Anne 2 ay önce kanserden ölmüş.K… bakmış annesine
ölene kadar.Şimdi diğer 2 kardeşiyle birlikte yetiştirme yurdunda.
Adı R…Annesi ölmüş.Evde abisi ve babası var.Abisi askere gidecek.Bütün evin işlerini R…çekip çeviriyor.Daha 15 yaşında.
Adı S…Annesi teyze oğluyla imam nikahlı. S’nin öz babası.Babası sonra kuma getirmiş eve. S…nin evde huzuru yok.O çok çalışkan,olgun,zeki bir kız.Ama mutsuz…

C…;Anne-baba ayrı.Her ikisi de başkalarıyla evli.C…yetiştirme yurdunda kalıyor.
N…;Anne-baba ayrı o da yurtta kalıyor.
Adı Y…Anne-baba ayrı.Annesinin yanındaydı.Annesi birisiyle nikahsız birlikte.Ve Y… utandığı
için’dayım’ diye okulda sözünü ettiği o adam tarafından birgün kötü emellerine alet edilecekken elinden zor kurtuluyor.Şimdi yetiştirme yurdunda…
N…;annesini uzun zamandan beri görmüyor.
M…; o da babasını uzun zamandır görmüyor….
Sözünü edecek çok çocuk,anlatılacak çok dram var.Hepsi 15-18 yaşlarında.Hepsi kırık
kalple,buruk ümitle hayata tutunmaya çalışıyor.Onlar ”örselenmiş,onlar incinmiş,masum…”
Bakışlarında ‘sessiz çığlık’.Onlar taptaze,sevgi bekleyen ellerini bizlere uzatan çocuklarımız. Onlar kucaklanmayı bekliyor, sahiplenmeyi,geleceğe güvenle bakmayı istiyor. Hepimizden alacağı var onların, hepimiz onlara borçluyuz ….

Yalnızlığım

Yalnızım kalabalıklar içinde.Yalnızım.Çevremde
komşular,arkadaşlar,öğrenciler,sokaktaki insanlar,yiyecek peşinde
kuşlar, kediler…Herkes kendi dünyasında yalnız.Herkes apayrıhayatları yaşıyor.Kendi telaşında koşuşturuyor.Kimsenin derdi
uymuyor kimseye.Görünürde hepimizin birbirimize ihtiyacı
var.Görünürde destek oluyoruz birbirimize;birbirimizi
dinliyoruz,paylaşıyoruz.Birlikte gülüp,birlikte ağlıyoruz.Ama bir
noktadan sonra kendimizle başbaşayız.Düşünceler
sarıyor,endişeler,hatalar…Başkaları ne düşünür bilemem;ben
böyleyim.Bu aşırı duygusallık bazen boğuyor beni.Bir türlü yakamı
bırakmıyor.Bazen alıp taa eskilere götürüyor.Kendimle hesaplaşıp
duruyorum.Başkaları ne düşünürse düşünsün;kalabalıklar içinde
sanki daha bir yalnızız.Hepimiz hayat sahnesinde rolümüzü iyi
oynamanın derdindeyiz.Kurulmuş robotlar gibi oradan oraya gidip
geliyoruz.Ve bir gün bize dur bakalım diyecekler;senin vaktin
doldu.Haydi pılını pırtını topla öbür dünya bekliyor seni.Hesap
zamanı şimdi.Hazırlıklı mıyız?
Bu yazdıklarıma bakmayın.Ben içimden geldiği gibi
dolduruyorum.İnsan aslında hiç yalnız hissetmemeli.Her an bizimle
birlikte Rabbimiz var.Yalnızlık değil,gurbet belki.Bu dünyada
ailenin,sevdiklerinin yanında da olsan gurbettesin.Bir şeyler hep
eksik.Sevdiklerimizin çoğu öbür alemde bizleri bekliyor.Derdimiz şu
olmalı ki:Daimi yurdumuza layık olalım,orada utanmayalım….

Öğrencilerim

Geçen hafta bir öğrencimi evinde ziyaret ettim.Annesi ve babannesi
de vardı.İsmini Ayşe diyelim.Ayşe çok temiz yürekli,sevgi dolu,iyi
niyetli bir kız.Daha 9. sınıfta.Dersleri süper değil,ama çok
gayretli.Sıcacık bakışları insanı çekmeye yetiyor.
Ayşe’ler bulunduğumuz şehrin bir köyünde oturuyor.Otobüsle şehre
20 dakika falan.Otobüsten inince onların evine kadar 10-15
dk.yürüdük.Yollar çamurlu.Merkez köy olmasına rağmen bakımlı
değil.Ayşe ilköğretimi köyünde okumuş.Bu yüzden derslerde eksiği
çok.Bu duruma da üzülüyor.Ona gayret ederse,günü gününe
çalışırsa başarılı olabileceğini söyledim.Okulda verilen ücretsiz
etütlere katılmasını tavsiye ettim.Annesi ve babannesi de tertemiz
Anadolu insanı.Küçük yaşta evlendirilirmiş kızlar o köyde.Bir hafta
düğün yapılırmış.Ayşenin tam üç tane kardeşi ölmüş.İmmün
sistemleri zayıfmış.Herhalde ailevi bir hastalık.Bir tek Ayşe
yaşamış.Annesi onun üzerine titriyor.O kısıtlı imkanlarda kızları
rahat okusun,hasta olmasın diye ne yapacaklarını
bilemiyorlar.Babası hastalıktan dolayı çalışamıyormuş.Yerde üç
tane minderin,ince bir halının,taksitle aldıkları bir kuzinenin,bir de
her evde artık olmazsa olmaz eski bir televizyonun bulunduğu
odada minderlerin üzerine oturduk.Ziyaretime çok memnun oldular.

Ben öğrencilere önceden, hiç bir ikram istemediğimi,sadece yarım saat,45 dk. oturup ailelerini tanıyıp,biraz konuşup kalkacağımı söylememe rağmen illede ikram yapmakta ısrar
ediyorlar.Cömert,saygı,sevgi dolu Anadolu insanı işte.İçecek,kuru pasta,kuru yemiş ve biraz sohbetten sonra müsaade istiyorum.Yine
gelmemi,bir daha sefere gözleme,yemek yapacaklarını, bunun sayılmadığını söylüyorlar.Bense biraz mahçup,fakat memnun
ayrılıyorum.Beni otobüse kadar geçiriyorlar.
Ben öğrencilerimi seviyorum.Onlar benim çocuklarım.Hepimizin çocuğu.Onlara faydalı olmaktan başka alternatifim yok.Öğretmenlik hata kabul etmez.Okulun imkanları yabancı dil öğretmek için yeterli değil.Olsun ben onlara elimden geleni verir,hiç bir şey
öğrenmeseler de sevgiyi verebilir,sevmeyi öğretebilirim,diye düşünüyorum.Canım Ayşe’m…Rabbim güzel yazılar yazsın.Onun gibi belki daha da çok ne zorluklarla okumaya çalışan çocuklarımız var.Allah hepsinin yolunu açık etsin.Vatana,millete,ailesine,kendine faydalı bireyler olarak yetişsinler.

Paylaşabilmek

Biz bu dünyaya paylaşmak için geldik.Sevinçleri,acıları,hayır ve
hasenatları,duyguları,düşünceleri,yediğimiz lokmaları,soluduğumuz
havayı,çocuklarımızı,kazandıklarımızı,kaybettiklerimizi….herşeyi.
Okul bahçesinde bağıran minik yavrulara paylaşmayı öğretmeye
geldik.İki yaşına gelen çocuğumuza oyuncağını arkadaşıyla
paylaşmayı öğrettik.Bildiğimiz,bilmediğimiz şeyleri
paylaşmaya,ufkumuzu genişletmeye çalıştık.Dünya alış veriş
yeri.Eğer o alış verişi kendimiz ve çevremizdekiler için karlı hale
getirebilirsek ne mutlu.
Bahçede sabahın köründe karnı aç miyavlayan kedilere,şarkı

söyleyen kuşlara yediğimizden yemekten verdik.Paramızın bir
kısmını ihtiyacı olan insanlar için harcadık.Felaketzedelere
gönderdik.Onların acılarını paylaşmaya
çalıştık.Paylaştıkça,verdikçe daha da mutlu olduk.Veremeyen
insanların mutsuz,huzursuz olduğunu gördük.Bütün umutlarımızın
bittiği anda bize gülümseyen günahsız yavruları,sınıfta yüzümüze
sevgiyle bakan öğrencilerimizi,sabah gülümseyerek ‘günaydın’ diyen
arkadaşımızı gördük.Biz güzellikleri paylaşan bir millet olmaya
geldik.Ecdadımıza layık olmaya,Efendimize(S.a.v) layık olmaya
çalıştık,çalışmalıyız.Biz asil bir
milletiz.Hırsızlık,yolsuzluk,kavga,başkalarını itelemek bize
yakışmaz.Zamanımız çok az ve paylaşacak çok şey,yapacak çok
işimiz var.Kainat sevgi üzerine kurulduysa eğer önce herşeyi
severek,paylaşarak işe başlayalım inşallah.

Çalışmak ama niçin?

Bir yerde okudum.Diyordu ki:”Fakirseniz çalışınız,zenginseniz çalışınız.Mutlu olsanız
da olmasanız da çalışınız.Hayallerinizin boşa çıktığı zaman da çalışınız.Derdiniz ne
olursa olsun çalışınız.Sadakatle ve imanla çalışınız.Çalışmak en güzel ilaçtır,zihni ve
fiziki hastalıkları,dertleri tedavi eden şifa hazinesidir.”Çalışmak ama niçin?
Çaresizlik aslında en kötü hastalık, yani kendini çaresiz hissetmek.Başımıza gelen
sıkıntıları biz o kadar sahipleniyoruz ki herşeyi sanki kendi başımıza çözecekmişiz gibi
sorunların içine dalıyoruz.Ahlar,vahlar bitmiyor.


Çünkü kendi başımıza çözemiyoruz. Bazen başvurduğumuz merciler de bize çareolmuyor.Hatta engel bile oluyor.
O zaman işte bu noktada insanın tavrı,bakış açısı çok önemli.Yönelecek tek bir merci
var aslında:RABBİMİZ.
Biz yeterince iman etsek,Ona yönelsek acaba sorunlar,sıkıntılar hafifler mi, hafiflemez
mi? Bir kere de sabretmeyi denesek.Bakalım ne olacak? Zahiri sebeplerden medet
ummak veya onları suçlamak yerine Allah’a tam anlamıyla tevekkül etsek…Ne gelirse
O’ndan geldiğini yüreğinde hissetmek.Teslim olunca hem insan rahatlar.Her şeyin fani
oldığu,bir gün hem bizim için hem de bütün varlıklar için son bulacağı bu dünyada hiç
birşey için uzun uzadıya yanmaya değmez. ”Ben bu kadar zayıfsam ve bu kadar
sıkıntılara dayanamıyorsam demek ki halimi bilen, herşeyi evirip çeviren Biri var demek
ki.Eninde sonunda beni bu çıkmazdan kurtarır.” diyebilmek ve O’nun istediği şekilde çalışmak…