Veda

Kuşların kanat çırpması kadar anlık bir şey mutluluk.

Bir nefes, bir bakış ve bazen bir ses…

Bir var, bir yok. O kadar çabuk ve o kadar vefasız…

Kapatınca gözlerini sevimli, tatlı, rahatlatan bir düş…

Hayalen de olsa gidip yakalamak onu, tutup sımsıkı sarılmak…

Gözyaşları da mutlu eder en çaresiz anlarında insanı…

Veda etmek ve her şeyi bir kenara itmek de mutluluk bazen,

Çırpınmak, boş yere çabalamak yerine…

Yalanlardan, ön yargılardan, acıyı yaşatanlardan uzaklaşmak…

Veda etmek gerek bazen, hem en doğru zamanda yapmak onu…

Bu bir veda olsun… Şimdilik… Sonu gelmeyen hayallere…

Kızgınım

1528-80cb988e4e5efd084belkis

Kızgınım bu günler… Hele bu günler… Herkese, her şeye…

Kızgınım ihmal ettiğim yıllarım, aylarım, saatlerim, dakikalarım için…

Bu yüzden en çok kendime kızgınım.

Hatalarımı iyileştirmek adına kılı kırk yarmadığım için…

Kaçıp gitmek istiyorum çoğu zaman, bunca sorgulamadan hayatı.

Her gün etrafta yeni bir felaket, yeni bir feryat duymaktan çok yoruldum, çok.

Kızgınım işte hırpalanmış ruhların seslerine, yakarışlarına yabancı olanlara,

Üzgün, mazlum gönülleri basamak yapıp kendi kör zirvelerine tırmanmaya çalışanlara,

Tırmandıkça nasıl da derin çukurlara düştüğünün farkında olmayanlara,

Kendisiyle birlikte çekip düşürdüğü çukurlarda zavallı, sessiz, tepkisiz yığınlara,

Onlara da çok kızgınım. Aklını bir kenara koyup, düşünmekten aciz,

Beş yaşında bir çocuk kadar bile iyiyi kötüyü ayırt edemeyenlere.

Hep kendi bencil, küçük dünyasında yaşayıp, yanı başındaki hüzünlü iniltileri duymayanlara…

Sonra da sözde müslüman geçinenlere, bayram kutlayanlara, namaz kılanlara,

Ev almak, işe girmek için kim bilir hangi ayetleri kaç kere okuyup,

Kur’an’ın hakiki manasından bi haber yaşayanlara…

İyilikleri kötülük, kötülükleri iylikmiş gibi gösterenlere…

Ve ben hakikaten uzaklaşmak, geçmişi, önyargısı olmayan bir yere gitmek,

Belki yok olup buharlaşmak istiyorum…

Kızgınım… Efendimiz(Sav) ”Kızma!” diye tavsiye ettiği halde… Öyle işte…

Damla Damla Rahmet

yağmur

Ufuklar bulutlu, kararmış ortalık…

Usul usul düşüyor yağmur, eriyip gidiyor damlalar… Hiç sesi, soluğu yok  onun… Sessizlik… Sessizliğin melodisi…

Yalnızlık hüzünlü bir ezgi fısıldıyor kulağıma. Yağmur hem ezgileri, hem de sağanak gözyaşlarını getiriyor.

Gönül kırgın… Sislerin arkasından görünüyor bütün alem; narin ve kırılgan, tahammülü yok hiç bir şeye…

Sanki hafifçe bir dokunma kanatacak onu, bir ses paramparça edecek, bir bakış tuzla buza dönüştürecek…

Yağmur yıkıyor hüzünlerimden boşalan yaşları , kederlerimi iyileştiriyor. Yağmurun duası temizliyor yaralarımı…

Rahmet uzanıyor göklerden damla damla…

Rahmet… Allah var, gam yok…

Umutlar Suskun

DSC_0457

Heyecanları ruhundan taşırıp uyanıyordu gözleri sabahın şirin yüzüne.

Ne bir karanlık, ne bir grilik, ne de bir  iç çekiş vardı  hayatında.

Uzanıp tutuyordu elleri rüzgarda dalgalanan saçlarını umutlarının.

Sanki uzanırken gülümsüyordu elleri, mutluluğun adını fısıldıyordu gözleri.

 

Şimdi sararıp düşen sonbahar yapraklarından daha yalnız ve daha sessiz.

Daha hüzünlü damla damla yeryüzüne dokunan hazan yağmurlarından.

Bir kuru gül yaprağı, eski bir not vardı sayfaların arasında hayatının özeti gibi,

Gözleriyle konuşuyor, elleriyle öylece susuyor, bütün vücuduyla ağlıyordu.

Geçmişti hayat, bir selam dahi vermemişti saatler, dakikalar ve o buruk yıllar…

 

 

 

 

Sarıl Bana!

 

sarıll

Sımsıkı sarıl bana. Dostluğunun sıcaklığına ne kadar ihtiyacım var.

Tut elimi! Yolda kaldım, yoruldum ve üşüyorum.

Girmesin aramıza yalanlar ve susmayan kör gururumuz .

Taa uzaklardan gelen bir esinti ol, serinlet yüreğimi… Sarıl bana.

Yakma ateş gibi, yağmur gibi serinlet, bulut gibi gölge ol üzerimde.

Çiğ damlası kadar zarif, gül goncası kadar narin, meltemler kadar hafif,

Sakin ve sıcak olsun ellerin, ılık ve bahar kokulu nefesin…

İşte yine yalnız ve kederliyim, tükendim, anlatamam, sorma sakın.

Kederimi dindir, boşluklarımı doldur, kaybolan beni geri getir. 

Yarım kalan bir şeyler tamamlanırmış sarılınca, yitikler bulunurmuş.

Belki o zaman şu yalan dünya daha bir güzel görünür gözümüze.

Sarıl bana!

Ebedi Bir Hayat İstiyorum

263205FKnj_w(2)

Bunlar ilk gözyaşları değil, ne ilk, ne de son….

Derin, karanlık bir uçurum var önümde.

Gözlerim sislerin arasında, göremiyorum.

Çığlık çığlığa seslensem de kimse duymuyor.

Eziliyorum, yine yılların hüzünleri omuzlarımda.

Yük ağır, doğrulamıyorum ne yapsam da.

Nedir beni bu kadar kederlendiren, üzerimden gitmeyen?

Nedir gitgide hayatı daha da ağırlaştıran üzerimde?

Her yerde yokluk, her yerde bir sona eriş.

Yine hüzün ağlarını ördü, dokunmayın yüreğime.

Yüreğim artık istemiyor biten, giden şeyleri.

Zihnimde uçuşmasın ayrılık cümleleri,

Artık gidenlerin arkasından el sallamaya,

Yalandan gülümsemeye takatim kalmadı.

Bütün güzellikler buruk, hepsi bitip gidiyor.

Dün kanadı kırık bir güvercine ekmek verdim,

Bu gün ölmüş penceremin önünde, o da terk etmiş.

Haykırıyorum ben de İbrahimvari(as);

Bitip gidenleri, yitip yok olanları sevmiyor, istemiyorum!

Bir sonsuz, baki, umutların bitmediği,

Ağlatmayan ve hüzünlerin sarmadığı, sonsuz, ebedi…

Ebedi bir hayat istiyorum.

Ebedi bir hayat istiyorum…

Gideyim Artık Uzaklara

Two-horizons

Gideyim artık uzaklara…Dost olmadı, olamadı bana yakınlar.

Uzaklar, çok uzaklar çağırıyor, gözlerim başka ufuklar arıyor.

Ellerimle, bedenimle tutunamıyorum, sendeleyip duruyorum…

Yine boş kalmış, kurumuş, baktığım gülistanlar, düşmüş bütün yapraklar…

Öyle aciz, öyle çaresizim ki Allah’ım, şaşırdım kaldım,

Ne anlatabiliyorum, ne de kaçabiliyorum, arkama bakmadan .

Yüreğimde büyüttüğüm öyle hasretlerim var ki, nasıl söylerim?

Bir de gizleyebilsem keşke, hayatın hakkını verebilsem,

Bu satırlar da, attığım her adım da biraz daha fısıldıyor yalnızlığımı.

Yıllar önce kara topraklara emanet ettiğim biriciğim,

Elleri alın teriyle kapkara, gözleri, yüreği ay gibi parlayanım,

Seni öyle özledim ki, öyle çok istiyorum ki sıcacık göğsüne sarılmayı,

Sen beni küçücükken bırakıp gittiğin o günden beri boynum bükük, yüreğim yaralı.

Sensiz nasıl hor gördüler, nasıl savurdular bir bilsen…

Sensiz hiç bir şeyin tadı yok, ne zaman kavuşacağız?

Gözyaşlarım, titreyen ellerim daha fazla izin vermiyor yazmaya.

Bir gün kavuşacak mıyız?

Depresyon

depresyon

Her gün cehennem kuyusuna giriyorum sanki.

Yalnızım…Nefesim tıkanıyor, boğuluyorum. 

Derdimi içme saklamışım, bir Yaradan’ım biliyor.

Belki gözlerim görebilenlere çok şey anlatıyor.

Gözlerim, çığlıklarımı mahzun bakışlarla fısıldıyor.

İçerimde yaralarım, kanadıkça tükeniyorum.

Eriyorum, mumun ateşin acısıyla eridiği gibi.

Gitmeyecek sandığım her şey birer birer gidiyor.

Kocaman çınarın bile sararıp dökülmüş yaprakları.

Onlar gibi ben de toprağa kavuşayım istiyorum…

Bir bilinmezden gelmişim, gidiyorum yine bilinmeze.

Durduramaz beni o zalim kalabalıkların çığlıkları…

Gözlerin

Bazen söz yorulur, tutulur kalır. İşte o zaman yorgun gözler konuşur. Ruhun aynası, parıldayan iki pencere gibi, yan yana. Asla yalan söyleyemez onlar, kaçamak yapamazlar. İnsanın yüzündeki, bedenindeki her şey değişir. Bir gün kavuşacağı toprağa hazırlar kendilerini bütün organlar. Ama gözler, o anlatmaya doymayan bakışlar hiç değişmez. Bir insanı yıllar sonra sadece bakışlarından tanırsın bazen.

Gözler…Çocuk gözler, masum, ürkek gözler…

Sessizce baksın gözlerin. Bakışların aksın içime ılık ılık…

Sessizce konuşsun gözlerin…

Gözlerin gözlerimi tutsun, elele  tutuşmuş gibi…

Gözlerin değsin gözlerime, gözyaşların ıslatsın ellerimi…

Bana sadece samimi, güzel gözlerinle söyle…

Dilin sussun gözlerin konuşurken,

Acıları, umutları, sevgiyi anlatmaya yeter onlar…

Düşümde Gördüm Yine Seni

Düşümde gördüm dün gece yine seni…

Gözlerinde, yüzünde hep aynı hüzün…

Yine anlatmak isteyip de anlatamadığın şeyler vardı,

Bakışların sessizce anlatıyordu, ağır ağır nefesin eşlik ediyordu…

Yine ellerini bile uzatmaya cesaretin yoktu…

Gözyaşlarını da gizlemeye çalışıyordun.  

Ne oldu diye soramadım ben de, kim burktu yine kalbini?

Düşümde gördüm dün gece yine seni…

Saçların birbirine karışmış, günlerce taranmamış,

Rüzgarda uçuşurken, yüzünü örtüyordu…

Uzun, gece mavisi elbisen de sanki haftalardır üzerinde…

Sanki başka hiç bir yere gitmemişsin, kimseler görmemiş seni.

Belki aylardır orada öylece bekliyordun, yapayalnız…

Bekliyordun buğulu ufukta bakışların , o çok geç doğacak güneşi…

Düşümde gördüm dün gece yine seni…

 

Yüzünde iyice derinleşmişti çizgiler, yorgundu artık bu dünya için. Yorgundu nefes almak, gülümsemek için…Konuşmak, paylaşmak için yorgundu…Sanki her halin dua, o hüzünlü duruşun bir yakarıştı. Sessizce yalvarıyordun, kimseye görünmeden, duyurmadan… Gerçekleşmemiş ümitlerinin, hayallerinin, yüreğinde beslediğin kırgınlıklarının yorgunluğu okunuyordu bakışlarında…Adeta emanetini alacak günü bekliyordun yüce Yaradan’ın…   

 

Öyle Çabuk Geçiyor ki…

Bir şiir yazmak isterdim, dalga dalga, deniz gibi.

Bütün bütün yüreğimden kopup gelen bir şiir.

Bir şiir, bir demet ince söz yalnızlığıma arkadaş…

Denizin bembeyaz  köpükleri nasıl sahili süslüyorsa,

Benim de yüreğimi süslesin, inci bir gerdanlık gibi… 

Ne varsa benimle  birlikte alıp götüren çok uzaklara.

Oralar cennet olsun…

Öyle çabuk geçiyor ki zaman. Bir şiir gibi, bir ince söz gibi yaşamak, hayata nazikçe dokunmak isterdim.

Özdemir Asaf – “Bugün ve Bugün

 


Kaybolsam Yine…

Keşke kaybolsam, görünmesem, gölgem bile olmasa.

Olmasaydı keşke ne çocukluğum, ne gençliğim, ne okul, ne aile hayatım.

Yerlerde yuvarlanan bir çakıl taşı olsam, buruşturulup atılan bir kağıt parçası…

Ne üzülsem, ne sevinsem, ne alınıp, kızsam ne de kırılsam hiç bir şeye…

Hiç ama hiç bir şey hissetmesem, ne hasret, ne acı, isyan, ne de sevgi…

Canım hiç yanmasa, boğulmasam azgın dalgalar gibi gelen sıkıntılarla.

Uzaklaşıp kopsam şu dünyadan, bir dağ başına, bir mağaraya sığınsam.

İlkel, kolay, aldırış etmeyen bir yaşantım olsa, hesap vermeyen, endişesiz.

Yanık türkülerle ağlamasam, geçmiş acıları, pişmanlıkları yaşamasam.

Vereceğim hesap için, hakkını veremediğim bir hayat için kahrolmasam,

Her demde, her bakışta ve her nefeste bir şeyler hatırlayıp kıvranmasam.

Öylece durgun, sessiz, eski gemiler gibi olsam, kıyıda sonunu bekleyen.

Ve zamanı gelince hissettirmeden batıp, yok olup giden…

 

Yorgunum

Sabahın telaşı, günün kıpırtıları yavaş yavaş azalmış, ufukta kaybolan günle birlikte

Gün battıkça karanlık çökmüş, hüzün sarmış şehrin atmosferini, çekilmiş herkes köşesine.

Ellerim tutmuyor, gözlerim hevesle bakmıyor artık, aldığım nefes bile kesik kesik, öylesine.

Solmuş yüzüm, ağrıyor başım, üşüyorum bir sonbahar akşamı, kış yaklaşıyor hey toprak!

Çağırıyorsun biliyorum, merak etme yakında, çok yakında geliyorum koynuna, kavuşuyoruz.

Belki bir kış sabahı, belki de böyle bir akşam hüznünde geliyorum,

Sırtımda tonlarca günahım, yüreğimde pişmanlıklarım, kurumuş artık gözyaşlarım,

YORGUNUM!

Nefes Almak İstiyorum

Günahlarımı beyaz, lekesiz bir örtüyle ört,
Dünyanın kirinden uzak tut, koru beni.                        
Hiç bitmeyecek güzellikler dolansın dilime,
Yalnızca muhabbet dolsun kalbime.
Tevekkül, hakiki tevekkül, bırakma beni,
Bitsin bu kalabalıklar, bu boş gürültüler.
Gözlerim artık yorulmasın o yalancı renklerle .
Şu bulanık havayı süpürün ey gönül erleri!
Nefes almak istiyorum bugün.

Gideceksin Bir gün

Gideceksin, birgün sen de hayal olacaksın.                     
Uzaklarda dolaşacak, yorulacak bakışlarımız.
Senden bir ses, bir esinti bekleyeceğiz.
Gideceksin bebeğim, yolun açık olsun.
O güzel sarı açların, mis kokun kalacak hatıra bizlere.
Bedenen gitsen de, hayalin hep bizimle olacak.
Şuramda, tam şuramda sımsıkı tutup koruyacağım seni.
Hiç kimselere göstermem yüreğimdeki o duruşunu.
Gideceksin, kimlere emanetsin, kimler yoldaşın olacak?

Seni ben nasıl büyüttüm, nasıl sevdim, bir bilsen?
O masum, bakışların, sakin duruşun, usul usul sesin…
Hepsi, her halin tecessüm etmiş birer gonca misali.
Sen gidince kime sarılıp koklayacağım?
Kim çalacak zili akşam üstü, kiminle çay içeceğim?
Sırtında okul çantası şu yollarda yürümeyeceksin.
Başka yollarda, başka diyarlarda olacaksın.
Kocaman okullarda okuyup, nasibini oralarda arayacaksın.
Valizlerini hazırlarken kendi yolculuklarım aklıma gelecek.
Duaları eksik etmeyeceğim ardından,sessizce vedalaşacağız.
Saçının teline kıyamam, solmana dayanamam, ilk göz ağrım, bebeğim.
Vakit geliyor yavaş yavaş, güneş ufka yaklaştı, gidişi fısıldıyor.
Geçmesin istiyorum şu birkaç hafta, ayrılmak istemiyorum.
Gülümsüyorum bak yine de,seni Allah’ıma emanet ediyorum.
Herkes gidiyor hayatımdan sessiz sessiz, annem, babam,… şimdi de sen.
Güle güle bebeğim…

Buharlaşıp Gitmek

                                        

Bazen elin kolun bağlı oturmaktır yalnızlık,
Bazen bakışların bir yerde düğümlenip kalmasıdır.

Gözlerinden akan yaşların yanağını ıslatması,
Sürüklenip yanağını okşamasıdır, titretirken seni.
Dudakların söylemek isteyip de söyleyemediğidir,
Dilin kilitlenmesi, ruhun biçare mahkumiyetidir.
Nefes alırken bile yorgunluğunu hissedip,
Tıkanıp kalmayı, herşeyi bırakıp gitmeyi istemektir.
Sabahın serinliğinde gün doğumunu seyretmektir,
Yine akşam ümitsiz, gün batımında eriyip gitmektir.
Düşen yağmur damlası süzülüp buharlaşırken üzerinde,
Onunla birlikte buharlaşmayı, uçup gitmeyi istemektir.

Ilık suların ferahlığında kaybolmak, görünmez olmaktır.
Sonra yuvasına yiyecek götüren bir karıncayı görüp de,
Bir onun gayretine, bir kendi haline bakıp utanıp,büzülmektir,
Kaçamamak, gidememektir bir yere, yazmaktan aciz kalmaktır,
Yazamamaktır…

Gitme!

Gitme…Lütfen…Bu bilinmezde yalnız kalamam.
Hiç olmazsa bana kokunu bırak.

Elinin, nefesinin sıcaklığını,
Usul, usul fısıldayan sesini bırak bana
Ellerini ıslatan bu yaşlar benim,
Gözyaşım yoldaşım olsun, bana kalsın.
Aksın nehirler gibi…
Ama istiyorsan git!
Yolun açık olsun, beni merak etme.
Öyle de yaşarım, böyle de nasıl olsa.
Yine sen varmışsın gibi her sabah,
Bir çocuk sevinciyle kalkarım.
İki kişilik sofralar hazırlarım.
Sen farz ederek giysilerine sarılırım.
Her an içeri girecekmişsin gibi,
Kalbim teyakkuzda, gözlerim kapıda umutla bakarım.
İlle de istiyorsan git, dönme bir daha.
Unuturum bir gün gittiğini, avunurum
kokunla.
Hiç yıkamam o gömleği, ta içimde      
duyarım.
Avuçlarımı sımsıkı kapatırım.
Ellerinin sıcaklığı uçup gitmesin diye.

Gözlerim kapalı, yüzünün hayaliyle,
Seni düşleyerek, hayalinle
konuşarak uyurum.
Haydi güle güle, ister gülerek, ister ağlayarak git.
Ne fark eder ki her şey gibi bir gün bitmeyecek miydi?
Artık kendimi avutmuyorum yalancı aşklarla, rüyalarla.
Bitmez, tükenmez bir sonsuz varlık var ki,
Ben O’nunla huzuru bulurum, O’ na el açarım.
Sen beni tüketirken, O bana yeni bir hayat, bir nefes verir.
Bulanık sular gibi gönlümü kirletmek yerine,
O’nun ilhamıyla arınır, ferahlarım.

Yabancı

Yabancıyım,                                                             
Yorgun bakan gözlerime, ellerime,
Soluduğum havaya, duyduğum seslere,

Yabancıyım buralarda, alışamıyorum.
Ben herkesin, her yerin yabancısıyım…

Ah bir bilsen….

(Allah katında inşallah isyan olmasın, bir anlık gelip yazıya dökülen, bir duygu seli bu. Ne olursa
olsun, ne yaşarsak yaşayalım, Yaradan asla kaldıramayacağımız yükü vermez ve ne verirse insana
hak ettiğini verir elbet.)

Gözümün nuru, canım, ciğerim evlatlarım,
Sizler için, sizin hayatınız için nasıl endişedeyim bir bilseniz.
Benim yangınlarım bambaşka…Kimse bilemez,
Kimse içimdeki depremleri, fırtınaları göremez, hissedemez.
Ne kendine, ne de etrafına söz dinletemez bir garip haldeyim.
Bu gönül bu yüklerle çok ağırlaştı. Artık kaldıramaz.
Benim yangınlarım bambaşka…Kimse bilemez.
Ben yaralı, hüzünlü yüreğiyle, onlar için çırpınan bir anne.
Senin taşıdığın, ya da taşıyamadığın hasretin belki çok zor, çok ağır,
Kimbilir ne kadar yanıyorsun, ancak sen bilirsin, kimse bilemez.
Oysa benim yangınlarım bambaşka, parçalandım…Kimse bilemez.
Ben artık kendimi düşünemez bir haldeyim.
Gözümün nuru evlatlarım için ne kadar yanıyorum bir bilsen.
Bu yangın değil artık, üzerimde bir kor, delip geçti yüreğimi.
Öyle sardı ki benliğimi, uyuştum, hissetmiyorum artık onun ateşini,
Eritti içimi, dışımı, üzerimde, damarlarımda, her yerimde.

Geçecek mi, serinleyecek miyim, berrak sularda yıkanacak mıyım bir gün?
Benim yangınlarım bambaşka…Kimse bilemez.
Ah bir bilsen….

Anlaşılamamak…

Gecenin kimbilir kaçıncı demindeyim, koyulaşmış iyice.
Uzanmışım ıssız, serin odamda, üzerimde sıcak örtü yok.
Ara sıra hıçkırıklarım yükseliyor sessizlikte, tırmalarken beni serinlik.
Kulağımda çaresizliğimin tercümanı, yanık müziğimin haykırışları.
Anlamıyorum bu zamanın tuzaklarını, öfkesini, sefaletini, hıyanetini.
Nedenini bilmiyorum durmadan bir yerlere savruluşumun.
Meğer ne zormuş, anlatamamak, çözümsüzlük içinde kısılıp kalmak,
Ne kadar çabalasan da aynı dilden konuşamamak, sevgiyle dokunamamak.
Uzanmaya devam ediyorum, gözyaşlarım en vefalı arkadaş.
Ara sıra başımı kaldırıp pencereye doğru bakıyorum.
Kalksam, açsam pencereyi ve boşluğa bıraksam kendimi.
Kurtulur, sıyrılır mıyım acaba bu yüklerden?
Ya da deniz kenarına gitsem, kayalıklara tırmansam.

Sonra da bıraksam kendimi denizin kucağına, yutsa beni serin sular.

Sonra da bıraksam kendimi denizin kucağına, yutsa beni serin sular.

Silinip gidebilir miyim, saklanabilir miyim sonsuzluk perdesinin arkasına?
Hayır, hayır inanmıyorum, böyle çözülemez bu düğümler.
Zülümler, isyanlar böyle bitmez, bak diyor ki çiçekler;
Gitme, varsın anlamasınlar seni, varsın kırılsın o kırılgan kalbin,
Günde ister on, yirmi kere, bir şey kaybetmezsin, ne çıkar?
Mutlaka bir kucak açan bulunur.
Sen yılma, diz çök, yalvar, af dile, kurtul artık bu fani sıkıntılardan!

Nisan yağmurları yok artık

Nisan yağmurları yok artık. Nisanda karlar yağıyor.             
Benliğim, içimde kendimle konuşup, kendimle dertleşiyor.
Çözüm bulurmuş gibi davranıyor, çözümsüzlük içinde.
Yorgun, bezgin artık bu son çırpınışlar, son haykırışlar.
Umutsuz arayışlar, boş, saçma avunuşlar.
Dar, patika yolların usanmayan yolcusuyum.
Sıkışıp kalmışım buralarda başka yol bulamıyorum.
Susuzluktan kavrulmuş ruhum,
Bir memba arıyor ki yaralarına şifa olsun.
Karanlıklar içinde gönlüm, ışığı bulsun.
Sürüp gidiyor bu azgın devrin bitmeyen afetleri;
Büyükler küçüklerini, küçükler büyüklerini sevmiyor.
Yalan revaçta, dedikodu, riyakârlık kol geziyor.
Saygı, sevgi, huzur artık sadece kitaplarda, nutuklarda yaşıyor.
Bu gözyaşları da yalancı, bu inlemeler isyan kokuyor.
Yok artık Nisan yağmurları. Nisanda karlar yağıyor…

Unutamam Demişsin

gül..

Unutamam,sevgime ihanet edemem,ayrılamam demişsin.
Kırılmış,üzülmüş,incinmişsin.
Kalbinin en kuytu köşelerine nakşetmişsin.
Nazenin bir bebek gibi sarıp sarmalamışsın sevdanı.
Kimselere söylemeden,duyuramadan,
Sessizce haykırıp durmuşsun.
Kanayıp durmuş yaran,
Göz pınarların kurumuş ağlamaktan.
Terketmiş uykuların seni, geceler,karanlıklar arkadaşın olmuş.
Bir şarkı,bir şiirle onu yaşatmışsın.
Boy boy resimlerini asmışsın gönül duvarına.
Unutursun,alışırsın diyenlere gülüp geçmişsin.
Başını onun omzuna yaslayıp doyasıya ağlamak,
Yüreğindeki çağlayanları akıtmak istemişsin.
Ama duyan olmamış seni…
Gel kara sevdalım,bütün sevdalılar hepiniz gelin.
Kulak verin ”Bağlanmayacaksın”* diyen şaire.
Bütün fani,bütün kıymet bilmezleri bırakın,bağlanmayın.

Yakanızı sıyırın bütün gölge alemin yalancı aşklarından.
Sevin, yine sevin,ancak yalnız Allah için.
Her türlü yaranızın,yaramızın çaresi O’ndadır.
Huzur ancak O’nu anmakladır.
Ve affedin sizi üzüp, incitenleri, O’nun rızası için…
Affedin beni de… Anlamam sevda yazılarından,
Bu benim belki ilk ve son yazım sevda ikliminde.
Kınamayın,ayıplamayın tercüman olamıyorsam.
Zaten anlatılmaz bu hisler,ancak hissedilir derinlerde…
*Bağlanmayacaksın:Can Yücel