Uzak, Görünmez Limanlar

Kelimeler yetmiyormuş ya hani bazen anlatmaya. İşte şimdilerde aynen öyle. Yaşamanın bazen anlamı olmadığı, hiçbir şeyin ifade etmediği anlar. Bir yanda karanlıklar içinde inleyen çaresiz mazlumlar, diğer yanda hiçbir şeyden haberi olmayan, her şeye gözünü kulağını kapatan talihsiz, nasipsiz ruhlar…

Böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum. Sokağa çıkıp insanlarla karşılaşmak, alış veriş etmek, sabahları kahvaltı sofrasına oturmak da istemiyorum. Bu kadar karamsar yazdığım için özür diliyorum. Güzel şeyler yazmak isterdim, istiyorum. Fakat olmuyor. Her şey yalan ve bütün gerçekler kalın, kapkalın bir gaflet perdesiyle kapanmış, üzeri örtülmüş. Bütün güzellikleri gömmüşler. Ve açmasınlar diye de üzerini bir yığın faydasız, uğursuz ne varsa onlarla kapatmışlar. Mis kokulu gül yaprakları, taze kır çiçekleri varken, insanları olur olmaz her yerde biten ayrık otlarıyla, dikenlerle oyalamışlar.

Böylelikle yıllar geçmiş. Gide gide hiçbir yol kat edememişiz. Ne çınarlar devrilmiş, ne berrak sular bulanmış. Hep fırtınalar kopmuş, volkanlar patlamış bu güzelim topraklarda. Geriye kalansa hep viraneler, yıkık duvarlar, mahzun gönüller, sessiz yığınlar…

Şimdi gözlerini dünyaya belki dün, belki birkaç gün önce açmış bir bebeğin, annesinden ayrılmak zorunda bırakılmış bir bebeğin diliyle anlatsam, anlatabilsem. Haddim değil. Fakat o masumları perişan edecek kadar insanlığını yitirmiş kimi insanlar. Anne kokusuna hasret, anne sütünden mahrum, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir yavrunun diliyle kelimeleri sıralasam. Ya da annelerinden ayrılan bütün çocukların tercümanı olsam. Olabilsem…

‘Neredesin anne? Neden yoksun? Hani büyürken hep yanımda olacaktın? Mutlulukları birlikte tadacaktık hani? Oysa hüzünden, gözyaşlarından başka bir şey yok sensiz.’ O masum yavruyu dillendirdikçe sorulardan başka bir şey konuşulmuyor ve inlemeden başka bir ses duyulmuyor. Utanıyorum. Utanmalıyız hepimiz. O yavrunun sorularına cevap veremediğimiz, onu annesinden, babasından kopardığımız için.

Diğer yanda da can çekişen yaralı ceylanın yanı başında sırtlanlar, çakallar, akbabalar tepiniyor. Tozu dumana katmış hepsi de. Başka bir şey görülmüyor. Korkuyorum. Böyle bir dünyada sadece bir köşeye sığınıp dua ediyor, bu kara günlerin bir an önce bitmesini diliyorum. Başka bir şey yapamamanın ıstırabı kahrediyor yüreklerimizi.

Nerede sığınacak, emniyetli limanlar? Sislerin arasından uzanacak elleri arıyoruz çaresiz. Bizi oralara, o limanlara götürsün. Acaba çok mu uzak?

Bir güvercin uçtu pervasız… Kanat çırpışı bile ne umursamazdı. Yanı başımdan uçtuğunda serin bir rüzgar esti ta yüreğime oturdu. Bir anda hava değişti, titredim iliklerime kadar. Bir garip oldum sanki; hem ferahladım, hem de telaşlandım. Sevinsem mi, üzülsem mi… bilemedim.

Bir türlü durulmayan hasta yüreğim yine hüzünlere gark oldu. Güvercinin ne önemi vardı ki. Müjdeyle gelmişti oysa. Güneşin doğacağı müjdesini haykırdı sonsuzluk hissi veren denizlere, çaresizce bekleyenlere, sığınacak bir liman arayanlara ve kör kuyuların dibinde umutsuz bekleyen bana… Bir isyan hissi uyandı içerimde ister istemez. Hem utandım o histen, hem de kurtulamadım isyanımdan. Bir ses içerimde konuşuyordu durmaksızın: Ben çok yoruldum sevgili kuş. Çok… Güneş doğacak elbet. Ama ben çok yoruldum. İnşallah…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s