Sahil Kenarında

Bütün dünya sanki bir televizyon ekranı gibi karşımda duruyor. Bense seyrediyorum. Hiç bir şey yapmadan, sadece olan biteni gözlerimle, kulaklarımla algılıyorum. O kadar işte. Hiç bir şey hissetmek ya da düşünmek, yaşananlara yorum getirmek istemiyorum. Her şeyin dışında olmak istiyorum artık. Çok yoruldum. Aslında yorulmayan var mı acaba, diye de düşünmeden edemiyorum.

Bir deniz kıyısında sessizce oturuyorum. Kapattım gözlerimi. Ellerimle kumlara dokunuyorum. Dalgaların sesi ninni gibi. Rüzgarla dalgalanıyor saçlarım. Buradaki huzuru acaba bir daha bulabilir miyim? Hiç kalkıp gitmek istemiyorum. 

Bir küçük çocuk ve annesi geçiyor arkamdan. Ele ele tutuşmuşlar. Bakmasam da görüyorum onları. Seslerini duyuyorum. Çocuk sürekli annesinden bir şeyler istiyor. Dondurma yemek, akşama da luna parka gitmek gibi. Annesi de biraz bıkkın cevaplarla geçiştiriyor. Bir çocuğun enerjisiyle, çocukça mutluluklar yaşamak nasıldı diye hatırlamaya çalışıyorum. Hatırlayamıyorum o duyguyu. Tek hatırladığım şey bir an önce büyümeyi istememdi. Ne kadar acemice bir arzuymuş. Şimdiki aklım olsa tam tersini isterdim herhalde. 

Belki… Belki diyorum kendi kendime; küçük, masum çocukların arasında olup onlarla meşgul olabilseydim, birlikte güzel şeyler paylaşsaydık, ben de bir çocuk gibi coşkulu, mutlu olabilirdim. Fakat… Bütün hayallerin kırılmış cam parçaları gibi dağıldığını hissediyorum. Ya da kurumuş yapraklar gibi uçuştuğunu, yok olduğunu. Her şeyin ne kadar uzaklaştığını kalbimde  acıyla hissediyorum. Bütün bu düşünceler bir dakika içinde beynimden geçiyor. Sonra da kızıyorum bütün düşüncelere. Hepsini hayalen kovalıyorum. Hatta ne kadar kırgınlıklar, yüreğimi delen hisler, düşünceler varsa hepsine tekme atıyorum. Yeter! Rahat bırakın beni!

Sonra gözlerimi açıyorum ve bir kaç metre ilerimde minik bir serçe kuşu görüyorum. Kumsaldaki kırıntıları araştırıyor. Arada bir de bana bakıyor. Ne kadar şirinsin, tatlısın sen minik kuş. Senin masumiyetin biz insanlara ne kadar yabancı. Onu ürkütmekten korktuğum için kımıldamıyorum. Bir dakika kadar orada oyalanıyor şirin kuş. Sonra da uçup gidiyor. Evet uçup gidiyor. Her şey… Dalgaların sahildeki çer çöpü süpürüp temizlemesi gibi ömür geçtikçe bütün yaşananlar hiç yaşanmamış gibi yok oluyor.

Keşke diyorum bazen Yaradan emanetini bir an önce alsa da yorgun ruhum artık bir dinlense. Keşke şu hayatın hakkını verebilseydik. İnsan olduğumuzu unutmasaydık. Sevgiyi yaşatabilseydik. Tekrar gözlerimi kapatıyorum. Kapatınca daha mutlu oluyorum. Denizi kucaklamak geliyor içimden. Sessizce konuşuyorum onunla. O sadık, vefalı bir dost gibi dinliyor beni. Kıyıya vuran her bir dalgayla bana teselli veriyor. Deniz seviyor beni. Yıkıyor, temizliyor kafamdaki huzursuz düşünceleri. 

Bir süre daha sessizce oturuyorum. Akşam güneşinin kızıllığı bambaşka bir güzellik katıyor sahile. Fakat gitmem gerek. Kısa ve hızlı bir vedayla ayrılıyorum oturduğum yerden. Son kez başımı çevirip denize bakıyorum. Gülümsüyorum denize. O da bana… Sessizce gitmek en iyisi. Sessizce uzaklaşmak… Her yerden…  

Reklamlar

Bekleyeceğiz

Bir çiçek umuttur. Belki yeşerir ve kırmızı, sarı, mavi açar. Baharın müjdesini getirir. Ama umutlanmak mı? Şimdilik belki uzak…

Küçük bir kap yeter… Toprak yok… Olsun… Çay artıkları ne güne duruyor? Ya yumurta kabukları? Onlar da vitamin! Minik yaprakları büyütmeye yetmez mi? Çaresizliklerin arasında küçücük çareler gülümsetmez mi insanı?

Demir parmaklıklı küçük pencerenin kenarında hayat bulur, hepsine bir umut ışığı olur belki… Güneş o pencereye hiç gelmese de, hava henüz ısınmasa da. Buz gibi rüzgar kemiklerine kadar titretse de insanı. Gökyüzü azıcık da olsa görünüyor ya… Uzaklarda kuşlar uçuyor. Ara sıra kuşların sesleri duyuluyor yakınlarda… Çok nadir de olsa…

Kapat gözlerini. Ulu bir çınarın avuçların kadar yapraklarının başının üzerinde dans ettiğini farz et … Gölgesi sarsın, kucaklasın seni. Ya da şırıl şırıl suyun kenarında, bir söğüdün dibinde, suyun tatlı melodileriyle uykuya daldığını  hayal et. Ellerinde bir demet papatyayla… Yemyeşil çayırlar…

Söküp yok ettiler umut ışığını. Narin yaprakları yoldular. Hepsini… Çay artıklarıyla, yumurta kabuklarıyla birlikte çöpe attılar. Umutlar şimdilik dağların ardına gizlendi. Gözlerimiz hep yollarda. Beklemedeyiz. Yorulsak da, tükensek de… Bekleyeceğiz…

Umuda Doğru… İnşallah!

Babam öleli tam 38 sene oldu. Çocuktum. O günü hiç unutamam yaşadığım müddetçe. Kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Rahatsızdı bir kaç gündür. Yorgun nefesleri kulağımda sanki hala. Fakat bir an geldi nefesleri hırıltılara dönüştü. Sonunda o hırıltılar da çıkmamaya başladı. Ablamın koşarak amcamlara haber verişi, amcamın oğlunun apar topar bizi odadan çıkarışı… Ve her şeyin bitişi… Sayılı ömür nefeslerinin bir anda son bulması…

Çok ömürler bitti. Nice çınarlar devrildi. Bir gün bizler de hayat sahnesindeki rolümüzü ister istemez tamamlayıp öbür aleme göç edeceğiz. Ne kadar kısa hayat, ne kadar yorucu ve hüzün dolu. İnsanlar burnunun ucunu göremeyecek kadar kör. Her gün yüzlerce hayat genç, yaşlı demeden yok oluyor. Fakat kimse bir gün sıranın kendine de geleceğini düşünmüyor. Hala yalan dünya bizleri oyalayıp duruyor. Kırgınlıklar, haksızlıklar, bencillikler, sevgisizlik, saygısızlık, dedikodular… Ne kadar olumsuz şey varsa insanoğlu onların peşine takılmış… Rahmetli Cem Karaca’nın şarkısında olduğu gibi: Bindik bir alamete. Gidiyoruz kıyamete…

Geçecek elbet… Zor günler de, güzel günler de… Kapkaranlık gecenin güneşin doğuşuyla son bulması, ya da güneşin batışıyla ortalığın kararıp geceye dönüşmesi gibi… Ne bitmemiş ki? Neyin sonu gelmemiş ki? Fakat güzellikleri yaşamak, yaşatmak lazım. Bazen zor olsa da. Nasıl severek ektiğimiz bir bitkinin yaprakları, çiçekleri yavaş yavaş büyür, sabırla bekleriz. Umutla… Küçücükken sonra çok güzel, parlak yeşil yapraklı bitki olur, renkli güzel çiçekleriyle… Umuda, duaya sarılıp beklemek lazım. Bir gün elbet tomurcuklar çıkacak, mis kokulu çiçekler açacak.

(Böyle yazmayacaktım aslında. Çok umutsuzdum, yorgundum yazmaya başlarken. Ama nasıl olduysa bir şey beni engelledi ve son paragraf umut verici bir şekilde yazıldı. Belki zor olsa da dik durmak lazım, yalandan da olsa gülümsemek lazım. Sabır deyip sabretmeyi, daha çok sabretmeyi öğrenmek lazım. Bir dostun dediği gibi. Teşekkürler. Buna ihtiyacım vardı…)

 

Uzak, Görünmez Limanlar

Kelimeler yetmiyormuş ya hani bazen anlatmaya. İşte şimdilerde aynen öyle. Yaşamanın bazen anlamı olmadığı, hiçbir şeyin ifade etmediği anlar. Bir yanda karanlıklar içinde inleyen çaresiz mazlumlar, diğer yanda hiçbir şeyden haberi olmayan, her şeye gözünü kulağını kapatan talihsiz, nasipsiz ruhlar…

Böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum. Sokağa çıkıp insanlarla karşılaşmak, alış veriş etmek, sabahları kahvaltı sofrasına oturmak da istemiyorum. Bu kadar karamsar yazdığım için özür diliyorum. Güzel şeyler yazmak isterdim, istiyorum. Fakat olmuyor. Her şey yalan ve bütün gerçekler kalın, kapkalın bir gaflet perdesiyle kapanmış, üzeri örtülmüş. Bütün güzellikleri gömmüşler. Ve açmasınlar diye de üzerini bir yığın faydasız, uğursuz ne varsa onlarla kapatmışlar. Mis kokulu gül yaprakları, taze kır çiçekleri varken, insanları olur olmaz her yerde biten ayrık otlarıyla, dikenlerle oyalamışlar.

Böylelikle yıllar geçmiş. Gide gide hiçbir yol kat edememişiz. Ne çınarlar devrilmiş, ne berrak sular bulanmış. Hep fırtınalar kopmuş, volkanlar patlamış bu güzelim topraklarda. Geriye kalansa hep viraneler, yıkık duvarlar, mahzun gönüller, sessiz yığınlar…

Şimdi gözlerini dünyaya belki dün, belki birkaç gün önce açmış bir bebeğin, annesinden ayrılmak zorunda bırakılmış bir bebeğin diliyle anlatsam, anlatabilsem. Haddim değil. Fakat o masumları perişan edecek kadar insanlığını yitirmiş kimi insanlar. Anne kokusuna hasret, anne sütünden mahrum, hiçbir şeyden haberi olmayan masum bir yavrunun diliyle kelimeleri sıralasam. Ya da annelerinden ayrılan bütün çocukların tercümanı olsam. Olabilsem…

‘Neredesin anne? Neden yoksun? Hani büyürken hep yanımda olacaktın? Mutlulukları birlikte tadacaktık hani? Oysa hüzünden, gözyaşlarından başka bir şey yok sensiz.’ O masum yavruyu dillendirdikçe sorulardan başka bir şey konuşulmuyor ve inlemeden başka bir ses duyulmuyor. Utanıyorum. Utanmalıyız hepimiz. O yavrunun sorularına cevap veremediğimiz, onu annesinden, babasından kopardığımız için.

Diğer yanda da can çekişen yaralı ceylanın yanı başında sırtlanlar, çakallar, akbabalar tepiniyor. Tozu dumana katmış hepsi de. Başka bir şey görülmüyor. Korkuyorum. Böyle bir dünyada sadece bir köşeye sığınıp dua ediyor, bu kara günlerin bir an önce bitmesini diliyorum. Başka bir şey yapamamanın ıstırabı kahrediyor yüreklerimizi.

Nerede sığınacak, emniyetli limanlar? Sislerin arasından uzanacak elleri arıyoruz çaresiz. Bizi oralara, o limanlara götürsün. Acaba çok mu uzak?

Bir güvercin uçtu pervasız… Kanat çırpışı bile ne umursamazdı. Yanı başımdan uçtuğunda serin bir rüzgar esti ta yüreğime oturdu. Bir anda hava değişti, titredim iliklerime kadar. Bir garip oldum sanki; hem ferahladım, hem de telaşlandım. Sevinsem mi, üzülsem mi… bilemedim.

Bir türlü durulmayan hasta yüreğim yine hüzünlere gark oldu. Güvercinin ne önemi vardı ki. Müjdeyle gelmişti oysa. Güneşin doğacağı müjdesini haykırdı sonsuzluk hissi veren denizlere, çaresizce bekleyenlere, sığınacak bir liman arayanlara ve kör kuyuların dibinde umutsuz bekleyen bana… Bir isyan hissi uyandı içerimde ister istemez. Hem utandım o histen, hem de kurtulamadım isyanımdan. Bir ses içerimde konuşuyordu durmaksızın: Ben çok yoruldum sevgili kuş. Çok… Güneş doğacak elbet. Ama ben çok yoruldum. İnşallah…

Susmak bazen…

allornothing

Artık rüzgara, yağmura, başka kimseye de sormuyorum. Sadece boynumu bükerek, bekliyorum  yüreğimle. Nedenli nedensiz isyanlarımla, sonra da pişmanlıklarımla ve çaresiz hallerimle… 

Hayalimde konuştuğum, kemikleri bile toprağa karışmış nineme bazen dert yanıyorum. O benim bakışımdan, duruşumdan, kimi zaman çığlıklarımdan ve lüzumsuz gürültülerimden, kimi zaman da gömüldüğüm sessizliğimden anlıyor:

Ne zaman? Ne zaman bitecek bu sarsıntılar, bu yok oluşlar? Ve hemen karşılık veriyor sükunetle: Kalbinle birlikte sen de toprağa düştüğün, onu kucakladığın ve bütün zerrelerinle ona karıştığun zaman bitecek. Dertler ancak toprakta biter.

Bilmez misin ey çocuk? Bu dünya dert yeridir. Bu mekan durmaksızın renkten renge sokar, yorar insanı. Onun için sus çocuk… Sus!

Sonu ne zaman gelir?

kar-ve-c3a7ic3a7ek

Sılada hep yağmur var. Burada ise kar… Ne yağmur, ne kar yangınları söndürmeye yetmiyor. Çıkıp dursam yağmurun, karın altında, öylece beklesem saatlerce. Ateşimi söndürür mü? Biraz olsun acıyı dindirir mi? Hüzünleri unutturur mu? Ruhumu sakinleştirir mi? Hasretle beklediğimiz yağmur da dindirmedi kederimizi, acımızı hafifletmedi, yangınları söndürmedi. Kucağında yeni doğmuş bebeğiyle zulme uğrayan, kimsesiz bırakılan kardeşim, hiç ummadığı anda terörün karanlık elleriyle yaşama hakkı elinden alınmış şehitlerin sessiz yakarışları kulağımda. Başka ses duyulmuyor masumların çığlıklarından başka.

Bunca kar, her yer bembeyaz… Ve karın üstüne kan damlıyor. O sadelik, beyazlık bozuluyor. Acıyı, ölümü, acımasızca öldürenleri hatırlatıyor. Her felaketin ardından umut nerede diye gözler usanmadan ufka bakıyor. Eller uzaklara, semaya uzanıyor. Bu dünyada zalimlerden başka güzel insanlar da var, olmalı diye insan hep onları arıyor. 

Aceleye, sabırsızlığa, karamsarlığa gerek yok. İnsan acizliğine yenilmemeli. Güçlü olmaya çalışmaktan ve hadiseler karşısında eğilmemekten başka çare yok. Belki bu beyazlık aydınlıkların müjdecisi. Kim bilir? 

Hüznü, acıyı da hoş karşılamak gerek. Ve kimi zaman gelen mutlulukların da kıymetini bilmek, şükredip dua etmek… Kar gibi bembeyaz dualar etmek. Onlar bir gün aydınlığı getirecek. Umutlu olabilmek için inat edeceğim. 

Bir gün gelir eğer biterse bu acılar, hasretler, bu hüzünler o zaman yazmaktan vaz geçeceğim. Defteri kapatıp rafa kaldıracağım. Garip bir ömrün, aciz bir yüreğin sessiz çığlıkları diye saklayacağım onu. Ve bir daha açmamak üzere tarihe gömeceğim.

Ufukta Aydınlık Olsun

ufuk-617x304

Yorgun akşamların birindeyiz yine. Dışarıda kuru bir ayaz var. Yağmurun serinliği, tatlı fısıltıları yok. Yağmuru özledik. Kar da yağmıyor ki bembeyaz bir güzelliğin seyriyle avunalım, dışarı çıkıp belki bir kartopu oynayalım. Karın sevinciyle coşan çocukları seyredelim. Yok, hiçbiri uğramıyor artık. Ne kar, ne yağmur…

En azından başımızı sokacak bir evimiz, demlediğimiz çayımız var. Acaba şükretmeyi mi beceremiyoruz? Küçücük bir mutluluğun değerini bilmiyoruz. Hep içimizde bir kırgınlık, bir tükeniş… Hep bir özlemle günlerimizi lime lime ediyoruz.

Ama çok mu hırpalandık, üzüldük ne? Gönül terazisi bu kadar ağırlığı kaldıramıyor işte. Bir dost sohbetine ne kadar hasretiz. Oysa bir bir uzaklaştı, sırtını döndü dostlar. Herkes birbirinden korkar, çekinir oldu. Herkes bir mağaraya saklanıp görünmez oldu. Oysa saklanıp kendini güvenceye alayım derken mağaradaki gibi daha da karanlıklara gömülüyor insanlar farkında olmadan. Ne diyeyim? Güle güle… Canınız sağ olsun. Fakat bir gün Allah bu vefasızlığın hesabını sormayacak mı? 

Amaaan, diyorum kendi kendime. Boşveer! Vefasızların adını anmayacağım artık. Yeter ey aklım, fikrim, gönlüm! Biraz rahat ver kendine. On tane vefasızın yerine bir, iki tane vefalı olsun. İsterse çok uzaklarda… Halini sorsun, sana dua etsin. Yetmez mi?

Bak ne güzel odamdaki çiçekler. Kışın açmıyorlar ama en azından yaprakları yeşil. Kokluyorum kadife yapraklarını. Sularken seviyorum onları. Benim sadık dostlarım diye sesleniyorum. Bir kaç yıldır beslediğim geveze muhabbet kuşumu da unutmamalıyım. Canlı, sevimli bir yaramaz… Bazen durmadan konuşuyor. İyi ki varsın sen, diyorum ona da. İyi ki böyle gevezesin. Hele kitaplarım… Onlar da konuşuyor benimle. Yalnız değilim ben aslında diyorum. Yalnız değilmişim meğer. Elhamdülillah!

Hem belki bir iki güne yağmur, kar da yağar. Rahmet damla damla iner gökten. Belki bir gün o korkunç sesler de susar. Kara bulutlar dağılır. Bir yakınımın rüyasında gördüğü gibi bineceğimiz gemiyle aydınlık bir ufka doğru yol alırız bir gün, geride karanlık bulutları ve bütün sıkıntılarımızı bırakarak. 

Kırılganlık

olbaqueen_132610973628

‘Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir.’ Goethe

Bazen geçmişi düşündükçe daha önce hiç yaşanmamış, hissedilmemiş gibi geliyor insana. Geçmişte yaşananlar o kadar yabancı ve o kadar uzak ki şu an. Değil ufukta sisli anılar olarak görünmesi, kırıntısı dahi kalmamış sanıyorsun. O zamanlar nasıl da bambaşka biriymişim diyorsun. İnanamıyorsun kendine… 

Geçmişte ne varsa zamanla yabancılaşıyor. Fakat yabancılaştıkça daha çok acıtıyor. Hem uzaklaşsın istiyorsun, hem de uzaklaştıkça daha çok dokunuyor. Neden? Bazen kaybetmekten korkuyorsun yaşadıklarını, elinden kayıp gitmesini istemiyorsun, bazen de onları tekrar yaşayıp aynı acıları tatmaktan çekiniyorsun. Sanki bir kısır döngü bu.

Belki de bugün başka biri olmak yoruyor seni. Durmadan kabuk değiştirir gibi ruh halinin değişmesini istemiyor ve bundan korkuyorsun. Kim bilir? Fakat alemde her şeyin her an değiştiğini bir kabullenebilsen. Gençlik gitti işte. Şimdi bunları yazan ben orta yaşlardayım. Ne kaldı ki geriye? Ne kadar kaldı? Bilgisi olan var mı?

İnsan niye sırtında yük olarak taşıyor yaşadıklarını? Gitgide yük ağırlaşıyor. Taşıyacak, kaldıracak kuvvetin kalmıyor. Ama yine de yüklerinden kurtulamıyorsun. Durmadan yeni yükler biniyor. 

Bugün kırgınlıklarımı, solan umutlarımı hatırladım. Yalnızlığıma iğne gibi batan, daha da onu ağırlaştıran kırgınlıklarımı. Düşünüyorum da ne geçti elime? Ruhumu, kalbimi biraz daha yormaktan başka… Oysa bunları bana yaşatan da, her acı ve sıkıntının ardından ferahlık kapısını aralayan da sebepler üstü bir varlık değil mi? Bunu hatırlasam yüklerim, acılarım azalmaz mı? Hem daha çok şükredip, tevekkül etmez miyim böylece?

Ama her an bu ufukta yaşayamıyor insan. Bir gün her şey, hepsi geçecek. Bu günler de yalan olacak. Biz de yalan olacağız. Fakat ruh o kadar kırılgan ve hassas ki… Olmuyor işte. 

Yakarışlarım bitmiyor: ”Rabbim! Sanki güneş çok geç doğacak gibi bu gece. Ve ben çok titriyor, üşüyorum.”

Her şeye rağmen sarıldığım küçücük bir umudum var; mum ışığından küçük de olsa…

Yazmak Sadece…

images

Bana bir kağıt ve kalem verin. Hayatın, sevgilerin, nefretlerin, kırgınlıkların eşiğinde ne hissediyorsam yazacağım oraya. İçimden geldiği gibi… Kaybettiğim çocukluğumu arayacağım satırlarda. Şimşek gibi gelip geçen gençliğimi. Bütün özlemlerimi, rüyalarımı, bulutlara kadar uzanıp da nasıl tutamadığımı yazacağım. Bir yaz günü sokakta yediğim dondurmanın tadını, saklambaç oynarken duyduğum heyecanı, büyümeye ne kadar heves ettiğimi, oysa büyüyüp de anlatılamayacak hayal kırıklıkları yaşadığımı anlatacağım. 

Hadi bir kağıt ve bir kalem sadece… Her köşesini dolduracağım onun. Hiç boş yer bırakmamacasına yazacağım. Anlatacağım o kadar çok şey var ki. Gizli hıçkırıklarıma yüklediğim öyle dualarım, yakarışlarım var ki.. Hepsini, ama hepsini yazacağım inanın. Hür olduğumu zannettiğim anda meğer ne kadar esiri olduğumu hislerimin, hırslarımın… Zindanlarda kimilerinin ise çok daha hür ve şu dünyanın kirlerinden arınmış olduklarını yazacağım. Parkta oynayan çocuklar kadar basit mutluluklar yaşamak ve hiç bir şeyi düşünmemek istiyorum bazen . Onlar kadar ön yargısız gözlerle seyretmek dünyayı…

Ben konuşmayacağım başkaları gibi. Boş lakırdılar etmeyeceğim. Çok söz de dinlemeyeceğim. Sadece yazacağım. Yazdıkça yüreğimden kopup gidecek bütün biriktirdiklerim, akıp gidecek. Kalmayacak en ufak bir hüzün, bir keder. Bombaların altında inim inim inleyen çocukların ve annelerinin çığlıklarını yazacağım. Babasız kalan çocukların yorgun gözlerini resmedeceğim yazılarımda. Yalan bir dünyada nasıl aldatıldığımızı, savrulup bir yerlere atıldığımızı dillendireceğim cesurca. 

Hasretle dökülecek kelimeler. Kalemim yoldaş, kağıdım ise dert ortağım… Hasretle, evet hasretle yazacağım.

Anlatacak Başka Söz Yok Artık

images

Uzuyor geceler. Bitmek bilmiyor. Hem soğuk ve ıssız… Uyku girmiyor gözlere. Hem hep yaşlı ve üzgün… Acının yeri kalp. Dinmek bilmiyor. Kalpler kırgın, yalnız… Kimi zaman da öfkeli, çaresiz…

Tevekküle sarılıp, duadan başka çare yok. Rabbin karşısında bir damla göz yaşından başka takdim edebileceğimiz hiç bir şeyimiz yok. Şükür, sabır, dua, gayret ve tevekkül. Bunlar en büyük sermaye. Bunlardan mahrum etmesin bizleri Yaradan. ”Ya Rab! Hem sabrımızı arttır. Hem de ümidimizi…”  ”Bir nihayet ver bu karanlığa. Bir ışık yak ne olur!”

Söz bitti artık. Bu hüzünlerden başka bir şey yazılmıyor, söylenmiyor. Güzel şeylerin yazıldığı, gülücüklerle muhabbetlerin edileceği günler ne zaman gelecek? Gönüller yorgun. Gözler yaşlı. Yine gece yaklaşıyor. Güneş ufka yol almış. Yavaş yavaş kayboluyor. Gecenin soğuğunda yalnızlık, sabahında ise solgun güneşle birlikte gelen endişeler…

Bu geceler, bu sabahlar olmasa diyesim geliyor. Sonra da annenin kokusundan mahrum bebekleri, babanın emniyetli kanatlarından mahrum kalan çocukları düşünüyorum. Onlar böyle, bu haldeyken mücadele ediyorsa ben bir an bile isyan ettiğim için kendimden utanıyorum.

dsc_0142

Ara sıra karaladığım mütevazi bir site:

https://karanfilim.wordpress.com/

Tecrit

… Sonra düşünüyorum; belki de böylesi hayırlıdır şu zamanda, diye. Belki daha çok hırpalanacaktık kalabalıkların arasında olsaydık. Belki tecrit olmamızda, bir hayır vardır şimdilerde. Bir arınma, her şeyden elini çekip sadece ve sadece O’na yönelme…

Böyle yazmayacaktım. Bu yazılar bu kadar sitemli olmayacaktı. Ne gelirse Allah’tan diye sabredecek, sineye çekecektim. Her zaman olduğu gibi duaya durup, Rabbime yalvaracaktım. Yine öyle yapacağım. Ne kadar savrulsam da, kırılıp dağılsam da yine başka gidecek kapı mı var? Her halimize nigahban, Kerim olan Allah’tan başka bizi anlayan mı var?

Bütün kapıların kapandığı, dostların yüz çevirip, yolunu değiştirdiği, müdür beyin yolda gördüğünde tanımazlıktan gelip, başka zaman da zaten eksik ödenmiş maaşımızı istemek için- mecburen- telefon ettiği, kiminin acıyan gözlerle baktığı, oturdukları evlerden kovulan insanların küçücük çocuklarının beton zeminde uyuduğu, eşyalarının sokağa atıldığı, duvarların ardında kendilerinden haber bile alınamayan gariplerin kim bilir ne halde olduğu, bazılarının yakınları tarafından reddedildiği, hatta şikayet edildiği… Kısacası ne kadar olumsuz olay varsa yığın yığın üzerimize hücum ettiği şu çılgın zamana artık tahammülümüz kalmadı. Biz de insan gibi yaşamak istiyoruz. Çok mu şey istiyoruz Ya Rab?

Bir Necip Fazıl şiirinin dizeleri yankılanıyor kulaklarımda:

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal. 
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, 
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan; 
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
... 
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!''

Ya Rab! İsyanımı bağışla…

Geceleri yalvarıyorum Rabbim’e: ”Bana evlat acısı yaşatma! Bir de bu yaştan sonra bizleri o duvarların, parmaklıkların arkasına atma, o sıkıntıları da yaşatma! Kimselere, en yakınlarıma dahi muhtaç etme!” diye…

Sebeplerin sükut ettiği bir anda gelirmiş Rabbin yardımı. Bekliyorum… Umudumu kaybetmeden bekleyeceğim. O(C.C.) vaadettiyse bir gün yardım mutlaka gelecektir.

Benim Rabbim var…

Bugün Babam Gelsin

images

Bugün babam gelsin. Ah bir gelsin, en büyük hediyeyi takdim edeceğim ona. Soğuk duvarların, kilitli kapıların  ardından bir ışık gibi çıkıp gelsin babacığım. Engeller aşılsılsın. Kalmasın hiç bir diken, sarp yokuş ya bir çukur yollarda.  Sıcacık sarılacağım, öpücükler yağdıracağım üzerine sağnak sağnak…

Bugün senin günün babam, bizim günümüz. Elimde kır çiçekleri bekliyorum, birlikte anneme gidip onun toprağını sulayacağız, dualar edip, gözyaşlarımızla hasretimizi söndüreceğiz. Dünyaya gözlerini açamadan Rabbimize kavuşan küçük kardeşimle hasbihal edeceğim… Aynı hayalimdeki gibi hepimiz el ele tutuşacağız.

Bugünler hepimizin günü babacığım. Yusufların, Yakupların birbirine karıştığı günler… Sen Yusuf oldun zindanda, bense gözlerim hep yollarda Yakup… Küçücük ellerim büyüdü bugün. Yüreğim de kocaman oldu. Sen bir çınar gibi gölgesine sığındığım babacığım. Acılarla büyüyüp,  ben de çınar olmayı öğrendim bugün.

Özgürlük

AdinaVoicu_Shadow_YkVkRmI

Her gün aynı… Her gün solgun görünüyor gökyüzü. Günlerin, gecelerin tadı yok. Bedenimiz özgür, fakat ruhumuz öyle mi? Bütün dünya önümüze serilse bir parça huzur olmadıktan sonra neye yarar? Böyle özgürlüğün de sokaklarda dolaşmanın da bir anlamı yok. Çocukken ne kadar canlıydı oysa dünya… Capcanlı… Çimenler bile daha yeşildi. Güneş daha bir parlaktı. Daha güzel gülümsüyordu insanlar. Daha sıcaktı sokaklar. Köşe başlarını tutup saklambaç oynadığımız o uzun yaz günleri bir başkaydı. Şimdi ise sokaklarda asık yüzler, tozu dumana katan son model arabalar. Durmadan yıkıp yıkıp yerlerine yenilerini yaptıkları o eski evler ne kadar sıcak ve sevimliymiş meğer.

Çocukluğumun geçtiği sokağa gittim geçenlerde. Tanıyamadım. Dönüp dönüp baktım. Sevdiği bir arkadaşından ya da oyuncağından ayrılmış çocuk gibi hissettim. Büyüdüğüm ev yıkılmış yerine modern bir bina yapılmıştı. Arkada kocaman bahçemiz vardı. Bahçeyi de küçücük bırakmışlar, kuşa dönmüş o güzelim bahçe. Çocukluğumu da yıkıp mezara gömmüşlerdi sanki. Müthiş bir hüzün hissettim içimde. Komşumuz rahmetli Hüsniye Teyzenin, en samimi arkadaşım Mine’lerin evleri de yıkılmış yeni binalar yapılmıştı. Hatta bizimkiyle birleştirilip büyük bir apartman haline getirilmişti. Yeni binalar. Onlara ev diyesim gelmiyor. Modernliği, konforu nispetinde bence bir sevimsizlik, soğukluk var üzerilerinde. Zaten yeşillik desen yok denecek kadar az. Yeşile düşman bazı büyüklerimiz sayesinde torunlarımıza miras bırakacak yeşillik de kalmayacak yakında.

Ne diyordum? Böyle özgürlüğün de sokaklarda dolaşmanın da bir anlamı yok. İnsan hapishanede olsa belki daha huzurlu olur. En azından dışarıdaki çirkinlikleri görmez ve duymazsın. Üstadın tabir ettiği gibi: ”Medrese-i Yusufiye”… Durmadan ibadet eder, okurdun bari. Gözünü, gönlünü bulandıracak şeylerden de uzak dururdun. Ne kadar her şeyden haberdar olursan o kadar mutsuz oluyorsun. Yarın şöyle mi olur, böyle mi olur diye endişe de etmezdin. Yerini yurdunu bilirdin hiç olmazsa.

Bazen çok konuştuğumu, gereksiz yazdığımı hatta çok düşündüğümü fark ediyorum. Ve çok yorulduğumu. Fark ettiğim diğer bir şey de az dua ettiğim ve O’na(C.C.) yeterince sığınmadığım. Duayla seslenişi olmalı insanın. Duayla özgürlüğün peşinde koşmalı.

Konuşmak  ve yazmak acı veriyor bazen.  Kalemim de öyle… Daha iyi olur diye her şey konuşmamak en iyisi… Yalnızlık artıyor yazdıkça…

Ey dua yetiş imdadıma!

  

 

Bu Günler

indir

İnsanlığın yaratıldığı ilk zamanlardan beri var olmuş hep iyiler ve kötüler. Kabil’in Habil’i öldürdüğü, toprağa ilk insan kanının düştüğü an, haksızlığın, hukuksuzluğun, haset ve kinin insanlığı karanlık ufuklara sürüklediği o an… İşte o andan itibaren hep iyiler ve kötülerin mücadelesi tarihe imza atmış. Ve kötüler var oldukça iyiler durmadan mücadele etmiş. Var olmanın hakkını verebilmek ve Yaradan’a layık olabilmek, kötülükleri iyilikle yok edebilmek için. Kötüler var oldukça iyilerin mücadelesi hiç bitmeyecek Bu böyle sürüp gidecek.

Kabiller hep iş başında. Onlar yine güzelim ülkemizde vuruyor, kırıyor, yok etmek için ellerinden geleni yapıyor. Çünkü onlar şeytana dost. Çünkü onlar hissiz, vicdansız, kıskanç ve zalim… Onları, yani Kabilleri burada tarif etmek istemezdim. Ama bu günler… Yaralı çok yürek var.

İnsani vasıflarını yitirmiş, insan kılığında hayat süren leşler… Bomboş yüreklerini kin, zulüm ve düşmanlıkla dolduran, seviyesizliğin zirvesinde, insanlıkta yerlerde sürünen zavallılık abideleri.

Mazlumların inlemeleriyle beslenen, yaptıkları kıyım ve zulümle doymak bilmeyen ve aç kurtlar gibi saldıran kendi insafsızlığına itaat etmeyenlere…

Sizler iyilikten, güzellikten, insaftan, doğruluktan nasibini alamamış, kendi bencillik zindanınızda esir olmuş birer zavallısınız. Sizler şeytanın oyuncağı haline gelmiş yaşayan ölülersiniz.

Sizler duygu mahrumu, İslam aleminin yüz karası, sefil günahkarlar… Sizler mazlumları, doğruluktan ayrılmayanları, hakikati dünyanın dört bir yanına yaymak için çırpınan fedakar ruhları hapsederken, bu ülkeyi onlara yaşanmaz hale getirirken her seferinde kendi sefil ruhunuzu biraz daha ebedi zindana, cehenneme yaklaştırdığınızın farkında mısınız?

Allah sizi ıslah eylesin. Söylenecek fazla söz yok aslında. Belki bu günler siz ve size itaat eden dalkavuklar hariç bütün yüreklerden aynı dualar yükseliyordur. Ne diyelim, eğer ıslah olmamakta ısrar ediyorsanız bir an önce sizi başımızdan alsın ve bütün milletimizi bu karanlık günlerden kurtarsın. Çünkü biz güzel günler yaşamak ve yaşatmak istiyoruz. Çocuklarımıza tertemiz, güvenli bir gelecek emanet etmek, huzur içinde ahirete göçmek istiyoruz.

Elimizden gelen tek bir şey var; dua, dua, dua… Bunca haksızlık ve zulme karşı en güçlü silahımız DUA… İhtiyacımız; el ele, sımsıkı kenetlenerek, toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak, yüreklerden arşı inletircesine yükselen bir nida…

Hayat

papatya

Hiç bir şey yapmadan öylesine oturuyorum. Elimdeki kitap da girmiyor zihnime, karmakarışık ruh dünyama. Kafamın içinde hayaller, henüz karanlık, puslu gelecekle ilgili endişelerim, ruhumu bunaltan geçmiş hatıralar… Hayat mı çok hırpalıyor insanı, yoksa biz mi- daha doğrusu ben mi- hayatı hırpalıyoruz? Hayata kusur bulmaya haddim, haddimiz var mı?

Utanıyorum. Kendi çaresizliğimde kıvrandığım için utanıyorum. Dümdüz uzanan bir yol ise hayat herkes için; o yol kimi için inişi çıkışıyla güzel, kimi için dostları, sevdikleri arasında bir başka… Ya benim için hayat yolu nasıl diye düşünüyorum. Sanki sağlı sollu uçsuz bucaksız bir çöl. Başka hiç bir şey yok. Hakkını bir türlü veremediğimiz hayatın kıyısında durmadan hem kendimi hem yanlış gördüğüm her şeyi sorgulayıp duruyorum.

Dua dua diye inliyor büyüğümüz ekrandan kendisini dinlerken. Yüzüne bakmaya da utanıyorum. Geceler en güzel dost, seccade en vefalı yaren şu karanlık günlerde. Ama hiç ağlayabiliyor muyuz o gecelerde? Yoksa geceleri seccadeyle buluşmak da mı rutin hale geldi. Bir tek damla göz yaşı niye akmaz, içten bir yakarışla ‘ah’ edilemez mi? Gökleri, melekleri inletemez mi insan?

Gitgide uzaklaşıyor her şey. Gitgide gördüğüm bütün görüntüler zihnimde soluyor, duyduğum sesler kayboluyor. Fakat bazen de çok eskilerden bir yüz, bir ses, bir anı zihnimi delip geçiyor adeta. Uzun süre etkisi altına alıyor beni. Sonra yorulup şöyle bir bakıyorum hayata. Sessiz bir boşluk gibi uzanıyor önümde. Sessiz, yabancı bir çığlık… Üzülüp, kıvranmaya değmezmiş. Hayatın esiri, küçük yaratıklar gibi insanlar. Bazen o kadar anlamsız ki herkes, her şey. Biz mi anlamsız hale getirdik hayatı bu kadar? İnsanlar mı? Bu boşluğun tek suçlusu insanlar mı? Sözde dopdolu, taşarcasına yaşadığımız hayatın içi ne kadar boşmuş. Ölü vicdanlar, tembel ruhlar, riyakar yüzler…

Kur’an en doğruyu söylüyor. Bütün ruhumuzla bir anlayabilsek:

‘Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitkiye benzer; sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çer çöp olur. Ahirette çetin azap da vardır. Allah’ın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır; dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir.’ 

Hadid 20

İhtiyacımız Var

1695318-beyaz-sevgi-cicegi-ve-kucuk-ates-kelebegi

Elimi tut, hiç bırakma!

Bir gül goncasını koklar gibi,

Yağmurun damlalarını avucunda tutar gibi,

Sevgiyle bakmana, beni çok sevmene ihtiyacım var.

Göz yaşlarımı, hüzünlerimi silip yok etmene,

Beni dinleyip anlamana, vefalı olmana ihtiyacım var.

Çok sevelim birbirimizi…

Yalansız, abartısız, dosdoğru sevgi olsun aramızda,

Yalansız, abartısız, dosdoğru ve sevgiyle dolu,

Bu günlerde sadece buna ihtiyacımız var…

 

 

 

Günün Notları

rrr

  • Yarıyıl tatili… Malum herkes için geçerli olmasa da birçok kişi bir dönemin yorgunluğunu evlerinde gidermeye çalışıyor… Oysa belki farkında değiliz ama biz öğretmenleri ayakta tutan varlıklar öğrencilerimiz. Tatil gelsin de dinlenelim diye iple çekiyoruz ama yokluklarında onları özlediğimizi hissediyoruz.
  • Arkadaşlarla bir araya gelip bir şeyler okuyalım, mütalaa edelim, yani okuduklarımız üzerinde konuşup tartışalım dedik. Tatil hiç olmazsa birkaç gün boş geçmesin ve tatile dolu girelim istedik. Bu hem kardeşlik bağlarını güçlendirmek, hem de manevi anlamda ilerlemek ve birlikte dua etmek için önemliydi. Fakat görüyorum ki bunu bile hakkıyla yapamıyoruz. Gereksiz konuşmalar oluyor, vaktinde gelmemeler, erken ayrılmalar falan… Ruhumuza birkaç saat nefes aldırırken bile dünyevi işlerimiz ön planda… Bazen bizler de farkında olmadan amacımızdan sapıyoruz, hem kendimizi, hem arkadaşlarımızı boğuyoruz… Hayırlısı olsun deyip dua etmekten başka yapacak bir şey yok.
  • Üst kattaki komşum geldi geçen gün ziyarete. Geçen yıl kızını evlendirmişti. Şimdi de bebekleri oldu. Yani torun geldi. Çok güzel, yaşanılası duygular… Allah herkese tattırsın diye dua ediyorum. Fakat komşum nedense hep bir şeylerden, birilerinden şikâyet ediyor. Kızının kayınpederinin ” Eğer oğlan doğursaydın gramis altın takacaktık.’’ dediğini aktarıyor ve onların sadece yarım altın taktığını söylüyor. (Bu arada gramis altın ne kadar eder bilmiyorum, demek ki yarım altından fazlaymış.) Bebeğe aldıkları bebek arabasının da kalitesiz olduğundan bahsediyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Onu da kırmamak için biraz hak verir gibi görünüyorum, ama sonra dedikodu etmemesini, böyle şeylere kafayı takmamasını öğütlüyorum. Herkesin hayatta önem verdiği şeylerin, önceliklerinin farklı olduğunu düşünüyorum o an. Oysa bir gram huzurun dünya metaında olmadığını, sevgi, saygının her şeyden önemli olduğunu bir anlasa şu insanlar.
  • Malum tatilde sıla-i rahim yapmak gerek. 5 aydır görmediğim annemi, ailemi görmek için yolculuk bizi bekliyor. Yolculuk etmek, sevdiklerine kavuşmak güzel. Ama kavuştuktan sonra ayrılmak, tekrar dönünce bulunduğun yere adapte olmak, bıraktığın yerden başlamak bazen kolay olmuyor. Hele bir de yaş ilerledikçe böyle şeyler insana daha zor geliyor.
  • Bir de tatilde mümkün olduğunca kitap okumak var. Okumak, okumak, durmadan okumak… Beni dinlendiren en güzel şey. Başka hiçbir şey istemiyorum. Bana sadece kitaplarımı versinler, tatilde arzu ettiğim tek şey kitap okumak…

Hayaller

rsimmSanki kağıt gibi yırtılıp yepyeni bir dünya çıkıverecek arkasından… O kadar yapay geliyor insana, o kadar sıradan ve sığ… Karmakarışık bir tablo gibi her şey. Renkli, ama aldatıcı…Duvara asılmış, insanlar da anca karşıdan seyre dalmış. Başka bir şey yaptıkları yok. Ne ibret alan var, ne düzeltelim diyen.

Kararında durmuyor hiç bir şey. Ne kadar çabuk kovalıyor her an birbirini. Her an… Çocukluğumu yaşadığım mahallemi tanıyamıyorum. Büyüdüğüm ev yıkılmış. Arkadaki kocaman bahçesinde evcilik oynadığım, meyve vermeyen o dut ağacı, yapraklarından annemin sarma yaptığı asma, su çektiğimiz tulumba…. Hepsi yok olmuş. Yerine modern, dört katlı bir bina yapılmış. Çok mu güzel olmuş şimdi? Çok rahat ve yaşanılır mı? Oturanlara sorasım geliyor.

Mahallede oynardık. Belki o zaman da evlerin önünde fazla toprak, ağaç görünmüyordu ama daha doğaldı her şey. İşte şu evin önünde üç tekerlekli bisikletimle hızla giderken düşüp kırmıştım ön dişlerimden birini. Her gün çocuk çığlıklarıyla inliyordu sokağımız. Şimdi ise hiç çocuk yok. Sadece sıkışık park etmiş arabalar, daracık soğuk bir sokak görünüyor.. Çocuklar nerede? Herhalde evlerinde sanal dünyadaki arkadaşları yetiyor onlara.

Binaların arasında kalmış küçücük bir toprak parçası. Ara sıra güneş lütfederse gün içinde uğruyor üzerine betonların arasından. Beyaz minik bir papatya çıkmış boynu bükük. Utanıyormuş gibi eğilmiş incecik sapı. Nasıl da gariban kalmış beton dağlarının arasında. Bir kedicik de uzanmış papatyanın yanına. Yüksek binalara haykırır gibi; hayatın gerçek renkleri biziz, diye…

İstemiyorum! Ben öyle modern, rahat evler istemiyorum. Çok büyük, çok eşyalı olmasına da gerek yok. Hele çok katlı ev görmek hiç mi hiç istemiyorum artık. Bir gün eğer ömrüm yeterse küçük şirin bir köy evi arkadaş olsun bana yaşlılığımda. Şehirden uzak… Mutfağında kuzinesi, yerde kilimi ve küçük bahçesinde her türlü çiçeği, otuyla… Gölgesinde nefes alabileceğim bir tek ağacım da olsun. Bir de kedim. Tek sermayem kitaplarım ve okuduğum Kur-an olsun. Tek bırakacağım miras. Rabbimle daha çok başbaşa kalabileceğim bir yer.

Hayaller… Hayalini kurmak bile insanı dinlendiriyor.

Yakarış

aylan bebekOrada, kıyıdasın boylu boyunca… Cansız vücudunla, ıslanmış, buruşmuş, giysilerinle uzanmışsın. Yorgun, yılgın halinden okunuyor karanlıkta kalmış umutların. Sessiz, sonsuz bir dinlenmeye çekilmişsin. O sessizliğin ne çok şey anlatıyor bütün dünyaya. Küçücük ellerin, kumları öpen masum minik başın… Sessiz çığlıkların duyuluyor ne zaman senden bir kare gözümüzün önüne gelse. Yüreğimizden kopup yayılıyor hüzün rüzgarları. Fakat bizler ne kadar aciziz görüyorsun değil mi? Hiç bir şey gelmiyor elimizden. Seni bu felaketten kurtamıyoruz. Bizler inan senden daha aciziz.

Kimler bu hale koydu seni? Kimler aldı elinden yaşama, büyüme hakkını? Sen uzaklaşan hayatının peşinden sessizce koşarken, savaşın içinde boğuşurken, memleketini, sılayı terk etmek zorunda kalırken, denizin kucağına gömülürken, zalimlerin ise çığlıkları, kurşunları, haksız pazarlıkları, anlaşılmaz, yalan konuşmaları ortalıkta cirit atarken çok kirlendi, toz, duman oldu ortalık.

Ne kendi içimizde, ne de yakınlarımızda kalmadı bir dirhem  huzur. Bizler de her gün bir vatan evladını, şehidimizi emanet ediyoruz kara toprağa. Senin hayatını denizlere emanet ettiğin gibi. Her gün ayrı bir yıkılış, bir zulüm… Yakıp yıkmayı kendine hak görenler, kuvvetiyle hudut tanımayanlar, her gün bir mazlumu boğazlayanlar, ayaklarının altına alıp tekmeleyenler… Yetmedi, paramparça edenler. İnsanlıktan bihaber, ruhları hırslarının esaretinde boğulmuş zavallılar… 

Dua edip Adil-i Mutlak’a sığınmaktan başka ne gelir elden? Geceleri seccadeye göz yaşını döküp, yakarmaktan başka ne gelir? Bir ümit kapısı var elbet. Zulmün sonu muhakkak gelecek. Aydınlık ufuklar belki çok yakın. Biraz sabır, tevekkül, bazen sadece sükut ve elbette her daim dua…

Masumiyetim

1263497957_2010108innocentkids7

Bu gün masumiyetimi sorgulamak istiyorum. Kaç zamandır bu kelimenin anlamını irdelemeye çalışıyorum. Önce kendimin, sonra bütün bir toplum olarak masumiyetimiz kaldı mı acaba diye düşünüp duruyorum. Önce kendi masumiyetimi… Düşünüyorum. İnsanı değerli kılan, hayatına anlam katan nedir şu kısacık dünya misafirhanesinde diye.

Bir kez masumiyetini, zarafetini, nezaketini kaybetti mi insan artık hayatında değiştirecek ve kaybedecek hiç bir şeyi kalmamıştır. Yollarda yürümeye, umutlanıp gülümsemeye değmez. Ne kadar boş ve çaresiz gelir o an her şey insana. Ne kadar anlamını yitirir her şey. Geri getirmesi çok zor kaybedilenleri. Bozulanları düzeltmek, yıkılanları geri getirmek ne kadar zor Allah’ım! Neyin güzel, neyin çirkin olduğunu ayırt edebiliriz aslında vicdanımızda. Ama hatalardan uzak durmak ne kadar zor şu gaflet asrında. Eğrilen ruhları doğrultmak ne kadar zor.

Kırgınım… Hakikatleri anlatamayanlara, doğruyu yanlış ve değersiz, yanlışı doğru ve önemliymiş gibi göstermeye çalışanlara. Kırgınım hayatta kazanılması gereken tek doğruyu henüz masumiyetimi yitirmemişken yüreğime nakşetmeyen en yakın bildiğim aileme, dostlarıma, öğretmenlerime, her gün izlediğim televizyona, okuduğum kitaplara, hayatıma dokunan herkese, her şeye….

Meğer ne suni bir dünyada yaşıyormuşuz. Başka kültürleri, onların hayat tarzlarını, şarkılarını, filmlerini beğenirken, kendi elmas kıymetindeki değerlerimizi umursamadan bir kenara itmişiz. Bir düzine talihsiz tarihi yağmalarken biz kendi tarihimizi unutup inkar etmişiz. Zaten beğenilecek neyimiz kaldı ki? İşte o yüzden başka toplumları, ülkeleri daha çok beğeniyor, onları takdir ediyoruz. Okumayan, düşünmeyen, hakikatleri araştırmayan, dedikodu peşinde koşan, hep kendini düşünüp, bencil ruhunu doyurmakla meşgul, kavgacı, su-i zan peşinde, zalim, ruhuyla birlikte etrafını da kirleten yaratıklar haline gelmişiz. Bir de bunca yanlışın, zulmün, keşmekeşin içinde doğruluğun, masumiyetin peşinde koşan masum insanları düşman gibi göstermeye çalışmışız.

Masumiyetimizi kaybettik hepimiz. Çamurlu, kirli sularda dolaştı ruhumuz.  Arıyoruz bir türlü bulamıyoruz onu. Masumiyetimizi geri getirin!

Gözlerimi kapattığımda belki de hayal ettiğim, ufukta parlıyormuş gibi gördüğüm, ışık… Masumiyetim.

Onu geri getirin bana…

Mevsim Sonbahar

images

Renkten renge bezenmiş yapraklar her yerde… Hazan mevsiminin umulmadık gülümseyen  cümbüşünde kaybolmak… Sonbaharın sarı, kahverengi, kimi yeşil, belki yeşilimsi, hatta kırmızı renkleriyle adeta bir karnaval gibi olan güzelliklerini seyir için sokaklarda dolaşmak…

images (1)

İnadına hüznüne bir tekme savurup, ona sırtını dönme cesaretini göstermek… Bu güzelliklerini sunan Rabbin’e şükretmek… Binlerce sarı yaprağın masum, dost bakışlarında gülümsemeyi öğrenmek…  Ve dualar etmek, bütün yaratılan varlıklar için… Bir ağacın gövdesine dayanıp etrafı seyrederken umudu yakalamak… Sonra da eğilip hayretler, tazimler içinde secde etmek…. ”İyi ki var ettin beni Rabbim.” diyebilmek… Hiç kimseye kırgın olmamak, kimseyi de incitmemek… Yaratılanı Yaradan’da ötürü sevmek… 

Ne kadar olumsuz rüzgarlar esse de, bir gün hepsinin son bulacağının ve bütün insanımızın kardeşlik çemberi etrafında toplanacağının umudunu asla yitirmeden, durmadan dinlenmeden dua etmek… İyilikten nasibini alamamış zalimleri de O’na havale etmek…

Affet Efendim(Sav)

indir

Sen… Ah Sen… Rehberim(Sav)…. İmtihanlarla, bin bir türlü sıkıntılarla dolu şu sahne-i hayatta öyle bir yoldaş, öyle bir tesellisin ki… O kadar naif ve zarif… Bense o kadar kusurlu ve bulanık…

Dertlere deva, aç ruhlara gıda, çözümsüz kalmış soruların tek cevabı, susuzluğumuza ab-ı hayat çeşmesi, tıkanmış nefeslerimize taze, ılık bir esinti, köhnemiş karanlıkları yaran eskimeyen bir nursun…

Sen(Sav)… Ne yaptığımı sanıyorum ki ben? Affet beni… Hastalıklı ruhumu maruz gör. Ahir zaman kirlerine bulanmış benliğimi yalvarıyorum hoş gör!… Seni anlatmak haddime mi düşmüş?

Çoğu zaman ben şu günahkar halimle alnım secdeye giderken, el açıp mahzun dualarımı ederken, kırgın gönlümle Sana(Sav) salavatlarımı takdim ederken, nefsimin usanmadan işlediği günahlara yine, bir kez daha göz yaşlarımı akıtırken…

Anlatmaktan aciz kaldığım şu halimle yalnız ve yalnız Seni soluklamak, Seni duymak istiyorum (Sav)… Senden uzaklaştıran her şey ve herkes öyle yordu, öyle tüketti ki beni. Senin tertemiz ruhundan başka dokunmasın hiç bir şey hayatıma.

Göz yaşlarımı takdim etmek istiyorum Sana. Gönlümden süzüp avuçlarımda biriktirdiğim… Uzatıp mübarek ayaklarının ucuna bırakmak o göz yaşlarımı… Başka hiç bir sermayem yok…

Hatalarımdan utanarak yazdığım bu satırları da maruz gör. Affet beni… Affet Efendim(Sav)

Yol

karanlik_yol

Yol uzun ve dikenli. Dar geçitler, derin sular var.

Kimi zaman karanlık, puslu, kimi zaman da çabuk batan güneşler var.

Bense yorgunum. Bense acizim… Nefsim öyle azgın… Öyle zaaflar, günahlar sarmış ki etrafımı…

Yol uzun… Vazife ağır. Söylenecek çok söz, yapılacak çok iş var.

Oysa zayıf omuzlarım. kaldıramıyor, taşıyamıyor bu yükleri.

Niye gitmedim, gidemedim sanki ey yüce Rabbim o hicret diyarlarına? Ruhum niye hicret etmedi?

Niye kanatlanamadım göklerde süzülen kuşlar misali?

Hürriyete kavuşamadım. Kendimin esiri oldum. Milletçe bir şeylerin esiri olduk.

Yol… Zor… Karanlık… Bir sürü engel…

Yolcular… Aciz… Gözler zayıf… Kalpler bulanık…

Bir anda kalbim sıkışıyor. Yerinden fırlayacakmış gibi hızlı hızlı göğsüme vuruyor. Sus artık aciz yüreğim!

Ya Faricel hemm! (Ey üzüntü ve tasaları gideren) ve Ya Kaşifel gamm! (Ey gam kederleri başımızdan alan!)

Ey dua yetiş imdadıma!

Söz Verdik Ama…

bir-daha-asla-yasanmayacak-guzel-anilar_416598

Ne sözler verdik, ne umutlara sarıldık ama… Fırtınalı denizlerde gemileri sert kayalara çarptırdık. Alevli kederleri kana kana içtik, yalnız, yapayalnız kör karanlıklarda bulamadık yolumuzu. Her menzil de başka, bambaşka hülyalarla oyalandık. Oysa yanıldık. Bu terazi bu kadar sıkleti kaldıramadı. Kalp bu ağırlığın altında ezildi. Zihinler de dört bir yana dağılıp paramparça oldu. 

Anlatamadık kendimizi, bir türlü anlaşılamadık. Hem de anlayamadan, anlamak istemeden, durmadan konuştuk. Lafımızı ölçüp, biçmeden, sonunu kestiremeden. Sandık ki nasıl olsa unutulur, su üzerine yazılmış gibi silinir gider. Halbuki her söz, her bakış yaralar,  derinlerde birer iz bırakır. İnsan söylediği sözün boyasıyla boyanır, bir giysi gibi onu üzerinde taşır. Bundan böyle artık binlerce kez pişman olsan da yararı yoktur. Bir de bakmışsın söylediğinin, yazdığının esiri olursun.

Söz vermiştim Rabbime… Yıllar önce… Hakiki bir kul olmak için yola çıkmaya niyetlenmiştim. Önce namazlarımı güzelce kılmaya başlayacak, oruçlarımı düzenli tutacak, hep ilim meclislerine koşacak, O’nun yolundaki insanlarla hem hal olacaktım. Sonra da bir örtü, bir pardesü kuşanacaktım, takva örtüsü gibi günahlardan korunmak için… Kendimce hepsini gerçekleştirdim. Ama nefsimi kötülükten, ruhumu günahlardan, elimi, dilimi zulümden, su-i zandan, hatalardan koruyamadım… Hakiki bir insan olamadım. Şimdi saçlarım hızla beyazlaşmaya devam ederken aynaya bakmaya utanıyorum.

Söz vermiştim. Hepimiz söz vermiştik. Taa Kalu Bela’da… Rabbimizle sözleşmiştik. Hakiki müminler olacaktık, hiç bir şey bizi yolumuzdan çevirmeyecekti. Gençliğimizi, ruhumuzu, nefsimizi, verilen bütün nimetleri O’nun yolunda sarfetmeye, kırmamaya, kırılıp incinmemeye söz verdik. Ama tutamadık sözümüzü.

Sislerin Arasında Yazmak

bu-sisli-hava-karanligi-aydinlatan-isik-ile-aydinlanir

Nasıl olsa hüzünler de, mutluluklar da fani değil mi? Nasıl olsa herkes yaralı, memleket yaralı değil mi?

Bazen olur ki, belki de çoğu zaman olur da farkında değilsindir;  zira öyle alışmışsındır ki yaşadığın hayatın keşmekeşinde, gürültüsünde boğulmaya… İfadesiz yüzler, başka dilden konuşan ağızlar arasında gülümseyen bir yüz, dost bir nefes ararsın. Düşüncelerini paylaşacağın, sıcacık  bir çehre belki… Seni anlayan, sabırla dertlerini dinleyen samimi bir dost…

Dört bir yana bakarsın, arar durursun çaresiz, yalnız gözlerle… Ama yoktur işte. Kocaman dünyanın içinde o an kendini bir toz tanesi gibi hissedersin. Hiç hükmün yoktur. ‘Hiç ender hiçsin!’ diye haykırır sanki bütün kainat. Hele olmadık bir zamanda yanlış anlaşılmak kahreder, hatalar yıkıcı bir surette geri döner tokat vururcasına. Hadiseler canını daha fazla acıtmasın diye susmayı, denizin ortasında bekleyen sessiz gemi gibi olmayı tercih edersin ister istemez.

Anlatılmaz işte çoğu zaman kopan sessiz fırtınalar, kapılıp içinde sürüklendiğin seylaplar. Seni anlayabilen bir Rabbin vardır o zaman. Tabi eğer kendin doğru dürüst O’na yönelebilirsen. Tabi hakiki bir kul olabilirsen. 

Yazmak, sislerin ya da karanlıkların arasından süzülen cılız bir ışık gibi… O bile yeter insana, yetmelidir. Yazmak bir nevi dertleşmektir. Dertleşmenin yanında hataların için özür de dilemektir. Kelimeler, harfler merhem gibi gelir insanın yaralarına. Yazmaktan vazgeçsem bile, o benden vazgeçmiyor. 

Ve… Nasıl olsa gerçekler masalmış, masallar, efsaneler gerçekmiş gibi değil mi? 

Yine Gitmek…

gitt

Gitmek, ter-i diyar etmek kurtuluşsa eğer…

Ben de gitmek istiyorum uçsuz bucaksız yerlere… Her şeyi bırakarak… Sesimi sonuna kadar haykırmak istiyorum: Ey göklerin ve yerin tek Sahibi! Kimse duymuyor beni. Ne olur Sen şu aciz, günahkar kulundan yardımını esirgeme!

Yoksa uçurum her bir taraf, neredeyse düşeceğim. Anlatamıyorum derdimi kimselere. Ne olur beni affet diye… Yoruldum; hissiz bakışlardan. Neticesiz, öylece kalan konuşmalardan, gürültülerden, verimsiz geçen dakikaların gölgesinde bir sonraki günün heyecansız bekleyişinden yoruldum. Anlatamamanın, hiç bir şey yapamamanın ıstırabında bu diyarları terk etmek, kendimden bile kaçmak istiyorum.

Gitmek kaderimiz olmuş. Ama ben gitmelerin her zaman acemisiyim. O anda çocuklardan daha çocuğum. Ne zaman bir ayrılık, bir gidiş yaşasam, ruhum titrer ve soğuk bir rüzgar üşütür…

Hakikatler

76894

Bu günlerde çok başım ağrıyor. Artık yeter diye haykırasım geliyor. İnsanlar hakikatlerden yılandan, çıyandan kaçar gibi kaçıyor. Nerede yalan, iftira var; insanlar ona sarılıyor, asıl hakikat oymuş gibi. Hiç kimse düşünmüyor, vicdanının sesini dinlemiyor. Uyan artık ey şanlı tarihin mirasçısı Türk Milleti! Nedir bu derece gaflet, nedendir bu kadar düşünce yoksulluğu?

O hakikatleri insanlara anlatmak, güzellikleri paylaşmak, dünya-ahiret için kurtuluş reçetesi sunmak, insanlar için fedakarlık yapıp koşturmak suçmuş. Bilinen bir sözü var Bediüzzaman’ın: “Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dâvâ etmek, bir nevi haksızlıktır. Bu nevi haksızlığı irtikâp etmek istemem…” Bu yüzden haklı olduğun için dimdik durulur ama, böyle zelil insanlara gidip hak aranmaz, onların seviyesine inilmez. Belki en doğrusu; hak bildiğin yoldan asla taviz vermemek ve yüce Yaradan’a el açıp dua etmek. 

İbrahim (AS) ateşe mancınıkla atıldığı zaman yanına Allah’ın emriyle Cebrail(AS) geldi: ”Ey İbrahim! dedi. Ben Cebrail’im! Allah’ın emriyle sana geldim. Benden ne dilersen dile!”

İbrahim: ”Benim dileğim, Allah’adır, sana değildir. Ben O’nun kölesiyim! Ateş de O’nundur! Nasıl dilerse öyle yapsın!”dedi.
İbrahim, Allah’tan başka kimseden yardım dilemeyerek:
-Ben sadece Allah’tan yardım isterim dediği için Allah (C.C.), ona, “Halilim”(dostum) dedi ve adı “Halilullah”(Allah’ın dostu) oldu. Allah, o zaman ateşe şöyle emretti:”Biz söyledik: ‘Ey ateş, İbrahim’in üzerine soğuk ve selâmet ol!” (Enbiya 69)

İşte insan İbrahimvari ”Hasbünallahü ve ni’mel vekil” derse eğer Allah’ın yardımı muhakkak er ya da geç gelecektir. Rabbim bizlerin sabır ve tevekkül seviyemizi bu vesilelerle ölçüyor.

Daha çok şey yazılır, söylenir. Ama ben duygularımı ifadeden acizim. Bu vazifeyi çok daha güzel ve etkili yapan abla ve abiler varken bize söz düşmez. Bizlere sadece samimi dua etmek ve hakikatlerin safında yer alıp zulmedenlerin karşısında dimdik durmak düşer. Ne yazık, öyle görünüyor ki bu  millet bir müddet daha bu haksızlıkları, yanlışlıkları yaşayacak. Ama inşallah hakikat güneşinin doğması yakındır.

Sıkılsın (Fethullah Gülen)

Sen çalış! olmazsa âlem sıkılsın!
Yardıma koşmayan kalem sıkılsın!

Kanatlan üveykim sen de kanatlan!
Çatlarsan bir yerde yollar sıkılsın!

Akıncımız akıp gitti dönmedi,
Gitmeyip yerinde seken sıkılsın!

Yapılanlar taş taş olup devrildi.
Bu ülkeden gelip geçen sıkılsın!

Mimarlar çekilip gittiler çoktan,
Çıraklık bilmeyen kullar sıkılsın!

Var olup boy attı bâtıl bir yoktan,
Hakkı söylemeyen diller sıkılsın!

Ey canını fedâya and içmiş baş!
Sen çek git yoluna kalan sıkılsın!

Buruk Bir Öğretmenler Günü

karanfilll

Öğretmenler Gününde hepimize birer karanfil verdiler. Eve geldiğimde baktım, gördüm ki karanfilin sapı, çiçeğin tam bittiği yerden kırılmış. Tıpkı benim gibi boynu bükük, solgun bir karanfil.

Kederliyim ben bu gün. Bu mevsimde hep böyle mi oluyor ne?  Kederliyim evet. Ve bu halet-i ruhiyeden hiç bir çıkış yolu bulamıyorum. Kendimi uzak, yakın kimseye anlatamadığım için, işlediğim günahlardan doğru dürüst tövbe edip tam bir hulus-u kalple Allah’a yönelemediğim için… Öğretmen olduğum için hüzünlüyüm. Nesillerin zalimlerin, eğitimden zerre kadar anlamayan insanların elinde helak olduğu, gencecik, körpe beyinlerin edepten, saygıdan, sevgiden bihaber, bencil ve nefislerinin birer kurbanı olarak yetiştirildiği ve onlar için hiç bir şey yapamadığım için kederliyim.

Düşünceler beynimi matkap gibi deliyor. Vücudum halsiz. Ne kadar çok hakkına girdiğim, üzdüğüm insan var. Hakkını veremediğim bir mesleğim var. Düşündükçe içimi titreten bir meslek: Peygamberlik mesleği… 16 yılı geride bıraktığım, yılları okul koridorlarında paspas gibi ezip geçtiğim bir meslek.

Sen… Dost, arkadaş, ya da mümin kardeşim… İsmin her neyse… Dua et, birlikte edelim. Edelim de gençlik dikenli tarlalarda değil, gül bahçelerinde yetişsin. Seni de üzüp, hüzünlendirmek istemiyorum. Yılların yükü, sorumluluğu omuzlarımda gitgide daha da ağırlaşıyor. O kadar kederleniyorum ki gençliğin halini görünce; patlamaya hazır bir volkan gibiyim…

Bitecek, biliyorum. Bir gün hepsi bitecek. Çekilen bütün çileler bir gün son bulacak. Fakat o gün galiba ben de son bulacağım. Hayatım solmuş, boynu bükük bir karanfil gibi toprağa düşmüş… yok olmuş olacağım… Rabbimin merhameti sonsuz, O(C.C.) beni darda bırakmaz .

Medet ya Sahibel Guraba!

Özür (Kimseyi Üzmek İstemedim)

dua

”Ben kimseyi üzmek, bir müminin kalbini kırmak asla istemedim. Ne hasta etmek, ne de incitmek istedim. Bu geliş hiç olmadı, ve ruhum çok yaralandı. Yılların kalın örtülerle kapattığı silik anıları hatırlatmanın ne gereği vardı? Bir dolu hüzünler, pişmanlıklar yaşatmaya ne gerek vardı? Hem aciz, hem de zalim ruhum nereye koysam sığmıyor, bir türlü yola gelmiyor. Ne yapayım geçmişe gidip hataları düzeltmek elimde değil. Keşke insana bir tek şans verilebilseydi o hataları düzeltebilmek için. Elim hiç ama hiç bir şeye yetişmiyor. Pişmanlıklar içinde kıvranırken ancak el açıp dua edebiliyorum, kırık dökük dilimle. Rabbim’den af diliyorum. O affetmeyi sever. Affedenleri de… Siz de affedin. Şu kırgın halimi de diğer kırgınlıklarımın arasına koyup bohçamın içinde gizliyorum…(18.11.14)”
Böyle olmamalıydı…

Fakat… Artık gizlemeyeceğim. Kendimi bir türlü ifade edemediğim yarım yamalak ifadelerin gölgesine de sığınmayacağım. Ömür gelip dayanmış ihtiyarlığın yamacına. Kimi gün ufuktaki bulutların karaltısıyla hüzünlü, kimi gün soğuk kış güneşinin tesellisiyle mutlu olayım… Hiç, ama hiç birisi umurumda değil. Bütün coşkularım, sevinçlerim yaz yağmuru kadar kısa olsa da, her gün bilir bilmez ne isyanlar etsem de yine de kapısında yalvaracak, sonsuz Rahmet Sahibi’nin kucağına kendimi bırakıyorum.

Ne kadar cürümler, günahlar işlesem yine de beni inşallah razı olduğu bir dairenin içine dahil eden bir  Rabbim olduğu için ne kadar az şükrediyorum. Hiç secdeden ayrılmasam, gece gündüz göz yaşımla yıkasam seccademi yine de bu nimetlerin hakkını vermiş olamam, olamayız. O’nun Rahmeti olmasa hangimiz affedilmeye layığız?

Bir şey öğrendim. Bütün hayatımız boyunca durmadan koştuğumuzu. Durup biraz olsun dinlenmeden koştuğumuzu. Sonra, bir şeylerin yüreğimizi çok ama çok acıttığını öğrendiğimdeyıkıldım. Daha fazla beni acıtan da ne oldu biliyor musunuz? Acının nasıl bütün benliğimi kapladığını, tıpkı örümcek ağı ya da bir ahtapotun kollarının gibi sardığını. O an acizliğimi iliklerime kadar hissettim.

Sonra, O’nun Rahmeti bütün örümcek ağlarını sildi süpürdü, ahtapotun kolları bir anda çözülüp uzaklaştı.

Artık acıyı verenin de alanın da O(c.c.) olduğunun bilincini yüreğimin derinliklerine kadar hissetmek, hiç ama hiç kimseye kırılıp gücenmemek, her şeyi O’na havale etmek, belki ben de şimdi ya da çok önceleri ne kalpler kırdığımı kimlerin hakkına girdiğimi düşünmek, hem onlarda helallik dilemek, hem de kendi hakkımı helal etmek ve doğru dürüst bir hayat yaşamak… İşte şu anda günahkar ruhumla sadece bunları istiyorum ve istikamet üzere olmamız için Rabbimden yalvarıyorum. Bütün kırdığım insanlardan, hesapsız tükettiğim havadan, sudan, nimetlerden, davamı anlatamadığım öğrencilerimden, meslektaşlarımdan, ailemden, sarf ettiğim dakikalardan, yollarda çiğnediğim taşlardan, belki üzerine istemeden bastığım çimenlerden ve daha bilmem kimlerden ve nelerden, her şeyden önce de Rabbimden  özür diliyorum.

Keşke bilsek hepimiz: Biz sadece O’na dua ederek mutlu oluyoruz.

Bu Bayramlar

8134803623_c9f84e2878_z

Tadı yok artık bu bayramların. Tıpkı eskilerin söylediği gibi; nerede o eski bayramlar, diyesim geliyor. Bayramı karşılayacak, bayram gibi bir coşku taşıyacak kuvvet yok bedenimde. O kadar lime lime olmuş ki etlerim, hareket etmekten acizim. Kanım çekilmiş sanki damarlarımdan. Gözlerim ağrıdan bakamıyor, başım yorgunluktan dik duramıyor. Hele şu boyun ve sırt ağrılarım… Ne kadar da nazlı, yorgun bedenim varmış.

Hep bir özlem, bir eksik taşıyor bayramlar. Hangi hasret, hangi hicran içimdeki burukluğun sebebi bilmiyorum. Bayramlarda artık eskiden duyduğum kokuları da duymuyorum. Kokular… O kokuları özledim. Sılanın kokusu mu, 36 yıldır ellerine sarılıp öpemediğim babamın kokusu mu, sokakta her gördüğüm ihtiyar ninenin bana kendi ninemi hatırlatıp, onun o mis gibi çorbasının kokusu mu içimdeki hasreti daha da arttırdı? Sormayın sebebini. Nedensiz bu kırgınlıklar, yalnızlıklar ve yorgunluklar… Hayatımdan bir türlü silip atamadığım kelimeler. Gülümseyen yüzler de yok artık etrafımda. Herkes kendi kabuğuna çekilmiş ve sonu gelmeyen mücadele insanları nasıl da yormuş. Bir süre önce hevesle saksıya ektiğim menekşe bile solup gitmiş. Her geçen gün terk edişler hayatımda.

Allah’ım bu isyan dolu satırları yazdığım için beni affet. Bayramların gelmesini artık hiç istemiyorum. Gözü yaşlı, kalbi kırık, dünyanın kim bilir neresinde sayısını bilmediğimiz on-binlerce yetim, kimsesiz, çaresiz insanlar varken… Böyle bir dünyada ben bayram yapmak istemiyorum. Akraba ziyareti yapıp, ikram edilen tatlıları yemek istemiyorum. Ne kadar inhiraflar yaşasam da Sen’in sonsuz Rahman ve Rahim sıfatlarının beni boş döndürmeyeceğini biliyorum. Kendi küçüklüğümle kendimden de Sana sığınıyorum.

Hayırlı, bol dualı bayramlar…

Unutturulmadı mı?

madenci-olmak6

Sizler ölmediniz. Hislerini öldürmüş yığınlara kolay mı insanlık dersi vermek? Hayır ölmemeniz gerekir. Hep canlı kalmalısınız zihinlerde. O kömür karası yüzünüzün ortasında çakmak çakmak, derin anlamlarla yüklü, yorgun gözleriniz hiç silinmeyecek hafızalardan. Ardınızdan kopan çığlıklar hep çınlayacak kulaklarımızda. Uzat ayaklarını sedyeye çamurlu çizmenle, hiç çekinme! Sana en şerefli ve zerresine kadar helal rızık peşinde koşan halinle fakirlikten utanmayı öğretenler utansın. 

En şerefli ve zerresine kadar helal… Çoluk çocuğuna helal ekmek götürmenin erdemini, değerini bu millete öğretmek için sizlerin ölmesi gerekiyormuş. Çok acı oldu bu sefer bu hatırlatma ya Erhamerrahimin! Hikmetinden sual olunmaz elbette. Kalan yetimleri, dulları, evlatsız ana babaları Sen koru Ya Rabbelalemin! Hepsi Senin sonsuz merhametine emanet.

Ama bizim yüreklerimiz çoktan ölmüş. Televizyonların karşısına geçip izledik bütün olan biteni, acıkınca yemeklerimiz elimizin altında, paramız cebimizde… Aman bizim rahatımız bozulmasın. Yardım mı? Ne olacak internetten kredi kartıyla göndereceğimiz bir miktar para vicdanımızı rahatlatmaya yeter de artar bile. Nasıl olsa yarın bir gün unutulur gider bu günler. Yine kulaklarımız tıkalı, gözlerimiz kör, kalbi soğumuş halimizle yarı sakat yaşamaya devam ederiz. Kendi hayatımıza bakıp günü kurtarmaya bakarız. Çocuklarımızın ellerine son model cep telefonları, tabletler veririz oyalansınlar diye. Onları da kendimiz gibi, hatta daha beter hissiz yığınlar olarak yetiştirmeye çalışırız farkında olmadan. Ama hakkını yemeyelim Ramazan orucumuzu tuttuk hep, beş vaktimizi de kıldık. Yetmez mi? Her koyun kendi bacağından asılırmış. Sahi bu bir Türk atasözü mü? 

Zaten hep unutulmadı mı başka maden faciaları, depremler, seller,  yangınlar, kazalar, savaşlar, işgaller, terörler, cinayetler vs? Bu da bir gün unutulacak. Hep unutturulmadı mı? Başkasının derdiyle dertlenmek, diğergam olabilmek, vazifenin hakkını verebilmek, karşılıksız iyilik etmek, milletinin derdi için koştururken terlemek, yorulmak, kendi derdini unutmak. Asıl mutluluğun, iki dünya saadetinin sadece ve sadece böyle yaşamakta olduğu… unutturulmadı mı?

Benim Babam Ölmedi

madenci-6-500x338

‘Benim babam madenciydi’ diyeceksin soranlara sen. Gözlerin yaşarsa bile yüzün asla yerde olmayacak. Onca şerefsizlik, hıyanet ortalıkta kol gezerken,babam karanlık mağaralarda, kömür kokusuyla bizlere bir lokma helal ekmeği getirmenin derdindeydi ve canını Rahman’a öylece teslim etti diyeceksin. Yüzü gözü kapkara, tanınmayacak halde de olsa onu melekler yıkadı, ak pak etti diye anlatacaksın herkese… Yeri altında binlerce metre koştururken, canı Allah’a emanet iken bir anda göklere çıkardılar onu ve arkadaşlarını… Hepsi de şimdi oradan bize gülümsüyorlar diye haykıracaksın.

‘Benim babam, benim kardeşim, benim oğlum, benim kocam…’ derken göğsünü gere gere anlatacaksın.

Söyle insafsızlara, hissizlere, yalancı ve iki yüzlülere:

‘Üstleri başları kömürün karasıyla ölümün sıcak kucağına koşarken, yürekleri ana sütü gibi bembeyazdı. Ben aslında ayrılmadım ki onlardan. Beni bırakıp hiç gitmediler ki… Gözlerimin yaşıyla, okuduğum Kur’anlarla onlarla aramda hiç kopmayacak bir yol, bir köprü kuracağım. Rabbim beni asla yalnız ve mahzun koymayacak. Dualarımla yaşatacağım onları. Rüyalarımda konuşacağım her gece. Sonra da cennetten uzanan ellerini tutacağım. Cennetten bir nur aydınlatacak hep evimizi. Torunlarıma anlatırken gururlanacağım, asla sizler gibi utanmayacağım.’

‘Hep gülümseyen gölgelerini hissedeğim evimizin bir köşesinde onların. Ve sofraya bir tabak daha ilave etmeyi, her zamanki yerlerini yine onlara ayırmayı ihmal etmeyeceğim. Sıcak nefesleriyle ısınıp, sevgi dolu sesleriyle mutlu olacağım. Hiç gitmemiş gibi yine sohbet edeceğim onlarla. Çünkü ölü değil onlar. Yüreği o kadar temiz olanlar, helal rızık için alnının teriyle, elinin, yüzünün karasıyla ölenler şehittir. Şehitler ölmez.’

‘Benim babam ölmedi.’

Efendimiz(SAV) buyuruyor ki;

“Şehitler beş kısımdır: Bulaşıcı hastalığa yakalanan, ishale tutulan, suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda savaşırken şehit olanlar.” 

“Malı uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir; dini uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir.”

Benim Babam Ölmedi

madenci-6-500x338

‘Benim babam madenciydi’ diyeceksin soranlara sen. Gözlerin yaşarsa bile yüzün asla yerde olmayacak. Onca şerefsizlik, hıyanet ortalıkta kol gezerken,babam karanlık mağaralarda, kömür kokusuyla bizlere bir lokma helal ekmeği getirmenin derdindeydi ve canını Rahman’a öylece teslim etti diyeceksin. Yüzü gözü kapkara, tanınmayacak halde de olsa onu melekler yıkadı, ak pak etti diye anlatacaksın herkese… Yeri altında binlerce metre koştururken, canı Allah’a emanet iken bir anda göklere çıkardılar onu ve arkadaşlarını… Hepsi de şimdi oradan bize gülümsüyorlar diye haykıracaksın.

‘Benim babam, benim kardeşim, benim oğlum, benim kocam…’ derken göğsünü gere gere anlatacaksın.

Söyle insafsızlara, hissizlere, yalancı ve iki yüzlülere:

‘Üstleri başları kömürün karasıyla ölümün sıcak kucağına koşarken, yürekleri ana sütü gibi bembeyazdı. Ben aslında ayrılmadım ki onlardan. Beni bırakıp hiç gitmediler ki… Gözlerimin yaşıyla, okuduğum Kur’anlarla onlarla aramda hiç kopmayacak bir yol, bir köprü kuracağım. Rabbim beni asla yalnız ve mahzun koymayacak. Dualarımla yaşatacağım onları. Rüyalarımda konuşacağım her gece. Sonra da cennetten uzanan ellerini tutacağım. Cennetten bir nur aydınlatacak hep evimizi. Torunlarıma anlatırken gururlanacağım, asla sizler gibi utanmayacağım.’

‘Hep gülümseyen gölgelerini hissedeğim evimizin bir köşesinde onların. Ve sofraya bir tabak daha ilave etmeyi, her zamanki yerlerini yine onlara ayırmayı ihmal etmeyeceğim. Sıcak nefesleriyle ısınıp, sevgi dolu sesleriyle mutlu olacağım. Hiç gitmemiş gibi yine sohbet edeceğim onlarla. Çünkü ölü değil onlar. Yüreği o kadar temiz olanlar, helal rızık için alnının teriyle, elinin, yüzünün karasıyla ölenler şehittir. Şehitler ölmez.’

‘Benim babam ölmedi.’

Efendimiz(SAV) buyuruyor ki;

“Şehitler beş kısımdır: Bulaşıcı hastalığa yakalanan, ishale tutulan, suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda savaşırken şehit olanlar.” 

“Malı uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir; dini uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir.”

Derin Vadilerin Sonu

 

Derin vadiler, uzun, sarp yollar var önümüzde. Karanlık, soğuk bir vadi bu. Uğuldayan, yüzümüzü tırmalayan bir rüzgar arkadaşlık ediyor bize bu bilinmez yollarda. Burada ihtiyacımız; sabır ve dua, tevekkül ve teslimiyet…Derin vadilerde yol almak derin bir basiret ister. Ne gelirse başımıza O’dan bilmek, sorgulamaksızın kabullenmek. İşin sırrı işte burada.

Hiç korkma sen buralarda. Karanlık, ıssız ve susuz görünse de, bu vadilerin sonu mutlaka bir gün düz ovalara, ışığı, suyu bol çayırlara çıkacaktır. Şafak öncesi o karanlıklar korkutmasın seni. O zifiri karanlığın da bir nihayeti, çekilen binbir dert ve sıkıntıların da bir ferahlığı, ılık ılık üfleyen bir nefesi vardır. 

O karanlıklar, soğuk rüzgarlar, ıssız, susuz yollar olmasa ne o içini ısıtan güneşin ışığını, ne de yemyeşil sulak çayırların kıymetini bilebilirdin. Ayağına dikenler batmasa, yumuşak, ipek halıların değerini bilemezdin.

Çirkinlikler, zorluklar olmasaydı, güzelliklerin, kolaylıkların nimet olduğunu kim bilebilirdi? Sana çirkin görünen işlerin ardında bile birer güzellik var olduğunu, hepsinin vazifeli olduğunu bil. İşte bu sebeptendir ki adımlarını ince ince ayarla, hareketlerini bir kelebek nazikliği, ağını sabırla ören bir örümcek inceliği ile yap. Sonunu düşünmeden hiç bir işe kalkışma!… 

(Not: Bu yazı çook önceden(2012) yazılmıştı.)

Rüzgara Seslendim

yağmurr

Bütün gece rüzgarın uğultusu, yağmurun dur durak bilmeyen melodileri hakim oldu sessizliğe.  Bir yandan yağmur, yeryüzünün kirlerini yıkamaya çalışırken… Uyku tutmadı bir türlü. Bütün günün yorgunluğu, işittiğim sözlerin, olur olmaz bakışların ağırlığı daha bir çöktü üzerime gece vakti. Dışarı çıkıp yağmura, rüzgara seslenesim geldi; ‘Hey rüzgar! Al beni de götür o diyar-ı gurbetlere. Artık buradaki gürültülerden o kadar yoruldum, o kadar uzaklaştı ki herkes ve her şey benden, neresi gurbet, neresi sıla bilemiyorum. Senin kanatların benim gibi günahlarla yüklü, aciz bir kulu kaldırıp başka yerlere götürmeye muktedir olur mu?’

Fakat hiç bir ses çıkmadı rüzgardan. Yine aynı uğultusuyla koşturmaya devam etti. Yağmur da işitmedi söylediklerimi. O da rüzgarın süpürdüğü yeryüzünü ıslatıp yıkama telaşındaydı. Yağmur kendi türküsünü haykırırken kimseyi duymuyordu. Ağaçları, çatıları, sokakları, yüksek dağları ve çiçekleri ıslatırken vazifesini yapmanın rahatlığı, pervasızlığı ona hiç bir şeyi farkettirmiyordu. ‘Beni de yıka! Tozlarımdan, kirlerimden arındır, lütfen.’         O da arkadaş olmadı bana.

Bir ara gözyaşlarıma sığınmak istedim. Onlardan medet umdum. Gözyaşlarım da terketmişti beni. Azıcık görünüp gittiler hemen. Oysa ben dışarıdaki yağmur gibi sağnak sağnak ağlayıp içimdeki bütün zehri boşaltmak istiyordum. Tıkanıp kalmıştım sanki. Hiç bir şey bana yardım etmiyordu. Sonra kendime seslendim. Kendi nefsime, benliğime. Bir yağmur veya rüzgar kadar olamadın diye. Nerede senin iraden, inancın, umudun?…

Pencereyi açıp mis gibi yağmuru kokladım bir ara. Yağmur ne kadar duruydu. Hiç bizim gibi kirlere bulaşmamıştı. Yağmuru seyretmek, rüzgarı dinlemek, ciğerlerimi temiz havayla doldurmak biraz rahatlattı. Sıkıntıyı veren ve sonra da rahatlatmak için sayısız nimetlerini gönderen Cenab-ı Mevla’ya şükrettim o an.

513558__wet-leaf_p

Karanlığa da seslendim. Kapkaranlık geceye. ‘Sende insanı hem yalnızlaştıran, hemde sakinliği, sessizliğiyle rahatlatan bir şey var. Cevap vermesen de beni duyuyorsun ve çok iyi anlıyorsun, biliyorum. Bir kaç saat sonra dürülüp, toplanacak ve yerini aydınlık gündüze bırakacaksın. Ne kadar ruhum senin siyah koynunda kasvete bürünse de aslında ben seninle belki aradığım huzuru buluyorum. Keşke sen elimden tutsan da alıp götürsen beni…’ 

Hakikat şu ki; şu dünya zindanı yoruyordu beni… hepimizi. O gün Canan da (öğrencim) çok yorgundu. Derste arka sıralarda hıçkırıklara gömülmüştü. Arkadaşlarının tesellisi de işe yaramıyordu. Yanına gidip sormadan edemedim. Canan’ın anne ve babası ayrı. Her biri farklı şehirlerde. İkisiyle de kalmıyor o. Halasında kalıyor. Anne baba hasretiyle büyümek, varken yokluklarını çekmek henüz 16 yaşında bir kız çocuğuna kolay mı gelir? Anneleri, babaları ayrı ya da vefat etmiş yalnız ve yetim çocuklar… Bir sıcak sarılmaya hasret çocuklar, yollarda kalmış kır çiçekleri! Efendiler Efendisi (Sav)’de yetimdi. Yetimlerin en güzelinin sıcak dost eli, gül kokulu nefesi yalnızlığınıza arkadaş olsun inşallah. 

Uykusuz gecelerin, dinmek bilmeyen gönül yorgunluğunun en güzel ilacı ne olabilir?

Uykusuz gecelerin aslında tek ilacı her an bizi yalnız bırakmayan Rabbe yönelmek değil de nedir? Huzuru yakalamanın tek yolu O’nun huzurunda eğilmekmiş.

Ruhum özgürlüğünü istiyor. Rahat bırakın beni!…

Not: Bu yazı ve önceki yazı bir süre önce yazıldı ama paylaşmak konusunda tereddüt ettim. Kısmet şimdiymiş.

Kaybettiklerimiz

1374743259_uzgun-cocuk

İnsanların başkalarına tahammül edemeyebileceğini, hazımsızlık ve kıskançlık duygularını ilk kez  daha küçük bir çocukken sokakta arkadaşlarımla oynarken öğrendim. Birbirini kıskanan, kendisiyle diğer çocukların oynamak istemediği, dışlanan bazı çocuklar durmadan kavga ediyor, bazen saç baş yoluyor, birbirlerine zarar veriyorlardı. Sonra da anneleri çıkıyordu sahneye. Bir süre de onlar tartışıyordu bazen. Ya da eğer anneler yeterince olgun ve sabırlı ise hiç karşı tarafla muhatap olmuyor çocuğunu içeri çekiyor, kendi çocuğunun hatalarını düzeltmeye, ona yapıcı, olumlu tavsiyelerde bulunmaya çalışıyordu. Benim de küçükken Mehtap adında gıcık olduğum, sevmediğim bir arkadaşım vardı. Anlaşamıyorduk bir türlü. Galiba ben biraz cadıydım. Onu gördüğüm zaman uzak duruyor ama kendisine çocukça hakaretler edip kızdırmaya çalışıyordum. O da beni yakaladığı anda pataklıyordu tabi. Ama sonra biraz büyüyüp, kendimi daha güçlü hissetmeye başlayınca ben onu dövmeye, hatta bazen kardeşine sataşmaya başlamıştım. Şimdi düşünüyorum da hiddet ve şiddet çocuklukta dahi olsa çok kötü bir şey. Keşke hiç öyle davranmasaydım. Karşımdaki kişi ne derse, nasıl davranırsa davransın ben sabırlı, olumlu olsaydım. Ama çok, toy ve hamdım o zamanlar.

İnsanların birbirini kırıp üzdüğünü daha sonraları da gördüm. Çok üzücü hadiseler yaşadım. Hele çocukluktan çıktığım ilk yıllarda rahmetli babam öldükten sonra ortak iş yaptığı amcamların ne yapıp edip her şeyi elimizden almak için bizim eve durmadan gelip gitmeleri, annemi her seferinde ağlatmaları, istediklerini aldıktan sonra da bir daha semtimize dahi uğramamaları, annemin bir daha onlarla hiç görüşmemek için and içmesi…vs.

Kırgınlıklar, kavgalar olmasa ne olur sanki. Annem o kadar bunalmış ki şimdi düşününce daha iyi anlıyorum. Teyzemle de yaklaşık on senedir küsler. Sebep ise rahmetli anneanneme hastalığında birlikte bakarken birbirlerine söyledikleri bir takım sözler, yanlış anlamalar, kırgınlığı uzatmalar, falan filan. Annem ”Ben büyüğüm, o beni arasın.” diyor. Teyzem de anneme çok kırılmışmış. Bence biraz da inat ve gururlarından dolayı bir türlü ilk adımı atmaya cesaretleri yok. Bu küskünlükle hangisi ne kazanıyor diye sorduğumuzda ise yok yere çekilen üzüntü ve küs olunduğu için günaha girmekle geçen yıllar, birbirinden uzaklaşan kardeşler, hatta kuzenler. Sıla-i rahimin rafa kaldırılması, sıkıntıları ya da sevinçleri paylaşabileceğimiz akrabalarımızı yanımızda bulamayışımız. Ve bunun eksikliğini hep hissedişimiz.

Bunları burada paylaşmak belki gereksiz. Ama vatanımızda son zamanlarda yaşanan garip, trajik hadiseler beni eski yaşananları düşünmeye, sorgulamaya sevk etti.

Yine birileri başkalarına hayat hakkı tanımamak için elinden geleni yapıyor. Güç ve kudreti elinde bulundurmak gücünü kötü yönde kullanmak için mi?Başkalarına karşı merhametli, hoşgörülü olmaya engel mi? Gıybet ve sui zan bizlerin içine adeta virüs gibi girmiş. Ne kadar yazık.

Titremeliyiz… Öyle bir Nebi’nin (sav) ümmetiyiz ki her anı, bakışları, konuşması, susması, gerek yalnızken, gerek insanların arasındayken bütün insanlığa örnek ve hikmet  doluydu. O (sav) bir hoşgörü, anlayış insanıydı.

Buhârî, Müslim, şu vak’ayı naklediyorlar:

 “Bir gün Allah Resûlü mescitte oturuyorlardı. Bir bedevi içeriye girdi; ihtimal Efendimiz’e bir şeyler sorup öğrenecekti. Fakat bu adam gitti ve mescidin bir tarafına idrar etmeye durdu. Oradakiler, ‘Dur, yapma!’ diye müdahale etmek istediler. Allah Resûlü “Adamı bırakın ve idrarını kestirmeyin!” buyurdu. O bir bedevi idi. Kalkıp onu dövebilirlerdi. Ne var ki, bedeviye karşı böyle bir muamele de bedevice olurdu. Allah Resûlü’nün ashabı bedevi değildi. Sonra buyurdular ki: “Gidin bir kova su getirip idrarın üzerine dökünüz; su o pisliği alır götürür orası da temizlenir.”

Onulmaz Yaralarım

56sustumiy3
Keşke konuşabilseydim. Aldırmaksızın şimşeklerin çakmasına, sağnakların boşalmasına, dağların üzerime yıkılmasına… Hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını bile bile… Yine eskisi gibi olmadığını bile bile şimdiye kadar… Bütün hücrelerim hırpalanıp, çürüse de, yine de vazgeçemediğimi haykırabilseydim. Kurtulmaya çalıştığım halde daha çok batıp yok olduğumu, yalanlarla kendimi uvuttuğumu söyleyebilseydim. Sonra da kıskacında hapsolduğum düşüncelerimin en orta yerine kocaman bir tokat atabilseydim. Düşünceler zinciri bir daha birleşmemek üzere dağılıp saçılsaydı. Hiç biri kalmayıncaya kadar kovalayabilseydim onları. Paramparça olmuş duygularımı da umutsuzca toplamaya çalışmadan savurabilseydim… Havada uçuşan tozlar misali rastgele oraya buraya üfleyip dağıtabilseydim. Sonra yine haykırarak; bunlar hep son oynanan oyunların eseri, dağıtın bu sahneyi, diyebilseydim.
Diyebilir miydim?
Ruhumda bitmeyen bir sarsıntı, üzerimden kalkmayan bir ağırlık ve onulmaz yaralarım…
Diyebilir miydim?

Ruhumuzun Fısıltıları

güvercin...

Yorulmasın artık akıp giden zaman. Çılgın gibi koşmaktan, bütün güzellikleri önüne katıp sürüklemekten, durmadan gösterip gizlemekten, önce verip sonra almaktan bıkmadı mı? Biraz ara verin Allah aşkına şu volkanlar, seller misali hadiselerin hücumlarına. Seyre dursun bütün mahlukat.  Her şey de dursun zamanla birlikte. Yaprak bile kıpırdamasın, nefesimiz dahi duyulmasın. Gülümseyen, yüzler, muhabbetle uzanan sıcacık eller istiyorum. İstiyoruz hep birlikte. Görmesin başka şey bu gözler. Duymasın kulaklarım pür huzur fısıldayan namelerden ve sevgiyle dolu kelimelerden başka bir şey.  Ne olur alıp götürün gönlümü, aklımı, letaifimle birlikte bütün benliğimi. Yoruldum, çok yoruldum her gün bitmeyen keşmekeşten.

Ne çok konuşan bir millet olduk… Ne de çok kinimiz, garazımız, haset yüklü yüreğimiz varmış. Yakışır mıydı bize kötülemek, ayıplayıp, iftira etmek? Şu koskoca dünyayı nasıl da dar ettik kendimize. Biraz olsun dinlemeyi, şefkatle bakmayı, el açıp dua etmeyi denesek… Yakışır mıydı Hakkın lütfettiği, karşılıksız verdiği cennet vatanı el birliğiyle cehenneme çevirmek?

               ” Ya Rab! Kurtulsun! Hidayet ver bu millete…”
                                                  Mehmet Âkif Ersoy

Kapılar

822672-isiga-acilan-kapi-2Hayat kapılardan ibaret. Her safhası yeni bir kapı… Kimi gün kolayca açılıyor. Kimi gün de zorluyor bizi. Bitecek, her şey gün yüzüne çıkacak, önümüzde hiç kapalı kapı kalmayıp, aydınlık ovalara, pürüzsüz ufuklara kavuşacağız dediğimiz anda tekrar yeni bir kapı, yeni bir bilmece gibi karşımıza çıkıyor. Bütün kapılar kapansa da Rabbimin sonsuz Rahmeti, Keremi, Hikmeti, Cemali de şu çetrefilli hayat yolculuğumuzda bizi koruyor, O, bizi gözetiyor ve seviyor. Hiç mahzun bırakmayacak. Bir gün hüznümüzü üzerimizden, ağır bir örtüyü çekip alır gibi alacak diye dua dua O’na yalvarıyor, başka kimseye değil, yalnızca O’na güveniyorum…

Hüznün Resmi

Rain_in_January_by_wolfskin

 

Hüznün resmi çizilir mi bilmem? Sözlerle de pek tarif edilemez. O sadece  hissedilir aslında. Bir bakış, bir iç çekiş, bir gözyaşında saklıdır hüzün. O her gün yediğin yemekte, içtiğin suda, belki gülümseyen bir yüzün ardında, bazen bir dostunun ”Nasılsın?” sorusuna verdiğin ”İyiyim.” cevabındadır. Hüzün geçmeyen günler, gülümsemeyen güneşler, bir türlü nokta konulamayan cümlelerdir.

Gökler ağlar, ağaçlar da… Rengarenk yapraklarını dökerken, hüzün mevsiminde.. Neler hatırlarım ben bu gri, serin ve ağlamaklı mevsimde? Bir sonbahar öğleden sonrası hasta yatağında son nefesini veren babamı, hasretini çektiğim yaşlı annemi, buruş buruş yüzü, kalın camlı gözlükleri, kendine has kokusuyla ninemi hatırlarım. Hüzünlü günler nerede olsam bulur beni.

Dünya bir hüzün yeriyse hep sadakatle, teslimiyetle onu kabullenmek, her halinle dua edip Yaradan’a sığınmak ne güzel. Yusuf’unu(as) kaybeden Yakup(as) misali. Hakkını veremediğin bir hayatın birbiriyle iç içe geçmiş yollarında ilerleyen, her anı hikmet dolu günlerin yorgun yolcusu; insan… Bitecek bir gün bu çileyle, sıkıntılarla yoğrulan hayatın. Bizlerden, onlardan ne söz, ne bir iz dahi kalmayacak. Öyleyse çer çöp hükmünde fani sıkıntılarla boğulma! Sevinçler, üzüntüler, güzellikler, çirkinlikler…hepsi geçici.

Yarınlarımız Vefalı Olsun

  1. vefa_59446O(C.C.) bizi hep sevdi. Hep güzellikler tatmamızı istedi. Vefalıydı her zaman. O sevdiğinin daha güzel hale, tam kıvama gelmesi, yüksek ufuklara ulaşması için büyük küçük imtihanlarla sınadı. Peki vefa gösterdik mi biz? Depremler misali ruhumuzu sarsan hadiselere karşı hiç bozulmadan, bozmadan, yıkılmadan, yıkmadan istikamet üzere, dimdik ilerledik mi? Yoksa en ufak bir rüzgarda devrilip yönümüzü, yolumuzu kayıp mı ettik? Hakikatleri bulmak adına bir sürü fırsatlar sürülmedi mi önümüze? Ve onların güneş gibi ışıklarını üzerimizde hissetmek, karanlıklarda boğulmamak için sunulan fırsatları en güzel şekilde değerlendirdik mi? Yoksa umursamadan, bakışlarımızı yalancı, süslü sözlerin davet ettiği tarafa mı yönelttik? Kaybolup gittik mi nefsimizin derin çukurlarında? Ümit yerine ümitsizliği mi bulduk? Ne zaman doğrultacağız kendimizi?

‘Yarın inşallah her şey daha güzel olacak.’ diye umutlar besledik hep. Hep yarınlardı umudumuz. Biz hep gülen gözlerle yarınlara umutla bakacak, hayatımızı yalan ve hıyanetle kirletmeyecek, dedikoduya, sevgisizliğe yer vermeyecektik. Üstünlük kavgası etmeyecek, birbirimizi kırmayacaktık. Gafletle, nisyanla bütün ışıkları söndürdük. Yürünecek yolları dikenlerle doldurduk. Dünyayı, dünyamızı kirlettik. 

Geçmişimizi, bu günümüzü böyle zalimce harcadık, bulandırdık. Bari yarınlarımız vefalı olsun. En Vefalı’ya karşı artık bir nebze vefalı olalım…

 

flowers_radika_karahindiba_wind_luck_nature_www.Vvallpaper.netOnun nazikçe etrafa dağılan tüyleri gibi, bizim de dağılan, kaybolan, toplamaktan aciz olduğumuz bir şeylerimiz var. Toparlanıp, kendimizi yeniden bulmak için Kudret-i Sonsuz’un inayetine her an muhtaç olduğumuzu bir anlayabilsek…

Sensiz Olmadı Ya Sahibel-Guraba!

damlalar..

Ya muined-duafa (Ey zayıfların yardımcısı)

Ya kenzel-fukara (Ey fakirlerin hazînesi)

Ya sahibel-ğuraba (Ey gariplerin sahibi)

Çok bakındım etrafıma. Olmadı… Olmadı ey Halık-ı Kerim! Senden başka sığınacak bir tek dalım yok. 

Ellerim ancak Sana yönelince kuvvet buluyor. Gözlerim ancak Senin için bakarsa parıldıyor. Dilim ancak Seni konuşunca söyledikleri anlam kazanıyor. Ve kalbim ancak Sana yönelirse huzur buluyor. Hep yanlış mercilere yöneldim. Yanlış yollarda rahatı aradım. İbrahim (AS) gibi Hasbünallahi ve Ni’mel Vekil diyemedim. Kendi zayıflıklarımın, çaresizliklerimin içerisinde boğuldum. Bana verdiklerini, maddi, manevi bütün nimetleri nefsime kurban ettim.

Şimdi şu hiçliğimle, günah kirlerine bulaşmış dilim, gözlerim ve bütün hislerimle yine Sana sığınıyorum. Şu yalancı dünyanın gürültülerinden beni uzak tut.(amin)

Mazlumlar…

fft64_mf1379932

Her gün, her hafta bir felaket haberi almaya artık alıştık, git gide duyarsızlaştık mı? Dünyanın bir yerinde birileri kendi varlığını sürdürmek, hakimiyetini devam ettirmek için mutlaka başkalarını öldürecek, sindirecek ya da assimile mi edecek? 21 Ağustosta onları, masum çocukları gecenin bir yarısı uykularında yakaladı o korkunç kimyasal silah. Bilmem kaç bin kişi zehirlenerek ölmüş. Esefle seyrettik televizyonlardan. Üzüldük, kahrolduk. Yapanlara lanetler okuduk. Sonra koca koca adamlar çıktı kürsülere; şiddetle kınadılar. Bunun ardında falanca ülke var, oralara gidilip denetleme yapılmalı, buna engel olunmalı diye…

Biz tatlı uykumuzda, sıcacık yatağımızda ertesi günün heyecanları ve planladığımız güzel işler için enerji toplarken, onlar masum, mazlum yüreklerini ölümün şefkatine çoktan teslim etmişlerdi bile. Onların uyandıklarında güler yüzle dışarıyı seyredecekleri ne bir şehirleri vardı, ne de dışarıda güvenle oyun oynayacak sokakları. Kısacık dünya hayatını birbirine zindan eden, hep var olmak için başkalarına eziyet eden sefil ruhlu, dar görüşlü, zavallı insancıklar! Nasıl da insan olduk, herkesten üstünüz diye övünüp durursunuz? Bu yerin üstünden başka, bir de altı olduğunu, bir gün tek tek hesap vereceğinizi, vereceğimizi nasıl unutursunuz?

Daha fazla yazmak onların seviyesizliğine inmek olur. Zaten söylenecek, yazılacak ne kaldı ki? Artık kendi küçük sıkıntılarımızı, ona buna kafayı takıp basit şeyleri büyütmeyi bir tarafa bırakmanın zamanı çoktan geçmiş. Biraz da başkalarının dertleriyle dertlenmeyi öğrenebilsek, belki Cenab-ı Hak bizi, müslümanları bu zilletten kurtaracak, önümüze umulmadık rahmet, bereket yolları açacak.

Adanmış gönül olamadık, önden giden atlı olamadık, susuzluktan dudakları çatlamış, kimsesizlikten elleri boş kalmış mazlumların çaresi olamadık. Bari el açıp dua edelim. Dualarımızla yüreklerimizi birleştirelim.

En Güzel Zamanlar

çocuk ve Ramazan

Çocukken Ramazan ayı yine yaz aylarına geliyordu. Mahallede çok iyi anlaştığım arkadaşlarım vardı. Hep birlikte sokakta akşam ezanına kadar beklerdik. Ezanı ve topun patlamasını beklemek, iftar sevinciyle eve koşmak, sonra da sofraya oturmak bizim için büyük bir heyecandı. Sokakta beklerken mutlaka işten eve dönen babamla karşılaşırdım. Orucun ve bütün gün çalışmış olmanın güzelliği yüzüne yansıyan rahmetli babam, ezana yakın eve geldiği için beni hep sokakta arkadaşlarımla birlikte oynarken bulurdu. Heyecanla topun patlamasını beklerken… Beni görünce hemen bana seslenirdi; ”…hadi hemen eve gel…” diye… Bense eve girmemek için ondan kaçardım. Ya başka bir evin merdiveninde, ya da bir arabanın arkasında saklanırdım. Çocukluk işte. Babam fazla ısrar etmez, biraz sonra geleceğimden emin, yarı gülümseyerek, yarı kızgın bir halde evin yolunu tutardı. Şimdiki aklım olsaydı o anda ne kaçar, ne de saklanacak yer arardım. Hemen babamın boynuna atılır, sofrada yanı başına oturur, hatta onun yemeklerini ben koyar, onunla birlikte namaz kılar, bir saniyemi bile onsuz geçirmezdim. 

Ramazanın yardımlaşmayı insanlara daha çok hatırlattığını, bu duyguları arttırdığını ilk defa yine çocukken müşahade ettim. Bir gün yine ezanı beklerken evimizin önüne üstü başı perişan, fakir, yaşlı bir kadın gelmişti. Bitkin, yorgun olduğu yüzünden okunuyordu. Derken, tam ezanın başladığı sırada annem pencereden başını uzatarak beni çağırmak için seslenmeye başladı. Bu sırada dış kapının önünde duran o yaşlı kadın annemin dikkatini çekti. Ben bir kaç metre geride onu seyrederken annem elinde bir tas çorba ve ekmekle aşağıya indi. Kadını merdiven basamağına oturtarak eline çorbayı verdi. Zavallı kadıncağız o kadar iştahla yedi ki; ”annem keşke biraz daha yedirse kadına” diye içimden geçirdim. Çorbayı bitiren kadın biraz rahatlamış, yüzü mütebessim bir halde, dualar ederek yanımızdan ayrıldı. Bu olaydan çocuksu halimle o kadar etkilenmiştim ki… İnsanın o çaresiz, muhtaç anında yediği bir tas sıcak çorba ne kadar lezzetliydi, değerliydi…

oruc olmazsa

Ramazanda özellikle iftarı dostlarla paylaşınca çok daha coşkulu, mutlu geçiyor. Tabi bazen talihsiz durumlar da yaşanabiliyor. Geçen akşam iftara bir kaç üniversite öğrencisi gelecekti. Akşama kadar kendimce bir şeyler hazırlamaya çalıştım. Yemekler piştikten sonra biraz dinlenmek için oturmuştum. Bu sırada kızım salatayı hazırlıyordu. Bir kaç dakika sonra zil çaldı ve misafirlerimiz içeriye teşrif ettiler. İftara bir iki dakika kala, ben her şey hazır diye gönül rahatlığı ile kalkıp çorbaları koydum. Bir yandan eşime tepside çorbaları uzatırken, bir yandan diğer yemekleri kontrol etmeye başladım. Eşim çorbaları alıp mutfaktan çıktığı anda başımdan kaynar sular döküldü sanki. Fırındaki tavuklar pişmemişti. Hepsi çiğ, dipdiri bana bakıyorlardı. Eyvah ne yapacağım şimdi derken, fırını en yüksek dereceye getirip, tavukları tekrar pişirmeye başladım. Bu arada düdüklü tencerede piştiğini umut ettiğim nohutları kontrol etmek aklıma geldi. Fakat nasıl olur? Nohutlar da pişmemişti tam manasıyla. Sert ve lezzetleri iyi değildi. Oysa bir saat pişirmiştim. Mahvolmuştum. Yemek pişirmede pek iddialı ve iyi değilimdir, ama ilk defa böyle bir şey başıma geliyordu. Umutsuz, yıkılmış bir halde düdüklünün altını tekrar açtım. Sanki bir kaç dakika sonra eşim içeriden yemekleri almak için gelmeyecekti. Sanki iki dakikada o nohutlar pişecekti. Olan olmuştu artık. Boşalan çorba kaselerini teslim aldıktan sonra yemek tabaklarına azar azar nohut doldurmaya başladık kızımla. Bu kadar mahçubiyet yaşayacağımı hiç düşünmezdim. Nohutları koymasan bu sefer tavuklar henüz pişmemişti. Neyse nohut tabakları çoğu boşalmış bir şekilde geri geldi. Zavallı öğrenciler aç oldukları için çaresiz yemişlerdi. Bu arada maksimum ısıda pişen tavuklar nihayet yüksek ısıya teslim olmuşlar ve yumuşamışlardı. Bir parça olsun rahatlamıştım. Tavukları da pilavla birlikte servis ettikten sonra rahat bir nefes aldım. O akşam iftarımı nasıl ettiğimi, sırtımdan ne kadar terin çıktığını bilmiyorum. Bir daha da yemekleri önceden kontrol etmeden asla…. Neyse…

İşte bir Ramazanı, hayatımızın bir güzel zaman dilimini daha geride bırakıyoruz. Rabbim inşallah bu ayı eda etmeye çalışan, dua dua yalvaran aciz kullarının hepsinden razı olur ve daha nica mübarek günlere bizleri kavuşturur.

Alışamadığımız Tek Şey

........

Konuşmak istiyorum. Bir türlü anlatamadığım, söyleyemediğim, içimde saklı, gizli hazine gibi büyüttüğüm sevgilerimi, hasretlerimi, çağlayan gibi coşan hislerimi serbest bırakmak, yükseklerden öylece aşağılara doğru salmak istiyorum ne varsa içimde…Artık sığdıramadığım, paylaşamadığım küçücük zaman dilimlerinde, kapalı dolaplar misali sıkıştırıp durduğum, kimseler görüp duymasın diye üzerine taşlar yığdığım, beynimin içinde durmadan konuşan geveze fikirlerimi susturmak ya da onları yürüdüğüm yolların bir kenarına öylece bırakıp kurtulmak istiyorum.

Sevgi olsun hayatımda. Sadece sevgi… Katıksız, yalansız, çıkarsız sevgi… Muhabbet… Muhabbet; sevginin diğer adıymış. Sanki daha bir sıcak, daha bir coşkulu, daha bir aşk dolu… Ne güzel bir kelime. Ama çoğu insanın bir türlü aslını bulup da hayatına geçiremediği, ömrü boyunca arayıp durduğu bir kelime. Muhabbetin diğer bir kardeşi; güler yüz… Genellikle insanların göstermeye, takınmaya üşendiği, hep karşıdan beklediği, beklediğimiz… Bir de tatlı dil; son zamanlarda ne anlama geldiğini bile unuttuğumuz…

Bu gün çok canım sıkıldı. Bunalmıştım. Yorulmuştum, anlatamadığım, ifade edemediğim, paylaşamadığım duygularımla, hasretlerimle… Bu gün beni anlamanı, bana sevgi göstermeni, elimi tutup, gözlerimin içine bakmanı; ”Üzülme! Birlikte olduktan sonra her şeyin üstesinden geliriz…” demeni beklemiştim. Sadece bunu beklemiştim. Ama sen yine herkesin yaptığı gibi, küçük insanların başka bir şey bilmediği gibi, basit, günlük meseleleri; alınacak ihtiyaçları, ödenecek kredi kartlarını, arabanın vergisini, saatin bilmem kaç olduğunu, yapmam gereken işleri bana hatırlatmakla yetindin. Yine anlatamadan, söyleyemeden, hislerime söz elbisesi giydiremeden hepsini içime gömdün. Beni bir saniye bile umursamadın, önemsemedin. Sevgisiz, umursamaz davranışlarınla bana en büyük hakareti ettin. 

Yine işte yalnızdım. Kendimle, Rabbimle başbaşa. Nasıl olduğunu anlamadan sokakta buldum kendimi. Alınacak şeyler, görülecek işler vardı ya… Yol üstünde bir park vardı. İşler, sıkıntılar, sorumluluklar yormuştu. Sanki park beni kendine çağırıyordu. Biraz parkın içinde yürüdüm. Oturmak için gölgede bir bank aradım. Maalesef bulamadım. Ben de bir ağacın dibine çöktüm öylece. Toprağın üzerinde oturmak, etrafı seyretmek, bir an hayatın karmaşasından sıyrılıp mola vermek iyi geldi. Otların, çalıların arasında kırmızı renkli ve üzerinde siyah benekler olan böcekler -hani şu uğur böceğine benzeyen- böcekler yürüyordu. Şu nankör, hain insanoğluna inat nasıl da severek, azimle yaşama coşkusu içinde koşturuyorlardı. İnsanların yürüye yürüye otların arasında patika yol yaptığı dar yoldan 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu yürümeye başladı sonra. Benim çömeldiğim ağacın bir iki adım yan tarafında. Yaklaştıkça küçük kızın yüzü dikkatimi çekti. Hani arada bir sokakta gördüğümüz, görünce onlar adına üzüldüğümüz ve kendimizden hep uzak, hiç başımıza gelmeyecek gibi hissettiğimiz o bilindik yüz tipi; down sendromu… Down sendromlu çocuk… Bir kaç adım arkasından annesi geliyordu. Çocuğun elinde tekerlekli, el arabası gibi bir oyuncak vardı. Onu itiyordu. Mutluydu çocuk, annesi ise sürekli onun peşinde, onu kolluyordu. Belki konuşup, tanısan onlar daha mutlu bir aileydi. Rablerine daha güzel şükrediyorlardı. Asıl önemli olan da şu hayatta şükretmeyi öğrenmek değil miydi? O anne ve kızın halini görünce ne kadar az şükrettiğimi bir kez daha hatırladım.

İnsan her şeye alışır, bütün zorluklara. Hastalıklara, yokluklara, umut bağlayıp, azmettikten sonra düştüğü başarısızlıklara… Ama kendimce edindiğim tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim: İnsanın alışamadığı tek şey sevgisizlik…

 

Unutulamayan Çiçekler

Fotoğraf0255

İnsan unuttuğu dostlarıyla tekrar karşılaşınca,aslında onları hiç unutamadığını anlıyor. Sanki bir kitap arasında kuruyan yaprak veya çiçeği muhafaza etmek gibi. Yıllar önce henüz üniversiteden yeni mezun olduğum, hayatımla ilgili bikarar olduğum zamanlarda müthiş ihlaslı,  kendini insanlığa hizmete adamış bir kardeşimizle tanışmıştım. Onunla ruhlarımız, hislerimiz o kadar ahenk içerisinde buluşmuştu ve kendisinden o kadar feyz alıp güzel şeyler kazanmıştım ki zaman zaman aklıma geldiğinde neler yaptığını, nerede yaşadığını hep merak etmişimdir. Ne yazık ki uzun süreli bir beraberliğimiz olmadı ve o memleketine gitti. Ben de hayatıma yön verme telaşına düştüm. Ayrıldıktan bir süre sonra bir tanıdıktan onun İstanbul’da bir yayınevinde çalıştığını öğrendim. Evlenip bir çocuğu olduğunu da o zaman öğrendim. Bir daha da bağlantım olmadı. Tanıdığım kadarıyla çok kitap okuyan biriydi. Kendisi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. İnsanın dostlarını, birlikte olduğu kişileri çok iyi seçmesi ve hayatını ona göre yönlendirmesi gerektiğini hepimiz biliyoruz, fakat maalesef bazen hatalar yapıyoruz. İyi, olgun, inancı sağlam, kültürlü bir arkadaştan insanın kazanabileceği çok şeyler var. İnsanların birbiriyle ilişkilerinde aslında o kadar etkileşim ve hayatında değişim oluyor ki, eğer herkes bunun farkına varsa son derece dikkat eder birlikte olduğu insanları seçerken. Dostluklar günü birlik olmamalı. Sadece dünya ve günlük hayata odaklanarak kurulmamalı… Eğer Allah’tan uzak, gafletle dolu insanlarla ilişkilerimiz oluyorsa da gayemiz sadece O’nu (C.C.) insanlara anlatmak, gönüllere O’nun sevgisini yerleştirmek olmalı…

Yıllar önce tanıdığım bu güzel insanı şu anda televizyonda seyrediyorum ve bu yazıyı onun o zamanlar hayran olduğum konuşmalarını yine aynı eskiden olduğu gibi hayranlıkla, gözyaşlarımla dinliyorum. Yine şimdi öğrendiğime göre de Türkiye’de sözü geçen bir yayın kuruluşunun Genel Yayın Yönetmeni olmuş. Dağıstan’a hizmet vermeğe gitmiş. Şu anda da güzel hizmetler veren bir kültür kanalında bir programa konuk olmuş. Dua ile insanın Rabbine yaklaşmasını anlatıyor. Sana da bu yaraşır, senin böyle bir hayat yaşayacağını tahmin ediyordum, diye içimden geçiriyorum ve insanın isterse hayat sayfasına ne güzel resimler çizebileceğini bir kez daha kendi kendime onaylıyorum. Her şeyin kişinin kendisine bağlı olduğunu, istemenin hikmetini kavrayan insanların yolunu Cenab-ı Hakkın nasıl açtığını ve istediği yolda sebepleri kolaylaştırdığını yine anlıyor ve ekranda gördüğüm kardeşimi takdir ediyorum.

Canım kardeşim o zamanlar da yine şimdi olduğu gibi hikmetle, ilimle dopdolu konuşuyor. Diyor ki: Rabbimizden; Ey Allah’ım! Senden yakin istiyorum, Sana kavuşmak istiyorum, Senin rızanı istiyorum, kalp itminanı, huşu istiyorum, inhiraflarımdan kurtulup, yalnızca Seni istiyorum diye istersek, Rabbimiz bize ona göre kapılar açacaktır. Hz Yunus’un samimi duası ile: ”La ilahe illa ente subhaneke inni kuntu minezzalimin: Senden başka hiçbir ilah yoktur, Sen bütün noksanlıklardan münezzehsin, muhakkak ki ben nefsime zulm edenlerden oldum”, Hz Eyüp’ün Duası olan; ”Rabbi inni messeniyeddurru ve ente erhamürrahimin: Ya Rabbi zarar bana dokundu Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin. Bana da merhamet eyle yarabbi” dualarından örnekler veriyor. İnsanın hayatına Rabbine teslimiyetini nasıl yayması gerektiğinden bahsediyor. Dua ederken istediğimiz şeylerde mutlaka Rabbimizin rızasını aramalıyız. Yine dua ederken amacımız sadece O’na ulaşmak olmalı, isteyeceğiniz şeyler bizi O’ndan uzaklaştırmamalı, O’na yaklaştırmalı. Kendimize ettiğimiz kadar, başkaları için de dua etmek, bir dua frekansı içine girmek, İslam’ın yücelmesi, gönüllere yerleşmesi için dua etmek, duayı her dem hayatına yerleştirmek. Daha şu anda zikredemeyeceğim bir çok güzellikleri kendi müthiş, kapsamlı ifadeleriyle anlattı. Belki bildiğimiz ama hayatımıza yerleştirmekte bazen nefsimiz yüzünden zorlandığımız hakikatleri ondan yıllar sonra  tekrar ilim, hikmetle dolu, elmas değerinde ifadelerle dinledim.

Ey hikmetinden sual olunmaz yücelerden yüce Rabbim! Sen nelere kadirsin? Sen nasıl merhameti sonsuz, her işi hayırla dopdolu, biz asi, aciz kullarını yalnız bırakmayan, ilk emri ”Oku!” olan ve kainatı, yarattıklarını, başımıza gelen olayları okumamızı ve adımlarımızı atarken ona göre davranmamızı isteyen, yanlış davrandığımızda da bir annenin yaramazlık yapan çocuğunu hafifçe kulağından tutup çektiği veya şefkatle azarladığı gibi küçük musibetlerle bizi doğru yola çekiveren her şeyin Sahibi Yüce Allah! Bizi Sen’den ayırma!

Gözyaşlarıyla onu yıllar sonra tekrar seyrederken, gül yüzüne, tatlı sesine müşahede olurken nasıl özlediğimi, ama onun benden haberi bile olmadığını idrak ediyorum. Kardeşim, yıllardır nerelerdeydin? Senden sonra o kadar saçma sapan insanlar girdi ki hayatıma, o kadar hatalarla doldurdum ki hayatımı, sana, senin gibi temiz yüreklere o kadar ihtiyacım, ihtiyacımız var ki…

Demlenmiş Çayım…

imagesCANPWLE3Yorgun, uykusuz bir gecenin sabahındayım. Kahvaltı masası öylece duruyor, ama ben kahvaltı etmek istemiyorum. Çay demleneli bir iki saat olduğu için tadı damağıma acı geliyor. İçmeye çalışıyorum yine de. Ne olursa olsun içtiğim çay bayatlamış da olsa her zaman seviyorum. Bir yandan da bir gün önce seyrettğim o tarihe geçecek insanları anlatan filmi; kardeşi için su bulamayan, onu hastaneye yetiştiremeyen ve ailesiyle birlikte kahrolan 11 yaşındaki siyahi çocuğu düşünüyorum. Utanıyorum halime, mutfakta önüme serilmiş nimetler hala benim için beklerken benim aklımda bir gün önceki film, su bulamayan, yiyecek ekmek bulamayan insanlar, et yiyemediği için protein eksikliğinden hasta olan küçük çocuk…Hepsi gözümün önünde… O insanların iki dünya mutluluğu için hayatlarını feda eden alnı öpülesi öğretmenler gözümün önünde… Sonra kendime dönüyorum yine, bir yandan sevimli muhabbet kuşum bana şarkılar söylüyor. Bir yandan da anlamsız endişelerim zihnimde, beynimin içinde cirit atıyor.

Bazen hiç bir şey düşünmeme, hissetmeme günü, saati ilan etse insan. O gün ya da o saat hiç ama hiç bir şey düşünmese, duymasa. Boş bir kavanoz gibi üzerinde taşısa başını. Hadiseler seller gibi hücum etse de sele karşı direnen ağaçlar gibi eğilip büküldükten sonra yine dimdik, dirense hayata. Her acının ardından yaprak gibi titremese. Nasıl olsa her şey bitecek bir gün diyebilse. Sevincin de çabucak nihayete erip ardından  hüzünler geliyor diye kalbi ezilip büzülmese. Sünger gibi emmese yaşadığı her olayı bünyesine. Karşısında söylenen sözler, hissettiği hain bakışlar, yalancı gülümsemeler bir duvara çarpan top gibi gidip geri dönse… Bazen umursamaz olsa insan…

Kahvaltı sofrası beni bekliyor. Biraz geç, biraz yorgun, biraz yalnız kahvaltım. Dışarıda hafif bulutlu ama aydınlık bir hava. Seviyorum bu havayı. Bana takat verip beni yürüten Rabbimi de inşallah hakkıyla seviyorumdur. Hüzünleri O’nun izniyle dağıtmak kolay, her şeyin yine O’nunla kolay olduğu gibi. Biraz temiz hava, kısa bir yürüyüş, bir iki alışveriş…

Pencerem

-pencere

Pencereden bakmıyorum. Seyretmiyorum artık baharların gelişini. Tül perdenin arkasında bekliyorum. Yalnız, hüzünlü ve belirsiz…Tıpkı tül perdenin arkasındaymış gibi benim hayatım da…Gizleniyorum, gizlenmeye çalışıyorum ve sadece gölgeleri görüp, etrafıma da gölgelerin ardından bakıyorum. Her bahar, müjdesiyle gelmiyor artık. Çocukluğumdaki gibi değil bu baharlar. Her yeni bahar yüzüme acımasızca haykırıyor zamanın nasıl çılgınca geçip gittiğini. Çİçeklenmiş ağaçların, filizlenen toprağın, şu şakıyan kuşların,  ardından biliyorum kızgın güneşiyle yazın geleceğini…Ağaçların meyve verip, güllerin en cazibeli haliyle bana gülümseyeceğini. Biliyorum sıcakların bunaltmasıyla pencereyi yine tül perdeyi çekmeden açacağımı, hafif yaz meltemiyle kabaran perdenin ardından yine yazı gözleyeceğimi ve yine bir başka hüzün mevsimi sonbaharı bekleyeceğimi. Sonbahar…Onu beklemeye gerek yok. Ben zaten sonbaharımı hep içimde yaşıyorum. Zaten dökülmüş benim yapraklarım, ufkumda toplanmış bulutlarım. Benim bulutlarım hep ağlıyor…Sonra belki kış gelecek, bütün dondurucu soğuk yüzüyle. Bir mevsimin gelişi diğerinin habercisi olacak. Kaçınılmaz…

Bırak, unut artık bu mevsimleri… Sana kazık atan, terk eden bedenini de unut. Ne kadar garip kaldığını kalabalıklar içinde. Anlatamadığın hasretini, durmadan soluduğun yalnızlığı… Anlamsız garip gülümsemeleri, yapmacık sözleri işitmekten yorulduğunu da unut… Yüreğinde oturtamadığın, boş lakırdılara istemeden dahil oluğunu, çok ötesinde yaşamak istediğin hayata, yine onun incecik bir ipiyle tutunmaya çalıştığını, sana biçilen rolü yarım yamalak oynağını, hakkını veremediğini, pişmanlıklarını, iki gün önce yediğin yemeği unuttuğun gibi unut… Seni hatırlamayıp bir kez dahi aramayan dostlarını…Hepsini, hepsini boşver gitsin.

Mutlaka her daim seninle olan, yanından bir an bile ayrılmayan, sonsuza dek yalnız bırakmayacak olan Bir’i var… Ben, bu gün renkleri görebiliyorum, sesleri duyabiliyorum. Uğuldayan fırtınaların serin, çılgın esintilerini yüzümde hissedebiliyorum. Yüzümü ıslatan yağmur mu, gözyaşlarım mı ayırt edebiliyorum. Tabiatın seslerini, kokularını iliklerime kadar hissediyorum. Bu gün kahvaltıda gevrek olsun diye ısıttığım ekmeğin tadını alabiliyorum. Sınava girecek olan geleceğimizin umudu gençlerimizle yatıştırıcı sözlerle konuşabiliyorum. Yalnızlığıma arkadaş seçiyorum onları. Çabucak bitse de baharı ve bütün mevsimleri, kafesinde cıvıldayan masmavi rengiyle muhabbet kuşumu…

Ama… Ama bu gün Çanakkale şehitlerini anma gününde hem şehitlerimiz kadar masum, onlar kadar vefalı, kanımın son damlasına kadar fedakarca yaşayamadığım hayatımı bir resim gibi duvara asıp seyretmek cesaretini kendimde bulamıyorum. Bir gün onlarla karşılaşacağım diye, layık bir nesil olamama endişesi ve kim bilir belki dua ve şefaat edip beni kurtaracaklarının sisli ümidiyle baharı tül perdemin arkasından sessizce karşılıyorum.

 

Gençlerle Birlikte

images

”Hocam, hani bize gelecektiniz? Annem inanmıyor. ‘Seni kandırmış hocan,’ diyor.”  ”Tamam merak etme! Mutlaka geleceğim. Fırsatını bulamadım.”

Öğretmen bir kez söz vermiştir. Sözünde durması gerekir. Bir iki gün kadar sonra sınıfa girdiğinde aynı öğrenciyle göz göze gelir. Bu defa öğretmen; ”Önümüzdeki hafta geleceğim. Gelmeden önce ararım seni.” der. Nihayet bir fırsatını bulup ertesi hafta gider öğrencisini ziyarete. Ailesiyle tanışma, sohbet derken şirin, hayat dolu öğrencisi ve az önce çağırdığı yakınlarda oturan sınıf arkadaşı kalkıp mutfağa yönelirler. Herkese birer tabak, tabaklarda ikram dolu. Yaprak sarması, haşhaşlı çörek, yaş pasta…Öğretmen çok mahcup olmuştur. ”Kızım ben bi kahve içip gidecektim. Niye bir sürü zahmet ettiniz?” Kız oralı olmaz. Annesi; ” Gelmenize çok memnun olduk hocam. Zahmet mi olur?”  Sarmaları bir hafta önce yapmıştır. Sevgili öğretmeni için bekletmektedir. Biraz daha oturup kalkmaya niyetlenir öğretmen.

Sınıfın diğer öğrencisi ” Hocam bize de gelmezseniz darılırım, lütfen…Annem sizi bekliyor.” deyince kıramaz tabi onu da. 7-8 dakikalık yolu yürüyerek varırlar. Evde annesi, babaannesi vardır. Baba 16 yıl önce ölmüştür akciğer kanserinden. Samimi anadolu köylüsü babaanne hem güler, hem konuşur. Bütün içtenliğiyle davranır öğretmene. Sohbeti sevdiği bellidir. Söz ölen oğlundan açıldı mı, gülen gözleri yaşarır, hıçkırıklara karışır sesi… İnsanın bir yandan gülmesi, bir yandan ağlaması, aynı anda değişik duygular yaşaması işte böyle olur. Çay içmemek için direnmeye çalışsa da kıramaz öğretmen onları. Bir iki bardak da burada içer.

Bir başka gün de sevdiği öğrencileriyle birlikte bir şeyler seyredip, sohbet etmeye niyetlenirler. Beyza’nın anne ve babası ayrıdır. Hatta birinci dönem aynı hafta hem annesi, hem de babası farklı kişilerle tekrar evlenmişlerdir. Beyza sınıfta hep tek başına, sessiz sessiz oturmaktadır sırasında. Babaannesiyle birlikte kalmaktadır. ”Hocam, siz babaannemle iyi anlaşırdınız.”, diye söylemektedir hocasına gülümseyerek. 

Öğretmenliğin zevki buradadır işte… Onlarla hayatın içinde, başka yerlerde de birlikte olmaktır. Öğretmenliğin semeresini, insana ruhunun nefes aldığını hissettiren anlar bu anlardır.  

Sıla-i Rahim

images

İslam’da insanlar arası ilişkilere önem verildiği gibi özellikle yakınlardan başlayarak anne ve babanın ve sırayla diğer akrabaların ziyaret edilip gözetilmesi prensibi son derece önemlidir.

 

“Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının” (en-Nisâ, 4/I);

“Onlar ki Allah’ın gözetilmesini emrettiği hakları gözetirler (akrabalık bağlarını devam ettirirler ve iyilikte bulunurlar); Rablerine saygı beslerler ve kötü hesaptan korkarlar…”;

Sıla-i rahmin birkaç derecesi vardır. En aşağı derecesi akrabalarımıza karşı tatlı sözlü, güler yüzlü olmak; karşılaştığımızda selâmlaşmayı, hal hâtır sormayı ihmâl etmemek; dâima kendileri hakkında iyi şeyler düşünmek ve hayır dilemektir. İkinci derece de ziyâretlerine gitmek ve çeşitli konularda yardımlarına koşmaktır. Bunlar daha çok bedenî hizmetlerdir. Özellikle yaşlıları zaman zaman yoklayarak, yapılacak işleri varsa onları takib etmek kendilerini sevindirecektir. Sıla-i rahmin üçüncü ve en önemli derecesi akrabalara malî yardım ve destek sağlamaktır.

Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ” Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin” (Buharî, İlim, 37; Müslim, İmam, 74-77). (www.sevde.de/islam_Ans/S/S2/88.htm)

Yukarıdaki internet adresinden alıp aktardığım sıla-i rahimle ilgili düsturlar bu konuya hayatımızda ne kadar az yer verdiğimizi gösteriyor.

Küçük bir hikaye: Onlar dört kişilik bir aileydi. Acı tatlı günleri geçmişti şimdiye kadar. Ailelerinden ayrı, yakın bir şehirde oturuyorlardı. Bir gün, kadın yıllar yılı bir türlü yıldızının barışmadığı, ne çocuklarının, ne de kendisinin onun tarafından bir türlü adam yerine konulmadığı kaynanasını ziyaret etmek istemişti kocası ve çocuklarıyla birlikte. Gönlünde sadece Allah rızası vardı. Yaşlı bir insanın hatırını saymak vardı. Bir gün kendisinin de öyle yaşlanacağının bilinciyle hareket ediyor ve her türlü olumsuz harekete gözlerini kapamış, dedikodulara da kulaklarını tıkamıştı bu güne kadar. Öyle ki kocası bile çoğu zaman aramıyordu annesini, gidelim demiyordu. Kadıncağız kocası demese de hakkın hatırını gözetiyor, ne de olsa annedir diyerek gidip elini öpüyordu. Yine böyle bir düşünceyle çıktılar yola. Bütün haftanın yorgunluğu çökmüştü omuzlarına. Bir yandan ev işleri, diğer yandan iş yerinin sıkıntıları, türlü türlü sorumlulukları adeta kendisini hayalete çevirmişti yorgunluktan. Yine de ver elini falanca şehir demeye üşenmediler. Akşam üzeri vardılar. Zaten bir saatlik yoldu. 

Kayın validesinin evine vardıklarında akşam ezanı okunuyordu. Tatlı bir serinlik vardı. Ilık rüzgar, kuşların cıvıltıları baharı müjdeliyordu. Kapıdan içeri girip, ceket ve kabanlarını çıkardıktan sonra sırayla elini öptüler yaşlı kadının. Sonra oturup hal hatır sormaya geldi sıra. Başta sıradan bir konuşma geçti aralarında. İş, güç, çocukların okulları…Hepsinden birer birer bahsettiler. Ama sıra kayın validenin halini sormaya gelince birden ortamın havası bozuluverdi. Kadın; ”Demek ki böyle olacakmış. Yaşlanınca yalnız kalacakmışız. Ne idik, ne olduk. Ben bittim artık, ne hallere girdim…” Yaşlı kadın sürekli halinden şikayet ediyor, huzursuz hali ve sözleriyle sanki oğlunu, gelinini suçluyordu. Oğlu alışıktı annesinin bu davranışlarına, ama zavallı gelin bir türlü kaldıramıyor, onun karşısında sabredip, susmak için renkten renge giriyordu. Bir müddet sonra kadının aynı şehirde oturan diğer oğlu, gelini ve çocukları geldi. Aynı soğukluk, resmiyet onlarda da vardı. Yeni gelen oğlu abisiyle tokalaştı, yengesine yan yan bakarak yalandan bir hoş geldiniz dedi. Yeğenlerine de aynı şekilde… Ne ellerini sıkmak vardı, ne de nasılsınız diye sormak. Sanki bir suç işlemişler gibi yüzü asıktı amcalarının. İşte bu da bir sıla-i rahimdi. Bu da bir aile toplantısıydı, hasret gidermekti. 

Biraz sonra çay faslı başladı. Aynı soğukluk devam ediyordu. Gelinler mutfağa girip çıkıyorlardı. Çocuklar yan odaya geçmişler, gülüşüp söyleşiyorlardı. Büyüklerden daha iyi vakit geçirdikleri kesindi. Başka şehirden misafir gelen gelin çayını yudumlarken yirmi yıl öncesini hatırladı birden. Büyük kızı henüz doğmuştu, hastanedeydiler. Ertesi gün çıkacaklardı. Kendi ailesi ve kardeşleri ziyaretlerine gelmiş ve onu bu mutlu gününde yalnız bırakmamışlardı. Onlar gittikten sonra eşiyle birlikte kayınvalidesini beklediler saatlerce. Ama gelmedi. Ne o gün, ne de ertesi gün gelen olmadı kocasının ailesinden. Eve de hemen gelmedi kayınvalide. Doğumun üçüncü günü gelebildi. İlk torununu görmeye, kucağına alıp koklamaya ilk anda gelmemiş, onu torundan, annesini de gelinden saymamıştı. Geldiği zaman da zaten kucağına almamıştı. İşte yine tarih tekerrür etmiyor muydu, çok zaman olduğu gibi… Yine sevgi, insan yerine konmak yoktu…

Her şeyi ve herkesi yine onları Yaradan’a havale etmekten başka çare yoktu anlaşılan…

İşte bir sıla-i rahim örneği…Buruk, tatsız, kırgın…Acaba böyle bir sıla-i rahim ömrü mü uzatır, yoksa kısaltır mı, üç günlük dünyada kalp kazanmak mı, kırmak mı marifettir?  Takdiri okuyanlara bırakıyorum…

 

Sığınılacak Tek Liman

papatya

Epey zaman önce bir dua kitabından Allah’ın isimlerinden bazılarını seçmiştim. Bir kağıda not almıştım. Onu saklıyor, zaman zaman açıp okuyordum. Şimdi pek okuyamıyorum. Bir şeylerin içinde muhafaza ediyorum. Başka okunacak şeyler, günlük gerekli, gereksiz oyalayan işler çıkıyor. Ama O’nun isimlerini söylemek, huzurunda yalvarmak kadar güzel bir şey yok bu fani, karmakarışık dünyada…

Esma-i Hüsna (Allah’ın güzel isimleri) yı okumanın çok faziletleri var. Onların her birini alimler harflerine göre hesaplamışlar ve ayrı ayrı zikir sayılarını, hatta günün, haftanın hangi zamanlarında söylenirse daha tesirli olacağını bulmuşlar, insanlara da duyurmuşlar. Değişik kaynaklardan ve en kolayı googledan bu konuyla ilgili bilgilere ulaşılabilir.

Yalnız, umutsuz ve mutsuz ise bir insan, O’nun güzel isimlerinden ve O’nun güzel kullarıyla hasbihal etmekten, birlikte sohbet-i canan paylaşmaktan daha güzel dost, daha huzur verici şey var mıdır? İnsanı mutlu eden, her iki dünyasını kurtaran başka bir şey olduğunu sanmıyorum. Aşağıda bir kaçını verdiğim isimlerin hepsi birbirinden değerli:

Ya Rauf; Ey kullarına çok acıyan,çok şevkatli ve merhametli olan,merhamet eden.

Ya Dafial Beliyyat; Ey belaları def eden Allah’ım.

Ya Kaşife Külli Mekrub; Ey kederli ve mahzunların melcei, halaskarı.

Ya Ni’mer Rakib; Ey halimize nigahban olanların en hayırlısı.

Ya Settar; Ey bütün ayıp ve kusurları merhametiyle örten.

Hepimiz o kadar kusurlarla doluyuz ki bizleri düzeltecek olan sadece O (C.C.)… Huzuru verecek olan yalnızca O’nun gölgesi, bizleri kuşatan sonsuz rahmeti…

Hata yapıyorsak, yaptıysak yine sığınılacak başka liman yok. Bazen öyle oluyor ki hatalarından utanıyorsun, kırdığın ya da sui zan ettiğin insanlardan, hatta o anda sıkıntıya soktuğun için kendi bedenindeki hücrelerden tek tek özür dilemek, helallik dilemek istiyorsun. Yüzyüze gelemediğin, sesini duyuramadığın, helalleşme imkanı bulamadığın insanlar oluyor. Böyle zamanlarda yine O’na sığınıyorum ve farkında olmadan, gençlik acemiliğiyle, ya da şu yaşımda dahi kırdığım, istemeden gücendirdiğim insanlar oluyorsa eğer onlar için hayır dua ediyorum… Elimden başka bir şey gelmiyor, üzülüyorum işte…

Suyun Yolunu Bulduğu Gibi

 

dere-ırmak-yeşillik-ağaçlar-manzara

Hakiki dostlarla hakiki sohbetlere ihtiyacımız var. Art niyet, su-i zan olmadan, yargılamadan, kendini farklı göstermeye çalışmadan… Dürüst, içten ve sıcak…Bazen güzel bir sohbet insana çok şeyler kazandırabilir. Özü sözü doğru, sevgi dolu insanlar sizin de değerinizi arttırır. Hem güven duygunuzu, hem içinizdeki sevgi ve saygıyı da arttırır. Allah onlardan ayırmasın. 

Dostlardan bahsetmişken bu gün birlikte olduğum ve severek görüştüğüm bir arkadaşım bana anneannesi hakkında çok güzel ve günümüzde ilginç gelebilecek şeyler anlattı. Her gün oraya buraya koşuşturmaktan bir araya gelmeye vakit bulamadığımız sevgili dostumla bu gün sohbet etmeyi Mevlam lütfetti. 

Sözü fazla uzatmadan anlatayım. Anneannesi 98 yaşında vefat etmiş. Allah rahmet eylesin. 70 yaşlarındayken bir gün köydeki evlerine hırsız girmiş. Hırsızlar da köyden bildiği, tanıdığı kimselermiş. Kadıncağız dışarıdan eve geldiğinde mutfakta hırsızların bütün erzakları, yiyecek ne varsa hepsini ve kullandıkları eşyalardan halı, kilim, vs. her türlü şeyi götürebildikleri kadar almaya-yani çalmaya- çalıştıklarına şahit olmuş. Anneanne o kadar temiz kalpli, iyi niyetli bir insanmış ki; o anda ”Belki beni görünce utanırlar. Belki ihtiyaçları vardır.” diye hiç sesini çıkarmadan bir yere saklanmış Onlar gidene kadar da ortaya çıkmamış. Günümüz insanı birbirinden bir iğneyi bile kaçırırken uzun yıllar önce yaşanmış bu olay belki masal, belki de kimilerine göre budalalık olarak görülebilir. Anneannenin eşi, yani arkadaşımın dedesi de olayı öğrendiğinde eşini teselli etmek için giden malın arkasından üzülmemesini, helal etmesini, sadaka hükmüne geçeceğini söylemiş. Zaten o da sofraya yalnız oturmayı asla sevmeyen, hep tanıdık ve akrabalarıyla yediği ekmeği paylaşan engin gönüllü, son derece cömert biriymiş. Tıpkı Hz İbrahim (as) gibi…

Uzun laf etmeye gerek yok. Biz nasıl bir millettik, ne hale geldik. Bizim yüzyıllardır yaşattığımız o güzel, dillere destan ahlakımızı, yüzümüzdeki gülümsemeyi, kalbimizdeki sevgi ve saygıyı, tatlı dilimizi çaldılar. Bulamayalım diye de sanki üzerine kalın örtüler sarıp toprağın altına gömdüler. Bu da yetmiyormuş gibi dışarıdan getirdikleri sahte mutlulukları, dipsiz kör kuyu gibi her an içine çekilip yutulacağımız kör, hissiz medeniyeti önümüze sundular. Yalancı oyuncaklarla bizi aldattılar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar bu millet bir gün ecdadına, Peygamber’ine(sav) layık olacak, hakikat yolunu bulacak. Tıpkı suyun akarken yolunu kolayca bulduğu gibi…

Gideyim Artık Uzaklara

Two-horizons

Gideyim artık uzaklara…Dost olmadı, olamadı bana yakınlar.

Uzaklar, çok uzaklar çağırıyor, gözlerim başka ufuklar arıyor.

Ellerimle, bedenimle tutunamıyorum, sendeleyip duruyorum…

Yine boş kalmış, kurumuş, baktığım gülistanlar, düşmüş bütün yapraklar…

Öyle aciz, öyle çaresizim ki Allah’ım, şaşırdım kaldım,

Ne anlatabiliyorum, ne de kaçabiliyorum, arkama bakmadan .

Yüreğimde büyüttüğüm öyle hasretlerim var ki, nasıl söylerim?

Bir de gizleyebilsem keşke, hayatın hakkını verebilsem,

Bu satırlar da, attığım her adım da biraz daha fısıldıyor yalnızlığımı.

Yıllar önce kara topraklara emanet ettiğim biriciğim,

Elleri alın teriyle kapkara, gözleri, yüreği ay gibi parlayanım,

Seni öyle özledim ki, öyle çok istiyorum ki sıcacık göğsüne sarılmayı,

Sen beni küçücükken bırakıp gittiğin o günden beri boynum bükük, yüreğim yaralı.

Sensiz nasıl hor gördüler, nasıl savurdular bir bilsen…

Sensiz hiç bir şeyin tadı yok, ne zaman kavuşacağız?

Gözyaşlarım, titreyen ellerim daha fazla izin vermiyor yazmaya.

Bir gün kavuşacak mıyız?

Gülümsemek?

2233100-solan-gul8217un-icindeki-gonca

Ne kadar kısaymış meğer o güzelim gülün ömrü.

Nasıl bükülüp düşmüş o kadife, nazenin yapraklar…

Gülemiyorum, uzun süreli olmuyor mutluluklarım. Elbette isyan etmek değil, karamsar resimler sunmak değil niyetim çevreme. Üzgünüm, böyle olmak istemezdim. Öyle bir bitkinlik, bir hayal kırıklığı var ki üzerimde. ”Ne yapıyorsun sen?” diye soruyorum kendime… ”İnsanlar senden bunu mu örnek alacaklar? Çevrene böylemi göstereceksin bir mümin duruşunu, böyle mi insanlara ümit vereceksin?” Ama; vatanımızda, dünyada terörden bir sürü insan ölürken, yanı başımızda insanlar savaş yüzünden kendi ülkelerinden sürülürken, bazıları da onları beslemek için bizim vergilerin arttığından bahsederken, ailesinin cahillik, parasızlık yüzünden sahip çıkamadığı gençlerimize dışarıda aç kurtlar sahip çıkarken, kocalarından dayak yiyen ve onlar tarafından öldürülen kadınların haberlerini işitirken, bir zamanlar namaz kılıp da şimdi namaz, oruç gibi ibadetlerden bihaber hale gelen ablamla, eniştemin ne kadar içtiğini konuşurken, ona hakikatleri, bizi bekleyen kabir, ahiret alemlerini anlatamadığım için kahrolurken, bir kuruş sadakanın bile ne cehennem ateşlerini söndüreceğini bildiğim halde o parayı çok seven, adeta onu hayatının gayesi haline getiren insanlara anlatamamanın verdiği kederle soluklanırken, dünyanın bilmem neresinde ateşe, suya, ineğe, hatta maymuna tapan insanlara İslamı götüremediğimiz için utanırken ve daha bilmem neler neler benim halimi acılaştırırken gülemiyorum bir türlü…

Ruhumda büyüttüğüm çok özürlü yanlarım var. Her gün bir öyle, bir böyleyim. Bazen bulutlara çıkacak kadar kuvvetim olduğunu hissederken, bazen de parmağımı dahi oynatamayacak kadar güçsüzüm. Bazen şu yazıları yazdığım için utanırken, bazen de sui zan ettiğim, gıybetini yaptığım insanlara gidip helallik dileyemediğim için mahçubum…Ama yaptığım bütün hatalara rağmen hayatı seviyorum, sevdiklerimle beraber olabildiğim için mutluyum. Hatalı yanlarımı düzeltmek için bana fırsat veren Rabbimme de sonsuz şükürlerimi hakkıyla sunmayı diliyorum…

Keşke Kurtuluş Savaşında kağnıları çeken kadınlar gibi yaşasaydım, keşke öyle olsaydım. Bir araba dolusu cephane yükünü mehmetçiğe teslim ettikten sonra bir kurşunla şehit olup melekler gibi kanatlansaydım öbür aleme…

(Bu yazıyı yazmak için biraz zorladım kendimi, yayınlamak için de çok tereddütte kaldım. Güzel yazamıyorsam affola.)

Üzülmeyeceğim…

Bu gün ne geçmişin kırgınlıklarına, ne de geleceğin belirsiz ufkuna bakarken,

Yorulan gözlerimin, burkulan yüreğimin iniltilerini dinlemeyecek, üzülmeyeceğim.

Durmadan dillendirdiğim keşkelerim, -şimdiki aklım olsaydı- terennümlerim de olmayacak.

Bulutlu bir günün akşamında, tıpkı o bulutlar gibi yüreğime çöken gözyaşlarımın ağırlığı olmayacak, yağmur misali biriktirdiğim…

Üzüntüm arkadaş olacak bana…Belki de üzüntüm beni teselli edecek. Üzüntüm…beni olgunlaştıracak….

Kim bilir onunla belki, mutlu olmayı daha bi öğreneceğim. Kim bilir belki hep mutlu olmak bana göre değil. Hep mutlu olmamalı insan…

Gülüş cümbüş toplantılar, günü birlik, geçici muhabbetler, sohbetler uzağımda bu gün…

Bu gün hiç konuşmayacağım. Öylece sessizliğe gömüleceğim…

Üzüntülerimle, sessiz yüreğimle de mutlu olmayı öğreneceğim bu gün…

 

Fırtınalar ve Cennet Kokulu Nefesler

Çalınan her kapı hemen açılsaydı, ümidin, sabrın ve isteğin derecesi anlaşılmazdı. . . ! (Hz. Mevlana)

Siz hiç özür dilediniz mi Allah’tan? Boynunuz bükük O’nun huzurunda dua etmeye bile utandınız mı hiç? Devirdiğiniz bunca yılların ardından bazen bir çocuk kadar aklınızın olmadığını düşündünüz mü? Bu nasıl bir giriş oldu böyle? Bu gün mazur görün beni. ”Efkarım var, zarım var bu gün…”

Biliyor musunuz ben ne boş umutların, sonu gelmeyecek isteklerin peşinde koştum. Hesapsızca, utanmadan istemekten yorulmadım. Verilen nimetleri hor görerek, şükretmesini bilmeyerek ne olmayacak hayalleri besledim şu daracık zihnimde, küçücük kalbimde…Zaten her türlü yola meyleden, nefsini, şeytanı dinlemekten usanmayan, saniyelerle değişen hislere sahip şu zavallı yüreğimin terazisini bilerek, isteyerek daha da bozdum. Dengeyi büsbütün şaşırdım. Etrafımdaki insanları suçlarken, kendimi haklı çıkarmak için her yolu denedim….

Bu gün okul çıkışı bir arkadaşa gidiyordum. Hem sohbet etmek, hem de dertleşmek için. Müdür Bey beni yoldan çevirdi ve bir şeyler paylaştı. Öğrencilerin eğitimi, yanlış yollara kaymamaları için yapmak istediklerini dile getirdi. Diyordu ki ”Sen de biliyorsun; bizler sorumluyuz bu çocuklardan. Onlar için güzel şeyler yapmalıyız.” Müdür Bey herkese değil, bana söylüyordu bu sözleri, bana güveniyor, birlikte bir şeyler yapmak istiyordu. Tam yukarıda yazdığım fırtınalar kalbimde dolanırken, ruhumda volkanlar patlarken yüzüme şamar gibi iniyordu onun bu sözleri. Adeta; ”Kendine gel!” diyordu gayb aleminden birileri, yakamdan tutup silkeliyordu beni. ”Senin bundan sonra başka derdin olmamalı!” Yarın, bir gün başka başka  yerlerde karşımıza çıkacak olan bu gençler…Ya onlar bir gün yakamdan tutup şikayetçi olurlarsa benden?

Dün yaptığım bir ziyaretten de bahsetmek istiyorum. Bizim okuldan Yusuf Hocanın geçen yıl çocuğu olmuştu. Hanımını yakından tanıdığım için ne zamandır gitmek istiyordum, sonunda denk geldi, gittim. Çocuk aynı bizim Yusuf Hoca. Sanki kopyası. Bir kahkaha atıyor, bir neşeli ki, gülüşü ve gözleriyle aynı babasına çekmiş. ”Allah ne güzel varlıklar yaratıyor.” diye düşünmeden edemedim.    Bu alemde inci tanesi gibi saf ve tertemiz, varlığıyla umut ışıkları saçan, cennet kokulu nefesler de var. Ne kadar olumsuzluklar yaşanırsa yaşansın.

Birileri isterse konuşmasın, gülmesin hiç. Yüzüne baktıkça insanı karanlık çukurlara iten birileri… Kuyuya düşen Yusuf misali çaresiz hissediyorum bazen. Yusuf(AS) gibi sabırlı değilim ama ses gelmedikçe beklemekten başka çare olmadığını anladım.

Şu umutsuz yazılara bir son veremedim.

Neden?

Neden diye soramıyorum. Öyle tutulmuş ki dilim, öyle belirsiz bir ufka bakıyorum ki etrafımı sarmış bir bulut kümesi, ne yakını ne uzağı göremiyorum. Yakınımda şimşekler çakıyor, içerimde volkanlar patlıyor, sığ sular bile köpürmüş, çağlayanlara dönmüş. Ne diyeyim, kime ne söyleyeyim? Kendini ifadeden aciz, yerlerde sürünen, hak etmeden aldığı nefesleri insafsızca tüketen ey zavallı nefsim!…

Soramıyorum işte. Güneşimin gurup vakti gelmiş. Şu uzaktan tozu dumana katıp gelen atlı neden? Cevabını bulamadığım bir çok soru duvar gibi dikiliyor karşımda. Bir kış günü beyazların içinden zamansız fışkıran o tanımadığım, adını koyamadığım kır çiçeği neden? Işıkları söndürmüştüm, kalın battaniyelerin altına girip saklanmıştım, bu aniden sessiz, sakin odamda en parlak ışıkları yakıp, üzerimdeki o ağır örtüyü kaldırıp beni kış uykumdam uyandıran ey zalim neden? 

Dışarıda yağmur yağıyor. Ben yağmuru seyretmek istemiyorum. Camlar buğulanmış. Buğuları silmiyorum. Dinlemiyorum yağmurun sesini. Bu gün çok yoruldum. Sessizliği, yalnızca sessizliği dinlemek istiyorum. Gözlerim bakmaktan yoruldu. Renkler oynaşmasın artık ukalaca gözümün önünde…

Bu yazılar, hedefini şaşıran yazılar, ayrık otu gibi sağdan soldan çıkan yazılar…Nereden sardınız etrafımı, dikenli teller gibi? Neden rahat bırakmadınız beni? Herkes kurtuldu, herkes günün tulu etmesiyle huzura kavuştu. Bir ben kavuşamadım. Bir ben kendi ufkumu bulamadım.

Not: Bu yazı sadece kendime ve zalim nefsime.

Elinden Tutmalıyım

Gönlünde çok şeyler yapmak isteyip de bir türlü yeterince maksuduna ulaşamamış, biraz tecrübesiz, biraz da vaktiyle imkanlarını değerlendirememiş bir garip öğretmenim işte… Çok güzel çocuklar var her gün sınıflarına girdiğim. Çocukluğumu, gençliğimi, o dönemlerin masumiyetini tekrar yaşıyorum o anlarda. 

Onlarla bir şeyler paylaşmak, biraz yakınlık kurup yardımcı olmak istiyorum. Çünkü bu çocukların derslerin yanında hayatlarını daha da değerli kılacak şekilde kılavuz olabilmek her şeyden önemli. Kaç gündür hangisinden başlayayım, ilk önce hangisiyle yakınlık kurayım diye zihnimi meşgul ederken son derece mütevazi bir kızımız gözüme çarpıyor…

Lise son sınıftaki Büşra’nın dersine bu yıl ilk defa giriyorum. Büşra çok vefalı bir çocuk. Geçen senelerde öğretmeni olmadığım halde, hep karşılaştığımızda selamlayan, güler yüzünü eksik etmeyen öğrencilerden biriydi. Bir iki gündür ailesini ziyaret etmeyi düşünüyordum. Bu gün kendiliğinden yanıma gelerek bir ihtiyacını dile getirdi bana. Elimden geldiğince yardımcı olabileceğimi söyledim. 

Büşra’nın bir hastalığı vardı önceki senelerde. Yürürken, koridorda dikilirken veya öğretmenlerin belirttiğine göre derste sırasında otururken aniden bayılıyor, ayaktaysa boylu boyunca yere uzanıyor, kendine bir süre gelemiyordu. Allah’a şükür bu rahatsızlığı bu yıl geçmiş. Artık bayılmaları kalmamış. Onun hakkında daha fazla şey bilmiyorum. Bir de  kendisinden başka okuyan iki kardeşi daha olduğunu, maddi durumlarının da pek iyi  olmadığını öğrendim…

Sevgili Büşra’m, senin ve bütün arkadaşların için dualarımı eksik etmeyeceğim. Senin elinden tutmalıyım. Sizlerle birlikteyken belki ben de hatalarımdan arınır, tabiri uygunsa; adam gibi bir öğretmen olurum. Mevlam yüzümü kara çıkarmasın…

Her Birimiz Kardeşiz!

Aylar sonra uzaktan seyrediyorum yaşadıklarımı, kapana kısılmış gibi umutsuz çırpınışlarımı…Ama dua ve yakarışlarım nihayet Allah’ın izniyle netice verdi. Nihayet kurtuldu yüreğim, ferahladı zihnim, hislerim ve bütün hücrelerim. Bunun için daha fazla akıtacak gözyaşım yok! Sonuncuyu da toprağa düşüreli epey oldu. Acıların yerini şimdi buruk bir gülümseme aldı. Cerahatler aktı yaralarımdan…Şimdi yaram kabuk bağladı. Ara sıra acımıyor değil, ama eskisi kadar acıtmıyor, yakmıyor. Ara sıra zihnim bulanmıyor değil, ama artık zihnimdeki bulanıklığı temizlemeyi, halis düşünebilmeyi dualarımla öğrendim. Ve hatalarımdan dolayı Rahmet-i Sonsuz’a sığınmayı, O(C.C.) affediyorsa bende kendimi affetmeyi, iyi kötü bütün yaşadıklarımı kucaklamayı öğrendim. Sen de öğrenmelisin bunları…Ve şu kısacık dünyada huzura kavuşmalısın artık. Biz her birimiz kardeşiz. Yalan dünyaya aldanıp birbirimizi kırmamalıyız. Şu andan sonra ancak birbimize dualarımız ulaşır. 

Biz her birimiz kardeşiz! (12.06.2012)

Yıllar sonra, bir sonbahar sabahına uyandığım, yorgun vakitlerde karşıma çıktın. Hiç unutamayacağım, zihnimde, yüreğimde derinden izler bırakan duyguları yaşattın bana. Nasıl yaparsın, nasıl bu kadar incitirsin ruhumu?

Yıllar sonra eski bir dost, bir kardeş gibi senin selamına karşılık vermek istemiştim. Keşke o selamı görmezden gelseydim, hiç tanımasaydım seni. Keşke Yüce Rabbim alsaydı canımı da bu yaşadıklarımı yaşamasaydım.

Keşke o şehirde, o üniversitede hiç ama hiç okumasaydım. Semtine bile uğramasaydım. Keşke her şeyden etkilenecek kadar zayıf bir ruha, kabarık bir enaniyete, azgın bir nefse sahip olmasaydım…Keşkeler bitmiyor. Keşke biraz daha tedbirli, ileriyi gören, aklı selim davranan biri olsaydım. Keşke O’nun yolunda çalışarak bütün hayatımı hizmetle süsleyip, ruhumdaki bütün kirleri temizleseydim. Keşke bütün takıntılarımdan sıyrılıp üveyik gibi kanatlansaydım. Şu yaşadıklarımın zerresi bile kalbimde yer etmeseydi, hatta en ufak bir kayma, minicik bir hatırlama bile yüreğimde yer etmeseydi… Sen içindekileri akıtırken benim ne hale gelebileceğimi hiç ama hiç düşünmedin. Kendine acırken bana acımadın. Merhamet etmedin. 

Şimdi ne bu dünyada huzuru, ne de ahirette Rabbimin, Efendim’in(SAV) karşısına çıkabilecek cesareti  bulabilirim. Boynum büküldü… 

Gözü yaşlı, elimden tutacak, beni bu dipsiz kuyudan çıkaracak birilerini bekliyorum. Kızgınlığıma rağmen inadıma yazacağım. Seni de Allah’ıma havale ederken, yine O’nun sonsuz rahmetine sığınıp affımızı diliyorum…(01.10.2012)

Eylül Sancısı

 

Eylül ayı benim lügatimde hep hüzün, ayrılık zamanı, kopmaların yaşandığı ay. Yazın son demlerinin yaşandığı, sonbaharın ve sonrasında da kışın habercisi, çocukların bir üst sınıfa başlayarak biraz daha büyüdüklerini ve şakaklarımızda artan beyaz telleri gördükçe  gitgide yaşlandığını sakınmadan, çekinmeden haber veren biraz umutlu, biraz da hüzünlü bir ay…Hayatın, sevinç ve üzüntülerin ne kadar kısa sürdüğünü, renklerin yeşilden sarıya, maviden griye bir anda dönüşebildiğini bizzat gözlerimizle görerek şahit olduğumuz ay Eylül… Yenilikler peşinde koşarak kendimizi avutmaya çalıştığımız zamanların sonunda ne kadar yorgun olduğumuzu farkettiğimiz zamanlar. 

Ve belki de iyileşmeyen yaralarımızla bir kez daha başbaşa kaldığımız, ama ne olursa olsun kendimizi affetmeyi, iyi kötü bütün yaşadıklarımızı kucaklamayı öğrenmemiz gereken zamanlar. Ne mutlu o ”Çaresizliğimin içerisinde tek çarem Sensin!” diyebilenlere, muhtaç olduğunu anladığı anda hakiki sığınılacak limanı, asıl kuvveti duayla bulabilenlere…

Bu günlerde sabahları omuzlarım, boynum  tutulmuş  vaziyette kalkıyorum. Eylül ayı geldiğini ve gitgide yaşlılığa adım attığımızı  iyiden iyiye hissettiriyor. Bazen içimden geçmiyor değil; keşke şehrin karmaşa ve kalabalığından uzak, tabi güzelliklerle dolu bir köyde doğup, orada ömrümün sonuna kadar yaşasaydım. Bütün belirsizliklerden, şu yüksek bina ve arabalardan, iki yüzlülükten, yalan ve dedikodulardan uzak… Akşama kadar tarlada çalışıp, günün sonunda helal lokma kazanıp yemenin zevkini tadarak… Günaha, kirlere bulaşmadan… Her şeyin taze doğalından beslenerek, dürüst, çalışkan, sevgi dolu bir sürü çocuk, torun yetiştirerek… Teknoloji sadece gerekli olduğu zaman, minimum düzeyde kullanarak… Toprak, yağmur, güneş ve çiçeklerle başbaşa…

Her şey değişmeye mahkum. Her şey hızla koşuyor bu alemde. Sonsuz şükürler olsun ki yokluktan varlık sahnesine çıkmışız. Ten elbisesi giydirilmiş.  Gözlerimiz  pencere gibi açılmış alemi temaşa edelim diye… Yüreğimiz hislerimizin, hasret ve dualarımızın mekanı olmuş… Bir sürü nimetler, renkleri ayrı, tatları ayrı… Eğer biraz durup düşünebilirsek bir sürü güzellikler var etrafımızda… İster sıkıntılı, isterse sevinçli anlarımız olsun; eğer O’ndan geldiğini biliyorsak, bunun bilincinde isek  her şey güzeldir. O takdir ettiyse güzeldir.

Biraz önce yine 25 askerimizin patlamada şehit olduğunu öğrendim.  Şu hüzünlü Eylül ayına biraz daha hüzün, biraz daha kara bulutlar getirdi bu haber…İçimiz yandı, yüreklerimiz dağlandı yine. O masum vatan evlatları O’na emanet…Allah ailelerine sabır versin.

Gidecek Başka Kapı Yok

Yokluktan varlık sahnesine çıkmışım. Ten elbisesi giydirilmiş.  Gözlerim  pencere gibi açılmış alemi temaşa edeyim diye…Yüreğim hislerimin, hasret ve dualarımın mekanı olmuş…Bir sürü nimetler, renkleri ayrı, tatları ayrı…Kimisi mideme, kimisi gözlerime, kimisi hislerime hitap eder. Sonra annem, babam, kardeşlerim, çocuklarım, bütün ailem, yakınlarım ve dostlarım.  Hiç yoktan bana bunlar verilmiş. Ama ben yine de isyan etmiş, Yaradanın emirlerine karşı gelmişim. Haddim olmayarak hesapsızca, arsızca hainlik etmişim. Bana verilenlere şükretmeyerek hep daha fazla, daha fazla istemişim. Verilenleri bir türlü yeterli bulmamışım.

Şimdi yine istiyorum, hiç çekinmeden. Vicdanımı susturmaya çalışırken, nefsimin bağırtıları beni dipsiz bir kuyuya sürüklüyor, farkında olmadan.  Şimdi yine istiyorum, çaresizliğimin içinde debelenirken. Ne yaptım, ne kattım şu hayata da, hala bir şeyler istiyorum? Rahmet-i Sonsuzun müsamahasına, hoşgörüsüne sığınmaya çalışarak, ”Ya Rabbi! Bana da…nolur?” diyerek bir şeyler talep ediyorum, yine utanmadan, arsızca. Kapısında aciz, çaresiz, yüzsüz bir dilenci…İnleyerek, ümidimi kaybetmeden ağlayarak…Gidecek başka bir kapı, sığınacak başka liman yok….Çaresizliğimin içerisinde tek çarem Sensin!

Hatırladığım Anlar

Hatırlamak bazen yorar, bazen de mutlu eder. Kimi zaman da gereklidir.

Yağmurun damla damla yüzüme, ağaran saçlarıma düştüğünü hissederken, yıllar önce bir gün okul çıkışı bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda, üstüm başım sırılsıklam arkadaşlarımla bir saçak altına sığınıp, gençlik heyecanıyla çığlık atarcasına gülebildiğim, bir başka mutlu olduğumu hatırladığım anlar…

Sabahları okula giden 10-12 yaşında, üzerinde düzgün, şık formalarıyla capcanlı, umutlu, neşeli, kiminin ellerinde öğretmenlerin istediği malzemeleri taşıyan  çocukları gördükçe, daha küçücük orta bir öğrencisiyken Fen Bilgisi dersinde öğretmenin getirmemizi istediği malzemeyi yanlış anlayarak, konuyla alakasız bir şey götürdüğümde bütün sınıfın bana öğretmenin yanında nasıl güldüğünü hatırlayıp, biraz gülümseyiş, biraz da o yıllara dönmenin hüznünü yaşadığım anlar…

Kalabalık caddelerde yürürken ellerinde telefon veya telefonun uzantısı kulaklıkla konuşan gençleri gördüğümde ise bambaşka şeyler hatırlarım. Mesela; hayatıma yön vermek, için okumaya çalıştığım o büyük şehirde, yapayalnız dolaşırken bir bayiden aldığım jetonla telefon kulübesinde annemle konuşurken dedemin öldüğünü öğrendiğimi anlar…

Bir Ramazan günü akşam ezanına kadar sokakta oynayan çocukların seslerini ve  iftar programı dinlerken, doğduğum şehirde küçük bir çocukken, yine bir Ramazan akşamı kapımıza gelen o zayıf, perişan kadına annemin bir tas çorbayı nasıl içirdiğini hatırladığım anlar…

Kalp ameliyatı olan komşu veya yakınlarımı işittikçe, yıllar önce by-pass geçiren annemin yanına gitmek için müdire hanımdan izin istediğimde soğuk, ters bir cevap aldığımı ve ancak ameliyattan sonra gidebildiğim için ablamdan azar işittiğimi hatırladığım, kimseye kırgınlık duymadan sadece o günlerdeki hüznümü, çaresizliğimi ve ne kadar acemice davrandığımı düşündüğüm anlar…

Daha belki bir çok şey var ömür sahnesinde bir anda karşımıza çıkıp bizlere farklı şeyler hatırlatan şeyler. Hepsi birer pencere gibi önümüze açılır ve bizi farklı yerlere götürür. Adeta o anları o pencereden seyrederek tekrar yaşarız.  Önceleri sıkıntılı anları hatırlamamak için elimden geleni yapıyordum. Ama şimdi iyi kötü yaşadığım ne varsa hepsini içerimde bir kabulleniş, teslim oluş var. İnsan bence hem mutlu, hem üzgün anlarını hatırlamalı, ümitsizliğe kapılmadan, sorgulamadan….Ne olursa olsun onlar bizim varlığımızın ifadesi, kısmetimiz, giderken bıraktığımız ayak izleri….

Gelmedin

Gelmedin…

Hazan nağmelerime eşlik etmek,kulağıma umudu fısıldamak varken, gelmedin. Olmadı işte…Oysa ben nasıl hayal etmiştim o melek yüzünü. Daha koklayamadan nasıl içime çekmiştim mis gibi kokunu. Henüz kucaklamamışken günler, geceler boyu kucağımdan indirmemiştim seni. Birlikte öğrenecektik yürümeyi, koşmayı, oyun oynamayı, konuşup şarkı söylemeyi. Birlikte bütün hazanları bahara çevirecektik. Bulutlar ağlamayacak, güneş gülümseyecekti üzerimizde.

Dökülen gül yapraklarına rağmen, taptaze goncalar açılacaktı, bülbüller şakıyacaktı bahçemizde, yuvamızda. Seninle tekrar öğrenecektim ”Ali al.” yazmayı, 2+2=4 işlemini yapmayı. Oysa fani dünyada ne varsa terk ediyor birer birer. Seninle olan hayallerim de beni artık ter etti. Daha gelmeden sana ”güle güle” diyorum şimdi. Daha gelemeden…

Sen bana yeniden gelecek baharımı müjdeleyemedin ama bak toprak nasıl da haykırıyor: Artık eski, dinç bedene sahip değilsin, boş yere umutlanma! Hem sen bu nimetleri bile hak etmiyorsun, bir de utanmadan yenilerini istiyorsun. Yavaş yavaş benimle kavuşmaya hazırlanıyorsun…

Bu gün sevgili kızımı da yolcu ettik. Herkes gideceği, ait olduğu yere gidiyor birer birer. Herkes sanki bayramın geçit töreni gibi bir uğrayıp, sonra geçip gidiyor hayatımdan. Yarın yeni bir hafta başlıyor. Okulumda yüzlerce öğrencim beni bekliyor olacak. Bir küçük, zayıf ve olmayacak umuduma bedel, orada bir sürü çocuklarım var benim…(29.10.2012)

 

Hoşçakal (Şebnem Ferah)

gül yaprakları

Seni ararken
Kendimi kaybetmekten yoruldum
Bulduğumu zannettiğimde
Kendimden ayrı düştüm

Bu garip bir veda olacak
Çünkü aslında hep içimdesin
Ne kadar uzağa gitsem de
Gittiğim her yerde benimlesin

Söylenecek söz yok
Gidiyorum ben

Hoşçakal hoşçakal
Hoşçakal hoşçakal
Ben bir kısrak gibi
Gelmişim dünyaya
Şahlanıp koşmak içimde var
Hoşçakal

Biraz su biraz yeşillik
Her yer benim evimdir
Taşırım dünyayı sırtımda
Her dil benim dilimdir

Ama söylenecek söz yok
Gidiyorum ben

Hoşçakal hoşçakal
Hoşçakal hoşçakal
Ben bir kısrak gibi
Gelmişim dünyaya
Şahlanıp koşmak içimde var
Hoşçakal

Söz ve Müzik: Şebnem Ferah

(Sevgi, umutlarım, hayallerim, gençliğim … hepiniz hoşçakalın. Siz benim hüznümü tahmin edemezsiniz.)

 

Sana Alışamadım Ankara



Kum tanelerinden biri gibiyim bu şehirde. Bir sürü kalabalıklar içinde yalnız, ürkek ve toy. Bu yollar, bu binalar bana yabancı. Çocuk değilim artık, ama yine de bir türlü büyütmedi, içimdeki gençlik acemiliğinden azat etmedi beni bu şehir. Ortalıkta şafak vaktinin dinginliği, temizliği yok. Her yer karmakarışık. Sanki gün ağarmıyor. Hep aynı loş, bulutlu, puslu hava…Renkler soluk, sesler boğuk ve kararsız. 

Gençliğimin, umutlarımın, üzüntülerimin ve yalancı sevinçlerimin şehri Ankara… Bir yandan yanlışların içinde boğulduğum, bir yandan doğruları bulma sancılarıyla kıvrandığım, adım adım Kızılay’ını, Sıhhiye Köprüsü’nü, Beytepe Kampüsü’nü ezberlediğim, beni hamur teknesi gibi yoğurduktan sonra geleceğimi, belki bütün ömrümü elime veren şehir Ankara. Büyüttüğüm onca hayaller ve yaşadığım hayal kırıklıklarıyla ellerim boş, gözlerim yerde ayrıldığım şehir Ankara…Bir türlü alışamadım sana. Havanı, suyunu ruhumla barıştıramadım. Ne zaman yolum düşse, hüzünlerimi, kalp ağrılarımı hatırlıyorum ister istemez. Ne zaman görsem o kasavetli binaları, insanların ve arabaların sonu gelmeyen koşuşturmalarını, ne zaman yüzüme bulaşan tozların kokusunu solusam buradaki yabancılığım, hasretim geliyor aklıma. 

Kırık bir kalple terk ettiğim şehir Ankara, şimdi sana canımı, saçının teline dokunmaya kıyamadığım yavrumu emanet etmişim. Sen bana iyi bakmadın, sahip çıkmadın. Lütfen canımdan değerli kızıma iyi bak. Onu kirletme, bana ettiğin vefasızlığı ona etme! 

Şimdi Necip Fazıl gibi söylesin dilimiz. Anlayalım artık her şey yalan olup gitmiş bu dünyada…

 ”

Gençlik… Gelip geçti… bir günlük süstü…”
”Neye yaklaşsam sonu uzaklık ve kırgınlık, anladım ki yok Allahtan başkasına yakınlık..!”

Gölgelerin Altına Sokulmuş Renkler

Neden bu kadar gri her şey? Nerede diğer renkler? Yüreğimden bunlar geçerken bir anda kıpkırmızı oldu ellerim…

Eski resimlere bakıp, albümü tekrar rafa koyayım derken, orada dizili dosyalardan birinin telinin elimi kestiğini bir anda anlayamadım. Birden oluk oluk kanlar akmaya başladı. Epey derin kesmişti. Elim, ayağım titrerken her yerin kan olduğunu bile sonradan farkettim. Parmaklarımı saracak bir şey de bulamadım önce. Sonra elime ne geçtiyse bağladım. Ne kadar acizdim… Gözlerimden yaşlar, kesik parmaklarımdan kanlar akarken bu fanilikte her şeyi yarım yamalak yaşadığımı bir kez daha anladım. Hayatımı bir dolu isyan, günahla geçirmiş olmama rağmen, yine de Rahmet-i Sonsuz’un hoşgörüsü, hak etmediği bir sürü lutfuna mazhar olmuştum. Bir çeki düzen vermeliydim artık kendime.

Bir şeyler eksikti, evet. Yeterince dua etmiyor, Yaradan’a sığınmayı beceremiyordum. Ellerimi açıp dua etmeye çalıştığım anlarda da utanıyorum, O’nun huzurunda konuşmaktan. 

Yine aynı türküleri tutturmuşum. İçerimden durmadan söyleniyorum: ”Ahirette Rabbimin karşısına , Rahmet peygamberinin ve dost, düşman herkesin karşısına nasıl çıkacağım?”  diye soruyorum kendime.

Ama artık bahar geliyor. Bu fırtınalara, bu zemheriye bir son. Bulutların arasından ara sıra güneş nazlı nazlı gülümsemeye çalışıyor. Bak, işte ümit hiç bir zaman bitmez. Ne güzel dostların var.

Yetiştirme yurdundan gelen bir kaç öğrenci vardı dün akşam. Onlarla çay içtik, sohbet ettik. Bir tanesi doğuştan konuşamıyor, duymuyor. Bir diğerinin o kadar derin, hüzünlü bakışları vardı ki, sanki acılarla yoğrulup gelmişti buraya. Bakışları ağlıyordu. Yurttaki hayatlarını sorarken ve onlara moral olabilecek iyi telkinlerde bulunurken, devletin her türlü ihtiyaçlarını, hatta sevgiyi bile bir nebze olsun karşıladığını, ama ne olursa olsun bir çocuğun gerçek ailesinin yerini hiç bir şeyin tutmadığını anlıyoruz.

Bu gün de bir iki arkadaşla muhabbet ettik. Liyakatim olmadığı halde bana bir görev verildi. Onlara karşı sorumluyum. İnşallah altından kalkarım. Keşke hep, durmadan bir şeylerle, hayırlı işlerle meşgul olsam da nefsimin sesini duymasam, unutturulsa üzücü ne varsa…  Nefsimle başbaşa kalmasam. Bir yerlere koştursam, bir şeyler yapabilsem. Öğrencilerime daha faydalı olabilsem. Her gün yüzlerce sayfa okuyabilsem. Her gece kalkıp secdelere kapansam.  Kazancımın çoğunu  O’nun yoluna verebilsem. Nefes nefese kalsam, yorgun düşsem böylelikle. Aşk-ı  Beka ile dolup taşsam. Artık fazla bir şey demeye gerek yok. Gazetede yazan bir abimizin dünkü yazısı o aşkı anlatmaya yeter:  Mustafa Ulusoy Aşkbekanın gölgesine yapışmak2

Uzun Süren Bir Kış

Bu yazı da geçmişte kalmış bir haykırış. Kimsenin o günlere dönmek istemediği, hatırlarken bile ürperdiği, bulunduğun anı en güzel şekilde yaşamak gerektiğini hatırlatan sıkıntılı bir hatıra…Bizlere verilen ömür nimetinin kıymetini bir kez daha hatırlayalım ve hayatı kendimize boşu boşuna zindan etmeyelim:

Kış uzun sürdü bu sene. Aylarca karlar erimedi.  Çok..çok üşüttü beni.  Gri, güneşsiz bir gökyüzü, tırmalayan bir soğuk…  Şimdi arada bir bulutların arasından utangaç tavırlarla gülümsemeye çalışıyor güneş. Buruk, yorgun bir gülümseme…

Ben bir öğretmenim. Yıllar yılı elimden bir çok talebe geçti. Onlarla acı tatlı anılarım oldu. Hepsini de kendi çocuklarım gibi sevdim, güzellikler, iyilikler vermeye çalıştım onlara. Ama bazen öyle şeyler yaşadım, öyle umulmadık durumlarla karşılaştım ki, değil onları yetiştirmek, kendimi düzeltmekten, çeki düzen vermekten aciz kaldım.  Elinden tutan o muallimler üstü muallimin (SAV) yolundan gitmez isen, en ufak bir ayar sapması yaşarsan ne ani gelen sürprizlere hazırlıklı olursun, ne de fırtınalara karşı sağlam ve dimdik durabilirsin. 
Bir seminer vardı hafta sonu (17.03.2012). Yaşadığım bölgenin çeşitli şehirlerinden gelen bir çok öğretmen vardı. Hepsinin gönlü aynı gaye için çarpan, aynı güzelliklere  kucak açan bir çok muallim… Peygamberlik mesleğinin hakkını yerine getirmeye çalışan muallimler. Bu mesleğe yıllar yılı gönül vermiş, ömrünü adamış öğretmenlerimizin tecrübelerini, tavsiyelerini dinlerken, biraz yan taraflarda oturan genç, mütebessim yüzlü bir bayan öğretmenin ikide bir bana baktığını fark ediyorum. Yüzü bana tanıdık geliyor, ama bir türlü nereden tanıdığımı çıkartamıyorum.Biraz sonra seminer bitince o bayan aynı mütebessim yüzle yanıma yaklaşıyor ve kendini tanıtıyor bana: ” Hocam beni hatırladınız mı? Ben S. İmam Hatip Lisesinden öğrenciniz Habibe.” Bunları duyunca birden hatırlıyorum, hem seviniyorum, hem de heyecanlanıyorum. Habibe öğretmen olmuş, Halk Eğitim Merkezinde.  Sarılıp, bir iki dakika konuşuyoruz. Çok güzel bir karşılaşma, bir sürpriz oluyor benim için. Daha sonra, yine aynı okuldan iki öğrenciyle daha karşılaşıyoruz. Biri Matematik öğretmeni, diğeri ise Sınıf Öğretmeni olmuş. Yıllar önce öğretmenliğimin ilk yılında derslerine girdiğim, ilk öğrencilerimle karşılaşmak, onlarla meslektaş olduğuma ve aynı saflarda yer aldığıma şahit olmak bana çok farklı duygular yaşatıyor. 
Habibe; ”Hocam hiç değişmemişsiniz.” dediğinde biraz sarsıldım. Gülümseyerek;”Yaşlanıyoruz..” dedim kısaca. Sakin görünmeye çalıştım, ama içimde fırtınalar koptu bir an. Ona söylemek isterdim; ”Ben çok değiştim, Habibe. Ben o eski ben değilim artık.”…” O yeni, taze öğretmenliğin enerjisi yok artık içimde. O yıllardaki gibi tertemiz değil ruhum. O kadar kirlendim ki, sorma gitsin. Şimdi şu senin gibi  pırıl pırıl yüzler, güzel arkadaş ve kardeşlerimiz ve onlardan aldığım şevk olmasa ben aslında tükendim…”Gözyaşlarımla birlikte içime akıttım bu sözleri, içimden koptu haykırışım. Kimse duymadı, ağladığımı da görmediler. Rabbimden başka. Kimse de bilmesin O’ndan başka…

Ne garipti şu hayat. Mutluluktan hüznü, hüzünlerden bazen umutları çıkarıyordu. Hesapsız gelen fırtınalar ise bir çok şeyi bizden alıp götürürken, bazen de hayır, bereket yollarını açıyordu önümüze. Gözyaşları hem acıların tercümanı olurken, hem de günahların kirlerini yıkıyordu. İzn-i İlahi ile rahmet ve rıza yolunu gösteriyordu insanlara…

HAYKIRIŞ


İnsanları bir söyletseniz, herkesin yüreğine bir inseniz, ne hasretler, ne pişmanlıklar, itiraf edilemeyen ne duygular gizlidir kalplerinin derinliklerinde…Hasret…Evet hasret var her yanda, her bakışta, her seste… Kim kavuşmuş bu dünyada tam manasıyla maksuduna? Belki çoğumuz ne istediğimizi, neye hasret olduğumuzu bile bilmiyoruz. Akarsuların çakıl taşlarını sürüklediği gibi bir yerlere sürükleniyoruz durmadan. Su üzerine yazılıyor yazılar ve hemen siliniyor, ya da kaçamak bir yerlerde gizleniyor, herkes görüp mahremiyeti bozulmasın diye… Sis perdesi ardına saklanıyor,  ve hızlıca siliniyor yanaklardan süzülen  hasret karışmış gözyaşları, yüreğin en kuytu yerinde saklanıyor adı bile konulamayan sevdalar, hiç oradan çıkmama, çıkarılmama inadı ve vefasıyla…Sevdiklerimizin, sevenlerimizin yanında bile eğer ifade edemiyorsak, onlarla paylaşamıyorsak, nerede olursak olalım gurbette, hüzün halindeyizdir. Gerçek ilacını bulana kadarda bu hasret, bu hüzün hep devam eder…Ve o hüznü haykıranlar bazen şöyle seslenir:

”Ruhum örselendi, paramparça bölündü. Her bir parçası çılgın rüzgarlarla savruldu. Alışık değilim, hiç alışık değilim... Bu belki bir tükenmişlik, çaresizlik, dipsiz bir kuyu… Bunca günahla ahirette Rabbimin karşısına , Rahmet peygamberinin ve dost, düşman herkesin karşısına nasıl çıkacağım?”

 

İnsanın güzel şeyler yapmak isteyip de tedbirsizlik ve düşünce eksikliği yüzünden, yüzüne  gözüne bulaştırdığı zamanlar oluyor. Bilinmeyen bir yol, bilinmeyen bir mekan, bir nefes ve bir esinti…Çıkmazda mıyız, yoksa doğru yolda mı? Gittiğimiz her mekan bize farklı duygular yaşatıyor. Bazı mekanlar var ki; oraya ait değilsin, seni adeta tırmalar, soğuk yüzüyle hoş geldin demez, sanki kovalar. Bazı yerler de var ki hep orada kalmak istersin, ayrılmak, gitmek istemezsin. Sıcacık bir gülümseyiştir yollarında yürürken seni karşılayan, şirin insanları, tüten bacalarıdır. Beni ne modern binalar, ne de çeşit çeşit dükkanlar, mağazalar, geniş parklar mutlu etmiyor. Ben huzuru, mutluluğu  bir kardeşimin samimi bakışlarında ve duasında, onu da bulamazsam bir Kur’an sayfasında ve  kendimi dış dünyadan soyutladığım şu odamda ve duvardaki saatin tik tak seslerinde arıyorum.

Ama ne olursa olsun, içimiz daraldıkça Ya Fettah,

huzursuz oldukça Ya Selam, 

gönlümüz kırık ise Ya Cebbar,

günahlarımıza üzülüyorsak Ya Tevvab, Ya Gaffar, Ya Afüv,

kimse bizi anlamıyorsa Ya Semi,Ya Mucib,

kalbimize sevgiyi, şefkati verene Ya Vedud…O’na küsülmez ve O(C.C.) küstürülmemeli…

Şubat’ın Soğuğu İzin Vermiyor

(16.02.2012)Şubat soğuğu, kasveti çökmüş içimize. Yazmak istesem de yazamıyorum. Artık eski kuvveti bulamıyorum kendimde. Baharın ılık esintilerini bekliyorum.

Ağlıyor musun yine? Kimse sormuyor mu halin nicedir diye? Bazen öyle zordur ki sabırla imtihan olmak. Öyle zordur ki yalnız yaşamak ve yalnız göğüslemek. Bir gün sesine yankı bulacaksın, sıcacık bir dost sesi karşılayacak seni, sabret. Rabbim her şeyini biliyor. O herkesin yaptıklarına karşılığını, senin çektiklerine de bir son verir, üzülme. Sadece dua et; Ya Fettah, Ya Selam, Ya Cebbar…

Çevrem sarılmış ve kuşatılmış olsam da yine de yazmaya devam edecek bu tutulmuş parmaklar. Yine çırpınmaya devam edecek, bir kuşun kanatları kadar güçlü olmasa da… Kapı aralıklarından, açık pencerelerden yolunu bularak hürriyetini aramaya devam edecek. Durmadan çırpınan, kanat çırpan bu yürek,aniden karşısına çıkan ve onu yaralayan şu yağmurlar, bembeyaz karlar, kasıp kavuran fırtınalara rağmen son nefesini verene kadar yoluna devam edecek. Kırgın, gücenmiş olsa da yine de her şeyin Yaradan eliyle olduğunu şeksiz, şüphesiz başın eğik kabul etmekten, O’na havale etmekten başka çare var mıdır? İnanılacak, güvenilecek O’ndan başka kim vardır şu alemde? Dostumuz, sırdaşımız, yegane koruyanımız kim O’ndan başka? Yüreğimiz üzülür, kalemimiz üzülür, yoruluruz bazen. Artık bir tek O’na güvenip, visal gününü beklemeliyiz. Hata yaptıysak eğer, ısrarla  Rabbimiz’den, hata yaptığımız insanlardan af dilemeliyiz.” 

(25.03.2012)Kimseyi kırmak, kimseyi meşgul edip, canını sıkmak istemedim. Asla niyetim bu değildi. Oysa hatalar yapıyoruz bazen istemeden. Hataları, yanlışlıkları sünger gibi emip silmek, sineni herkese hoşgörüyle açmak ve Yunus gibi ”Düşmanımız kindir bizim…” demek yerine niçin kusurları görüyoruz, gönül koyuyoruz, kin güdüyoruz durmadan? Niçin anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz? Hepimiz kardeş değil miyiz? İsterse karşındaki Allah’a isyan eden birisi olsun, öyle bir hale girmeli, öyle eğitmeliyiz ki nefsimizi kırılmasın, gücenmesin. Nasıl? Ama ne yapıp edip olmalı; ELSİZ, DİLSİZ, GÖNÜLSÜZ!…



Yüreğimiz Üşüyor

Bembeyaz yağdı karlar. İpek gibi, yumuşacık. Şimdi dondu yerlerde biriken bembeyaz karlar. Artık o kadar beyaz da değil; yer yer kirlendi, pislendi. Kaldırımlarda yürümek güçleşti; yığın yığın kenarlarda birikti. Kaymamak için dikkatli basmak gerekiyor. Keşke bile bile günahları işlemeden önce de bu kadar dikkatli, tedbirli davranabilsek. Yürürken düşmemek için çaba harcadığımız gibi manevi alemde de ayağımızı kaydırmamaya uğraşsak. Ne kadar kolay değil mi bu kadar yuvarlak laflar etmek, tıpkı insanlara kızıp kendini haklı çıkarmaya çalışmak kadar kolay. Oysa o kadar zor ki şu yalan dünyanın hilesine kapılmadan, suni güzelliklere aldanmadan yaşamak.

Karşımda bir prenses oturuyor. O benim prensesim. O bir lütfu, bir emaneti Rahman’ın bize. Ama yeterince koruyamadım prensesim seni. Affet beni. Kanatlan, uç artık prensesim. Takılma bu gölgelere, yoldaki dikenlere. Bu kadar çabuk mu büyüyüp, gelişecekti her şey? Bu kadar hızlı mı teslim olacaktık biz sonu çıkmaz yollara?

Yürek kalmadı artık. Ne hissediyor, ne çarpıyor. Tutulmuyor, dağılıp gitmiş. Nefes almak için, odacıklarına gelen kanı dolandırmak için sadece yarım yamalak atıyor, yarım yamalak.

Bir kafesin içine hapsedilmiş bu yürek. Sıkılmış, çürümüş artık olduğu yerde. Yeni bir çoşku, yeni bir nefes üretmiyor. Sadece üşüyor bu yürek…

Çok iş var yarın. Keşke biraz erken uyuyabilsem de sabaha dinç kalkabilsem. Ne serseri, ne bereketsiz bir gündü bu gün. Dün de böyleydi. Eğer okumadan, dua etmeden geçtiyse bir günüm ben o gün yaşamıyorum. Boşuna yaşamışım o günü. Bu yürek o gün boşuna çarpıyor. Buz gibi havada, karların arasında yiyecek aramaya çıkan sokak hayvanlarını gördükçe utanıyorum böyle günlerde. Benim sıcak bir evim ve uyurken üzerimi örtecek bir yorganım varken, ben şu 24 altın değerinde 24 saatimi bomboş geçirdiysem çok yazık. Mevla’dan bir şeyler istiyorsak istemeye yüzümüz olmalı!

Bir Sessiz Yakarış

Üzgün bir kardeşin inleyişleri.

Ey kardeşim! Ne kadar çaresiz olursan ol, mutlaka bir çıkış yolu vardır.

Yine gönlümü dağladınız. Yine ne anladınız, ne de anlamak istediniz….Biz aynı ana babadan doğmuş, aynı evde büyümüş değil miyiz? Biz karanlık günlerimizde birbirimize ışık olmadık mı? Devrilen umutlarımızı, kırılan hayallerimizi tamir etmedik mi el ele vererek. Çoğu zaman birlikte yürümedik mi? Çocuklarımızı birlikte sevgiyle büyütüp, onlara bazen ninniler, bazen türküler, tatlı sözler söylemedik mi?

Peki şimdi neyi paylaşamıyoruz? Niçin durmadan onarılmayacak yaralar açıyoruz içerimizde?  Ne zaman ben değil, biz demeyi öğreneceğiz? Şu dünyanın ölümlü, gelip geçici olduğunun farkına varıp, çirkin yüzüne teslim olmayı ne zaman bırakacağız?

Bu çok acı biliyor musun, bu kadar yakın, kan, can bağı olup da birbirine yabancı olmak, aynı dilden konuşamamak. Çok can yakıcı gitgide uzaklaşmak. Uzaklaşmak…

Şu ömrümün belki de son üçte birlik ya da son çeyrek döneminde bu uzaklaşmayı, bu yürekleri törpüleyen çekişmeyi yüklenmek çok hırpalayıcı. Artık aciz vücudum bunu kaldıramaz. Hele farkında olduğum hakikatleri sizlere anlatmamam, güzel misal teşkil edememem en büyük acı. Gayri bunları kaldıramaz yüreğim. Bunların hesabını nasıl vereceğim diye çırpınıp dururum. Bak işte sıcak yatağımdan kalkmışım, yine cansız tuşlarla dertleşir, uykularımı rafa kaldırmışım.

Gayri siz bilirsiniz. Benden sadece şu kadarcık bir söz, bir son söz yeter: HAKKINI HELAL ET..

Cuma Akşamı Notları

Bu gün prensibi bozuyorym. Kendimi, yaşadığım anlamsız sıkıntılarımı anlatmayacaktım. Bir kaç hafta öncesine kadar güya böyle bir karar almıştım…İnsanın görünürde hiç bir sıkıntısı olmadığı, her şeyin normal seyrinde gittiği anlarda neden bazen içine sıkıntılar dolar da bunların ne adını koyabilir, ne de bir kimseyle paylaşabilir? Belki de zaman zaman herkese böyle oluyordur. Belki de biraz hassasiyetiniz fazlaysa daha sık oluyordur. Duanız eksiktir.

Bu gün sağdan soldan süslü laflar yok. Neyse o, bu gün.Yine serin bir iç Ege Bölgesi akşamında öğretmenlik yaptığım okuldan çıkmış eve doğru yolumu tutarken yorgun bacaklarım yürümekte zorlanıyor. Bir serinlik, üşüten bir nem var. Yağmur yağmıyor ama yerler ıslak gibi. Sabahki yoğun sisin etkisi belki de. Eve gitmeden önce terziye uğruyorum. tamir edilecek bir iki etek var. ” Hoş geldin abla!” diye beni karşılayan ”Terzi Fiko” çok ilginç, kendi halinde, dürüst bir adam. Yüksek sesle yabancı müzik dinliyor. Ben dükkana girince müziğin sesini kısıyor. Raflarda diktiği ürünler, duvarlarda resimler… Sevimli bir dükkan. Bir ara kedileri vardı. Şimdi kaçmışlar. Her zamanki gibi sökülüp düzeltilecek yeri gösterip çıkıyorum. Yavaş yavaş yürümeye devam ediyorum. Eski komşuma rastlıyorum sonra. Çocukları falan konuşuyoruz. Birbirimize ”Oturmaya da buyur gel.” diyerek ayrılıyoruz. Çini ve porselen dükkanlarının, bunların yanında görünümlerinden hiç hoşlanmadığım cep telefonu dükkanlarının yanından geçiyorum. Gençler okullardan çıkmış, trafik de yoğun sayılır. Duraklar, bir de yine sevmediğim ATM makineleri insanlarla dolu. 

Yolumu uzatıyorum, eve biraz daha geç gitmek için. Halbuki bir an önce gidip biraz uzanmak istiyorum.Üşüyorum, aldırmıyorum. Yolda karşılaştığım insanlar nedense hep mutsuz, asık yüzlü gibi geliyor bana. Ya da bu gün ben dünyayı gri gördüğüm içindir. Bilmiyorum… Yarım saatlik bir gecikmeyle varıyorum eve. Benden önce gelenler var. Mutfakta çay yapma, karın doyurma telaşeleri Hiç bir şeye bakmak, mutfağa girmek istemiyorum. Sabahtan beri üzerimdeki ağırlık gibi, yük olarak hissettiğim giysilerimi değiştirip azıcık uzanıyorum.  

Biraz kendimi dinlemek, hafiften gözyaşı döküp, Yaradana sığınmak iyi geliyor. Ne kadar çaresiz, acizim diye düşünüyorum. Ne kendime çeki düzen verebiliyorum, ne de bulunduğum konumun hakkını verebiliyorum. Şu melodileri dinlerken; – Hicaz Saz Semaisi (Garip) , ”İşte, beni en iyi anlatan bu ezgiler diyorum, kendi kendime. Zaman zaman bir araya geldiğim arkadaşlarım var. Ben ne onlar gibi olabiliyorum -onlar çok gayretli ve şevkliler- ne de başkalarına uyabiliyorum. Ben neyim, amacım ne diye soruyorum. Bu kadar taviz verip de çalışma ortamına girdikten sonra o her sene elimizden geçen tonlarca öğrencilere şimdiye kadar ne verebildim ben? Emanetlere sahip çıkıp, onları kadife bohçalara sarılan mücevherler misali koruyabildim mi? En yakın olduğum ablamla bile bayramdan beri küsüm. Telefon ettim, mesajlar çektim, konuşmak istemiyor benimle. Ne bir yakınım var dertleşebileceğim, ne de bir arkadaşım. Eşimin sevgili annesi, kız ve erkek kardeşleri ise maşallah ne arar, ne sorarlar. Herkes uzaklaşmış birbirinden. Komşuları da çok sık görmüyorum. Herkes kabuğuna çekilmiş. Apartman hayatı işte. Apartmanda en çok sevip anlaştığım kapıcının hanımı. O kadar samimi ve içten ki. Çünkü buralı değil, Amasyalı…Şu an yan odada- kendi odasında- bulunan kızım da derslerin hakkını verme telaşında. Çocuklar da büyüdükçe senden uzaklaşıyor, kapılarını kapatıp kendi dünyalarına çekiliyorlar. 

Anlata anlata bitmez şu çılgın zamanın sıkıntıları, gariplikleri… Her şeyi yine O’na havale etmek lazım. Cuma akşamı olması hasebiyle bu akşam çokça dua edip, gözyaşı dökmek, ne olursa olsun halimize şükredip, teslim olmak lazım…(06.01.2012)

Öylesine Yaşanmış Bir Gün

Bu gün bir değişiklik olsun istedim. Her zamanki işlerden farklı bir iş yapayım dedim. Sabah çıktım kahvaltıdan sonra dışarı, yürüyüş yapmak için. Sırtımdaki ağrılara rağmen inadına yürüdüm yürüdüm. Evimizin yakınlarında bir park var. Oraya da uğradım. Spor aletleri de koymuşlar. Onları denedim biraz. Yumuşak, nemli bir hava vardı. Yerlerde sonbahardan kalma ve henüz kışın gelmediğini hatırlatan sarı yapraklar, sararmaya başlayan otlar… Kazlar, tavuk ve horozlar da vardı. Horoz üzerime hızla koşmaya başlayınca biraz çekindim, uzaklaştım. Haremine kimseyi sokmak istemiyordu. Zincirle bağlı olan köpek de dimdik, meydan okurcasına etrafına bakınıyordu. Şehrin ortasında, evimizin yakınlarında böyle bir parkın bulunmasının büyük bir şans olduğunu düşünerek, insan olarak tabiatla başbaşa  kalmaya, teknolojiden, betonla kaplı şehirden ara sıra uzaklaşmak gerektiğine bir kez daha yürekten inandım. Mis gibi havayı çektim ciğerlerime. Gündüz saatleri olduğu için berraktı hava, temizdi. Akşamları kalorifer ve sobalardan çıkan dumanlarla is çöker buraya. O zamanlar tanıyamazsınız buraları. Burnunuzu tıkayıp yürürsünüz..

Ağaçlar gibi sakin, yerlerdeki mülayim otlar gibi sessiz olsa keşke insanoğlu da diye düşündüm. Fotoğraf çekeyim dedim ama nedense telefonumun hafızası mı dolmuş ne çekmedi bir türlü. Ben de müzik dinlemek için kullandım. İşte uzaklaşamıyoruz yine de teknolojinin nimetlerinden. Yazın tatilde becerebilirsem öyle bir düzen kuracağım ki kendime, ne telefon, ne internet veya bilgisayar, ne de televizyon olmayan bir ortamda şöyle en azından bir ay geçirmek, kendimle başbaşa kalmak istiyorum. Bunun için bu şehir ortamından uzak bir yerde yaşamak lazım. Sakin, etrafı ağaçlar, kır çiçekleriyle çevrili, fazla evin bulunmadığı, araba sesleri yerine kuş, tavuk, horoz, kedi ve köpek seslerini dinleyebileceğiniz bir yer. Böyle bir yere düşebilsem herhalde dünya cenneti orasıdır derim.

Sonra eve geldim. Evde sevgili, büyük kızım. Ne kadar büyüsen de ruhun hala çocuk senin. Ben bile hala yıldan yıla daha bir olgunlaştığımı, düşüncelerimin  farklılaştığını hissediyorum. Sen hala çocuksun, büyüdüm zannetme. Dışarıda çok güzel vakit geçirdiğimi ve gittiğim parkı anlatıyorum sana. Sonra nasıl söz açıldı bilmiyorum, yine yurttan açıldı konuşurken. Ben diyorum ki seneye iyi bir arkadaş bul. Sen de diyorsun ki kim olursa olsun, ben istediğim yerde kalırım. Yine beni boğdun, bunalttın. Ne huzur kaldı, ne yaşama şevki içimde. Zaten sevgili kardeşin de hafta sonu burnumdan getirmişti. Büyümeseydiniz keşke. Hani şarkıda diyor ya:”Biz büyüdük ve kirlendi dünya.” Evet sevgili kızım siz büyüdükçe şu bozuk çalan devrin kirleri de ister istemez üzerinize bulaştı. O tertemiz gönül sarayımız kirlendi, bacalardan çıkan dumanlar misali islendi. Bu isleri her an, her saniye temizlemek, tövbe limanlarına yanaşmak lazım. Yoksa alem-i berzah ve mahkeme-i kübrada halimiz nice olur? Dayanamıyor sonra ve özrünü belirtiyorsun. Tabi biliyorsun ben kimseye hele size asla kin besleyemem. Hemen yelkenler iniyor aşağıya ve seni o anda affediyorum. Zaten bir kaç gün önce de okulda iyi niyetimi suistimal eden sevgili öğrencilerim benim hakkımda yalan söyleyip ödevlerini yırttım diye gidip müdüre şikayet etmişler, içimden; ”Ayy, inanmıyorum, nasıl da iftira atıyorlar?” dedim, durdum. Tek dertleri bana ders yaptırmamak, YGS’ye hazırlanmak. Bu gençleri anlamak bazen gerçekten mümkün değil. Oysa ben onlara dersin yanında bazı mesajlar verdiğimi sanıyordum. Yeterince verememişim demek ki. Bunu hak etmeseydim, Rabbim bana yaşatmazdı. Onları da affettim. Affetmemek ne haddime ki zaten. Ben doğru dürüst bir insan olsaydım ne öğrencilerim böyle, ne de çocuklarım bu kadar asi olurdu. Bu dünyada ona buna kızıp hiç bir şey elde edilmiyor. Kızsan bile çabuk geçiyor. geçmeli.

Öğlenin bulutlu gri gündüzünde  başlayıp yarım bıraktığım şu yazıyı, yatsının karanlık yıldızsız gecesinde bitiriyorum. Böyle rastgele yazıp, sağa sola atılan çer çöp misali boşuna bu satırları doldurmak istemezdim. Bir anda düşünmeden kalbimden, zihnimden döküldüler.  Belki bir kaç saat sonra yarınki yeni güne hazırlanmak için herkes, bütün mahlukat uykuya çekilecek. Gündüz bulamadığı huzuru herkes uykuda bulacak. Yarın hep bitmeyen bir umutla herkes, her şey hayata sarılacak…(19 Aralık 2011)


Kıyısı Görünmez Denize Daldık

Ne elinizin, ne de dilinizin ulaşamadığı yerler, zamanlar vardır. Tutulup kalırsınız. Konuşmaya, çözmeye çalıştıkça daha çok çözümsüzlük, çaresizlik yüzünüze tokat gibi iner. İşte o zamanlar da, o dönemlerdeyim şimdi. Ne ileri, ne geri gidemiyorum. Sadece donmuş kalmışım, sahilde üzerine gelen dalgaların üstünü başını ıslatmasını hareketsizce bekleyen kimseler gibi. Ne gözyaşı, ne içten gelen bir yalvarma, doğru dürüst bir teslimiyet bile yok. Yeşeren yapraklar yok, kuruyup dökülen yapraklar var. Baharın gelmesini bekleyeceğiz, biraz daha sabredeceğiz, çaresiz. Sanki iyileşmiyor hiç bir şey. Daha çok bozuluyor.  Zamanın durmasını, geriye çook geriye gitmesini ümitsizce hayal etmekten başka, vakit varken hem nefsime hem de beni yoldan çıkaran başkalarına ”Sen orada dur bakalım. Fazla ileri gitme!” diyebilmiş olmanın derin bir pişmanlığını hissetmekten başka yapabildiğim bir şey yok. Belki bu duyguları yaşayanlar, halet-i ruhiyemi anlayabilenler vardır. O pişmanlık öyle pis, kahredici bir duygudur ki azalmaz, yıllar geçtikçe durmadan artar. Onun için zaman bizim elimizden sabun gibi kayıp gitmeden, hala bir şeyler yapmaya vakit varken zararın neresinden dönülse kardır deyip şu verilen hayat nimetinin kıymetini bilip yanlışları düzeltmek, ne kadar ümitsiz olunsa da bir yerlerden ümit kırıntıları bulup onları biriktirmek…inşallah…

Ümitsiz olmayı istemiyorum Ey Yüce Rabbim! 

”Yazık ki akşam oldu biz yine yalnız kaldık… Bir kıyısı görünmez denize daldık.. Bir gemiye binmişiz bulanık bir gecede… Allah’ın denizinde Allah’tan uzak kaldık…” Mevlana

Titrek sesin

Anneciğim,

Yine sesini duymak iyi gelmedi anneciğim. Uzaklardan geldi o ince, titrek sesin. Bir telefon kadar yakın, saatler süren, yorucu yolculuklar kadar uzaksın bana. Senin yanında ben yine  15 yaşındayım. Seninle hasbıhal ederken ben yine o küçük nazlı kızınım senin. Gönlümden geçenleri paylaştığım, içimi döktüğüm, başımı uzaktan hayalen de olsa dizine yasladığım, boynuna sarılınca bütün kederlerimi unuttuğum, asla vazgeçemediğim, can yoldaşım, biricik dert ortağım, telefonda bile yanımdaymış gibi huzur bulduğum, sebebi hayatım…

Ama ben artık çok büyüdüm anne. Artık  o acemi sevinçleri, toy heyecanları, çocuksu endişeleri taşımıyorum. Ödevlerimi yapamadığım için öğretmenime ne cevap vereceğimi düşünmüyorum artık. Şu okul bir bitse de rahat bir nefes alsam demiyorum. Bitti, hepsi bitti anneciğim. Okullarım da bitti, çoluk çocuğa bile karıştım. Şimdi sen bizim için nasıl endişeleniyorsan, ben de onlar için endişeleniyorum. Öğrenciyken yalnızca sınavlardan alacağım notları düşünürken, şimdi her gün muhatap olduğum 100 küsür öğrenciye nasıl faydalı olacağımın endişesini taşıyorum. Onlara karşı bir yanlışlık yapmaktan, mahkeme-i kübrada benden davacı olmalarından korkuyorum.

Yine sesini duymak iyi gelmedi anneciğim. Yine o ilk çocukluğum, gençlik heyecanlarım geldi aklıma. Ne güzelmiş hayatın bağrında yeni açan bir tomurcuk, filizlenen bir fidan olmak, iliklerine kadar hissetmek o kıpırtıları içinde… Sımsıkı, umutla kavramak hayatı, ölçüsüzce meydan okumak her şeye, herkese…O günler çok uzak şimdi. O fidan şimdi çok büyüdü, kurumaya, yapraklarını dökmeye başladı. Yaşanması gerektiği gibi yaşantı işte. Yine de güzel anneciğim tohum gibi toprağa atılıp, filizlenip büyümek, iyi kötü meyve verebilmek, nefes alıp, güneşi, rüzgarı, yağmuru tadabilmek, sonra da yavaş yavaş solup, tekrar toprağa düşmek, teslim olmak ona, onu Yaradan’a. Bu hayatı her haliyle yaşamak güzel.

Ben şimdi senin hayat arkadaşını toprağa teslim ettiğin, dört duvar arasında yalnız kaldığın yaştayım. Ne zaman telefon etsem, yalnız olduğundan bahsediyorsun, yüreğimi kanatıyor bu sözlerin. Şu kısa hayatımızda seninle kısıtlı görüşmek, bir gün ayrılık rüzgarlarının eseceğini düşünmek yüreğimi kanatıyor. O an oraya gelip, hiç ayrılmamacasına yanında kalmayı diliyorum.

Daha belki sana söyleyecek sözlerim, paylaşmak istediklerim var. Ama böylesi çok daha iyi inan. Söylememek, öylece sessiz beklemek daha iyi. Her şey olduğu gibi kalsın demek… Şu an sadece ikimiz için dua etmeyi, teslim ve tevekkülü tercih ediyor ve her şeyin hayırlısını diliyorum ve seni çok seviyorum.

Yazacağım

(Yazdım, ama hiç beğenmedim bu yazıyı…)

Yazacağım.(12.12.2011)

Belki mazide, belki şimdilerde beni yarı yolda bırakanlara inat yazacağım.

Üzerime, üzerime gelip kükreyip, havlayanlara, sonra da hiç bir şey olmamış gibi eteğimin dibinde sürünenlere inat yazacağım.

Alay edenlere, kalp kıranlara, duyarsız, vurdumduymaz, ancak boş teneke gibi ses çıkaranlara, iki lafından biri yalan olanlara inat yazacağım. Niye insanlar bu kadar hırçın ve anlayışsız diye düşünmeden edemiyorum. Ama çok çok  güzel dostlarım da var.

İki damla gözyaşı dökülecek şu titrek  parmaklarımın üzerine, gariban yazılarımı süslemek, yüreğimdeki yangınları söndürmek için. En tatlı şey o gözyaşları gelecek bana o an. Onlardan medet umacağım.

Yine önümde dağ gibi yığılmış bu gün, dün, daha önceki gün yaşadığım can sıkıcı olaylar. Umurumda değil artık hiçbiri. Hiçbirini takmıyorum. hepsi de yaşandı ve bitti. Hak etmeseydim Mevlam önüme çıkarmazdı. Kaç gündür rüyalarımda bile beni rahat bırakmıyor o sisli, gri, tuhaf, ruhuma sıkıntı veren her neyse. Birinde tanıdığım birilerini ölmüş, birinde eski bir dostumun evinin için toprakla dolmuş görüyorum. Bir diğerinde ise sevdiğim bir dostum itilip kakılıyor. Bir anlam veremesem de bir şeylerin yanlış gittiğini anlıyorum, hissediyorum.

Geceleri kalkıp Rabbime bir kaç dakika olsun dua edeyim, günahkar alnımı secdelere süreyim, biraz olsun azgın nefsimi yola getirmek için bir teşebbüs edeyim diyorum; saatim bile bana muhalefet ediyor. İstediğim saate kuruyorum, ama çalmıyor. Beni uyandırmıyor. Yoksa o çalıyor da kör olası şeytan beni uyandırmıyor mu? Bilemiyorum.

Belki bir çocuğun masum gülümseyişi gibi güzel, tertemiz bir yüz, bir bakış beni kurtaracak şu binbir yüzlü, binbir çeşit varlıklardan. Elinden tutacağım, kokusunu içime çekeceğim. Onda riya, yalan, kırmak, üzmek yok. Onda sevgi, hoşgörü, tertemiz bir kalp var. Bu dünyayı cehenneme çevirenlere, yaşanılmaz hale getirenlerin aksine onda ümit var, ufukta görünen berrak ışığıyla güneş var.

Bütün bu talihsizliklere rağmen, her bir şeyin bir hikmeti olduğunu düşünmeye, Kudreti Sonsuz’a sığınmaya çalışıyorum. Bu gün eve giderken, yolda gördüm o tek bacağı olmayan adamı. Sonra da bunca nimetlere rağmen yeterince şükretmediğim için utandım. Gözüme sanki koltuk değneğini sokarak bana ”Ya benim gibi olsan napacaktın?”  diye soruyordu. Adeta herkese haykırıyordu. Ya bir kaç gün önce ziyaretine gittiğim öğrencinin annesinin durumuna ne demeliyim? Dört çocuğuna daha iyi bakabilmek için sipariş üzere dikiş diken, kocası şehir dışında çalıştığı için bütün evin yükünü onun yokluğunda üstlenen, ama gülümseyen yüzünü hiç değiştirmeyen, çocuklarına çok düşkün yüreği yanık annelerden biriydi.  Bırakmalı yukarıda bahsettiğim duyarsız, riyakar yüzlü insanları. Onlara sadece acımalıyım.

Mevlamın merhameti olmasa bizleri kim kurtarırdı? Yine O’nun kapısında bekleyeceğim, O’nun rahmet hazinelerinden bir zerrecik dileneceğim. Küçük, büyük kirlerden, mikroplardan beni arındırması için yalvaracağım.


Bayramın Son Günü

Bayramın son günü bu gün. Deniz kenarındayım, oturuyorum bir çay bahçesinde. Vakit henüz erken, sabahın serinliği var. Bir yandan çayımı yudumlarken, önümde duran simidi kıyıda oynaşan balıklarla paylaşıyorum. Onları seyrederken bir balık kadar sessiz, balık kadar özgür olamadığımızı düşünüyorum. Hırslarımızın, gururumuzun esiri olmuşuz. Sakin deniz, mavi bir çarşaf gibi. Üzerine konan martılar sanki inci tanesi gibi. Benim kalbimse deniz kadar sakin, huzurlu değil. İçerimde ölümcül, hırçın dalgalar boğuşuyor. Şimşekler çakıyor zihnimin içinde. Bu nasıl bir yıkılmışlıktır, nasıl bir aldanmadır? Yılların emeği ve iki güzel… bir yana, yaralı bir kuş gibi çırpınmak, ara sıra da kendine çok acıdığını düşünmek, birden silkinmeye çalışmak, şükretmeye, isyan etmemeye çalışmak. Çok ama çok acıtıyor bunların hepsi…Çığ gibi büyüyen uçurumları artık kapatamıyorum.

Bir martı orada denizin ortasında, oturmuş bana bakıyor, çevik hareketlerle başını oynatıyor. Sanki bana ”Ablacığım, lütfen bu kadar eziyet etme kendine, değmez hiçbir şey için.” diyor. İçimde öldürdüğüm umutlara inat, o hala umudunun olduğunu söylüyor. Oturduğum masanın bir kaç adım ilerisinde ise bir serçecik seke seke bir ileri bir geri geziniyor. Kırıntıları topluyor yerlerden. O kadar ürkek, o kadar saf ve sevimli ki… Biz insan olarak senin gibi asla olamayız ey küçük serçecik! Biz kirlettik ruhumuzu, dünyayı da. Arka çapraz masada 6-7 kişilik, çoğu bayan bir grup; neşeli, gürültülü sesler çıkararak konuşuyorlar.”Ne güzel!” diyorum kendi kendime, ”Böyle neşeli kalabilmek…” Belki bir nebze hüzün insanı olmayı isterim, ama asla asi olmak istemem. İkinci kez istediğim çayımı yudumlarken; elimin ayağımın yerinde olduğunu, oturduğum tahta masa ve sandalyede yazı yazabildiğimi, Allah’ın güzel nimeti denizi seyredebildiğimi, sıcacık çayı içip, gevrek simidi ısırabildiğimi düşünerek Rabbime sonsuz defa şükretmek istiyorum.

Bu gün öğleden sonra yolculuk var. Artık ayrılmanın zamanı geldi, ey bu sabah bana arkadaşlık eden sevimli martılar, minik serçecik, denizin mutlu sakinleri balıklar ve masmavi, engin deniz!  Daralan yüreğimi birazcık olsun ferahlattığınız için sizlere çok teşekkür ederim. Sayenizde yalnız olmadığımı anladım. Dökülen susamları yemeden, son bir defa sevimli arkadaşlarıma bakmadan kalkmıyorum masadan. Ellerim üşüyor, hafiften titriyorum. Çaycıya hesabı ödedikten sonra, usul usul uzaklaşıyorum oradan. Her karanlığın sonunda mutlaka güneş doğar, ortalık aydınlanır diye düşünüyorum. Bir umut kırıntısı taşıyorum içimde. Üşüyen ellerim mutlaka ısınacaktır, yüreğimle birlikte.


Bu Bayram Böyle…

Bu nasıl bayramsa, memleketimin bir yerinde küçücük yavrular yürekleri buruk, bayramlıkları eksik, bayram harçlığı için çalacak kapıları yok, yerle bir olmuş. Kimi evlerde parasızlıktan kurban almak bir yana çocuklarını sevindirecek bir ayakkabı, bir elbise alamamışlar, yakınlardan gelecek yardımların yolunu gözler olmuşlar. Bağrı yanık analar da var, şehidinin mezarı başında bayramı gözyaşıyla, dualarıyla derinleştiren, hüzünleştiren. Gurbet ellerde kardeşlerimiz var memleketini, sılayı özlemle yüreklerinde yaşatan, bir yüce mefkure için, kendi bedenlerinden geçen, sadece Allah yolunda hizmet eden.

Aynı şu şarkıdaki gibi ”Hüzünlerden bozma mutluluklar…” yaşanıyor, ”Kuru dallarda yapma köprülerden..” geçiliyor. Bu nasıl bayramsa yenen kavurmaların, tatlıların bile tadı yok. Küçükken bahçemizde dedemin kestiği, sonra annemin pişirip, afiyetle yediğimiz kurbanları, o güzel çocukluk bayramlarını bile hatırlayamıyorum. Buralarda çocuklar bayram şekeri için kapı kapı dolaşmıyor. Sevindirecek bir çocuk bile bulamıyoruz. Kendi çocuklarımızın şımarık halleriyle avunmaya çalışıyoruz.

Bu bayram çok garip, buruk hallerdeyiz, elimizi tutan yok, sıcacık gülümseyişler yok.

Bu bayram… Çok yorgun bir bayram…

Yazmaya Küstüm!

Yine uzaklaştırdınız beni yazmaktan, yine yorgunum… Bu yorgunlukla beraber hem kızgınım, hem kırgınım…. Başka türlü bi şey bu. Ama ben niçin yazıyorum? Kime? Affet beni Ya Rab? İçimde bir yazma isteği var ama… Bazen büyü bozuluyor işte. And içtim; bir süre yazmayacağım, bir süre uzak kalacağım. Affet, affet beni Ya Rab! (08.12.2013)

Yapacak bir çok iş varken;

yazmak

Artık yazmaya  küstüm… Küstürüldüm!

Yazmaya küsülmez, bunu anladım. Ne yaparsan yap, bir yerlerden o seni bulup çekiştirerek kendine doğru cezbeder. Ucundan kıyısından yine bulaşırsın. Bazı insanlar vardır ki ”Yeter artık, yazmıcam işte dedirtir sana. Bazıları da vardır, o kadar yıpratırlar, üzüp, soldururlar ki seni yazıp içini dökmekten başka çare bulamazsın. Kimsenin görmediği, bilmediği köşelere sığınıp yazmak istersin. O insanlardan yazarak adeta intikam alır, hayalen de olsa tokat atmak istersin.

İnat, gurur, bencillik, vurdumduymazlık…İnsanları, ilişkileri kemiren, yiyip bitiren kötü hasletler,. Ne yapsan, ne kadar gözyaşı döksen de bazılarının sımsıkı tutundukları, bir türlü enaniyetlerini yenip bırakamadıkları davranışlar. Bunlar sadece sosyal hayatı alt üst eden huylar değil, Allah katında da makbul olmayan şeyler.

Hem kendi ruhunu öldürmek, hem de muhatap olduğu insanları incitmek, küstürmek, paramparça etmek isteyenler bu huylarını devam ettirsin. Yine bulaştım karamsar yazılara, yine zindanlardayım,kayboldum gittim yine… Cemil Meriç’in güzel bir sözüyle noktalayarak hiç olmazsa bir nebze umut ışığı yakmayı denemek istiyorum:

Sevgi garip bir yangın

Yaşaması için büyümesi gerek.

O yangına her şeyini atacaksın;

Zamanını, gururunu, dehanı…

Ve kül olacaksın…

Nereden Geliyor Bu Sesler?

Bir şey kapattı ağzımı, lal oldu dilim. Konuşamıyorum. Ellerim, zihnim de durdu artık.

Tıkandım, tükendim, kendimi kaybettim artık. Bunca zaman niye böyle… ? Kendime sormadan edemiyorum. Hevesle başlayıp sonra birdenbire her şeyin anlamsız gelmesi, boşuna zaman kaybettiğini farketmen hem çok acı veriyor, hem de umutsuzluğa sürüklüyor. Nasıl bunlara  göz yumup kendime zulmettim diyorsun. Şu nefis denen hain düşman yok mu? İnsanın başka düşman aramasına gerek yok. Birilerinin etkisiyle gaza gelip, kendini anlamsız,  ve faydasız işlere kaptırdıktan sonra birdenbire ne kadar boş işlerle uğraştığını farkediyorsun. Sanki loş ışıkta ortalığı silik olduğu için herşeyin önce çok güzel görünmesinden sonra, birdenbire parlak ışığı, floresan lambayı yakınca aslında ne kadar dağınık, karmaşık bir odada olduğunu, orada boş yere oyalandığını, kendine, belki başkalarına zarar verdiğini farkedip hayal kırıklığına uğraman gibi. Gençlik rüyalarıyla aldanıp, ihtiyarlık sabahıyla uyanmak, herşeyin fani ve akim kaldığını, kalacağını anlamak, gibi bir şey. Keşke okumasa kimse de çok daha rahat içimi dökebilseydim şu sayfalara. Ama olmuyor işte.

Sen hala nefsinin sesini dinle, kendi kısır döngünde oyalan dur. Onlarca ses var yurdumun öbür tarafında, yıkık duvarların altında, toza, toprağa bulanmış sesler. Sessizce haykıran,cılız, yalvaran, inleyen, çaresiz, yardım bekleyen sesler. Umut dolu olmasa da kırık birer umut taşıyan sesler. Bir tarafta önüne konan yemeği beğenmeyen, ya da ne olursa olsun hak ettiğini düşünen, ertesi gün başka yemekler yiyeceğinin garantisiyle konuşan, şımarık sesler. Diğer tarafta Kızılayın yardımıyla yağmurun, karın altında yediği yemeği acaba yarın da bulur muyum diye ağlayıp, minicik elleriyle plastik kaşıkları tutmaya çalışan, minicik midesini doyurmaya çalışan, bazısı annesini , bazısı da babasını kaybetmiş mazlum, muhtaç sesler. Kucağında battaniyeye sardığı yavrusuyla duvar kenarına yaslanıp sadece Allah’ıyla başbaşa insana tevekkülün ne demek olduğunu bir kez daha hatırlatan sesler. Başka taraflarda da büyütüp, delikanlı ettiği evladının şehit haberini aldıktan sonra feryat figan ağlayan, Acı hıçkırıklarının arasında ”Vatan sağolsun.” diyebilen sesler.

Birileri dedikodu ededursun, sağa sola saldırsın.Bir türlü susturamadığım nefsim de çatlak sesler çıkaradursun, ben yine de bunca gürültünün arasından o mazlum, yalvaran sesleri duyacağım, onları dinleyeceğim. Ben duaları, ilahi sesleri duyacağım. Şu çok konuşan nefsimin de sesini kısacacağım, mümkün olduğu kadar…

Ağlıyordun bu gün.

Bu gün ağlıyordun. Ağladığını belli, etmemek için kesik kesik konuşuyordun. Çok buruk, çok
derinden geliyordu sesin. Sen saklamaya çalışsan bile ben senin yüreğindeki iniltileri, seni daha da garipleştiren, masum halini ziyadeleştiren o hasreti duyuyordum buradan. Ben senin her
halini anlarım. Konuşmasan bile bakışların, duruşun haykırır bana hislerini, isteklerini. Zaten o
bakışlar ki öyle çok şey anlatır ki, dilin anlatamadığı nice sözler, nice çığlıklar, öfkeler, sevinç ve
coşkular onlarda gizlidir. Hiç konuşmaya gerek kalmaz. Bazen bir nefes, bir sarılıp, koklamak
yeter, anlaşmak için. İşte şu an o kadar istiyorum ki sana sarılıp koklamayı, saçlarını okşamayı,
gizlemeye çalıştığın gözyaşlarını silmeyi.
Bitmemiş meğer o hatıralar, bunca zaman sonra kesik bir kütükten fışkıran taze dallar gibi
zihnimin derinliklerinden tekrar çıkıp canlanacakmış. Bunu hiç hesaba katmamıştım. Tekrar
gözümün önüne gelecekmiş o soğuk binalar, dar koridorlar. O şehre yaklaşırken sağ taraftan
ayrılan yol… İnsanı hem umutlandıran, hem üzen, ruhunda hem yapan, hem yıkan yol. O yolu hiç
sevemedim. Bitirmiştim aslında. Sadece verdikleri bir kağıt parçası vardı daha sonra işime
yarar belki diye sakladığım ve yıllar sonra yarım yamalak bir hevesle gereken yere başvurmak
için kullandığım. Meğer kucağımda koklamaya doyamadığım, şimdilerde bu yaşa geldiğine
inanamadığım sen benim aşındırdığım yolları aşındıracakmışsın. Kader insanı nerelere
sürüklüyor? Karşısına neleri, kimleri çıkartıyor?
Yıllar önce sen kucağımda uçağa binip, başka diyarlara giderken de yine o ayrılık, o bir tarafımın
kırıklığı, eksikliği hep benimle beraberdi. Nereye gitsem peşimdeydi. Bir türlü atamadım içimdeki
hasreti, gurbeti. Gurbet belki bana bir şeyler anlatmaya çalıştı, ben anlamadım.Hikmetinden sual
olunmaz O’nun. Ben o hikmetleri göremedim. Belki yeterince yönelemedim Yaradan Rabbime,
halimi arzedemedim, O’nun dergahına sığınıp, gözyaşlarımla içimdeki zehiri akıtamadım.
Düğümleri çözemedim, yolumu bulamadım karanlıklarda. Sen benim gibi olma. Sen yol
gösterenlerin yardımlarını reddetme, benim gibi nefsine yenilme.
Ağlıyordun bu gün. Belki de bir kaç gündür ağladın durdun. İnşallah bu gözyaşları seni güzel
yollara, aydınlıklara götürür. Bir gün sıkıntılar biter, dert etme. Her şey fani değil mi bu alemde?
Esas mühim olan baki meyveler verebilmek, güzel niyetler besleyebilmek. Öyle günler, öyle
zamanlar olur ki halk seni kötüler durur, hiç anlamaz, anlamak istemezler. Kimileri de hasetliklerinden olmadık sözler, dedikodular çıkarır karşına. Bunlar senin iradeni, inancını
kavileştirmek için Yaradanın gönderdiği rahmani hediyelerdir. Bunu aklından çıkarma. Seni
seviyor ki sıkıntılarla yoğurup eğitiyor, daha çok güzelliklere kavuşmak için ehil hale getiriyor.
O’na dua edip yönelmelisin. Öyle güzeldir ki böyle anlarda el açıp yakarmak, başını O’nun sanki
kucağına yaslar gibi secdeye yaslamak, yanaklarından gözyaşlarını inerken hissetmek. O(C.C.)
seni mutlaka koruyup, kollayacaktır, endişe etme.
Bu gün sokağın köşesinde vasıta beklerken annesiyle yolda yürümeye çalışan 15-16 yaşlarında bir delikanlı gördüm. Felçliydi, bacakları düzgün değildi. Adımlarını zor atıyordu. İki eliyle destek
aldığı tekerlekli bir alete tutunarak yürümeğe çabalıyordu. Onun o hali insana çok şey
anlatıyodu. Sonra kendi vücuduma baktım, sizleri düşündüm. Cenab-ı Hak hiç bir şeyi eksik
vermemişti bize. Ne kadar güzel nimetlerle donatmıştı. O çocuğu seyrederken bunu bir kez daha
anladım. Ama eğer biz bunları görmezlikten gelip isyan edersek sakat olup Yaradanına
şükreden, kulluğunu unutmayan insanlardan çok daha aciz ve zavallıyız.
Bu mektubumu okumayacaksın. Yine de yazıyorum sana. Belki bir gün merak edip aklına bu
yazılara bakmak gelir. Üzerine ne kadar titrediğimi anlarsın. Seni ne kadar sevdiğimi…Şimdi, şu an dinlediğim şarkıyı sana da dinletmek istiyorum. Sen n’olur unutma asıl unutulmaması
gerekenleri, her iki alemde seni kurtaracak olanları.

Çaresizliklerim

b-693944-göz_yaşıArtık güzel yazılar yazamıyorum. Hep etrafımı gri gözlüklerle görüyor ve zaten sıkıntılı olan şu hayatı daha da çekilmez hale getiriyorum. Aynada kendimi seyrediyorum bazen kaçamak bakışlarla. Ve son bir iki senedir yüzümün, hele de gözlerimin  ne kadar çöktüğünü bakışlarımın soğuk, karamsar ve anlamsız ifadelerle dolu olduğunu gözlemliyorum. Aynada yüzümü görmekten korkuyorum. Ne bu şehirde yaşamak istiyorum, ne de her gün işe gitmek… Bu hafta okullar açıldı. Bir sürü genç, taze, bir o kadar da ne yola itersen oraya sürüklenecek kadar bilinçsiz, sahte, geçici heveslere kendilerini kaptırmaya meyilli, merhametli ellere her daim muhtaç, geleceğimizi emanet edeceğimiz, şu anda da bizlere emanet olan gencecik çocuklarımız… Onlara karşı hissettiğim sorumluluk. Altında ezildiğim, yüklenmeye çalışıp da hakkını veremediğim mefkuremiz, misyonumuz… Arkadaşların yanında hissettiğim eziklik ve onların yanında ne kadar günahla dolu, nefsinin kölesi bir zavallı oluşum…

Ne kadar zavallıyım Allah’ım! Ne kadar aciz, sabırsız ve isyankarım. Bu günlerde Oğuz Atay’ın ”Tutunamayanlar” adlı romanını okuyorum. O romandaki kahramanlar gibi kendimi bir türlü adam edemedim. Kendimi onlardan biri gibi hissediyorum. Yaşımdan, başımdan utanıyorum. İki tane pırlanta gibi ve beni hayata bağlayan tek bağ olarak gördüğüm, canımdan çok sevdiğim yavrularım. Onların yanında ne kadar aciz ve zavallıyım. Onlar için, onların geleceği için güçlü olmalı  ve hayata tutunmalıyım. Şu zor günlerimde onlardan başka yanımda kimseler yok. Evde var olup da kendisi sanki yokmuş gibi ve ben de yokmuşum gibi davranan, hayalet gibi, soğuk, ilgisiz hallerine bir türlü anlam veremediğim, yıllar önce ne umutlarla hayatımı birleştirdiğim, fakat yanında çoğu zaman hayal kırıklığına uğradığım… Birbirimizi anlamamak için gurur ve inadımızdan asla vaçgeçmediğimiz, zor günlerimizde birbirimize destek olmayı beceremediğimiz… Şu anda da bana destek olmayı beceremeyen… Belki de ahirette de birbirimiz yüzünden sorgu sualimizin çok zor geçeceği… Belki de bu yüzden cehennemi boylayacağımız-Allah’ım Sen herkesi koru!- Bu cümleleri tamamlayamıyorum. Çok kırgınım… 

Dedim ya; çöktüm şu bir kaç senedir. Yaşlanmak zor olacak herhalde. En küçük bir olaya bile tahammül edemiyorum. Okulların açılması güzel bir heyecandı. Bir yenilik, bir tazelik olur umuduyla ilk gün hevesle okula gittim. Okulumuza bir sürü yeni öğretmen gelmişti. Hepsi de çok değerli insanlar. Onları ve öğrencilerimi gördükçe belki biraz şevk, istek gelir diye umutlandım. Aynı gün doktora da gitmem gerekti bir ara. Doktorun muayenesinden ve rahatsızlığımla ilgili verdiğim yeni bilgilerden sonra o günün heyecanı ve umutları bir anda yerini karamsarlığa, umutsuzluğa bıraktı. Doktor ertesi gün küçük bir operasyon yapacaktı ve sonrasında da daha büyük bir ameliyat olmam gerektiğini,  yoksa bu şekilde yaşamamın zor olduğunu söylüyordu. Bir anda üzerime kara bulutlar çökmüştü. Bütün dünyanın yükünü o anda üzerimde hissettim. Gözyaşlarımın bir kısmını içerime, bir kısmını da dışarıya akıttım. Ertesi günü yine hastaneden narkozu yemiş, adımlarını atmakta zorlanan, çaresizliğiyle de biraz daha omuzları çökmüş olan ben sarhoş gibi eve doğru sürüklendim. Hastaneye yalnız gitmiştim ve yalnız dönmüştüm. Tıpkı şu dünyaya yapayalnız geldiğimiz gibi. Bir sürü eş, dost, yakınımız da olsa aslında yapayalnız değil miydik?

İnanmıyorum… Şu sahte dünyanın çoğu sahte olan insanlarına inanmıyorum artık. Doktorlara da inanmıyorum. Hepsi para için insanları kesip biçmeye meraklı. Belki de doktor yeni bir ev alacak veya arabasını değiştirecek. Bunun için beni korkutmaya çalışıyor. Üstelik yan blokta oturuyor, bir de komşumuz olacak. Fakat başka doktorlara da gidecek takatim yok. Şu emanet vücudumu ebediyyen kaybetmeyecekmiş gibi nasıl da sahiplenmişim. Meğer gençlik ne büyük ve hak etmeden bize sunulan bir nimetmiş. Belki de ben çok abartıyorum. Evet, evet gerçekten abartıyorum. Bir on yıl sonra da eğer ömrüm varsa bu günlerimi özlemle anacağım. Belki de gerçekten biz insanlar-özellikle de ben- içinde bulunduğumuz zamanın kıymetini bilemiyoruz. Sabrımızı sağa sola dağıtmaktan yaşadığımız anı hep mahvediyoruz.

Vakit de geç oldu. Göz önünde olmasın diye gerilere gizleyeceğim bu karamsar, talihsiz yazımı okuyan olursa affola… Bazen istemeden de olsa bu tür yazılar çıkıyor. Keşke daha güzel yazabilseydim, daha yetenekli olabilseydim. Keşke şu hayat nimetini daha güzel yaşayabilseydim. Keşke insanlığa daha güzel hizmet edebilseydim… Klavyem yoruldu. Bana artık yatıp uyumamı söylüyor. Bu sessiz Cuma akşamına hürmet etmem, ışığı ve bilgisayarımı kapatıp naçizane duamı yapıp zavallı, günahkar vücudumu uykuya teslim etmem gerekiyor… (19/09/2013)

O Kadar Çaresizim ki…

menekşe
Çarelere ermiyor aklım
Bir yüzüm solgunken, isyankar öbür yanım
Öğütleri masal gibi dinliyorum
Nasihatler ninni misali geliyor,
Başımı sallıyorum sanki anlamış gibi
Beni takipte ızdırap Peşimden gelir kabuslar
Kimsem yokmuş şu dünyada senden başka!
Merhametine uzatıyorum ellerimi
Senin rahmetinle yıkamak istiyorum kirli tövbelerimi
Dizginle çılgınlıklarımıaffet günahlarımı
Ey affetmeyi seven Rabbim, sil göz yaşlarımı
Sen teselli et beni, serinlik sun şu bağrıma
Vardır bunda da bir hayır
Hayırlı kederlerimi sen sevdir bana!
Tıpkı geceye saçılan yıldızlar gibi,
Ömrüme ışık olsun, sıkıntı anlarımda ettiğim dualar
Hüzünlerde olgunlaştır beni
Cahilim çok cahilim
Sen yolum ol! Sen sonum ol!
Sen tut elimden, sana giden yollarda nurum ol!
Dağlar kadar günahlarıma,
Bir avuç tövbe kırıntısı getirdim
Sen derman ol şu volkanlarıma
Sensiz bir yürek ne kadar boş!
Affeyle Ya Rabbel alemin
19/09/2013 (http://www.dinisozler.com/oyle-bir-caresizlik-icindeyim-ki-rabbim.html)

Dünya Nimetleri ve Paylaşmak

En güzel günlerdeyiz. Rahmetin bizleri her yandan kuşattığı, talep edenlere sonsuz nimetlerin
yolunun açıldığı günlerdeyiz. Ramazanın verdiği huzuru hiç bir zaman duymadım. Yine bu
günlerde naçizane oturup bir şeyler okumaya hazırlanırken bir arkadaşımın telefonuyla
planlarım değişiyor. Hemen giyinip söylenen yere gitmeye yönlendiriyorum kendimi. Hava
sıcak, ev orucun verdiği rehavetle sakin ve yine onun verdiği bir huzur var. Çocuklar ”Yine
nereye gidiyorsun?” diye soruyorlar. Sorularını ”Uzun sürmez.” diye cevaplayıp çıkıyorum
evden.
Gidilecek yere vardığımda bir kaç arkadaşla görüşüyorum. Birlikte sohbet ederek bize konuşma
yapacak zatı bekliyoruz. Ufak çocuklar içeri dışarı girip çıkıyorlar. Bazen oyun oynuyorlar, bazen
de annelerinin eteklerine asılıp bir şeyler söylüyorlar. Bazı arkadaşlar ev işlerinin hiç
bitmediğinden bahsediyor. Yanımda oturan yeni tanıştığım genç arkadaş ise bana yaşımı,
çocuklarımın yaşını, mezun olduğum okulu soruyor. Hepsine birer birer cevap veriyorum. Ben
de onun hakkında bilgi almak için bir iki soru yöneltiyorum.Tacikistan’da okumuş üniversiteyi.
Aynı branşta olduğumuzu keşfediyoruz. Şimdi sanırım atanmayı bekliyor. O kadar içten bakan iri
mavi gözleri var ki, etkiliyor beni. Biraz uzunca bir bekleyişten sonra aşağıdaki büyük salona
geçiyoruz. Salonun bir köşesinde bizler gibi öğretmen olan abi bizleri bekliyor. Bir yandan da
önündeki sehpada duran bilgisayarı projeksiyona bağlamaya çalışıyor.

Öğretmen abi bize İslamiyette infakın öneminden söz ediyor. Hz Osman’ın ”Benden yüz deve…”
dediğini, sonra ”Yüz deve daha” ve bir kez daha ”Yüz deve daha” dediğini hatırlatıyor.
Sahabilerin ellerinde sadece iki hurma bile olsa birini verdiğini tekrarlıyor. Vermek için mutlaka
halin vaktin yerinde olması gerekmediğinden, günümüzde borcu olduğu halde, nice infak
kahramanlarının bir yerlerden bulup buluşturup yardım yaptığından, bunu asla ihmal
etmediğinden bahsediyor. Zaten bütün elimizde olanın gerçek sahibinin Rabbül Alemin olduğunu,
verdikçe malın azalmadığını, aksine arttığını, bereketlendiğini söylüyor. Verdikçe malının
artmasından dolayı ücretini bu dünyada almaktan ve öte dünyaya bir şey bırakmamaktan
endişe edenlerden söz ediyor. Dinledikçe müminler olarak ne kadar ağır sorumluluklarımız
olduğunu, kaybedecek saniyelerimiz bile olmadığını düşünüyorum.
Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri
katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (2/274)
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, bir tanenin durumu gibidir ki, yedi başak bitirmiş
ve her başakta yüz tane var. Allah, dilediğine daha da katlar. Allah’ın rahmeti geniştir. O, her şeyi
bilir. (2:261) ayetlerini okuyor bizlere.
Çıkışta mavi gözlü meslektaşımı görüyorum yine. Kendisini gideceği yere bırakmayı teklif
ediyorum. O da kabul ediyor. Çarşıda bir yerlerde onu bıraktıktan sonra sinyal verip tam tekrar
trafiğe katılmaya çalışırken önümde duran minibüse bindiriyorum. Biraz geri gitmiş olsam da
yeterli yapmamışım. Dönerken ona çarpacağımı hesaplayamamışım. Sırtımdan ter boşanıyor.
İlk defa oluyor böyle bir şey. Minibüsün arka sol tamponunda bir çatlak oluşuyor. Minibüsteki
adama parasını veriyorum. Polis çağırmayalım diyorlar. Fazla önemli bir şey değil. Benim
arabada da ufak bir çöküntü ve çizik oluşmuş. Canım sıkılıyor. O kadar severek aldığım, bir sürü
para saydığım, sevimli araba(m)! Onu fazla sahiplenmişim demekki. Fazla gönlüme
yerleştirmişim.

Akşam iftar ederken seyrettiğimiz haberlerde Afrika’daki aç çocukları görünce yediğim
yemeğin tadı kaçıyor. Şu yediğim yemeği paylaşmamam için ne engelim var diye düşünüyorum.
Şu dünyada faydalandığım bütün nimetlerin bir anlamda da paylaşmak için verildiğini
hatırlıyorum. Biz çeşit çeşit yemekleri yerken, bazen çocuklarımız burun kıvırıp beğenmezken,
oradaki çocuklar açlıktan ölüyor. Önceden yine yardımla gelen etleri kurutup bir sene boyunca
yemeye çalışan, kuruttukları etlerden azıcık alıp alıp, onu ufalayıp, sonrada sıcak suya katarak
çorba niyetiyle içen, o kavurucu sıcakta oruçlarını ihmal etmeyen tenleri kara, yürekleri
bembeyaz kardeşlerimiz…
Allah için vermek ve herşeyin tek sahibinin O olduğunu, bütün hazinelerin O’nun elinde olduğunu
idrak etmek… Susmak bilmeyen nefsi susturabilmek ancak böyle mümkün olur herhalde. Zaten
O(C.C) kendi hazinesinden bize verdiği nimetlerden birazcık O’nun yolunda harcamamızı istiyor.
Aslında kimin malını kimden kaçırıyoruz, öyle değil mi? Bu fani dünyada kazancımız başka ne
olabilir ki?

O Yılların Ardından

Bu yollar, ah bu yollar hem neşe, hem hüzün veren, aynı anda iki zıt duyguyu yaşatan yollar. Bana öğrencilik yıllarımı hatırlatan, meğer insanda ne de kalıcı izler bırakan yollar, mekanlar. Hafta sonu hem çok sevdiğim bir öğretmen arkadaşımı ziyaret, hem de küçük bir değişiklik olsun diye gittiğim, üniversiteyi okuduğum, bana belki manevi anlamda çok katkısı olan, bunun yanında pek çok şeyi götürdüğünü düşündüğüm, umutlarımı, gençlik rüyalarımı, coşkularımı, sevinçlerimi alıp benden koparan yıllar ve o soğuk, resmi yüzüyle, koca koca binalarıyla bana bir kez daha sertçe bir bakış atan şehir. Herkesin öğrencilik yıllarında çok güzel hatıraları, neşeyle yad ettiği günleri vardır şüphesiz. Ama benim nedense bu şehre geldiğim zaman hep üzüntülerim, mahçubiyetlerim, yalnızlıklarım aklıma geliyor. Elbette ki güzel günlerim de oldu. Güzel dostluklarım, örnek alabileceğim insanlar, unutamayacağım kardeşlerim, toy bir saflıkla yaşadığımız neşeli anlar, ders çalışırken yaşadığımız o tatlı gerginlik, yurt arkadaşım M… ile birbirimize ders anlatışımız, sınıftakilerle not alışverişleri, fotokopiler( çok pahalı diye kitapların orjinallerini alamıyorduk.) Çok çalıştığımız zamanlarda arkadaşların bize -inek- diye yakıştırmalarda bulunmaları, sinamaya, şehre güzel yemek yemeye gidişlerimiz, hafta sonları çok muhterem Azeri bir ailenin yanına- evci- çıkmalarım, bazen de otobüse atlayıp yolumu gözleyen, ben gittikten sonra yalnızlığa iyice mahkum olan canım anneciğimin yanına gitmelerim….

Ne kadar hüzün verse de yine de geçmişi hatırlamak, muhasebesini yapmak ders almak veya insanı olgunlaştırmak açısından iyi bir şey diye kendi kendime düşüne düşüne yıllar önceki gibi cadde ve sokakları aşındırıyorum. Sevgili arkadaşım H… ile bir iki parkı, Nisan ayında kaza geçirip de gidemediğimiz Hacı Bayram’ı ziyaret ediyoruz. Şehir merkezini gezerken otobüslerin
üzerlerinde yazan -Ayrancı, K. Esat, Çankaya, Bakanlıklar, Seyran Bağları, Keçiören, Gölbaşı, Dikmen, Bahçelievler gibi semt isimleri gözüme çarpıyor. Hepsini okudukça hatırlıyor, hatırladıkça eski duygularım geri geliyor. Belediye otobüsleri, bir kaç mağaza, metro gibi yenilikler dışında pek fazla şeyin değişmediğini düşünüyorum caddelerde yürürken. Kalabalıklar, hızlı koşuşturmalar, duraklarda dolmuş, otobüs beklemeler yine aynı. Sakarya Caddesi yine çiçekçilerin, fast food dükkanlarının mekanı. Ulus’tan otobüsle Kızılay’a geçerken kafamı kaldırıp bakıyorum Sıhhıye Köprüsü’ne ve onun yukarısındaki Hacettepe Merkez Kampüsü’nün binalarına. Yan tarafta Ankara Tıp Fakültesi. Ne Merkez Kampüsü’ne, ne de Beytepe’ye gitmeye cesaretim yok. Onlar beynimde silik bir hatıra olarak kalsın yeter. Nasıl da silmek istemişim, ama bir türlü -delete- yapmayı becerememişim. Son sınıfta bir sınıf arkadaşımın bana- Yıllığa girecek misin?- diye sorduğu soruya -Hayır, hatırlamak ve hatırlanmak istemiyorum.- gibi kesin kırmızı çizgilerle cevabımı verişimi bir kez daha hatırlıyorum. Hocaların beni çağırıp, kılık kıyafet kurallarını sert bir şekilde hatırlatmasını da. Oysa o kadar değer verdiğim, istifade ettiğim hocalarımdı onlar. Beni de aslında çok severlerdi.
Bunu düşündükçe aslında insanların birbirine karşı koşullu sevgi duydukları, gerçek sevginin günümüzde çok az olduğu aklıma geliyor. Şöyle olursan seni sever, sana iyi davranırım, ama bu kurallara uymalısın. Hep kurallar, kurallar… Şu 3. ve 4. sınıfta yaşadıklarım meğer içime kazınmış iyice. Niye bu kadar etkilenmişim, bir türlü başkalarının yaptığı gibi geriye atmamışım diye hayıflanıp duruyorum. Kendime kızıyorum bir yandan, isyan ediyorsam Rabbim beni affetsin. Halbuki üzerinden çok sular geçti o yılların. Aşınması lazım, yavaş yavaş silinmesi lazım artık. Daha başka bulunduğum yerler, yaşadığım tecrübeler sanki yokmuş gibi buraları unutulmaz kılan nedir? Belki de tekrar görmenin verdiği bir durum olabilir. Belki de az önce de belirttiğim gibi olgunlaşmama sebeptir.
Ne olursa olsun başımıza gelen ve gelecek olan hep Cenab-ı Hak’kın bizi imtihanıdır. Bir Hz İbrahim(AS) teslimiyetiyle -Hasbünallahi ve Ni’mel Vekil- diyebilmek, sabredip tevekkül edebilmek işte gerçek kurtuluş vesilesi orada. Zaten Mevla çekemeyeceğimiz yükü üzerimize yüklemez. Bunu nefsimize inşallah bir kabul ettirebilsek. Şer gibi görünen şeylerde hayır vardır diyebilsek.
Halimize şükredebilsek gerçek anlamda.
Sevgili arkadaşımla güzel iki gün geçirdikten, ona sarılıp birbirimize iyi dileklerde bulunduktan sonra trene binip ayrılıyorum onun yanından ve bir dönem hayatımda önemli yer tutan bu şehirden.
İlk kez 18 yaşında tanıştığım Ankara’dan bu ziyaretimde ayrılırken şimdi 44 yaşındayım. Hayat ne kadar hızlı geçiyor, bindiğim hızlı tren gibi. Necip Fazıl gibi söylemek lazım:
Mehmed’im sevinin başlar yüksekte;
Ölsek de sevinin, eve dönsek de.
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte…
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.


Kusursuz Olamazsın

Gecenin bir yarısı                                                    
sokaklardasın.
Yürüyorsun, bir kaçıştır
seni sürükleyen,
Görünmez, bilinmez olma
isteği. İstiyorsun ki ne sen
onu, onları, ne de onlar seni
görmemiş olsun. Gecenin

serin, yabancı soluğu
vuruyor yüzüne. Yolda bir
kaç kişiyle
karşılaşıyorsun. Hepsi
yabancı, hepsi soğuk
bakışlarla üzerinde.
Hiç yaşamamış, hiç duymamış olmak o sözleri. Ve söylememiş, sözlerinin altında ezilmemiş
olmak. Var olmanın, nefes almanın, hissedebilmenin, hakkını verememe. Kahredici bir bilinçle
ancak kendine ve çevrene zarar verdiğini hissetmek. Ve bu hisleri hiç hissetmemiş olmayı
umutsuzca istemek. İçinden bir şeylerin koptuğunu ve asla geri gelmeyeceğini hissetmek. Böyle
olmamalıydı diye durmadan yıkıcı bir pişmanlık duymak. Bütün bunları geceye gizlemek istersin.
Gece kabul etmez bu sefer seni. Boşuna çırpınırsın. Haydi git işine, benim dünyamda sana yer
yok der.
Bu nasıl bir gecedir? Ne sen yatıp uyumak istersin, ne de gece seni uyutmak ister. Başın
ağırlaşmış, gözlerin yarılanmış olduğu halde diken gibi batar sana. Bu öyle yabancı, öyle asık
yüzlü bir gecedir ki, koynuna almaz seni. Kovulursun her saniye onun huzurundan. Ama hiç
kaçacak bir yer bulamazsın. Oysa sen seviyordun hani geceyi? Ne oldu? Kim seni soğuttu,
yabancılaştırdı ondan. Kim kopardı seni, alıkoydu onu sevmekten? Niçin artık hiç kimseye, hiç
bir söze güvenmiyor, kimseyle konuşmak istemiyorsun? Oysa neydi senin arzu ettiğin? Ne
umdun, ama ne buldun? Niçin bu kadar şey bekledin, herkese bu kadar değer verdin? O sana
değer veriyor mu? Bir çocuk saflığıyla paylaşmaya çalışırken gönlündekileri, bak yine yüzüne
gözüne bulaştırdın. Yine yenildin, yine yenildin. Muhatap bile alınmıyorsun işte. Konuşulmaya
bile değer görülmüyorsun. Nedir derdin de bu kadar hassas , alıngan oldun? Niçin bu kadar
kırılgansın?
Olmadı. Hiç birşey huzur vermedi. Ne yaparsan yap bu yazılar da seni rahatlatmadı. Yazdıkça
daha da dipsiz bir kuyuda yuvarlanıyorsun. Çözmeye çalıştıkça daha da düğümleniyorsun.
Değer verilmeye, güvenilmeye, sevilmeye layık Tek Varlık senin için neredeydi? O’nu unuttun
mu? Peki niçin O’ndan başkasına çözülüyorsun, medet umuyorsun hemen? Güven duyman,
huzur araman gereken Tek Varlık O değil miydi? Sana gerçek değerini verecek olan O değil
miydi?
İnsanın ihtiyacı, aradığı neydi? Gerçek sevgi mi, saygı mı, vefa mı, güvenmek mi, huzur mu,
paylaşmak mı, tevazu mu, vazife bilinci mi, ilim mi, gereğince almak mı ve verebildiğin kadar

serin, yabancı soluğu vuruyor yüzüne. Yolda bir kaç kişiyle karşılaşıyorsun. Hepsi yabancı, hepsi soğuk bakışlarla üzerinde. Hiç yaşamamış, hiç duymamış olmak o sözleri. Ve söylememiş, sözlerinin altında ezilmemiş olmak. Var olmanın, nefes almanın, hissedebilmenin, hakkını verememe. Kahredici bir bilinçle ancak kendine ve çevrene zarar verdiğini hissetmek. Ve bu hisleri hiç hissetmemiş olmayı umutsuzca istemek. İçinden bir şeylerin koptuğunu ve asla geri gelmeyeceğini hissetmek. Böyle olmamalıydı diye durmadan yıkıcı bir pişmanlık duymak. Bütün bunları geceye gizlemek istersin. Gece kabul etmez bu sefer seni. Boşuna çırpınırsın. Haydi git işine, benim dünyamda sana yer yok der.
Bu nasıl bir gecedir? Ne sen yatıp uyumak istersin, ne de gece seni uyutmak ister. Başın
ağırlaşmış, gözlerin yarılanmış olduğu halde diken gibi batar sana. Bu öyle yabancı, öyle asık
yüzlü bir gecedir ki, koynuna almaz seni. Kovulursun her saniye onun huzurundan. Ama hiç
kaçacak bir yer bulamazsın. Oysa sen seviyordun hani geceyi? Ne oldu? Kim seni soğuttu,
yabancılaştırdı ondan. Kim kopardı seni, alıkoydu onu sevmekten? Niçin artık hiç kimseye, hiç
bir söze güvenmiyor, kimseyle konuşmak istemiyorsun? Oysa neydi senin arzu ettiğin? Ne
umdun, ama ne buldun? Niçin bu kadar şey bekledin, herkese bu kadar değer verdin? O sana
değer veriyor mu? Bir çocuk saflığıyla paylaşmaya çalışırken gönlündekileri, bak yine yüzüne
gözüne bulaştırdın. Yine yenildin, yine yenildin. Muhatap bile alınmıyorsun işte. Konuşulmaya
bile değer görülmüyorsun. Nedir derdin de bu kadar hassas , alıngan oldun? Niçin bu kadar
kırılgansın?
Olmadı. Hiç birşey huzur vermedi. Ne yaparsan yap bu yazılar da seni rahatlatmadı. Yazdıkça
daha da dipsiz bir kuyuda yuvarlanıyorsun. Çözmeye çalıştıkça daha da düğümleniyorsun.
Değer verilmeye, güvenilmeye, sevilmeye layık Tek Varlık senin için neredeydi? O’nu unuttun
mu? Peki niçin O’ndan başkasına çözülüyorsun, medet umuyorsun hemen? Güven duyman,
huzur araman gereken Tek Varlık O değil miydi? Sana gerçek değerini verecek olan O değil
miydi?
İnsanın ihtiyacı, aradığı neydi? Gerçek sevgi mi, saygı mı, vefa mı, güvenmek mi, huzur mu,
paylaşmak mı, tevazu mu, vazife bilinci mi, ilim mi, gereğince almak mı ve verebildiğin kadar vermek mi, gayret mi, fedakarlık mı…? Sen bunların neresinde sin? Hangisinin hakkını
veriyorsun ki geceden, gündüzden, dostundan, düşmanından bir şeyler bekliyorsun? Sen
küsersin, onlar sana küser. Kimse kendini sorgulamaz. Hemen avına saldıran aslan gibi
pençelerini gösterirsin. Kusursuz olamazsın ve kusursuz dost ta bulamazsın.

İtiraflar

Annem, ben kayboldum, bul beni. Kendimden kaçayım derken sıkıştığım bu dar menzillerden kurtar
beni. Çok hatalı, çok hırçın, çok telaşlıyım. Bana dualar et, sekine yağsın üzerime. Annem çok
bunaldım, keşke sana anlatabilsem. Sarılıp kokunu çekebilsem içime. Eriyip yok olsam senin ferah
feza, sade, temiz ikliminde. Annem tut elimi, ısıt, üşüyorum. Küçükken hasta olunca yaptığın gibi
ıslak, temiz tülbent koy alnıma, ört üzerimi sıcacık battaniyenle, giydir çoraplarımı yine. Çorbam
limonlu ve naneli olsun anne.
Artık ben de senin bir zamanlar bizler için, bizleri yetiştirmek için çırpındığın, tek başına mücadeleler
verdiğin, evin hem erkeği, hem de kadını olduğun o yaşlardayım. Sen benden çok daha güçlü,
sabırlı, fedakardın. Ben çok narinmişim, işte gördün mü bak; hemen yıkıldım, kuru bir yaprak gibi
dağıldım. Tek başıma karşı duramıyorum üzerime seller gibi gelen, beni sırılsıklam ıslatan
yağmurlar misali, ne olduğunu anlayamadığım bu hücumlara. Anlayamadım yıllarca, kendimi
bulamadım, emanetlerime de hıyanet ettim belki. Onları ihmal ettim. Nefsimin sefil isteklerini yerine
getirmekten geri durmadım hiç. Can düşmanım kovulmuş şeytanın fısıltılarını birer ilham, kurtuluş
sanma gafletinde bulundum. Hala aynı isyanlardayım, aynı zavallı hallerdeyim. Kendi
umutsuzluğumu başka insanlara bulaştırmayayım, gel bir yolgöster bana. Ben hani hep sıkıldıkça
seni arayıp ya da yanımdaysan boynuna sarılıp yardım dilerdim. Sana anlattıkça biraz olsun
ferahlardım. Artık anlatamıyorum annem. Artık çözülemiyorum, kimselere söyleyemiyorum. Bir tek
Rabbim biliyor. Beni benden iyi bilen Rabbim.
Annem, ben seni çok kırdım, vefalı bir evlat olamadım. Sana layık olamadım. Bana hem ana, hem
baba olmak için çırpınışlarını takdir edemedim. Sen beni okumak için başka şehirlere göndermek
istemezken, ben seni dinlemedim. İlle de gidecektim o adı gibi kara, isli şehire. Mutlaka
yaşayacaktım o tecrübeleri. Kış günü yanmayan, buz gibi kaloriferleri, soğuk suyla yıkandığımız
banyosu, ara sıra suyunda böceklerin yüzdüğü yemeklerin olduğu yurtlarda kalacaktım. Unuttuğum,
unutmak istediğim oda arkadaşlarım olacaktı. Son sınıfta çıktığım evde daha bir iki aylıkken,
akşamki çay bardaklarını yıkamayı unuttum diye ceza olarak ertesi günün yağlı, balıklı bulaşıklarını
yıkatan, bunu da Allah rızası için yaptığını, yaptırdığını düşünen ev arkadaşlarım olacaktı. Seni evde
yalnız bırakıp kısa bile olsa çıktığım o yolculukları, valiz toplamamızı, bu arada kapris yapıp seni
üzmelerimi, senin yorulsan da sesini çıkarmadan yanıma koymak için hazırladığın hamur işlerini
aslında ben hiç sevmedim anne. Annem ben bunların hepsini aklımın gizli köşelerinde gizledim,
unuttum belki, ya da unutmuş göründüm. Mezuniyet törenine gitmediğimi de unuttum, sessiz
sedasız çıkış belgemi almaya gidişimi de. Ama büyük umutlarla beni okumaya gönderişini, bana
para göndermek için bazen anneannemden borç para alışını ise unutamam..Sonra da okulu
bitirince ” çalışmayacağım!” diye tutturuşumu, seni bir kez daha yıkışımı, kahredişimi. Affet beni…
Unutmadığım bir şey daha var; sen beni çok sevdin ve hala da seviyorsun. Ben de seni çok

seviyorum anne. Sana daha önce yazmalıydım, herkesten önce sana yazmalıydım.
İşte gençlik fırtınasına kapılıp yaptığım hatalar. Daha da söyleyemediğim, gecenin bu yarısında sana
itiraf edemeyeceğim itiraflarım var. Boşver onlar gizli kalsın, söylesem utanırım anne. Herkesin
uyumasını sabırla bekledim bunları yazmak için. Senin de okumayacağını, bunları yazdığımdan
haberin bile olmayacağını bildiğim halde yine de yazıyorum. Hayat sahnesinde rolümü oynarken
arada bir karartılar, tökezlelemeler bulduysa beni şimdi çok iyi anlıyorum ki hepsi benim aceleci,
sabırsız oluşumdandır. Sen beni en güzel şekilde yetiştirdin, bundan şüphem yok. Sen hep
fedakardın, vericiydin. Küçükken üzümün suyunu sıkıp içiren, akşamları yatarken sütümü eksik
etmeyen annem. Benim isteklerimi yerine getirmek için didinen anneciğim. Şimdi yaşlandın,
yüzünde iyice derinleşti çizgiler. Yine de hala bize yemek yapmaktan, eksiklerimizi gidermekten geri
durmayan annem. Ben senin gibi bir anne olamadım. Beceremedim. Şimdiden sonra da nasıl
olacak? Bana dua et n’olur. Canım annem benim.
Son sözüm yine şu olsun ki: Beni affet annem.

 

Canım çocuklarıma bir mektup

Canımdan parça koptu, canımdan daha ileri. Küçücük elleriniz, mis gibi cennet misal kokunuzla
ötelerden birer armağan gibiydiniz. Sevmeye, öpmeye kıyamadım, sardım, sarmaladım, sakındım
her türlü nazarlardan. Sizi çok kıymetli büyüttüm. Sizleri kucağıma aldığımda sanki gül ile bülbülün
buluşması gibi asla kopmaz, ayrılamazdık birbirimizden. Sevgimle besledim, güzel, tatlı yüzünüz,
şirin gülümsemeleriniz, sevimli sesiniz daha da güzelleşti sevgimle. Öyle bir bağladınız ki beni
kendinize sizi görmeden, sesinizi duymadan, sarılıp koklamadan nefes alamaz oldum.
İnanamadım büyüdüğünüze, ilk adım attığınız gün sanki dün gibi gözümün önünde. Elimi hiç
bırakmaz yürürdünüz parka giderken. Birlikte oynadığımız, oyuncaklar aldığımız günleri hiç
unutmuyorum. Heyecanla, ilk hevesle başlarken okula, öğretmeninize teslim ettik. Okul artık ikinci uvanız oldu. Biraz buruk bir sevinç yaşadık o çocukluk, bebeklik dönemini yavaş yavaş geçip genç kızlığa adım atarken. Boyunuz boyumu aştı. Büyüdükçe hayatın sorumluluklarıyla tanıştınız. Bazen çok mutlu olduk, coştuk, güldük. Hayatın güzellikleriyle birlikte tanıştık. Bazen de üzüldük, boynumuz büküldü, sıkıntılara birlikte göğüs gerdik. Bizi Yaratan’ın merhametine sığındık, dua ettik.
Sizlere hep güzel şeyler vermeye, güzellikleri zihninize, kalbinize dantel gibi işlemeye çalıştım. Ama
bazen hata yaptıysam istemeden, eğer iyi örnek teşkil etmediysem lütfen beni affedin. Sizin hem
dünyanız, hem ahiretiniz için en iyisini arzu ettim. Hiç bir anne çocuğu için kötülük dilemez. Anneler
hep çocuklarının kendilerinden ve herkesten daha mutlu, daha huzurlu, daha hayırlı olmasını ister.
İleride hep güzel günleri hatırlayalım. Bu zamanın acımasızca bizleri savurduğu, birbirimize kırdırdığı
günleri unutalım. Etkilenmeyelim bizi birbirimize düşürmek isteyen fitnelerden. Sizler benim
gözümde meleksiniz. Asla bozulmanızı istemem. Bozulmanıza, yalanın, hıyanetin, kötülüğün sizi
canavar gibi yutmasına izin vermem. Ben zaten inanmıyorum, sevgili çocuklarım, siz öyle akıllı, öyle
bilinçli, öyle hassas ve narinsiniz ki asla onların sizi pençelerine almasına izin vermezsiniz.
Yaşadığınız sürece bu hayatın hakkını vereceğinize, en güzel şekilde kendinize ve çevrenize faydalı
olacağınıza ve sizlerin de çok daha güzel evlatlar yetiştireceğinize inanıyorum.
Dualarım hem sizin için, hem de sizin gibi masum, geleceğin umudu başka çocuklar, gençler ve
onları yetiştiren anneler için…

O Bize Yeter

Bembeyaz bir dünya düşlemişti. Her şey duru, saf ve özüne uygun, Yaratıcısından birer mektup,
O’nun aynası olma vazifesiyle yücelmiş. Tertemiz bir ufuk, parlayan bir güneş, sisten, bulanık
havadan eser yok. Her yer ilahi aşkla haykıran kuş sesleriyle dolu. Mevsim bahar, rengârenk açan
nazenin çiçekler, ılık ılık, tatlı tatlı esen rüzgâr cezbediyordu nefes alan herkesi. İnsan nasıl teslim
olmazdı Yaratıcı’sına? Nasıl görmezlikten gelirdi bu güzellikleri? Kendisine verilen şu akıl nimetini
nasıl esas vazifesi olan tefekkürle meşgul etmezdi? Niçin günlük kavgasını, anlamsız telaşlarını bir
kenara bırakıp her biri Yaradan’ın mesajı olan, O’nun kudretini kör gözlere de gösteren varlık
sahnesindeki bütün canlı, cansız mahlûkatı okumaya, O’na ulaşmaya çalışmazdı? Niçin fani
ömrüne böylelikle değer katmayı istemezdi?

Ama ne yazık ki Beka’ya giden yolda karşısına mutlaka engeller çıkıyor, ayağına taşlar takılıyordu. O
bu ilahi güzelliklere yöneldiği, Rabbi’ne yaklaşmaya çalıştığı anlarda yoluna bir türlü kopamadığı
ailesi, sonra arkadaşları, hatta bazen daha da yakınları çıkıyor, kendisini zayıf bırakmak, kınamak
için ellerinden geleni yapıyorlardı. Yalnızdı, yalvarıp yakaracağı Rabbinden başka kimsesi yoktu.
Anlatamıyor, yüreğindekileri paylaşamıyordu bir türlü. Bulanık suları durultacak, berraklaştıracak,
paslı gönülleri arındıracak yegâne varlıktı O(C.C.). Yine de hiç ümidini kaybetmiyor, bir gün elinden
tutulacağını, ferahlık bulacağını biliyordu. Bir gün onu anlayacaklardı. Secdeye gitmeyen alınlar, gitse
de anlamına vasıl olamamış zihinler, el açıp dua etmeyen gönüller, hakkı söylemeyen diller, fakiri
gözetmeyen merhametsiz gözler…. Allah için oruç tutmayı çok gören azgın nefisler, Kur’an açıp
okumayan, maneviyattan yoksun kalpler ve zihinler. __Neden bu kadar üzgün duruyorsun? Diye
soranlara da hiçbir şey diyemiyordu. Oysa söyleyecek o kadar çok söz, verilecek o kadar çok cevap
vardı ki. Karşısındakiler bir gün sonrasını düşünmezken, o, onların yarın ahirette ne yapacakları
konusunda endişe ediyordu.
Her gün günlük, geçici meselelerle zaman kaybeden, hiçbir faydası olamayan konuşmalarla
meşgul olan ailesiyle manevi konular konuşmak, tefekküri sohbetlere dalmak istemez miydi?
Çocuklarına o güzellikleri, insana değer üstüne değer katan vazifeleri hatırlatırken _Böyle karışman
doğru değil, bırak… gibi hitaplara maruz kalmayı mı, yoksa onların da teşvik etmelerini, güzel örnek
olmaya çalışmalarını mı tercih ederdi? Başka arkadaşlarının ailelerine mi özenecekti hep?
___Keşke benim ailem de böyle biraz daha inançlı, ibadetlerine düşkün olsaydı diye onlara gıptayla
mı bakacaktı? Başına örtüsünü geçirirken, aynadaki yüz ifadesi ona yalnız kaldığını her seferinde
hatırlatacak mıydı? Yüreğinde yanardağlar mı coşacaktı her gün? Lavlarını içine akıtan, içini kor gibi
yakıp eriten yanardağlar ve onlarla birlikte süzülen gözyaşları. Peki ya, nasıl verecekti onlara
anlatamamanın hesabını?

Rahmet Peygamberi ’de önceleri böyle yalnız kalmamış mıydı? O’ da önceleri birkaç kişi dışında
etrafında başka kimi görmüştü? O hüzün Peygamberi(SAV) hüzün asrında gelmişti, O’ nu takip
edenler de şüphesiz benzer imtihanlardan geçecek, Rablerine ve Peygamber’lerine bağlılıklarını
ispat edeceklerdi. Bu yolda yansan, kavrulsan da sabır, tevekkül, dua ve ümidi elden bırakmamak,
Rahmet kapılarını zorlamaktan başka çare, sığınacak başka liman yoktu.
‘’ Rahmân ve rahîm Allah’ın adıyla…
Dinimizi en güzel şekilde yaşama ve onu başkalarına da anlatma hususunda Allah bize yeter.
Dünyamızı mamur kılma, yeryüzünde Hakk’ın muradını gerçekleştirme ve bu yolda
karşılaşacağımız her türlü musibete sabretme noktasında Allah bize yeter. Zihnimizi ve kalbimizi
meşgul eden her meseleye karşı -iyilik ve ikram sahibi, yegâne kerim- Allah bize yeter.
Taşkınlıkla üzerimize hücum edenlere karşı -bütün zalimlere hadlerini bildirme kudretine sahip
bulunan- Allah bize yeter. Hakkımızda sinsi planlar hazırlayan ve akla hayale gelmez entrikalar
çevirenlere karşı -cezalandırması da çok şiddetli olan- Allah bize yeter. Ölümün sıkıntılarına
maruz kaldığımızda -kullarına hep hilm ile muamele eden- Allah bize yeter. Kabirde aşılması
gereken bir akabe olan sorgu-sual esnasında -şefkati engin- Allah bize yeter. Kıyamet koptuktan
sonra yeniden dirilme ve hayatın hesabını vermek üzere toplanma vaktinde -rahmeti sonsuz-
Allah bize yeter. Amel defterlerinin uçuşup durduğu hesap hengamında ve herkesin yapıp
ettiklerinin tartıldığı o dehşetli anda -çoğu zaman sürpriz ikramlarla kullarını sevindiren- Allah
bize yeter.. ve Sırat’tan selametle geçip ebedî saadet yurduna girme mevzuunda -her vakit
bütün mahlukâtın ihtiyacını görüp gözeten- Allah bize yeter. Rasûl-ü Ekrem’ine “Allah bana
yeter. O’ndan başka mabud yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam
hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) diyerek Kendisine sığınmasını talim buyuran Allah
dünyevî ve uhrevî her ihtiyacımıza karşı bize yeter.’’

Ağlıyorum

Ağlıyorum. Yine bulutlandı gözlerim.
Bir yavru kuş gibi aciz, tir tir titreyen ve alev gibi sıcak bu yüreğim. Bütün alemin yükünü
sırtlanmış gibi ezilmiş, yorgun ve bükülmüş bu bacaklarım. Ağlıyorum kendimden kaçarcasına,
başka bir yol bulamadan. Gözyaşlarım alıp ta götürüyor bilmediğim dünyalara. Hıçkırıklarım
konuşuyor, ben susuyorum. Dur durak bilmeden sürükleniyorum istemeden, sonunu görmediğim
yollarda.
Ağlıyorum. Evet.Kendime yabancılaştığım, halimi anlamlandıramadığım için ağlıyorum.
Kendime sürekli acıdığım, bu hayatın hakkını veremediğim için ağlıyorum. Küçük meselelerde
boğulduğum için ağlıyorum. Üzdüğüm kardeşim, ya da büyüğüm için ağlıyorum.
Ağlıyorum…Evet durmadan ağlıyorum. Artık bu hayattan emekli olmak istiyorum. Ne olacaksa
olsun. Rabbim beni affetsin. Bu dünyada boşuna yer işgal ediyorum…..Gitmek… Gitmek
istiyorum çook uzaklara… Bu dünya yolculuğu, başı, sonu hüsran bu hikaye de burada bitsin,
artık kimseye zarar vermek istemiyorum.…

Hayat,Dua ve Ölüm

Her şey güzel başlamıştı. Güzel bir gezi olacaktı. Aynı hedef ve duyguları paylaşan, kardeşlik
bağlarıyla bir araya gelmiş bir kaç insan. Yine kendileri gibi başka yerlerdeki kardeşleriyle bir araya gelecek dostluk demetine yenilerini ekleyeceklerdi.. Bir Allah dostunun türbesini ziyaret te vardı planlarında.

Geceydi. Sabah namazını orada kılabilmek için geceden yola çıktılar. Şehirde herkesin uyuduğu,
bazılarının da Rabbine dua etmek için uyanık kaldığı o karanlık, sessiz gecede onlar başlarına
geleceklerden habersiz sohbet ve tatlı şakalarıyla yollarına devam ettiler. Biraz sonra uykuya ister istemez yenildi hepsi.

Minibüsün paldır küldür yoldan çıkması, şarampole yuvarlanması ve devrilmesi ise bir anda oldu.
Bir dakika önce güzel güzel yolda giderken her şey nasıl da altüst olmuştu. Kafasını, gözünü bir
yerlere çarpanlar, yüzü cam kırıklarıyla kesilenler, belini sakatlayanlar, karnındaki bebeği için
endişelenenler… Neyse ki kimseye bir şey olmamıştı. Allah’ın lütfuyla kimsenin canına bir şey
gelmemişti. Yaralanan, incinenlerin de tedaviyle durumları inşallah geçecek, atlatacaklardı. Belki
dualar, verilen sadakalar onları daha büyük bir felaketten korumuştu.

Durup sadece hissetmemiz, yaşananları idrak etmemiz gereken anlar. Sözün bittiği, sadece
duaların konuştuğu zamanlar. İnsana ölümün ne kadar yakın olduğunu, şu sınırlı alemde gelip
geçen gölgeden başka bir şey olmadığını kendisine hatırlatan ikaz-ı ilahi. Yaramazlık yapan
çocuğunu bir anne nasıl önce sözle uyarır, dinlemezse biraz sesini yükseltir. Yine annesine karşı
gelirse, anne tutup onu kulağından çekerek doğru yolu ve yapması gerekeni gösterir. Rabbimiz de bizleri işte böyle çeşitli yollarla ikaz ediyor. O(C.C), o kadar merhamatli ki bize hep süre tanıyor, sabırla düzelmemizi bekliyor.

Cenab-ı Hakkın ”Kendine gel. Sen bu dünya için var olmadın. Sen, sonsuz güzelliklere, cennete layık bir varlıksın. Ona göre davran. Benim mülkümde yaşıyorsun. Haddini bil.” diye bizlere hissettirmesi.

Bir musibetin bin nasihatten daha üstün gelmesi. Dünya meşgalesinden, gelip geçici
sıkıntılarından alıp bizleri silkelemesi. Söylenecek belki çok şey var. Ama sanırım ben bir iki gün önce yaşadığım bu musibetten dersimi aldım. Hayat çok kısa ve yapacağımız çok iş var. Şahsi meselelerimizle zaman kaybedecek lüksümüz yok. Benim idrak edebildiğim; her şey kısacık bir hayat, dua ve ölümden ibaret. Rabbim layık kullarından eylesin.

Siz Hiç Bunları Yaşadınız mı?

Siz hiç yeşil ışık yakıp, gemilerinizi yanaştırdığınız limanlardan
kovuldunuz, fırtınada akıntılara sürüklendiniz mi?
Siz hiç türlü türlü çiçeklere, başaklara analık eden toprak gibi
ezilip, çiğnendiniz mi?

Siz hiç kalbinizi dumanların kapladığını hissedip, kurtulmaya
çalıştığınızda daha çok ağırlığının üzerine çöktüğünü, cendere
gibi sıkıldığınızı, boğulduğunuzu hissettiniz mi?
Siz hiç kafesteki kuş gibi çırpındınız mı? Özgürlüğün ılık
esintilerini sadece böyle yazmakta bulup, bir nebze olsun
nefes aldığınızı hissettiniz mi?

Siz hiç sabırla, ince ince attığınız ilmeklerin merhametsiz bir
el tarafından koparılıp, savrulduğuna şahit oldunuz mu?
Dua ettiniz mi hiç, sabırla yalvararak? Ne olursa olsun ümit kesmeden? Gözyaşlarınız bazen
yaranıza ilaç oldu mu? Bazen de daha da acıttı mı kanayan yaranızı?
Siz hiç anlatamadığınız, yanlış anlaşıldığınız için horlandınız, insanlıktan uzak, soğuk muamele gördünüz mü?

Siz hiç iyi niyetle, kalbini kazanmaya çalışıp, sevgiyle yaklaştığınız, sadece ve sadece onların iki
dünyasına katkıda bulunmaya çalıştığınız, karşılığında belki azıcık saygı beklediğiniz
öğrencilerinizden nankörlük görüp, akla, hayale gelmeyecek şekilde azarlandınız
mı? Yine de sabredip, unutup zehiri içinize akıttınız mı?
Sizin hiç yepyeni bir hayata başladığınız zaman, aile bildiğiniz, büyük deyip
saydığınız insanlardan hakaretler işittiğiniz oldu mu? Üzerinize yürünüp yüzünüze
tükürüldü mü? Yine de sizin hiç bir şey olmamış gibi gidip ellerini öptüğünüz, nefsinizi hiçe
saydığınız oldu mu hiç? Babanıza hasret büyüdünüz mü hiç? Zihninizde onun gülümseyen yüzüyle, karşınızda soğuk mezar taşının tezat duruşunu seyredip ruhuna Fatihalar gönderdiniz mi? Sizin hiç karşınıza 10 yıllar sonra maziden birileri çıkıp o yılların acılarını, hatalarınızı hatırlatıp acı üstüne acı hissettirdi mi?
Peki okul yıllarına hayalen geri döndüğünüzde sadece inancınız, giyiminizden dolayı hakir
görülmenizi, çok başarılı bir öğrenci olduğunuz halde hakkınızın yendiğini acı şerbet gibi
yudumladığınızı, bu yüzden senelerce toplumdan dışlandığınızı hatırladınız mı?
Ve bütün bunlardan sonra; yine de kimseye kinlenmemeye çalıştınız mı? Sevgi ve saygıyla
uzattınız mı elinizi?


Rahmetli Kazım KOYUNCU gibi;
”Atun beni denizlere..
Vermayun ellerine.
Zaten hasret kalmiş idum o deniz gözlerune.
Gidupta dönmemeye söyle yeminli misun?

Dönüpte görmemeye dayanabilur misun?
Ey göklerun yıldizi benum farkunda misun?
Benden ayrı yaşamaya dayanabilur misun?”
diye haykırmak isteyipte içinize düğümlediniz mi? Şarkıların buğulu sözlerinden medet umdunuz
mu?
Belki de abartıyorum. Derdimi dökmek, içimdeki sıkıntıyı, sular gibi akıtmak istiyorum. Ta ki
içimde biriken o kirli, bulanık sular arınsın, ferahlık bulayım. Belki başkaları benden çok daha
fazla sıkıntılar yaşamış ve yaşıyor. Eminim ki bu böyle…
Belki ben de çoğu insan gibi o sonsuz Rahmet Sahibi’nden istemesini bilmiyorum. Onun
huzurunda el açıp dua etmesini bilmiyorum. Sıkıntıyı veren de, alan da O’ dur. Bunu kalbime
yeterince nakşetmiyorum. İsyan duraklarında bekliyorum. Halbuki rıza, acziyet, dua ufuklarına
koşmam gerektiğini enaniyetime dinletemiyorum…

Güzel Bir Gün

Artık güzel şeyler yaşamak, ruhen ve kalben nefes almak zamanı. Hayat çok kısa. Üzülecek
zaman değil, çalışıp verimli olmak zamanı…
Bugün güzel bir gündü. Öğrencilerimle hoş vakit geçirdim bugün. Birlikte güzel bir yere gittik, çay
içip pasta yedik. Sonra film seyrettik. Onları güzelbir insanla tanıştırdım. Onlara her açıdan faydası
dokunabilecek, örnek alabilecekleri bir insan.
Hem kültürlü, hem görgülü, bir o kadar da tevazu   
sahibi. Daha genç yaşta, ama yaşından çok
olgun. Ben de bir zamanlar onun gibi biri
olabilseydim. Zaten benim öğrencilerim de çok
olgun ve akıllı. Bazısı ne zorluklarla okuyor. Aile
sorunları, maddi sorunlar peşlerini bırakmıyor.
Yine de ben inanıyorum, onlar yılmadan okuyup
güzel yerlere gelecek ve geleceğin öğretmeni,
memuru, iş kadını ve en önemlisi annesi
olacaklar. Örnek nesiller yetiştirecekler.
Geleceğin annelerinin eli kalem tutacak. Onlar
okuyan, yazan, güzel çocuklar yetiştiren, evine ekmek götüren, manevi değerleri ayakta tutan,
toplumda söz sahibi, şefkat timsali kadınlar olacak. Onları iyi yetiştirmek, zamanın fitne ve
kötülüklerinden koruyup, dünya ve ahiretlerini kurtarmak boynumuzun borcu. Sevgi her şeyin
anahtarı. İlk önce sevgi vererek onların gönüllerini fethedebiliriz.
Çocuklar geleceğin umudu, ışığı… Sönmeyecek meşaleyi bu günden yarına onlar taşıyacak,
geleceği aydınlatacaklar.

Çocukluğum

Çocukluğumdan bahsetmek istiyorum bugün. İnsan çocukluğunun ne kadarını hatırlar? En çok etkilendiği şey nedir o yıllarda? İnsanın en güzel ama kıymetini en az bildiği bir dönem. Bir an önce büyümek istediğin, büyükler kadar söz sahibi, onlar kadar özgür olmayı istediğin yaşlar. Ben küçükken bir an önce 17-18 yaşında olmak isterdim. Ne olacaksa? O yaşlara gelince fazla bir değişiklik olmadı oysa. 16 yaşına kadar yaşadığım, doğup, büyüdüğüm ev, mahalle unutmuş olsam da benim için önemlı.

Hafta sonu eski mahalleme gittim. Hem biraz sıkıntı dağıtmak, hem de bir akrabayı ziyaret etmek için. Evimiz üç katlıydı. Hem ikinci, hem de üçüncü katında oturduk. Arkada dut, elma, kiraz ve asma ağaçlarının bulunduğu geniş bir bahçe vardı. Annem kümeste tavuk yetiştirirdi. Çok olmamakla beraber bir iki sebze de ekerdi, ama güneş fazla gelmediği için çok fazla yetişmezdi. Bol bol ot biterdi yazın. Kışın kardan adam yapmak, yazın arkadaşlarımla oynamak, hele de yan bahçeye atlamak en büyük zevkimizdi. Bahçeye bodrumdan çıkılıyordu. Karanlık mağaralara benzeyen, duvarlarında sümüklüböcek izlerinin olduğu, benim küçükken sokakta oynarken eve girmeye üşendiğimde kimseye görünmeden bazen ihtiyacımı karşıladığım, bu küçük sırrımı bu zamana kadar paylaştığım bodrum katı. Balkona çıkıp bahçeyi, geceleri de yıldızları seyretmek çok güzeldi. Yukarıda bir tavan arası vardı, annemin Ramazan için yufka açıp kuzinede pişirdiği… Bir de tarasımız vardı, ara sıra çıkıp etrafı seyrettiğimiz…

Yan binada kadim çocukluk arkadaşım Mine oturuyordu. Çok severdik birbirimizi. Onunla ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum. Çok uyumlu, vefalıydı Mine. Ben sık sık onların evine
giderdim. O kadar samimi, yüreği temiz insanlardı ki. Mineler beş kardeştiler. Hepsi de beni çok severdi. Birlikte bir sürü oyun oynardık, evcilik, saklambaç, istop, yakan top, tombilik, seksek. Tabi diğer arkadaşlarımı da unutmuyorum; Aylin, Hatice ve sık sık kavga ettiğimiz Mehtap. Sonradan hepsi başka yerlere taşındı. Bir de yaramaz, çete lideri Muhittin. Biz oynarken hep bizi rahatsız ederdi. Acaba şimdi neredeler, neler yapıyorlar? Hayat onlara neler yaşattı? Mineyle camiye Kur’an öğrenmeye gidişimiz, bana namazı ilk öğreten kişinin de o olması onun değerini bir kat daha arttırıyor benim için. Ramazanlarda dışarıda top patlamasını bekleyişimiz ve patlar patlamaz da doğru eve koşuşumuz, babacığımın üstü başı kir pas içinde akşamları eve gelişi hatırımdan çıkmıyor,bir de babamın cenazesinin evden çıkışı. Bazen sokaktan eve girmemek için babamın geldiğini görür görmez bir arabanın arkasına veya başka bir evin merdivenine saklanırdım. Çok neşeli, cıvıl cıvıl bir sokağımız vardı. Çocuk, genç doluydu. Herkes samimiydi o zaman, sıcacıktı ilişkiler. Annem komşularla gün yapardı. Bir komşu teyze vardı, komiklik olsun diye misafirliğe geldiğinde erkek kıyafeti giyip, çıkarırdı. Kadınlar karşılıklı oynardı, türkü, oyun havası eşliğinde. Ben o komik teyzeden korkup kaçtığımı hatırlıyorum, nedense. Oysa çok hoş biriydi. Onun adı ‘’adam olan kadın’’dı, kendim koymuştum bu adı. Hiç unutamadığım komşularımızdan biri de Hüsniye Teyzedir. Allah rahmet eylesin. Ne kadar güler yüzlü, sevecen, vefalı bir insandı. Onun isminde bir öğrencim var. Gözleri aynı onun gibi yeşil. Hüsniye Teyzemi hatırlatıyor bana. Daha birçok komşumuz vardı. Hepsini anlatmak zaman
alacağı için kısa kesiyorum.

Geçmişi hatırlamak biraz buruk bir his veriyor insana. Şimdi geriye bakıyorum da mutlu bir
çocukluk geçirmişim. Tozun, güneşin altıda oynamak, sırılsıklam terleyip, çocukça çığlıklar atmak herhalde insanın en mutlu dönemleri olsa gerek. Kendi çocukluğumuzu düşünerek çocuklarımıza güzel birer çocukluk yaşatmak, onlara en çok ihtiyaçları oldukları sevgi gıdasını verebilmek, altın, benzin fiyatlarını veya nerede, ne zaman savaş ve deprem gibi olaylar olacağını merak etmekten çok daha önemli. Çünkü o dönemler bir daha ele geçmiyor.

Dayan yüreğim!

Yüreğim dayanmıyor.Dipsiz, karanlık bir kuyuya düşmüş gibiyim. Yukarı çıkmaya çabaladıkça
daha da derinlere kayıyorum. Öyle bir halet-i ruhiye sarmış ki beni kimi zaman gözyaşlarıma
boğuluyorum. Kimi zaman da tıkanıp kalıyorum, tutuluyor dilim. Ne konuşabiliyorum, ne de
ağlayabiliyorum. Vurgun yemiş gibiyim. Bakışlarım donup kalıyor. Anlam veremediğim,
cevaplayamadığım soruların içine düştüm. Kimseye anlatamadığım, adını koyamadığım duygular peşpeşe birbirini kovalıyor. Dertlerimi içimde büyüttüm çığ gibi, çözülemeyeceğini bile bile.
Bir elin uzanıp elimi elimi tutmasını, beni kurtarmasını bekliyorum. Sıcacık bir elin… Gülümseyen bir yüzün karanlıklarımı güneş gibi aydınlatmasını bekliyorum. Bakmayın çevreye gülücükler saçıp, neşe içinde coştuğuma. Yüzüm gülse de kalbim kan ağlıyor. Tükeniyor her şey yavaş yavaş. Öylesine yaşıyorum…


Sevgili yavrularım, öğrencilerim olduğunu hatırlatıyorum kendime, hayata biraz olsun
bağlanabilmek için. Avutuyorum kendimi. Bir an silkiniyorum. Ama doğrulamıyorum yine de.
Gömülüyorum umutsuzluklara. Arada bir yoklayan baş ağrısı, gecenin yarısında uyanmalarım,
uykularımın kaçışı bundandır işte. Gecelere de, gündüzlere de küstüm.
İsyanımı bağışla Allah’ım. Hatalarımı affet. Herşey ve herkesten, hatta kendimden Sana
sığınıyorum.

Hele dostlarımın hüzünlere boğulmasına, hastalanmasına dayanamam. Kimsenin kırılıp,
üzülmesine tahammül edemem, ben üzdüysem de kendimi asla affedemem. Hüzünleri ben üzerime alayım. Hayata tutunmayı, insanlara güzel hizmetler vermeyi sizler ihmal
etmeyin. Ben nasıl olsa yarım yamalak çabalarımla kendi dar çerçevemde hayatta fazla
yer tutmuyorum. Derdi veren Allah mutlaka çaresini de verecektir. Hüzünlere boğulup
acınızı arttırmayın. Çok değerli dostlarım için bana da dua etmek düşer. Elimden ancak
bu gelir…

 

Bir an için

Hayaller denizinde gezinip, derinlere dalmayı, farklı kimliklere bürünmeyi denedim. Hayalen
insan her istediğini yapabilir. Ben de…

Bir an için, bir kuş oldum. Sıyrıldım insan kimliğimden, yüklendiğim o ağır sorumluluktan.
Bütün dertlerimden kurtuldum. Süzüldüm göklere, her istediğim yere uçtum, kondum. O kadar
özgürdüm, o kadar mutluydum ki… Bütün dağlar, göller, denizler, ağaçlar, çiçekler benimdi.
Kimse hesap sormadı bana. Basit ama mutlu bir yaşantım vardı. Basit ama ruhu kirlenmemiş,
kimseye zarar vermeyen, masum. Neşe saçan şakımasıyla.
Bir an için rüzgâr oldum. Estim, estim… Kimi yerde bulutları süpürdüm güneş açsın diye, kimi
yerde de yağmuru taşıdım, susuzluktan kuruyan ekinler kana kana içsin diye. Parkta oynayan
sarı saçlı küçük kızın saçlarını okşadım. Sıcaktan bunalmış, güneşin altında, tarlada çalışan
işçileri ferahlattım bir an için… Yine basit bir hayatım vardı. Ama faydalı olmasını, mutlu
etmesini bildim.
Sonra insan kimliğime geri döndüm. Bir kuş ve rüzgâr gibi ruhum özgür müydü? Yoksa bir
şeylerin esiri miydi?

Mayın Tarlasında Yürüyorum

Benim hiç bir şeye liyakatım yok. Kusurlar bende dopdolu. 40′lı yaşlarıma gelmişim, hala sürüne sürüne ilerliyorum. Gözleri görmeyen, yolunu el yordamıyla bulmaya çalışan insanlara
benzetiyorum kendimi. Kafa, göz yara yara bir şeyler yaptığımı sanıyorum. Daha kendi
zaaflarımı aşamamışım, kendimi çok güzel bir şahs-ı manevi içinde dahil sanıyorum. Bizden bir şeyler talep ediyorlar. Kimileri vazifelerini çok güzel yapıyor. Ya ben? Ben kendimi ne
sanıyorum? Bu kulvarda benim yerim ne? Sanki bu güne kadar ne yaptım?
Sorular,sorgulamalar bitmiyor. Heba ettiğim yıllarıma mı yanayım, beceriksizliğime mi? Bu
emanet ağır, bu emanet ihmale gelmez. Eğer ihmal edersen bir gün sen de ihmal edilirsin,
görmezden gelinirsin.


Her sene elimden bir sürü öğrenci geçti. Öğretmenlik sadece dersini verip çıkmak mı? Yoksa
bize emanet olarak bırakılan çocuklar; üzerinde güzel yazılar yazılması gereken bembeyaz
sayfalar, açılmamış gonca güller mi? İnşallah bir ikisinin ufuklarının açılmasına vesile
olmuşuzdur. İnşallah bundan sonra daha çoklarına ulaşmak nasip olur. Zaten bunları yapan,
yapacak olan biz değil, her şeyi tesbih taneleri gibi elinde döndüren Rabbimiz. Böylece kendi
günahkar ruhum da belki temizlenir. Eğer zerre kadar riya karışıyorsa vay benim halime! Bunun hesabını nasıl veririm? Ne yaparım ben? Ne kadar ince bir çizgi Allahım! Kendini bu kervanın en gerisinde kabul etmek,bütün fani varlığından sıyrılmak,benlik ve iddia yerine aşk ve muhabbetle dolmak. Dağların bile yüklenmekten çekindiği emaneti düşünün insan; nisyanda olan, gafletle dolu, asi, hırslı, aciz ve zayıf insan kabul etmiş.
Bu gün birileri bana okulda öğrenci rehberliğinin nasıl gittiğini, işlerin durumunu sordu.
Bir an kendimi böyle bir konumda görmek istemedim. Çünkü başkası olsaydı çok daha bereketli işler yapardı eminim. Ben o işlere layık değilim. Ama madem nasip olmuş Allah’ın inayetiyle vazifemizi yapmak gerekir. Sonradan düşündüm ki yarın ahirette Rabbime nasıl cevap vereceğim?
O insan sorunca bile utandım ve onun soruşu beni bu satırları yazmaya itti.
Bir de milyarlarca insanın, efendiler Efendisi’nin(SAV) önünde hesap vermek var. Nasıl olacak?
Mayın tarlasında yürümek gibi bir şey. Bu nimetin değerini bilip dört elle sarılmak,hep edep üzere, olgun, hassas,mütevazi,sabırlı olmak,dualarla yalvarıp O’ndan yardım dilemek. Rabbim bunlardan kimseyi ayırmasın…

Not: Bu resmi sitesinden aldığım zat lütfen bana hakkını helal etsin.

Zaman ve Biz

Her sabah yeni bir telaşla uyanıyorum.Yapılacak işler,anlatılacak konular,muhatap alınacak öğrenciler,arkadaşlar… İlk iş ve en zoru giyinmek. Hele bir de uykunuzu alamamışsanız ‘Allahım bana güç,azim ver’ diye diye sürüklenirsiniz. Kahvaltı etmek güzeldir. Ama şu güzelim çayı alel acele içip yarım bırakıp yola koyulmak yok mu? Ev hanımlarına bazen özenirim, ama fazla değil. Çünkü ev hanımlığını da tattım. Her şeye rağmen yorulmak, hayatın içine atılmak güzel. İnşallah niyetimiz halistir. Dışarıda ayrı,evde ayrı sorumluluk…Kendinizi dinlemeye pek vaktiniz olmaz. Hatta akşam birilerinin size ‘Bugün çok yoruldun bak sana kahve yaptım’ demesini hayal edersiniz.Gerçekleşmese de ne güzel bir hayaldir o. Başkalarının çocuklarıyla ilgilendikten sonra sıra kendi çocuklarınıza gelir. Yapması gerekenleri hatırlatıp durursunuz onlara. İyi anne
rolü oynamaya çalışırsınız. Bazen sizi zorlasalar,üzseler de onların Allah’ın emanetleri olduğunu hatırlar ve sabredersiniz. Bilmiyorum belki de zamanında yaptığınız ne hatalar işte böyle karşınıza çıkıyordur. Duadan,O’na sığınmaktan başka elinizden birşey gelmez.

Akşam bütün işler bitip de koltuğa kendinizi bırakınca düşünürsünüz ‘Bugün faydalı ne yaptım?’ diye.’ Birini sevindirdim mi,bir gönüle girdim mi,vazifelerimin kaçta kaçını yapabildim?’ Peki ya okunacak cüzler,kitaplar,dualar? Bugün az okudun diye kendinize kızarsınız. Daha çok okumayı hep yarına ertelersiniz. Birden hırslanır ve o gece uykunuzdan fedakarlık ederek biraz okumaya karar verirsiniz. Yeterli değildir hiç bir zaman ne yaparsanız yapın. Zamanın en değerli hazine olduğunu bile bile onu ne kadar israf edersiniz. O altından,pırlantadan daha değerli, farkına bir varabilsek…
Ya vitrin seyrederek, dükkan dükkan dolaşarak aradığı kıyafeti bulmak için bütün
gün uğraşanlar, televizyonda dedikodu programlarına veya saçma sapan dizilere bakanlar,
kahvelerde akşama kadar çay,sigarayla gün geçirenler, gezmelerde pasta börek yiyerek biraz da dedikoduyla sözde ağız tadını arttıranlar, internette saatlerce sanal hayatı yaşayanlar….Daha saymakla bitmez. Bu insanlar acaba mutlu mu? Mutluluk nasıl olur? Bunu hiç sorguladık mı? İnsan kendisi için mi, yoksa başkalarının mutluluğu,rahatı için mi yaşarsa mutlu olur? Bunu anlamak için denemek en doğrusu. Ya da yaşayanların durumuna bakabilir, yüz ifadelerinden belki okuyabilirsiniz, tecrübeyle sabittir. Zaman elimizden o kadar hızlı kayıyor ki.

Mutluluğu yakalamak için fazla vaktimiz yok. Aslında mutluluk ayağımıza gelmeyecek, biz onun arkasından koşacağız…

Babamı Yazıyorum

babamm

Yazıyorum.Bazıları,mesela çocuklarım saçma bulsa da yazıyorum.Zamanım kısıtlı olsa da.
Kıyıdan köşeden, kalbim ve zihnimdekileri kelimelere dökmeye çalışarak yazıyorum.
Kendimi,başkalarını,şahit olduğum olayları…
Bugün babamı anlatmak istiyorum.Babacığım.Kim sevmez ki babasını?Kimin ihtiyacı olmadı ki zaman zaman?Geçenlerde sınıfın birinde bir öğrenciye ”What is your father’s job?” diye
sormuştum. Kızcağız önce tereddüt etti.Ben sorumu tekrarlayınca ağlamaya başladı.Ne
olduğunu sormaya kalmadan arkadaşları ”Hocam onun babası ölmüş.” dediler. Bu sefer ben
çok kötü oldum.İlk önce ne diyeceğimi bilemedim.Sonra ”Ben de senin gibi çocukken kaybettim babamı.Seni anlıyorum.Affedersin,bilemedim.”dedim.
Teselli edici sözler ve babası için dua etmesini söyleyerek onu yatıştırmaya çalıştım.

Babamı kaybettiğimde 11 yaşındaydım.O zamanlar ölümü kendi aileme hiç yakıştıramazdım.
Hele dağ gibi babamın öleceğini asla sindiremezdim içime.Babam 1950 lerde Bulgaristan’dan ailesiyle Türkiye’ye göç etmiş.Memlekette torna,tesviye mesleğini öğrenmiş.Buraya gelince de amcamla ortak dükkan açmışlar. Önceleri başkaları için ‘vals’ denilen makinelerden yapmışlar.Sık sık başka şehirlere gidip siparişler alırdı.
Ben onun gidip gelmelerini hatırlıyorum.Sonra düşünmüşler; kendimiz için de yapalım,fabrikakuralım.Yaşadığımız şehrin yakınlarında bir arsa satın alıp oraya un fabrikası yapmaya karar vermişler.İşte babacığım tam fabrika faaliyete geçecekken,binası, makineleri,herşeyi hazırken kalp krizinden aniden uykusunda ölüverdi. 55yaşında. Onun fenalaşıp tıkandığı,annemin ağlayarak göğsüne kolonya sürmesi,kelime’i şehadet getirmesi gözümün önünden gitmiyor. Ablamların biri vardı evde.Koşarak amcamlara haber vermeye gitti.Amcamın oğlu doktor.Hemen bizi odadan çıkardılar.Annem çırpınıyor.Bense bir köşeye sindim.Beş,on dakika sonra amcam yanımıza geldi ve ”başımız sağolsun.”dedi.Evet.ölmez dediğim babam öimüştü işte.Kolumuz kanadımız kırılmıştı işte.Onun gibi ben de tıkandım. Ağlayamadım bile… Bu olayı böyle dramatikleştirmeyi istemezdim.Yazılar kendiliğinden geldi.

Babam çok çalışırdı.Annemin söylediğine göre dükkanda koca makineleri kendi başına kaldırırmış.Akşamları geç gelirdi.Annem kızardı bu kadar çalışmasına.Yaptığı işten dolayı üstü başı kapkara olurdu.Ben temiz giyinen babalara özenirdim.Gelince de bazen sobanın yanına,yere kıvrılıp uyuyakalırdı.Çalışmaktan benim karneme bile bakmayı unuturdu.Bazen beni sarılıp bir öpüşü vardı ki bütün yüzüm tükürük içinde kalırdı.Namaz kılarken sırtına çıkmak en büyük zevkimdi.Gülümserdi.Güneş gibi olurdu yüzü gülünce.Saçı yoktu başında.”Baba niye saçların döküldü?”diye sorunca ”Annen döktü kızım saçlarımı.”derdi.Annem de hemen”Hayır evlendiğimizde zaten babanın saçı yoktu” derdi.Çok dindardı.İbadetlerini hiç aksatmaz,Kur’an okumayı da ihmal etmezdi.Mahallemizdeki camiye,çevrede ihtiyacı olanlara hep yardımedermiş.Borç isteyenlere de verirmiş.Bana peygamber kıssalarını anlatırdı.Onun anlatışına bayılırdım.Aynı şeyleri anlattırır dururdum.Her yaz bizi İstanbul’a gezmeye götürürdü. Camileri,boğazı gezerdik.”Vapur”a binmeyi çok severdim.Bir keresinde de İzmir’e fuara gitmiştik.Babam bana oynamam için tahta takozlar yapmıştı,kibrit kutusu büyüklüğünde.Ben onları sırayla dizer domino oynardım.

O iyi,temiz kalpli,dürüst bir insandı.Herkesin babası öyledir eminim.Mekanı cennet olsun inşallah.Onunla ilgili hatırladıklarım şimdilik bu kadar.Bayramda mezarına gittik.Her zaman gidemiyoruz.Yazılar silinmiş.Dedem ve babaannemin yanında yatıyor.Baba kelimesini telaffuz etmeye hasretim. İnşallah diğer alemde karşılaşırız.Ona sarılırım inşallah.Hamdolsun biliyoruz ki insanlar yok olmaz,sadace farklı boyutlara geçerler.Asli memleketlerine göç ederler.Hepimiz yolcu değil miyiz zaten?

Bir Vefa Örneği

Perşembe sıkıntılı bir günümdü.Yorgun,uykusuzdum.Okulda ders
saatini beklerken bir telefon geldi.Seneler önce çalıştığım özel
okulun müdür yardımcısı arıyordu.Herhalde bir etkinlik,konferans
falan var dedim içimden.Ona çağırıyorlar.Sebebini söyleyince
şaşırdım birden.Kurulduğundan beri okulda emeği geçmiş
öğretmenlerine yemek verip bizleri bir de plaket vererek
onurlandıracaklarmış.Ne diyeceğimi bilemedim.Benim fazla emeğim
geçmedi,haketmiyorum diye söyledim.Ama beyefendi ”Olur
mu,hocam?Ailenizi de alın gelin.”dedi.Biz de dün gittik.Çok duygulu
anlar yaşandı.Eskilerden slayt gösterisi yaptılar.Taa temel atma
töreni bile vardı.Sınıfın birinde ders anlatırken çekilmiş fotoğrafımı
gördüm.Eski hocaların çoğu şehir dışında veya yurt dışında olduğu
için gelememişti.Ama bir kısmıyla görüştüm.Buruk bir sevinç
yaşadım.Ağlayacaktım neredeyse,ama kendimi tuttum.
İşte bir vefa örneği dedim kendi kendime.Bir öğretim yılı gibi
kısa bir zaman çalışmış olsam da hatırlanmak çok güzel bir
duygu.Sevgiyle kurulmuş,herkesi kucaklayan bu okullara gerçekten
çok ihtiyaç var diye bir kez daha düşündüm.Aralarında fazla
bulunamasam da yüreğim hep onlarla.Keşke layık olabilseydim.
Bir de şu an çalıştığım devlet okulunu düşündüm.Burada da çok
güzel insanlar var ama, çok yanlış davrananlar da…

gül

Bize layık gördükleri bazen 15 kişinin aynı anda kullandığı küçücük
öğretmenler odası,arada bir saygıdeğer idarecilerimizin gelip burayı
niye böyle dağıtıyorsunuz diye çıkışmaları ve daha söylemek
istemediğim birkaç şey..Burada 10.yılımı çalışıyorum ama yeterince
güven duygusu var mı?İnsanlar gülünç hatalar yapıyor.Amacım
kimseyi kötülemek değil.Niye üç günlük dünyada insanlar birbiriyle
uğraşıyor?Bunu anlamak mümkün değil.Ama olsun yine de ben
sevgili öğrencilerim,arkadaşlarımla bir arada olduğum için
mutluyum.O genç beyinleri güzel şeylerle doldurmak inşallah bizlere
nasip olur.Ufak tefek kırgınlıklar olsa da…

Her Şeye Rağmen Yaşamak

 

Merhaba, yeni bir başlangıç her zaman insana iyi gelir. İşte bu iyi niyetle ben de bu sayfaları
içimden geldiği gibi doldurmak, güzel şeyleri paylaşmak istiyorum. Hayat bazen bizlere çok zor gelebilir.Kendimizi ifade edemeyebiliriz.Yanlış işler yapabiliriz.Kendimizi ve çevremizdekileri suçlayabiliriz.Bunlar her zaman yaşanan durumlar.Çünkü toplum sıkıntılı… Çeşit çeşit insan,farklı bakış açıları var. Böylesi bir dünyada problemlerin olması çok normal. Ne olursa olsun hayata sıkı sarılmalı, sevdiklerimizi mutlu etmeye çalışmalıyız.Bize uzun gibi geliyor ama, hayat gerçekten çok kısa.Zamanımızı iyi değerlendirmek lazım.Bunlar belki çok yuvarlak sözler….
Son zamanlarda sıkıntılı anlar yaşadım.Çözemediğim girdaplara girdim.Yıllar öncesinin
muhasebesini yaptım. Hatalarımı gözden geçirdim.Pişmanlıklar insanı kahrediyor.Muhasebe
güzel, fakat insanı ümitsizliğe sürüklemese….Her şeyi bilen, merhameti sonsuz Rabbimiz
inşallah bizler için en güzel kapılar açacaktır.Yeter ki O’na yönelelim.Dua edelim,Hem kendimiz, hem de başkaları için.Aslında ben böyle sitelere yazmayı gereksiz görüyordum.Çok mu bilgim var ki yazayım diye düşünüyordum.Bu işe yeni karar verdim.Mesleğim gereği birçok insanla muhatap oluyorum. Mesleğim öğretmenlik. En zor ama en güzel meslek……..