Adam Ve Koyunları

Bu yaşanmış bir hikayedir:

Vaktiyle bir kaç koyunundan başka serveti olmayan bir adam vardı. Şehrin kenar semtlerinden birinde otururdu. Varoşların özelliğidir ki ne tam anlamıyla şehirdirler, ne de köy… Gece kondu olsun olmasın basit inşa edilmiş evlerin, genelde küçük mütevazi bahçelerin bulunduğu bir mahallede insanlar hep birbirini tanır. Çocuklar akşama kadar sokakta oynar. Bazen kadınlar kapı önlerinde sohbet ederler. Burası iş bulmak umuduyla köyünden kim bilir ne zaman ayrılmış, fakat şehre de tam alışamamış ne tam anlamıyla köylü, ne de şehirli insanların oturduğu, işsiz, kimi geçici işlerde çalışan, okumayan tembel delikanlıların, çeyiz yapma ve iyi koca bulma derdinde olan genç kızların yaşadığı, çoğu fabrikalarda çalışan adamların akşamları yorgun eve gelip çoluk çocuğu azarladığı, kadınların da sürekli hallerinden şikayet ettiği mahallelerden biriydi.

Koyunların sahibi her sabah olduğu gibi bir sabah yine koyunlarını otlatmaya çıkarmıştı. Bahar yağmurları otları epey uzatmıştı yol kenarlarında. Bahçelerden de yeşillikler fışkırıyordu. Adamcağız bir sokağın kenarından dönerken kendi kendine: ” İnşallah bizimki yine pencerede değildir” diye söylendi. Bahsettiği kişi elma ve erik ağaçlarının bulunduğu, iki katlı bir evin ikinci katında oturan yaşlı bir adamdı. Ne zaman onun evinin önünden geçse bağırır: ”Bana bak koyunlarını götür başka yerde otlasınlar be! Yeter artık her gün her gün.” Yine aynı şey oldu. Adamcağız tam onun evinin önünden geçiyordu ki huysuz yaşlı adam her zamanki gibi pencereyi açtı ve keskin sesiyle bağırmaya başladı. Hem sokakta oynayan çocukları da korkutuyordu. Karşılık vermedi koyunları olan adam. Her zamanki gibi sabretti.

Gidecek, koyunlarını götürecek doğru dürüst açıklık bir yer de yoktu açıkçası. Köy yeri değildi ne de olsa. Hem bu sokaktan kanal geçiyordu. Hayvanlar için daha çok yeşillik bulunuyordu kanalın kenarlarında. Kimseye zarar vermeden sessiz sedasız hayvanları bir süre oyalayıp kendi küçük iki göz evine geri dönecekti nolacak? Fakat yaşlı, huysuz adam inadından bir gram dönmez ve onu koyunlarıyla, hatta koyunları yanında olmaksızın görse bile her seferinde mahalleden kovalardı. Oysa mahallede mütedeyyin, her daim camide namaz kılan, oruçlarını hiç bırakmayan ”Hacı Amca” olarak tanınırdı. Koyunları olan adam sadece bir defasında: ”Merhamet nerede Hacı Amca? Yolculuğa mı çıktı? Camide hocalar hiç merhametten bahsetmedi mi sana?” diye usulca, diklenmeden cevap vermişti. Hep muhatap olmadan, sessizce gitmeyi tercih ederdi.

Bu şekilde geçip gidiyordu işte zaman. Herkesin kendine göre sıkıntısı, derdi vardı şu yalan dünyada. Kimseninki kimseye benzemiyordu. Koyunlarını otlamaya götüren adam azarı işitse de yılmıyor, hemen her gün o sokaktan geçiyordu. Hayvanları iyi beslemeli ki Kurban Bayramında yüksek fiyata satabilsin. Böylelikle eline de üç beş kuruş geçsin. Hem çocukların okul masrafları çıksın, hem de alacaklılara borcunu ödesin. Fakat son zamanlarda dikkatini çeken bir şey vardı ki şu yaşlı ve huysuz Hacı Amca ne zamandır pencerede görünmüyordu. Merak etti ve mahalledeki çocuklara sordu. ”Sen duymadın mı? Hacı Amca felç geçirdi. Şimdi ne konuşabiliyor, ne de yürüyebiliyor. Hastaneden dün geldi. Öylece otururmuş sessizce. Annem dün ziyaretine gitmişti.” Bunu duyan koyunların sahibi bir anda şaşırdı. ”Vay be! Demek Hacı Amca artık konuşamıyor. Hey yalan dünya kimseye yar olamadın.”

Bir kaç gün sonra yine Hacı Amcanın evinin önünden geçiyordu. Kaldırıp başını baktı ki onu gördü. Pencere kenarında öylece oturuyor. Hiç sesi çıkmıyordu şimdi. Sadece bakıyordu. Aşağıdaki adam koyunlarını şöyle bir itekledi dağılmamaları için. Ve haykırdı yaşlı adama: ”Hadi şimdi de bağırsana! Niye kovalamıyorsun beni? Yine de üzüldüm haline. Geçmiş olsun Hacı Amca. Diyeceğim o ki var mı bir ihtiyacın?”

Küçük Bir Kalp-2-

(Hikayenin devamı)

1109650-ucsuz-bucaksiz

Gittiler… Hep birlikte. O akşam çok kasvetli geldi Hacer’e. Yaşayacakları içine doğmuştu sanki. Uzun zamandır görmediği insanlar, ilgisini çekmeyen sohbetler, sürekli üzerinde hissettiği bakışlar daha bir sıkıntı verdi küçücük yüreğine. Bir şeyler olmuştu ama nedenini anlamakta zorlanıyordu.

Halasının evinde geçen o sıkıntılı saatlerden sonra nihayet hep birlikte kalkıldı. Hacer ve annesi gitmek için kapı girişinde hazırlanırlarken babası ve Ali Amca salonda alçak sesle konuşmaya devam ediyorlardı. Babasının; tamam, önümüzdeki Cumartesi dediğini işitti. Annesi de huzursuzca baktı o yöne doğru. Halası Hacer’i sevgiyle kucakladı çıkarlarken. Buruk bir gülümsemeyle uğurladı onları. Mustafa’nın yolda yürürken taşları hafifçe tekmelemesi, Hacer’in anlam veremediği sessizlik daha bir sıkıntı verdi annesinin içine. Ve Mustafa’ya bağırarak içindeki sıkıntıyı bir nebze olsun rahatlatmaya çalıştı. Ama olmuyordu. O gece evde yan odadan anne ve babasının tartıştıklarını işitti Hacer. Bu akşamın bir an önce geçmesini diledi. Sabah olunca soracaktı annesine. O gece geç kalan ödevini yapmak için çabaladı.

Ama anlatamayacaktı annesi kızının yüzüne hiç bir şey. Zordu böyle şeyler söylemek. Kendisi de 17’sinde evlenirken ne soran olmuştu, ne de karşısına alıp konuşan. Dili tutulmuştu adeta. Hele sen okuldan bir gel de akşama konuşuruz kızım, demekle yetindi.

Akşam oldu. Kedi köpekler yiyecek peşinde dolanırken, tavuklar hem gıdaklayıp, hem de sağa sola kaçışırken eve döndü Hacer. Yazdığı kompozisyonun öğretmen tarafından okul panosuna asıldığını, bir daha ay il genelinde düzenlenen yarışmaya gönderileceğini söyledi annesine. Yine hiç bir şey söylemedi anne, yine suskundu. Hacer’de soramadı. Sadece kedisini kucağına alıp okşamakla dikkatini başka tarafa vermeye çalıştı. Akşam yemeğinden sonra ise mutfaktan çay getirirken yine anlamadığı konu hakkında konuştuklarına şahit oldu. Hacer içeri girince susuyorlardı. Benim dersim var, deyip çekildi odasına. Ama dinleyecekti. Neymiş bu annesinin canını sıkan mesele öğrenecekti. Hacer de sonra başlar çalışmaya. Hem canı sıkılmaz, evine katkıda bulunur. Amcanın yeğenini bir kez şehirde gördüğünü, çok iyi bir genç olduğunu, kızlarına iyi bakacağını söyledi.

Kaynar sular başında aşağıya döküldü bir anda. Duyduklarına inanamadı. Okul, dersler, öğretmenler, arkadaşları, yarışmaya gidecek kompozisyonu… Hepsi aklından kayar gibi geçti o an. Kalbinde bir sıkışma, gözlerinde yaş hissetti. Hayır, diye haykırdı o kalp sessizce. Haykırışını sadece kendi ruhu duydu. Kapıya tutunmasa düşecekti. Annesi ne kadar karşı çıksa da babası okutacak parası olmadığını, yıllardan beri ufak bir bahçeye bile sahip olmadığını, hep başkaları için rençperlik ettiğini, babasından kalan bu ev de olmasa ele güne el açacaklarını saydı durdu. Bari Hacer’in hayatı kurtulsundu. Bağırdı kadın: Gözü kör olsun şu yoksulluğun. Senin gibi adamların da paraya düşkünlüğünüz batsın, başınızı yesin inşallah! Adam da bağırdı: İyi, kolaysa sen okut, öğretmen, doktor yap kızını. Çalışkanmış, çok başarılıymış, hıh! Benim gücüm yok. Buraya kadar.

route-66_893657

O gece uyku tutmadı ne annesini, ne de Hacer’i bir türlü. Ertesi gün de okulda eski Hacer yoktu. Konuşmuyor, gülmüyor, derslerde söz almak için parmak kaldırmıyordu. O gün, ertesi gün, daha ertesi gün hep böyle geçti. Öğretmen sonunda dayanamadı. Sormak istedi. Ne kadar hassas olduğunu biliyordu Hacer’in. Okulun dağıldığı son ders ondan birlikte gitmelerini teklif etti. Saygıda asla kusur etmeyen Hacer hemen kabul etti ve birlikte çıktılar. Ne oldu Hacer? Niye son günlerde böyle durgunsun? Bir derdin mi var? Eğer yapabileceğim bir şey varsa çekinme. Yok öğretmenim. Hayır, var bir şey, belli. Bana anlatabilirsin. Kimseye söylemem, söz. Hem belki bir yardımım dokunur. O anda çözüldü günlerden beri biriktirdiği hüzünler. Yumak yumak saçıldı ortaya. Gözyaşlarıyla anlattı. Hem ağladı, hem söyledi. Ben evlenmek istemiyorum, öğretmenim. Okumak, sizin gibi öğretmen, hem yazar olmak istiyorum ben. Diri diri mezara girmek istemiyorum!

Çok üzüldü öğretmen. Bir yandan da nasıl yardımcı olabilirim diye düşünmeye başladı. Bir ara size geleyim, babanla konuşayım. Olmaz. Dinlemez sizi. Annem çok yalvardı, dediğinden dönmüyor. Onlara söz vermiş, okutacak parası yokmuş. Hayır, dedi öğretmen. Bu böyle olmaz. Bir insan hayatı bu kadar ucuz değil. Ben yine de konuşacağım babanla. Belki ikna edebilirim. Sözleşip ayrıldılar. Yarın onların evine gelecekti öğretmen. Uygun bir dille ikna etmeye çalışacaktı. Gerekirse yardım da bulunurdu Hacer için, yani burs falan. Hepsini söyleyecekti. Bu kaçıncı küçük yaşta evlendirilen kızdı bu köyde? Yetmişti artık. Çocuklarına nasıl bu kadar bencil davranabiliyorlardı bu insanlar?

Bir genç kızı topluma kazandırmak bir aileyi kurtarmak demekti. Çünkü yarının anneleri onlar olacaktı. Bir aileyi kurtarmak ise bütün bir toplumu, milleti kurtarmak demekti. Keşke bütün aileleri kurtarmak, açılan yaraları onarmak mümkün olsaydı. Keşke insanlara gururun, bencilliğin, o kahrolası hırslarının hiçbir şeyi kazandırmadığı öğretilebilseydi…

Belki çok bilinen bir hikaye bu. Nice genç kızın hayatı böyle henüz çocuk yaşta sönüyor belki. Acaba Hacer’in kaderi nasıl olurdu? Bu hikâyeye belki birden fazla son yazılabilir ve yaşayanlar yaptıklarına göre sonuçlarına katlanır:

  1. Öğretmen Hacer’in okuyup meslek sahibi, belki bir öğretmen, belki de bir yazar olmayı ne kadar çok istediğini babasına anlatır. Babası ise epey ısrardan sonra ikna olur. Hacer sıkıntılı geçen yılların ardından yardımlarla hem liseden, hem de üniversiteden mezun olur. Hatta yüksek lisansa başlar. İlk hikâye kitabını üniversite son sınıfta yazmaya başlar. Bu arada birkaç edebiyat dergisinde yazıları yayınlanır. Şu anda hem bir yazar, hem de başarılı bir öğretmen olarak hayatına devam etmektedir.
  2. Hacer’in öğretmeni ne kadar ikna etmek için uğraşsa da babası inadından dönmez ve ne yapıp edip kızını istemediği o delikanlıyla evlendirir. Hacer bütün umutlarını, hayallerini, yaşama sevincini kaybetmiş küçük bir gelin olur. Ve bundan sonra hayatını içine kapanık, karamsar, kişiliğini kaybetmiş, mutsuz bir eş ve doğan çocuklarına onları büyütmekten başka hemen hiçbir şey veremeyen silik bir kadın olarak sürdürecektir.
  3. Belki de kendini öldürür… Kim bilir belki evden kaçar. Çok daha kötü olaylar gelir başına.

Hayat insanoğluna verilmiş en değerli armağan. Onu berbat etmek veya en güzel şekilde geçirmek, ona değer katmak bizlerin elinde. Hele başkalarının hayatını karartmak, onlara hak tanımamak cinayet. İsterse insanın kendi çocuğu olsun kimsenin başkası üzerinde hâkimiyet kurmaya, onu mutsuz etmeye hakkı yok.

Küçük Bir Kalp-1- (bir hikaye)

indir

Köyün uçsuz bucaksız tarlalarında ekinler akşamın esintileriyle bir o yana, bir bu yana tatlı tatlı esiyor şimdi. Bazen rüzgâr çok sert eser buralarda. Yağmur da aniden bastırır. Herkes kaçışır o an. Herkes bir çatının, bir ağacın altına gizlenir. Burada toprak hep ilgi ister, hep açtır sanki. Verim alabilmek için toprağı sürekli işlemek gerekir. Emek veresin ki alasın. Onunla iyi geçinmek, onu hoş tutmak, ihtiyaçlarını gidermek gerekir. Çok çalışmak, her sabah gün doğmadan kalkıp yola düzülmek sabahın köründen akşamın alaca karanlığı bastırana değin çoluk çocuğun rızkı peşinde koşmak… Bütün anaların, babaların derdi hep budur buralarda. Çünkü kimsenin babadan kalma malları, uçsuz bucaksız toprakları, çok paraları, güzel, rahat evleri yoktur. Alın terinin toprağa düşmesi gerekir. Ne güzeldir helalinden kazanmak. Gece olunca da huzur içinde uyumak.

Yine akşam uğramıştı Anadolu’nun bu bozkır yaylasına. Akşamın serinliğinde salınıyordu kavakların dalları bir o yana, bir bu yana. Akşama kadar toprakla haşır neşir analar, babalar evin yolunu tutmuştu yine. Toprak onları yorarken, onlar da toprağı yormuştu. Şimdi bir güzel dinlenme vaktiydi.

Tarladan yorgun geldi evin reisi ve sözü geçen tek bireyi. O gün eve erkekten biraz daha erken gelen anne mutfakta yemekleri yetiştirmekle meşguldü. Hacer ise bir yandan annesinin direktifleri doğrultusunda sofrayı kuruyor, bir yandan da diline doladığı şarkıyı mırıldanıyordu. Yağmurlar bereketliydi bu yıl. İyi ürün alacakları konusunda umutluydular. Hacer’in oğlan kardeşi Mustafa sokakta top çeviriyordu arkadaşlarıyla. Hacer bir ara balkona çıktı. Çok sevdiği kedisi Minik köşedeki kutunun içinde uyuyordu yumuşacık minderinin üzerinde. Yemekten önce mutlaka onun karnını doyurmalıydı. Minik’i hem okşadı, hem de yemeğini koydu önüne.

Hacer ortaokulu bitiriyordu bu yıl. Liseye gitmek için kasabaya gitmek gerekiyordu her gün. Şimdiye kadar bu konuda babasıyla konuşmasa da onu okutacağından umutlu olduğu için hiç konuşmamıştı daha babası ve annesiyle. Nasıl olsa zamanı gelecekti okuldan bahsetmenin de.

Yemeklerini sessiz sedasız yerken baba birden ‘Hazırlanın,’ dedi çocuklara, ‘Halanıza gidiyoruz bu akşam.’ Anne yorgun olduklarını söylese de gidilmesi gerektiğini kasabadan bir akrabalarının geldiğini söyledi. ‘Biz gelmesek baba. Siz ikiniz gidin annemle. Olmaz mı?’ ‘Olmaz kızım. Sizin de gelmeniz lazım. Ali Amcalar yakın akraba, ayıp olur.’ Hacer düşündü biraz. Türkçe öğretmeninin söylediği kompozisyonu yazmayı planlamıştı. ‘Neyse,’ dedi içinden, ‘gelince yazarım ben de. Birazcık geç yatıveririm.’images

Giyinirlerken annesi yavaşça sordu babasına neden bunca zaman sonra Ali Amcaların köye geldiğini. Babası önce hemen anlatmak istemedi. Fakat nasıl olsa öğrenecekti hanım eninde sonunda. Ali Amcanın büyük şehirde bir yeğeni varmış. Bir fabrikada çalışıyormuş. Şefmiş orada. İyi de kazanıyormuş. Hem evi, arabası da varmış çocuğun. Şehirdeki kızlara güven olmazmış. Anası babası onu köyden temiz bir aile kızıyla evermek istiyorlarmış. İşte böyle. Bizim kız aklına gelmiş amcanın. Neden olmasın diye düşündüm ben de. Belki kızın da hoşuna gider. Oğlanın anne babası da gelecek. Söyle de güzel giyinsin bizim kız. Belki olur bu iş. Kadın ne diyeceğini şaşırdı. Hacer henüz 15 yaşında. Okumak istiyor. Her gün kitap okumaktan vaktinde yatmıyor bile. Öğretmenleri de çok seviyor onu. Çok erken değil mi? Hayır değil. Benim okutacak halim yok. Nasıl olur? Ben kızıma kıyamam. Daha 15 yaşında. Çok konuşma. Okusa da okumasa da gideceği koca değil mi? Ne olacak sanki? Hem iyi bir aile…  (devam edecek)

Ninem Haklıydı

2851921-cakir-ninem

Ninem ne zaman saçlarını taramaya başlasa duygulanırdı. Aynanın karşısında dakikalarca buruş buruş olmuş yüzüne bakar, yavaş yavaş saçlarını örerken bir rüyadaymış öylece dururdu. Eminim gençliğini hatırlardı, eminim dökülen her saç teliyle uçup giden yıllarını düşünürdü. Sessiz bir ah çekerdi usul usul saçlarını okşarken. Yaşına rağmen o kadar güzeldi ki saçları, gençliğinde kim bilir nasıldı. Çoğu bembeyaz saçlarının arasında yer yer siyah teller seçilebiliyordu. Onların sayesinde de gri bir tona dönüşmüştü o güzelim saçlar. Dile gelseler acaba neler söylerlerdi?

Aynaya bakınca yüzünü gençliğinde olduğu gibi hayal eder, o an gençliğini yaşardı. ‘İlk okula giderken de her sabah örerdi annem. Daha uzundu, daha gürdü. Bir görseydin tararken neler çekerdim. Ama hiç usanmazdım, hiç.’ ‘Eminim rahmetli dedem senin saçlarına vurulmuştur.’ Gülümserdi böyle deyince. Yanakları hafiften pembeleşirdi. Ne kadar yaşlı olsa da onun o anki doğal güzelliğini, saflığını, şirinliğini anlatamam. Hani nur yüzlü pir-i fani derler ya, aynen öyle. Eskilerin güzelliği bile farklıymış belki de.

‘Gün doğmadan kalkardık. Benim de ninem, dedem vardı. Onlar namazlarını kılarken, annem ineğin sütünü sağar, ben kız kardeşimle birlikte kahvaltıyı hazırlardık. Babanız ise erkenden tarlaya gider, hep bizden önce sofradan kalkmış olurdu. Okula giderken koştururduk hep. Her defasında unuttuğum ödevim kaldı mı diye aklıma takılırdı. Okula varınca hemen kontrol ederdim. Öğretmen kızacak diye çok korkardık biz. Sizin gibi öğretmenlerle arkadaş gibi konuşmazdık.’ Bunları söylerken gözleri uzaklara dalardı. Özlemle anlatırdı. ‘Bizim böyle rahat evimiz yoktu. Sıcak suyumuz, kaloriferimiz, sokağımızın başında marketimiz yoktu. Evimizde dedemin yaptığı sedirlerden başka mobilya yoktu. Ama biz sizden daha mutluyduk. Annemin her an kapısını çalabileceği komşuları, bizim de oyun parkımız olmasa bile türlü türlü oyunlar oynadığımız arkadaşlarımız vardı. Kimse kimseyi ayıplamaz, azıcık diğerinden değişik diye kınamaz, arkasından konuşmazdı. Herkes hem iyi gün, hem de kötü günde birbirini arayıp sorardı. Her ihtiyacımız için koşturacak dostlarımız vardı…’

Son söylediği sözler kulağımda yankılandı. Unuttuğumuz dünyaydı bu. Şimdi ise kabuğuna çekilmiş, mutlu olmayı bir türlü başaramayan insanlar. Ninem özlemekte çok haklıydı.

Bir Mektup

ruyada-mektup

Sevgili Fatma Hocam, bu mektubum sana. 

Nasıl başlanır mektuba? Önce hal hatır mı sorulur? Uzun zamandır mektup yazmadığım için tam olarak kestiremiyorum. Ama burada yazacaklarım senin bir kardeşinin, daha doğrusu ablanın yüreğinden dökülen kelimeler olacak inan bana…

Dün senin şu an özgürlüğünün kısıtlanmış, mahrumiyet içinde olduğunu olduğunu, senin gibi incelerden ince bir ruha bunların yapıldığını öğrendim. Dünden beri zaten yaralı olan yüreğim büsbütün yaralandı. Hiç aklımdan çıkmıyorsun. O sükunetle bakan mahzun yüzün, deniz mavisi gözlerin hatırımdan çıkmıyor. Ne zaman bir konuda yardım istesek içinde bulunduğun şartlara bakmadan elinden geleni yapman, o nazik, tevazu yüklü sesinle her zaman olumlu ve bizleri rahatlatan konuşmaların da aklımdan çıkmıyor. Layık olmadığım halde beni bir keresinde nasıl da methetmiştin. 

Uzanıp ellerini tutsam buralardan. Birlikte dualar etsek, Kur’an okusak. Öğrencilerimiz olsa yine bir şeyler anlatabileceğimiz, paylaşabileceğimiz. Biz keşke terleyene kadar, yorulana kadar koştursak yine. Ben yine sana gıptayla baksam, hatta kendimce küçük bir kıskançlık duysam senin öğrencilerine olan düşkünlüğüne, onların sana olan sevgisine. Birlikte kalabalık sofralar hazırlasak. Ardından çayımızı da ihmal etmesek tabi. Sen peynirli poğaça getirsen evden, ben de üzümlü kek. Ve gülüş cümbüş, mutlu sohbetlerle yesek, içsek. Hep birlikte…

Fakat uzaktasın şimdi. İstesem de yanına gelip göremem seni. O denizi hatırlatan gözlerinle göz göze gelemem. Ne yapıyorsun, nasılsın, diye soramam. Bir kuru ekmeği, bir tas çorbayı bile paylaşmak ne kadar da zor olurmuş bazen meğer. Nasıl engeller girermiş araya. Sen oralarda kim bilir yalnız, hüzünlü kalbinle günlerini sayarken benim de lokmalar boğazımdan geçmiyor artık. Bizleri sorarsan sizler oralardayken nasıl olunursa öyleyiz işte. Hem de yarım kalmış şarkımız, muhabbetlerimiz… Her zaman ufka bakmaktayız, beklemekteyiz hüzünle, duayla. Acaba güneş bir gün gülümseyerek doğacak mı diye…

Fazla uzatamayacağım mektubumu. Hakkını helal et. Dedim ya, pek bilemiyorum mektupta neler yazılır. Uzakta olsan bile hep aklımda, kalbimdesin. Bir an olsun ayırmıyorum seni el açıp yalvardığım dualarımdan. Mesafelerin hükmü yok dualarımız varken. Gün gelir bu günler de geçer be Fatma Hocam. Kardeşim… Gün gelir inşallah biz de ”Ne günlermiş o günler…” deriz. Gülümseyerek süsleriz anlatırken bu günlerin anılarını. Yine gülümseyerek… Öğrencilerimizle ve hep birlikte, kol kola… 

11’lere İyi Bakın

izlanda7

Benim çocuklarım vardı. İki yıldır birlikte olduğum.  9. Sınıftan beri, henüz çocukluktan yeni çıkmış, yarı genç, yarı çocuk o sorunlu, kaprisli halleriyle iki yıldır haşir neşir olduğum. Bazen kızıp söylendiğim, bazen de en güzel, en tatlı anları paylaştığım. Her ne olursa olsun, onlarla mutlu olduğum…

Bir tane çok konuşkan, hatta geveze bir Burak vardı. Kendisi Kathy Perry hayranı. Her soruya ben cevap vereyim diye hep öne atlayan. Bir tane de Tahsin vardı, arka sıralarda oturup gizli gizli tablette oyun oynayan. Bir de Elifnur’um vardı benim. Yaz tatilinde de beni arayıp ihmal etmeyen. Son derece nazik, saygılı ve vefalı. Annesi sizlere ömür. Bir kere ‘’Babaannen nasıl?’’ diye soracağım yerde ‘’ Annen nasıl?’’ diye yanlışlıkla sorup gaf yaptığım. Ya Pelin nasıldır acaba şimdi? Nerelerdedir? Annesiyle birlikte mi? Yoksa başka bir şehirde, sonradan başkasıyla evlenmiş olan babasıyla mı? Ümran ne yapar? Sevimli, muzip çocuğu 10D’nin. Peki ya 10E deki güzeller güzeli, Esra ve Sevgi? 9. sınıftan beri kadim, ayrılmaz dostlar…

12leri bu yaz arayamadım bile. Ne yaptınız, nereleri kazandınız diye. İnşallah hayallerine kavuşmuştur hepsi de. Oysa sınıfta o sıkıntılı halleriyle hiç biri gözümün önünden gitmiyor. Sınav stresini sanki ben de yaşıyordum onlarla birlikte. Hâlbuki nasıl da unutulmaz güzellikler paylaşmıştık. Birlikte gittiğimiz piknik resimleri hala telefonumda duruyor. Emine’nin yaptığı kufi sanatı olan o güzel eser ise misafir odamın duvarını süslüyor. ‘’Ya malik’ül mülk!’’ yazıyor tablonun üzerinde Arapça olarak. –Ey mülkün Sahibi!’’ Elbette ‘’Ey mülkün Sahibi!’’ Sen her şeyin zerrelerin bile Sahibisin. Biz kim oluyoruz? Nankör, zalim, gafil insanoğlu… Değil mi?

Bu gün dolabımdan kitaplarımı almaya gittim okuluma. Okuluma…  Pek fazla değildiler zaten. İki poşeti doldurdu sadece. Bir de soğuk günlerde sarındığım mürdüm rengi şalım vardı kitapların yanında. Kimseciklerin olmadığı bir saati seçtim. Tıpkı benden birkaç gün önce aynı amaç için okula gelen Nurten Hoca gibi. Şöyle bir baktım öğretmenler odasına. Burada ne günlerim geçti diye düşünmeden edemedim. Fazla oyalanmadan çıktım odadan. Bayan müdür yardımcısını gördüm merdivenlerde. O da aşağıya iniyordu. Uzaktık birbirimize. Bir şey diyemedim, çekindim bir an. Yanına gidemedim. Bir hoşça kal bile diyemedim. Ona ‘’Benim 11’lerime iyi bakın.’’ demeyi ne çok isterdim oysa. ‘’İnşallah onlar da sizi üzmezler…’’  diye ilave etmeyi…

Nurten Hoca köyüne göç etti. Bense hala buralardayım. Avare öylesine dolaşmaktayım. Dilimde dualar, gönlüm kırık, Rabbime sığınmaktayım. Hepimiz bir yerlere gittik. Kimimiz köyüne, kimimiz yakınlarda olsak da ruhen çok uzak diyarlara, kimimiz de duvarların ardındayız. Ama gönlümüz hep bir bizim… Gönlümüz hep bir…

Köyümün Çayırları

indirKaç zamandır tanımadığım, adını sanını bile bilmediğim eşkiyalar basmış köyü. Kim bunlar? Ne istiyorlar bizden? Kimsecikler çıkamıyor dışarı. Başını pencereden uzatıp bakamıyor insanlar. Sarı kızı sağmak için bile anam gecenin zifiri karanlığında çıkıyor dışarıya. Komşunun o kocaman çoban köpeği de korkmuş olmalı ki doğru dürüst havlama sesi gelmiyor.

Geceleri uyumakta zorlanıyorum. Kafamın ta üstüne çekiyorum yorganı. Fakat kısa bir süre sonra ter içinde, inleyerek uyanıyorum. O sırada da anacığım giriyor odama. -Bırak ağlamayı oğul, diyor. – Kalk hadi bir dua edelim. Gökteki koca güneş bile batıp duruyor baksana. Bir gün şu zalimler de terk edip gider köyümüzü. Güneşin batıp gittiği gibi onlar da batıp giderler, meraklanma. Ben de kalkıp abdest alıp iki rekat namaz kılıp, el açıp yalvarmaya duruyorum Rabbime. Neyimiz var sanki başka O’dan başka. Gözyaşlarımı akıtıyorum Rabbimin huzurunda.

Karanlık bir tünele girdik sanki. Kendi köyümde bir yabancı, garip oldum. Çocuk cıvıltıları da kalmadı artık. Onlarca, belki yüz, yüz elli tane çocuğum vardı benim. Köyümün çocukları. Birlikte ne güzellikler yaşadığım çocuklarım. Hepsini benden ayırdılar. En yakın dostum Mustafa’yı da göremedim ne zamandır. Ne yapar ne haldedir? Bütün dostlar ne haldedir? Herhalde onlar da bizim gibi geceleri kalkıp dualar ediyordur. Görüşemezsek bile dualarda buluşuyoruzdur, kim bilir? Elden başka ne gelir?

Yorgunum çok. Sabahları gönlümde bir hüzünle uyanıyorum. Kuş seslerini duyamıyorum odamın penceresini açınca. Onların şirin, güzel sesleri yerine bazı homurtular duyuyorum. Hemen kapatıyorum tekrar pencereyi. Yüzümü yıkayacak, sofraya oturacak mecalim bile yok şimdilerde. Yemyeşil çayırları, şırıl şırıl dereleri köyümün kurumuş şimdi. Koyunlar da meleşip gezmiyorlar ortalıkta. Sahi çoban Salih nerelerde? Her yerde barut, kan kokusu. Kin kokusu…

Ümitsiz olmak istemiyorum. Bir gün yine baharın geleceğini, her yerin yeşereceğini biliyorum. Koyun, kuzunun meleşeceğini, kuşların şen şakrak şarkılar söyleyeceğini biliyorum.

Ümitsiz değilim. Geçenlerde ortalığı toplarken çocuklarımın fotoğraflarını buldum. Bir hoş oldum onları görünce. Bir daha göremeyeceğim diye nasıl koyverip ağladıysam, bir gün tekrar onlara kavuşacağım ümidini de asla kaybetmeyeceğim. Çayırların tekrar yemyeşil olacağı, derelerin busbulanık, azıcık değil berrak, gürül gürül akacağı, kara bulutların dağılıp gideceği, Çoban Salih’in kuzuların ardında koşturacağı günlerin hayalini, ümidini hiç silmeyeceğim yüreğimden.

Uzat Yardım Elini

indir

Belki insanı cennete en çok yaklaştıran, Allah’ın rızasını kazanmaya en çok vesile olan şey muhtaç ve çaresiz kimselerin yardımlarına koşmaktır.

Akşamın karanlığı çökeli yarım saat kadar olmuştu. Namazı kılıp hemen markete öte beri almaya gitmesi gerekiyordu. Böyle şeyleri paylaşmanın ihlasa zarar verdiğini bilse de, yine de yaşadığı sevinci, aynı zamanda burukluğu benimle paylaşmadan edemedi. Günlük hayatın telaşında girdiğimiz günahlar, ardına gizlendiğimiz gaflet perdesi yeterince bizleri yoruyor ve Rabbimiz’in karşısında hep aciz birer kul olduğumuzu hissettiriyordu. Belki birbirimize anlatıp, paylaşarak ihmal ettiğimiz vazifeleri daha önemser ve inşallah başkaları için yaşama bilincini her daim yüreğimizde hissederiz.

Bahsettiğim gibi marketten erzak falan aldıktan sonra komşusuyla doğruca yukarı mahallelerin birinde oturan Afganlı mülteci bir ailenin evine gittiler. İki katlı bir evin bodrum katında iki odalı, küçücük bir daire… Giriş kapısı demeye şahit isteyen, kırık dökük bir kapı… Dışarıdan içeri girildiğinde doğrudan mutfağın (ya da mutfak olarak kullanılan bir oda) sizi karşıladığı ve üzerine oturulacak doğru dürüst bir minderin dahi olmadığı, incecik kilimlerin üzerinde bir yaşam alanının oluşturulduğu hem sessiz, hem yetim, hemde yorgun bir oturma odası. İşte 10 ay önce Afganistan’dan mülteci olarak gelmiş üç kişilik bir ailenin yaşam mücadelesi vermeye çalıştığı, ev olarak benimsediği iki göz oda… Belki çok aile var böyle, çok uzanacak yetim gönül var. Bu insanlar da onlardan sadece biri. Kadın yirmili yaşlarında,başında yemenisi, kucağında 3-4 aylık şirin mi şirin bir kız bebek ve güler yüzüyle onları karşılıyor. Adam ise daha olgun, yaşı belki 40- 45 arası. İkisi de bulundukları şartlara hiç uymayacak derecede mutlu ve güler yüzlü görünüyorlar. Sanki şükürsüz, her şeyden şikayet eden insanlara ders verircesine…

Arkadaşım ve komşusu getirdikleri öte beri ve giysileri odanın bir kenarına bırakıyorlar. Afgan aile Türkçe konuşamıyor, ama söylenilenleri biraz anlıyorlar. Adamcağızın ağzından ”Teşekkür” ve ”Zahmet” kelimeleri çıkıyor. Gelenler ise ”Zahmet değil.” diyorlar. Arkadaşım bebeği kokluyor… Sanki cennet kokusu. ”Maşallah.” diyor. Afganlı aile ikram yapmak istiyor; ”Çay..”  diyor ikisi de. Fakat onlar fazla rahatsız etmek, onları mahcup etmek niyetinde hiç değiller. Hemen vedalaşıp ayrılıyorlar.

Arabada evine dönerken arkadaşım acaba ne kadar can yakıcıdır diye düşünüyor; hem memleketinden ayrı gurbet ellerde, hem de yardıma muhtaç olmak. Ama sonra utanıyor böyle düşündüğü için. Çünkü kimsesiz ve çaresizlerin koruyucusu Allah’tır. Asıl insanlık utanmalıdır onlara el uzatmadıkları, hatta çoğu zaman onları sömürüp böyle perişan halde bıraktıkları için.

Kendi evine geldiği ve kapıdan içeri girdiği zaman sanki ev, eşyalar üzerine üzerine geliyor arkadaşımın. Yaşadığı hayattan, bu konfordan adeta utanıyor. İncecik bir göz yaşı süzülüyor yanaklarından. Ve bir şeyin idrakine o an daha çok varıyor:

İnsanoğlu ancak başkalarının hem bu dünya, hem ahiret hayatının huzuru, rahatı için fedakarlık yapabildiği zaman insaniyetinin hakkını verebilir.

 

Süleyman Çavuş

ufuk

Süleyman Çavuş derlerdi mahallede ona. Emekli bir uzman çavuş. Köşedeki tek katlı eve taşındığında 50-55 yaşlarındaydı. Bir ayağı hafif topallıyordu. Ben o yıllar henüz 7-8 yaşlarında çocukluğumun en hareketli günlerindeydim. Mahalleye yeni biri geldiği zaman herkes kim ve nasıl biri olduğunu öğrenmek için çırpınıp dururdu. Çok eğlenceli olurdu yeni komşuları keşfetmek. Onun da kim olduğunu hemen öğrenmiştik ev sahibinden.

Süleyman Çavuş yalnız yaşıyordu. Hanımını sanırım bir kaç sene önce kaybetmişti. Çocukları da yetişkindi tabi, evliydi hepsi. Ara sıra onu ziyarete geldiklerinde sessiz sedasız girip çıkarlardı eve, kimseye fark ettirmeden. Zaten çok sık da gelmezlerdi. Babaannem hep yalnızlığın zor olduğundan söz ederdi. ”Yalnız insana Allah-u Teala bakar.” derdi. Bir çatışma esnasında sol bacağına isabet eden kurşun onu böyle hafiften sakat bırakmıştı işte. O emekli bir asker, bir gaziydi. Bu yüzden herkes saygı duyardı kendisine. Her gün aynı saatlerde evinden çıkar, yaklaşık aynı vakitlerde de evine dönerdi. Gelirken de mutlaka bir şeyler olurdu elinde. Bazen kese kağıdında, bazen de küçük bir çantada taşırdı çarşıdan aldığı malzemeleri. Çok ama çok kibar, hatırlı bir insandı Süleyman Çavuş. Hele de evine girmeden önce taşıdığı çantasından sokakta oynayan çocuklara şekerlemeleri, bisküvileri verirken herkes onu daha bir severdi. Son derece sade ve temiz giyinirdi. Genellikle yazın lacivert bir pantolon, üzerine de ince bir gömlek giyerdi. Kışın da çoğunlukla giydiği kalın bir paltosu vardı üzerinde. Kadınlar yalnız yaşayan bir adamın nasıl böyle kendine baktığından hayranlıkla bahsederdi.

O fazla konuşmazdı kimseyle. Sadece yolda karşılaştığı insanlara;”Günaydın/İyi günler/İyi akşamlar…” gibi selamlaşma sözcükleri söylerdi. Ben ve diğer çocuklarla da konuşmazdı. Ama öyle bir sevgi bağı kurmuştu ki çocuklarla; sokakta oynayan çocuklar bir gün onu görmeseler, merakla birbirlerine ”Süleyman Çavuş’a bir şey mi oldu?” diye sorarlardı. Çocukluk hafızama onu böyle yerleştirmiştim işte.

Yıllar geçti aradan. Birer genç kız veya delikanlı olduğumuzda Süleyman Çavuş hep vardı mahallemizde. Yaşlanmıştı artık. Fakat ne bizden sonraki çocukların şekerlemelerini ihmal etti, ne de her gün komşularla selamlaşmayı. Ön camındaki rengarenk çiçekleri de söylemeyi unutmamalıyım. Onları sularken sevgiyle sohbet edişi, ara sıra pencereyi açıp evi havalandırması hep gözümün önünde. Nasıl da gönlüme yer etmiştin sen Süleyman Çavuş. Evinin içini, eşyalarını kimse görmemişti o zamana kadar. Zaten hatırladığım kadarıyla bir gece, yatsı vakti taşınmıştı. Kendi çocuklarından başka da kimse gelmezdi ziyaretine. Yalnız ama mutlu bir adamdı. Nazik, ölçülü ve hassas…

Bir gün okuldan dönüyordum. Süleyman Çavuş’un penceresi açıktı. Fakat alışık olmadığım sesler geliyordu içeriden. Bir takım bağırışmalar, tartışmalar… Sonra hızla kapısı açılıp kapandı evin. Büyük oğluydu dışarı çıkan. Hızlı adımlarla sokağı terk etti. Böyle bir şey ilk defa oluyordu. Şaşırdım ve meraklandım. Ama ne ben, ne de başkaları ona sormaya cesaret edemedik. Tül perdenin arkasından hayal meyal Süleyman Çavuş’un yüzünü gördüm. Bu olaydan sonra bir kaç gün evinden çıkmadı. Hepimiz merak etsek de kapısını tıklatmaya cesaret edemedik. O kadar sevilen biri olmasına rağmen belki asker oluşundan, belki de o mesafeli duruşundan ve nezaketinden dolayı hiç birimiz cesaret edemedik. Ama sonunda 22 yaşında olan ağabeyim dayanamadı ve bir akşam üstü herkes penceresinden veya kapısının önünden merakla seyrederken onun kapısını tıklattı. Önce ses gelmedi içeriden. Ağabeyim tekrar kapıya vurunca cılız bir ”Geliyorum!” sesi duyuldu. Kapıyı yorgun, hasta bir Süleyman Çavuş açtı. Ağabeyim merak ettiğimizi, yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordu. İçeri davet etti onu. Ben de cesaretle hemen ağabeyimin arkasından daldım içeri. Ne kadar sade ve düzenli bir evdi burası. Bir süredir hasta olduğu oturma odasındaki toplanmamış yataktan, sehpanın üzerindeki ilaçlardan belliydi. Kendisi epey zayıflamış, yüzü solgun ve sesi kısıktı. Biraz konuştular ikisi, Süleyman Çavuş ve ağabeyim. Bense giriş kapısının yanında  başımı içeri uzatarak onları görmeye ve duymaya çalışıyordum. Beş on dakika konuştuktan sonra ağabeyime yan tarafta bulunan dolabın çekmecesinden bir anahtar çıkarıp verdi. Fısıltıyla konuştukları için ne konuştuklarını tam olarak anlayamadım. ”…bir şey olursa…” gibi sözler duydum anahtarı verirken.

Fazla yaşamadı bu olaydan sonra Süleyman Çavuş. Mahalleli ağabeyim aracılığıyla yemek gönderirken, çocuklar şeker veren dedeleri hasta olduğu için oyunlarını tatsız bir şekilde oynarken bir gün bir haber yayıldı mahallede; Süleyman Çavuş  hakkın rahmetine kavuşmuştu. Onu en son gören yine ağabeyim olmuştu. Elinde sıkı sıkı tuttuğu cevşeni, baş ucunda Kur’an-ı Kerim’i… Dualarla teslim etmişti ruhunu. Emanet ettiği anahtar da yatak odasındaki gardrobunda gizli bir bölmenin anahtarıydı. Önce açıp bakmaya tereddüt ettik. Fakat madem anahtarı bize teslim edilmişti… Kilitli bölmenin içinden bir mektup ve içi para dolu bir zarf çıktı. O anlamlı mektup ta ise şunlar yazılıydı:

”Sevgili dostlarım, komşularım. Hepiniz hakkınızı helal ediniz. Zarftaki para lütfen mahalledeki ihtiyacı olan fakir kimselelere pay edilsin. çocuklara da birer oyuncak alın. Vasiyetimdir. Benim evlatlarım, torunlarım onlardır. Kendi çocuklarımı düşünmeyiniz. Biri iş adamı, diğeri de çok ünlü bir mimardır. Benim parama ihtiyaçları yoktur. Zaten memleketteki benim üstümde dededen kalma üç beş tarla hep onların olacaktır. Büyük işler bana göre değil.  Ben insanların arasında yaşamayı, çocukları seyretmeyi seviyorum. Oğullarım biraz makam ve mevkiye düşkün olduklarından onlarla hiç anlaşamadım. Ben zengin, şaşalı bir hayat sürmektense sizler gibi mütevazi, dürüst insanların arasında olmayı tercih ettim. Sizleri, hele de çocukları dualarımda hiç unutmadım. Bu para ananızın ak sütü gibi helaldir size. Düşünmeden harcayınız. Emekli maaşımdan her ay kenara koyduğum ufak miktar paralarla biriktirdim. Sizden istirham ettiğim tek şey ise, beni dualarınızda unutmayınız…”

Yıllarca yapayalnız yaşanmış ve nezaketten, ikram etmekten asla taviz verilmemiş tertemiz bir ömür. Ve sessiz sedasız bu dünyadan göçenlerin, boş teneke gibi tantana çıkaranlara anlattığı ne kadar çok şey var. Tabi anlamasını bilenlere…

Anlat Dedem!

Fotoğraf0403E001Kim bilir neler yaşadın, neler gördün bu güne kadar… Ne sızılar hissetti yüreğin, ne acılar ve hayal kırıklıkları… Belki de bazen seni gülümseten, hatta kahkahalarla güldüren hadiseler uğradı hayat yolculuğuna. Bir konuşsan benimle… Bir hasbihal etsek oturup karşılıklı. Elinden düşürmediğin bastonunla, yavaş yavaş her namaz vakti camiye giderken, o samimi ve güzel halinle o kadar çok şey anlatıyorsun ki. Her gün seni nasıl hayranlıkla seyrediyorum, her gördüğümde şükürsüz, gafletle geçen hallerime nasıl pişman oluyorum bir bilsen. Senin gibi bir pir-i faniden duymak istediğim, benim de sana söylemek istediğim o kadar çok şey var ki…
Sen genç ve kuvvetliyken, hani şu medeniyet denilen şey bu kadar ilerlememişken insanlar bu kadar nankör ve bencil miydi? Sevgiden, saygıdan çok sevgisizlik, ihanet mi kol geziyordu ortalıkta? Umudumuz tükendi, yorulduk, çok yaralandık. Anlat bize dedem. Senin eskimeyen tecrübelerine, bizleri kucaklayacak, ümit ve sevgi dolu sözlerine çok ihtiyacımız var. 

İki Kadın, İki Yürek, Bir Vefa (Bir Hikaye)

348136-3-4-1aadb

Anadolunun şirin bir kasabasında yaşayan, henüz otuzlu yaşlarda genç bir kadın. 15 yaşında evlendirilip, 17 yaşında anne olmuş, yaşadığı her tecrübeyi, yüreğine ilmik ilmik işlemiş, sevgi dolu, bir o kadar da yorgun adımlarla hayat yolunda ilerlemeye çalışan bir kadın. Tek derdi kızı ve oğlu için güzel bir gelecek hazırlamak. Kendi okuyamadığı, okumak isteyip istemediği bile kendisine sorulmadığı ve bu yüzden çocuklarının iyi yerlere gelebilmesi için olabildiğince hırslı ve gayretli. Onlar için, sırf onlar mutlu ve refah içinde olsun diye hayat dolu ve gayretli. Dost düşman herkesin önünde asla dertlerini hissettirmeyen, kimse acizliğini farketmesin isteyen, belki bir çoğumuzun örnek alması gereken dürüst, temiz yürekli bir anadolu kadını…

Bir gün oturduğu mahalleye uzaklardan birileri taşınmıştır. Kendisi gibi iki çocuklu yine yaş itibariyle kendisi yaşlarda – fakat çocuklarının yaşı epey küçük- yalnız bir kadın. Çocuklar bakıma, ilgiye muhtaçlar. Şirin mi şirin iki küçük kız çocuğu. Hemen gidip onunla tanışmak ister. Belki bir ihtiyaçları vardır, misafirperverliğimizi eksik etmemeli. Bu düşüncelerle yeni komşunun kapısını çalar. Biraz tedirgin ve şaşkın bir yüzle açar kapıyı kadın, biri kucağında ve diğeri eteğine tutunmuş iki çocukla… ”Mahallemize hoş geldiniz. Ben şu beyaz tek katlı evde oturuyorum. Bir ihtiyacınız var mı?” sözleriyle başlayan ve sonrasında koyu dostluğa yol açacak güzel bir sohbet başlar aralarında… Kapıda başlayan sohbet içeride de bir saat kadar sürer.

Yeni gelen komşu uzak şehirlerden birinden gelmiştir. İlk kez bu kasabada çalışmaya başlayacaktır. Yalnızdır, kimsesi yoktur. Hayat arkadaşı başka bir şehirde çalışmak zorundadır ve kendisini de küçük çocukları ile burada mücadele dolu bir hayat bekliyordur. İki kadın, her biri farklı açılardan hayatı yakalamaya çalışsa da, zihinlerinde ve yüreklerinde hep aynı özlemleri, endişeleri ve umutları taşırlar. Yeni taşınan kadın bir kaç gün sonra işe başlayacağı için çocuklarını kime emanet edeceğinin endişesiyle mahallede ilk tanıştığı komşusuna açar derdini. O da; ”Hiç düşünme bunları. Ben ne güne duruyorum, ikisine de gözüm gibi bakarım.” Bu konuşmadan sonra daha bir bağlanırlar birbirlerine, kardeş gibi. Hep böyle kalmak, ölüm ayırana kadar ayrılmamak için dualar ederler ikisi de.

Akşamları kim çayı önce demlediyse berikini çağırır. İçilen çayla birlikte paylaşılan sıkıntılar azalır, yalnızlık silinir gider. Her ikisinin de farklıydı anlatacakları; ”15 yaşında evlendirildim. Bana sorulmadı bile isteyip istemediğim. Korkardım ondan, benden 10 yaş büyük. Hepsinden korkardım. Akşam kayınvalidem kocama benim hakkımda olumsuz ne anlatacak diye bütün günü korku içinde geçirirdim. Ve sonra yine dayak yiyeceğim diye korkardım.”…..”Ben okuyayım diye babam geceleri ek işte çalışırdı. Yıllarca aynı ayakkabılar ayağımda fakülteye gittim, yaz, kış… Mezuniyet töreninde anneme yeni bir ayakkabı alabilir miyiz diye sormaya utandım. Komşu kızının ayakkabılarını ve bayramlık elbisesini giydim o gün. Babam hiç gün yüzü görmedi. Tam okulum bitmişti, rahat edecekti ki kalp krizinden öldü. Eşim üniversiteden arkadaşımdı. Aslında hemen evlenmek istemiyordum. Ama hem annemin, hem de çevrenin iyi bir kısmet diye ettikleri ısrarlarına sonunda dayanamadım…Mesleğimi yapabilmek için iki senedir  başvuruyordum Sonunda tayinim buraya çıktı. Böyle işte …”

Hayata tutunmak için yürüdükleri yollar farklı olsa da kader onları bir vesileyle birleştirmişti. Ama bir gün istemeden de olsa ayrılacaklardı. Bir yıl o kasabada çalıştıktan sonra eşinin yanına tayin istedi küçük kızların annesi. İster istemez gitmek zorundaydı. Ayrılırken gözyaşları, iyi dilekleri birbirine karıştı. Yıllar geçti aradan, uzun yıllar. Birbirlerini arayamadılar, telefonlar, adresler değişmişti. Çocuklar büyüdü. Kasabadaki kadının çocukları güzel okullarda okuyup meslek sahibi oldular, tam onun istediği gibi. Çalışan annenin çocukları ise biri üniversitede, diğeri lisede okuyordu şimdi. Dünya meşgalesi, sıkıntılar araya girdikçe birbirlerinin izini bir türlü bulamadılar. Şehirde çalışan kadının hatırladıkça içi yanıyordu. Kadim dostunu bulmayı, onunla bir kez olsun hasbihal etmeyi çok istiyordu… 

Bir gün yolu o küçük kasabaya düştü. Birden bir heyecan sardı kalbini. Acaba bulabilir miydi eski dostunu? Bir kaç saatlik bir soruşturmadan sonra izini bulabildi. Artık o tek katlı beyaz evde oturmuyordu. Yeni bir eve taşınmıştı. Kapıyı açıp da karşısında yıllar önce çok sevdiği arkadaşını görünce sanki küçük dilini yutacaktı. Uzun bir sarılma, sevinç ve duygu seliyle gelen gözyaşları…Yılların eskitemediği güzel bir dostluk. Oturup saatlerce anlattılar, anlattılar. Kendilerini, çocuklarını, kocalarını… Zaman nasıl geçti anlamadılar. Keşke daha önce ne yapıp ne edip buluşsalardı… Bundan sonra ayrılmayacaklarına, her fırsatta görüşeceklerine söz verdiler.

Yine ayrılma vakti gelip çatmıştı işte. Yine güzel dileklerle ayrıldılar. Her ikisi de mutlu, gülen gözlerle el salladılar uzaklaşıncaya kadar. Her iki kadın da gözden kaybolunca sessiz hıçkırıklara, nehir gibi akan gözyaşlarına boğuluverdi birden. Bunlar mutluluktan mı, hasretten mi, yılların özleminden miydi? Eskilerden yarım kalmış bir mektubu bitirmekle, bir evin eksik kamış tuğlasını yerine koymakla, bahçede susuzluktan solmak üzere olan çiçeklere can suyu vermekle hissedilen bir rahatlama mıydı? Yoksa sadece yüreklerinde biriktirdikleri bitmeyen bir özlemin görünür hale gelmesi miydi bu gözyaşları? 

Belki emin oldukları bir şey vardı; her şey fani, gelip geçer. Ama gerçek dostluklar asla bitmez… Yarım kalan hikayeler bir gün mutlaka tamamlanır. Türk kadınının yüreği hep hüzünlüdür, gözleri yaşlıdır. O vefalıdır, hasret ve şefkatle yoğurur hayatını. Karşılıksız fedakarlıklarla büyütür çocuklarını. Kaybetmediği vefa duygusuyla ve sevgisiyle güzellikler sunar etrafına…

Resimler

Bu gün çocukluğum hatırıma geldi. Ne güçlü bağlarla geçmişimize bağlanırmışız şu geçen yıllara, nasıl da çözülmez gemici düğümleri atmışız geçmişle aramızda. 

Bu gün hep çocukluk resimlerime baktım. Her şeye, arkadaşlarıma, anneme, babama, oyuncak bebeğime, elma şekerime umutla, sımsıkı bağlandığım, hiç bir kir izinin kirletmediği, yüreğimi sevgiyle büyüttüğüm yıllara…

İnsanların, büyük küçük herkesin yalnız ve yalnızca mutlu olmak için dünyaya geldiklerini düşünür, birbirimizi mutlu etmek için yaratıldığımızı sanırdım. 

11840013Ama bir resim gördüm, baktıklarımın arasında. Orada maalesef ben mutlu değildim. Sanki yorgun, isteksiz, dokunsalar ağlayacak gibi. Ben ve kardeşim vardık resimde. Ben henüz ilkokul birinci sınıfa gidiyordum. Benden dört yaş küçük olan kardeşim ise henüz bir kreş çocuğu idi. Hiç gülmüyordum o resimde, hiç mutlu değildim. Bir müsamere sonrasıydı. İkimizin de üzerinde aynı kıyafetler; beyaz tişört, sarı etek, beyaz çoraplar ve en güzel ayakkabılarımız… Okulun bahçesinde annem çekmişti bu resmi. Nasıl yorulmuştuk o gün. Yine nasıl yorgun, günlerce hazırlanmıştık o gün için. Mutlu, neşeli olmam gerekiyordu. Neden, neden böyleydim ben? Çözülemeyen bilmeceye bakar gibi baktım durdum o resme. Sonra hatırladım biraz… O gün gösteride yapacağımız danslı gösteride defalarca hatalar yapmış, hem arkadaşlarımın önünde mahcup olmuş, hem de benden küçük olduğu için daha kolay gösterisi olan kardeşim gün boyunca alkış ve tebrik topladığı için… 

Akşam o fotoğrafı çektikten sonra babam benim elimi, annem de kardeşimin elini tutmuş, doğru eve gitmiştik. Annem evde yine kardeşimle ilgilenmek zorunda kalmıştı, doğru dürüst yemek yemediği, hep yemek seçtiği için. Ben bir kenarda ödevlerimi yaparken, annem yine kardeşime bakıyor, pijamalarını giydiriyordu. Onu avutup uyutana kadar benim ödevlerim bitmiş, yavaşça annemin yanına sokulmuştum, hazır kardeşim uyurken biraz olsun onunla başbaşa kalmak için. Annem çok yorgun olduğunu söyledi. Yine de bana yardım etti giyinirken. Sürekli meşgul olan babamsa içeride yine kendi işleriyle meşguldü. Bizden haberi yoktu. Anneciğim çabucak ödevlerimi kontrol edip beni yatırdı. Yanağıma sevgi dolu bir öpücük kondurdu. Bense aynı onun gibi, ama sanki hasretle kokan bir öpücükle ona karşılık verdim. 

Yarın sabah yine okula gidecektim. Annem öğle arasında telaşla beni okuldan alacak, öğleden sonra kardeşimin gittiği kreşe beni bırakacaktı. Akşam iş dönüşü beni ve kardeşimi kreşten alıp, birlikte eve gidecektik. Bir kaç saatlik kaçamak bir birliktelik… Bütün gün özlediğim ana kucağının sevgi dolu kokusunu soluduktan sonra yine rutin işler, ödevler ve yemek telaşı… Kocaman yüreklerimizi sığdıramadığımız kısacık mutluluklar… Biz mutluluğun ardından adeta doludizgin koşan küçücük bir aileydik işte…

 

Domatesli Pilav

OCUK74~1

Akşama kadar bekledim. Ancak hava kararınca geldi annem. O gelince doğruca kapıya koştum. Sarılıp öpecektim. Bütün gün neler yaptığımı anlatacaktım ona. O da bana anlatacaktı. Kapıdan içeri girdiğinde nefes nefeseydi. Terle birlikte, arabaların, sokakların üzerine üflediği tozların kokusu sinmişti sıcacık tenine. Saçları dağılmış görünüyordu, gözlerinden bitkinlik okunuyordu. Beni görünce biraz zoraki gülümsemeye çalıştı. Sanki yalandan, aceleci bir sarılmayla boynuma sarıldı ve küçücük bir öpücük kondurdu yanağıma. Konuşacak hali kalmamıştı. Elinde markette doldurduğu poşetlerle mutfağa yöneldi. Bakıcı teyzemle kısa bir konuşma geçti aralarında. Sonra kapıdan çıkıp uzaklaşan bakıcım oldu bu sefer. Annem nöbeti devralmıştı.

Annem daha üzerindeki kıyafetleri çıkarmadan mutfağa girmiş, akşam için yiyecek bir şeyler hazırlamaya başlamıştı. Ben yarım yamalak kullandığım cümlelerle annemin kafasını şişirmekle, akşama kadar neler oynadığımı anlatmakla meşguldüm. O ise bana kısa cümlelerle, hatta ”hı hı, evet, aferin oğluma…” gibi karşılıklar vermekle yetiniyordu. Sonra sustum. Aralıksız, nefes bile almadan anlatmaya çalıştığım o günün çocukça ve anne hasretiyle geçirdiğim saatlerini anlatmayı birden kestim. Annem ocaktaki çorbayı karıştırırken ben sustum. Hiç yüzüme bile bakmayan, benimle göz teması kurmayan, sadece sofrayı vaktinde yetiştirmeye odaklanmış anneme heyecanla anlatmaktan birden vazgeçtim. Sadece onu izliyordum şimdi. Sadece meşgalesi bir türlü bitmeyen, bana sarılmaya bile zaman bulamayan kadını, beni dünyaya getiren,minicik hayatımda kocaman yer kaplayan, bütün hayatım boyunca da unutamayacağım insanı seyrediyordum. Arkadan topladığı saçları, yorgun, sıcacık elleriyle onun sofrayı kuruşunu seytettim. Kokusunu alabilmek için daha da yakınına yanaştım. Hatta bacaklarına sarıldım, okşadım onları… ”Anne!” diyebildim sonunda. ”Pilav, domatesli…” Annem hemen anladı domatesli pilav istediğimi. Biraz tedirgin baktı yüzüme. Nihayet gözlerim gözlerine değmişti işte. ”Canım oğlum benim. Bu gün domatesli pilav yok maalesef. Ama yarın söz yapacağım oldu mu? Salçalı köfteyle, mercimek çorbası var bu gün. Hepsini yiyecek, kocaman adam olacak yavrum, değil mi?”

Babam da gelmişti. Oturma odasında benimle biraz güreştikten sonra televizyonda haberleri izlemeye koyuldu. O gün oyuncak arabamla nasıl oynadığımı anlatırken o da aynı annem gibi hiç gözlerini gözlerimle buluşturmadı. Sadece arabamı eline alıp gülümsüyordu o kadar. Bakışları ise haber spikerine yönelmişti. Babam kanepede otururken, onun dizlerine dokundum. Bir ara başımı yasladım dizlerine…Belki beni onların üzerine oturtur, ara sıra yaptığı gibi eğilip gıdığımdan öper diye bekledim. Hasretle baktım yüzüne. Ama herhalde haberlerde benden çok daha önemli şeyler vardı ki gözünü bile kırpmadan televizyon izlemeye devam etti. Ta annem yemeğe çağırana kadar.

Aralarında bir iki konuşma geçti. Son derece sıradan… İki yabancı gibiydiler sofrada. Üçüncü kişi olarak her ikisine de bakarken neden hiç gülümsemiyorlar diye, yine yüzüme bile bakmıyorlar diye geçirdim içimden. Annem hem kendi karnını doyurmaya çalışıyordu, hem de benimkini. Çok yorgundu besbelli. Annem bir an önce bitsin bu işkence der gibi lokmaları ağzıma doldurmaya çalışıyordu. ”Sofra bir an önce toplansın, ben de dinleneyim azıcık”… Bense onların gelme saatinden beri evde esen sıkıntılı havayı dağıtmak için isyan bayrağını çekmek üzereydim şimdi. Bense hayalimde sıcak yemekten çok, sıcak bakışlar, sevgi dolu sözcükler, birlikte oynanacak oyunlar, kısacık saatlere sığdırılan kahkahalar, koca günün onlarsız geçen dakikalarına bedel akşamın karanlığını aydınlatan mutluluk haykırışları…

İsteksizce yediğim köfteler ağzımdayken unutmamıştım sabahtan beri canımın istediği yemeği. Ve avazım çoktığı kadar bağırdım akşam sofrasında; ”Pilav, domatesli…”

 

Bir Engellinin Annesi…

bebek1

”Korkuyorum… Onlara yeterince annelik yapamadığım, hakkını veremediğim için korkuyorum. Endişeliyim. Kim tutacak elimden?”

Bu sözler bir arkadaşımın sözleriydi. Biri engelli iki çocuğun annesi, kendisi öğretmenlik yapan arkadaşım. Karı koca eğitimci, çocuklarının üzerilerine titreyen bir aile. Esra, doğum sırasında bebeğinin oksijensiz kalışı ve kendisinin de doğumdan sonra beyin kanaması geçirmesinin ardından, yaklaşık 11 senedir farklı, özel bir çocuğun annesi olma sorumluluğunu, üstlenmişti. Hem bebeğinin, hem de anne olarak onun, doğumda yaşadığı o felaketten sonra kurtulmuş olmanın bir şükrü, göz yaşıyla dolu buruk bir tesellisi vardı elbet… Ama hep bir adım geride kalma hissiyle yavaş ve sessiz ilerliyordu hayat yolunda. Belli etmese de ruhunda volkanlar patlıyor, ufkunda kara bulutlar dolaşıyordu. Her ne kadar sabır ve tevekkülle karşılamaya çalışsa da bir yanının hep eksik, kırgın olduğunu düşünüyordu. Yıllardır derslere doğru düzgün giremedi. Heyet raporuyla idare etti. Ona okulumuzun Ana Okulu bölümünde belletmenlik görevi verdiler. Epey bir zaman böyle devam etti. Fakat branşında da (Çocuk Gelişimi) çok ihtiyaç vardı. Nihayet geçen seneden beri başladı görevine. Çok sakin, fakat içine kapanık bir arkadaşımızdı. Herkesle konuşmaz, genellikle sessizliği tercih ederdi. Geçen dönemin sonunda yine rahatsızlandığını, bir süre hastanede kalacağını öğrendik. Onun için dua ettim. İlk öğrendiğim anda arayamadım. Bir iki hafta sonra telefon edip geçmiş olsun dileklerimi belirttim.

Esra bir yandan okuldaki sorumluluklar, bir yandan zihinsel engelli bir çocuğun annesi olmanın verdiği sıkıntılardan dolayı yine depresyon geçirmiş. Kendine hakim olamamış, büyük bir kriz atlatmıştı. İki hafta kadar hastanede kaldıktan sonra dinlenmiş ve yarı tatilini de buna eklemiş olarak ikinci dönem yine derslere girmeye başladı. Dün kendisini ziyarete gittim. Ben aslında ne kendisi hakkında, ne de çocuğu hakkında fazla bir şey bilmiyor ve sorup rahatsız etmek de istemiyordum. Ziyaret ettiğim için belki biraz içini dökmek istedi ve bana duyduğu endişeleri dile getirdi. ” Çocuklarıma iyi bakamadığım, onlara yetemediğim endişesine kapılıyorum. İbadetlerimi de yeterince yapamadığım için bunalımlara giriyorum. Kendimi çok sıkıyorum…” Anladığım kadarıyla arkadaşım çocukların ve yaptığı mesleğin sorumluluklarını kaldıramamış, kendini değersiz görmeye başlamış, bu yüzden patlama noktasına gelmişti. Oysa ondan sevgi, ilgi bekleyen iki yavrusu vardı her şeyden önce…

Bana durumunu anlattıkça çok üzüntü duydum. Dilimin döndüğünce her şeyin Allah’tan geldiğini, sabır ve tevekkülle karşılamamızı, elinden gelenin en iyisini yaptığına kendisinin inanması gerektiğini  ve ona bunları verenin de Cenab-ı Hak olduğunu, bu yüzden daha fazla kendisini yıpratmamasını tavsiye ettim. ”Sana anneliği yaptıran, bir döllenmiş hücreden insanı vücuda getiren, bizleri ağlatan, sevindiren, iş yerinde çalışma gayretini ve gücünü bizlere veren sadece O’nun olduğunu düşün. Mümkün olduğunca O’na dua ve ibadetle yönelmeye çalış, kendini sıkma her şeyi oluruna bırak…” gibi sözlerle bir şeyler anlattım. Küçük oğlu Enes yanımızdaydı. Hasta olan oğlunu ise yakında oturan annesine bırakmıştı. Enes çok sevimli, akıllı bir çocuk. Abisini hiç görmedim. Allah ona ve onun gibi bütün engelli çocuklara şifa, anne babalarına gayret, sabır ve tevekkül versin.

Hayatın bize ne sunacağını, uyandığımız her sabahın bize neler getireceğini bilemeyiz. Aslında yapmamız gereken Yaradan’a olan ihtiyacımızı hissederek ve gücümüzü O’ndan alarak, elimizden geleni yapmak, önce kendi nefsimizin engellerini aşmak ve ne olursa olsun hayatı sevmek…

Yaşlı Adamın Evi

Parkta yaşlı bir adam oturuyordu bankın birinde. Ellerini kucağına koymuş, bakışları sabit ve yorgundu. Hiç bir ümidi kalmamış görünüyordu adeta. Yüzündeki her bir çizgi yaşadığı yılların acısını, tecrübelerinin, hislerinin derinliğini anlatıyordu sanki. Üzerindeki  ceket, altındaki pantolon, başında kasketi, ayağındaki rahat, düz ayakkabılarıyla o; parkta oyun oynayan çocukların cıvıltıları arasında öylece duruyordu. Çok yalnız, çok sade ve kendine has duruşuyla… Yanına yaklaştım, bankın ucuna oturdum, sessizce. Bir süre seyrettim onu. Hep aynı yere sabit bir şekilde bakıyordu. Sonra dayanamadım, sordum: ‘Amca senin kimin, kimsen, evin yok mu?’ Sakin sakin çevirdi başını ve sağ eliyle kalbini gösterdi, gözlerimin içine bakarak: ‘Hepsi burada. Burada saklıyorum onları.’ O an onun yaşadığı hayatı o kadar merak ettim ki…

Sonra öyle bir an geldi ki bütün sebepler kalktı ortadan, dünya başka bir alem oldu sanki. Ben değiştim, bir insan değildim artık. Küçücük bir zerre, bir toz parçasıydım şimdi. Yanımda oturan yaşlı adam ve kalbi de karşımda duran bir eve dönüşmüştü. Eski ve bazı yerleri yıkık dökük bir ev. Merakım daha da şiddetlendi. ‘İşte bir fırsat’ diye düşündüm ve o evin bir deliğinden girdim içeri. İçeride bir sürü odalar vardı. Sıra sıra, karanlık veya aydınlık. Adeta bir dama tahtası gibi. Yalnız bunların kimi büyük, kimi küçüktü.

İlk girdiğim odada amcanın küçüklüğünü, okula gidişini, arkadaşlarıyla oynayışını seyrettim. Mutluydu, hep gülüyordu. Onun yanındaki oda ise birincisi kadar aydınlık değildi. Biraz büyümüş, genç delikanlı olmaya başlamıştı. Burada çok sevdiği babasını gömüyorlardı toprağa, sonra evine ekmek götürmek için okulundan ayrılıyor, çalışmaya başlıyordu. İlk aşkı, kavuşamadığı sevdiği vardı yan odada. Ağlayışlar, haykırışlar geliyordu buradan.  Bir diğerinde  ise askerlik maceraları ve 35 yıl aynı yastığa baş koyacağı hayat arkadaşıyla evliliği, birlikte yaşadığı acı tatlı yıllar, büyüttükleri çocuklar vardı. Çok geniş bir yerdi burası. Bazı yerleri güneşli, bazı yerleri loş veya karanlıktı. Torunları da odanın bir köşesinde, onun kucağında, onları öpüp koklarken çok mutluydu. Başka bir odada ise hiç kimse yoktu. Sadece az okunduğu için yıpranmamış bir Kur’an, yarım kalmış duaların sedaları, eda edilmemiş namaz, tutulmamış oruç borçları vardı. Yetimin, yoksulun hakkı zekat borçları da üst üste birikmişti. Senet, sepet doluydu bu oda. Helal, haram karışmış kazançlar vardı… Bir diğer odada eğlenceler, gezmeler, kısa süren mutluluklar…Bir başkasında hastalıklar ve üzüntüler…

O kadar boğuldum ki, daha fazla dayanamadım ve dışarı attım kendimi. Meğer o umutsuz bakışlar, o derin ve sakin duruş neleri gizliyormuş. Merakımı giderdim, ama o yaşlı adamla birlikte ben de üzüldüm, tutuldum kaldım. Pişman oldum içeriye girdiğime.  Her şey tekrar eski haline dönüşüp ben yine dünya aleminde aciz bir insan, o da  bankta oturan yaşlı adam haline gelince hiç bir şey diyemeden ayrıldım yanından. Onu yalnızlığıyla başbaşa bıraktım… 

(Dünya bir misafirhane, hemencecik yıkılacak bir evdir.)

Hışırdayan Asma Yaprakları

Bazen ne kadar ümitsiz olsan da hayal kurmaktan beni hiç bir şey koparamaz. Canım sıkkın olduğu vakitlerde hayal denizine girip, hiç çıkmamak istiyorum. Böyle mutlu oluyorum. Geçicide olsa. Eskiden  çocukluk saflığıyla yaşadığım mutlulukları hatırlayıp bir parça olsun avunup, halime şükrediyorum.

Ben küçük bir çocuğum şimdi. Hep öyle kalacağım. Annemin verdiği yağlı ekmeği hızlı hızlı yedikten sonra evde kilim, oyuncak bebek, annemin işine yaramaz ama bizim oynarken çok işimize yarayacak kap kacak ne varsa hepsini yanıma aldım. Doğru sokağa. Sokakta bir iki oğlan  top oynuyor. Ortalık toz duman. Arkadaşım Hatice de çıkmış. ”Olmaz.” diyoruz. ”Burada  oynanmaz. Hadi gel bizim bahçeye gidelim.”  Ayşe’yi de çağırıp bahçemize, asmanın altına gidiyoruz. Kilimlerimiz, minderlerimiz, bir köşede mini mutfağımız ve biraz sonra Ayşe’nin getirdiği yapma çiçekle evimiz süsleniyor. Ben mutfakta yemek pişirirken Hatice küçük kardeşi Funda’yı ayağında sallıyor, uyusun diye. Ayşe ise okula gitmeye hazırlanıyor. Çok mutlu bir aileyiz biz. Babamız var mı yok mu onu henüz konuşmadık. Çünkü o bir hayal olarak kalsın daha iyi. Belki uzaklara çalışmaya gitmiş, belki sonsuzluğa göçmüş. Biz böyle de mutluyuz. Vakit, yaz mevsiminin kızgın öğle güneşini tepemize dikiyor. Güneş gökyüzünden bize gülerek bakıyor. Beynimize işlemesin diye çardağın altına, gölgeye daha bi sığınıyoruz. Bizim buraların iklimi sert olduğu için üzümler çok geç olur, ya da hiç olmaz. Yine de biz ekşi üzümlerden koparıyor, bahçedeki tulumbada yıkayıp oyunumuza dahil ediyoruz. Akşam olunca Ayşe okuldan geliyor. Kucağımda Funda üçümüz oturuyoruz sofraya. Ayşe evden bisküvü getirmiş, Hatice de bir kaç erik, kayısı ve kiraz. Funda’ya çorba kasesinden kaşık kaşık yediriyorum. Biraz sonra yatacağız. Şirin evimizin hayali perdelerini çekip ışıkları kapatıyorum. Bu mutlu yuva hiç kapanmayacak, yüzümüzdeki umut ışığı hiç sönmeyecek. 

Yaşıyoruz biz, iliklerimize kadar. Üzerimizdeki asmanın hışırdayan yaprakları mutluluk türkümüze eşlik ediyor. Bizimle birlikte o da coşuyor. Küçük yüreklerimiz evcilik oyununun verdiği heyecanla daha bi çarpıyor. Ne ayrılığı düşünüyoruz, ne de ölümü. Nedendir bilmem,  bir şarkı gönlümden geçiyor; bir an ve onu dinleyip  yaşanan ve yaşanmış her ne varsa hepsini zamanın akışına bırakıp, kalben dua edip teslim olmaya çalışıyorum. AYNA-ÖLÜNCE SEVEMEZSEM SENI 

Çiğdemim

Sen çiğdemsin, sarp yamaçların bağrında yetişmiş. Yine de sen başı dik, pırıl pırıl canlı renginle etrafındakilerin gözlerini kamaştıran çiğdemlerdensin. Boynun bükük, rengin de solmuş değil. Yaşadığın hayatın, bulunduğun yamacın sert, fırtınalı iklimlerinde mücadele eden sen…Buğulu duruşunla yine de gülümsemeye çalışan, annesiz, babasız, başkalarının kol kanat gerdiği narin bir çiçeksin sen. 

Senin kaderin başından üzüntüyle yoğrulmuş, hayatın mücadelelerle, buruk sevinçlerle resmedilmiş. Senin yolun böyle çizilmiş. Belki kaçmaya çalışıyorsun ama kurtulamıyorsun değil mi? Hiç endişelenme sen. Bir Rahmet-i sonsuz var ki, O senin elini hiç bırakmaz. Her gecenin sabahı, her darlığın bir ferahlığı, genişliği vardır. Sen tazeliğini o masum gülüşünle gösterirken, tül perde ardındaki karışık, dağınık, tarumar edilmiş evler gibi görünüyor, hissediliyor ruhundaki yaralar, kalbindeki kırıklar.

Bir annen varmış senin. Baban da varmış tabi. Ama babanın yaşama hakkını elinden alınca annen, babasız kalmış, yetim bir çiğdem nasıl olursa senin öyle boynun bükülmüş, rengin solmuş. Anneni zaten bir daha ne görmüş, ne de görmek istemişsin. Şimdi senin gibi birçok yetim, öksüz çiçekler gibi devlet ananın bahçesinde, onun şefkat kollarının arasında yetişip, hayata hazırlanmaya çalışıyorsun. Her ne kadar akranlarından bir adım geride olsan da yine de sen umudunu, sevgi dolu bakışlarını kaybetmiyosun.

Çiğdem benim öğrencim. Öylesine sevecen, öyle umut dolu bakışlara sahip ki, onu görünce insan küçük meselelere isyan etmekten, boş endişelerle oyalanmaktan utanıyor. İnsanın kendisine çeki düzen veresi geliyor. Çiğdem şiir yazıyor. Çok duygusal ve sevimli bir kız. Yine kendisi gibi yetiştirme yurdunda kalmış, şu an çalışıp hayatını kurtarmak için uğraşan bir abisi var. İnşallah o da abisi gibi hayata tutunur.

Senin bir şiirini yazıyorum buraya Çiğdem. Allah yolunu açık etsin.

ANNEM

Ayrılık vakti geldi mi annem?

Umutsuz yarınlar bitmeyecek mi?

Ben her gece yıldızlara bakarken,

Gece bitse sana güneş olsam.

Senin her gülüşünde, bakışında üzüntü var annem.

Her gece gök gürlediğinde senin sesin geliyor sanki.

Her korktuğumda sen yanımdaymışsın gibi,

 Her ağladığımda gözyaşlarımı siliyormuşsun gibi,

Hissediyorum ki sanki geri dönecekmişsin…

Mimar Sinan ve Mihrimah Sultan

Bu aşk, bir padişahtır, sancağı görünmez,

Bu Hakk’ın Kur’anıdır, âyetleri, esrarı gizlidir.

Her âşık, aşk avcısından bir ok yemiştir.

Kan ağlar, kan yutar, ama yarası görülmez.

Hz. Mevlana

Bu sözlerin hikmetini anlamak derin bir muhasebe, hissedebilen bir kalp ister. İlahi aşkı bulan kişi, kişilere, hadiselere takılmaz. Kör bir kuyu gibi karanlık olan nefsine hizmet etmez. Kur’anı anlayan, onunla yola çıkan kişi sadece ayetleri, ayetullah’ı görür, duyar, hisseder. Bu aşk öyle bir aşktır ki, vurulmuştur, her yeri kan ağlar, kan yutar ama yine de vazgeçmez aşkından. Yarası kanadıkça o, sevgilisine daha çok bağlanır. Her yerde aşkını görür, aşkını tadar. Ve bir gün vuslat ateşiyle yanan yüreği kavuşunca Sevgili’sine o zaman yaraları tedavi olur, o zaman susuzluğu son bulur.

Hangimiz yanıyoruz O’nun aşkıyla? Hangimiz şu gölge alemin bitmeyen musibetleriyle oyalanmadan, onlara takılmadan, içlerine girmeden duramıyoruz? ”Pencerelerden seyredip, içlerine girme”meye özen gösteriyoruz? Basit meseleler için hayatımızı zindan etmiyoruz? Şimdi Yaradan için, O’nun rızası için yaşamıyoruz.  Yarattıklarını O’nun için sevmiyoruz. Şimdilerde sevdalar bile suni, basit, hızlı, sabırsız ve geçici…

Eski ve yeni sevdalarla ilgili küçük bir not:  Mimar Sinan ve Mihrimah:

Eskilerde yaşanan sevdalar bile bir başkaymış. Bir zamanlar sevdiği için Üsküdar ve Edirnekapı’da Mihrimah Sultan Camilerini yapan Mimar Sinan deliler gibi aşık olmuş Kanuni’nin kızı Mihrimah’a. Kavuşamamış sevdiğine, ama aşkını sanatına yansıtacak kadar doluymuş onun yüreği. Sessizce, isyan etmeden yalvarmış Rabbine. Öyle bir deha bahşetmiş ki Rabbi ona, 21 Mart, yani gün ve gecenin eşit olduğu gün, Mihrimah’ın doğum günü, Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğarmış. Annesi Hürrem Sultan tarafından istemeden Rüstem Paşaya verilen Mihrimah Sultan ise yıllar sonra öğrendiğinde başka türlü yanmış, sel olmuş gözyaşları, utanmış, Sinan’ın çektiklerini öğrendikçe. Kafesteki kuş gibi çaresiz çırpınmış durmuş. Her ikisi de göçmüş öbür aleme, gönülleri yaralı, yürekleri sevdalı.

Üsküdar_Mihrimah_Sultan_camii

Tıpkı masal gibi. Ama masal değil bütün bunlar. İşte bir kalp inceliği ve dahice bir hesaplama! Öylesi aşklar, sevdalar ancak böyle Rabbi yolunda hizmet edenlerce yaşanırmış. Biz ne çabuk tükettik, ne çabuk küçücük bir sıkıntıda sattık sevdamızı, sevdiğimizi yerlere çaldık, ona eziyetler ettik. Bizler şimdi ancak kahrolası nefsimizi sever ona hizmet eder olmuşuz. Hırçınca saldırmışız, kimi zaman dövmüşüz bile sevdiğimizi, kimi zaman azarlamış, kırmışız kalbini. Sonra da hala onu sevdiğimizi söylemişiz. Bize Rabbimiz tarafından emanet edilen sevdiklerimizi kırarken aslında Rabbimizi kırdığımızın, O’na olan sevgi ve saygımıza ihanet ettiğimizin farkına varamamışız.

Onun Cenneti

“Biz insanı en güzel bir şekilde                                         
yarattık.” (Tîn, 95/4) ayetiyle
şereflenmiş, maddi, manevi en
güzel cihazatla donatılmış insan.
Manevi cevheri taşıyan ruh, ruhun
elbisesi beden, ilim, irfan temsilcisi
akıl, Allah’ın varlığını ve doğruları
haykıran vicdan, güzel veya (insanın
kendi zaaflarıyla) çirkin duyguları
barındırabilen kalp…Devamlı
yükseklere çıkmak, daha iyi olmaya
çalışmakla mükellef insan. Aksi taktirde hayvandan da aşağı seviyeye düşmesi kaçınılmaz olan insan. Hem güzellikleri isteyen, hem de kendi iradesiyle kimi zaman çirkinliklere koşan insan. Her şeyin en mükemmelini isteyen ama bir o kadar da ihtiyaçları pek çok ve en aciz yaratıklardan biri. Çakıl taşları kadar çok çeşitli olan,ayrı ayrı dünyalar yaşayan insanlar arasından birini seçip bir an olsun onun gözüyle dünyaya bakmak belki insanın nasıl farklı bir yaratık olduğunu anlatır bize. Bir genç…Bizim sahip olduğumuz ve kesinlikle hak ettiğimizi düşündüğümüz, eksik olması ihtimalini asla hesaba katmadığımız nimetlerden birine belki yeterince sahip değil. O okulu arkadaşları gibi bitiremedi. Askere de gidemedi. Çalışıp evine, ailesine katkıda bulunamadı. Ömrünün sonuna kadar birilerine bağımlı yaşamaya mahkum.
Ailesi veya bakıcısı zamanında ilgilenmezse odanın ortasına tuvaletini yapması, sokak ortasında bazen bağırıp, çağırması ya da yolun ortasına oturması, insanları korkutması, önüdeki yemeği beğenmezse karşısında oturanların yüzüne fırlatması onun için anormal birer davranış değildi. Her şey sadece bir oyundan ibaretti. Farklı bir boyutta yaşıyordu. Bizce bütün çılgınlıklar onun için normaldi. Onun dünyasında zaten normal, anormal diye bir şey yoktu. Gülmek ve oynamak; yapılması en lüzumlu işlerdi. Sanki böyle coşarak bir şeyleri unutmaya, kafasının derinliklerindeki bazı kötü hatıraları silmeye çalışıyordu. Kağıtları katlayıp gemiler yapıyor, onları leğende yüzdürüyordu. Yüzdürürken de kendi hayal dünyasında maceralar yaşıyordu.
Babannesinin bir kaç gün önce anlattığı korsan gemilerinde kaptandı şimdi. Emrinde bir sürü
tayfa… Bağırarak emirler yağdırıyordu, fırtınalı bir gecede lacivert sularda yol alırken. Ona
nereye gittiği sorulursa ”Cennete!” diyordu, ”Annemin yanına…Bu gemiyle gideceğim.” Önünde
uzanan uçsuz bucaksız mavilik, yüzünü tırmalayan sert rüzgar, gökyüzündeki yanıp sönen
yıldızlar onu cennete, annesinin yanına götürecekti. Bazen kuşlar, martılar uçuyordu başının
üzerinde. Onlara seslenerek annesine selam yolluyordu. Bazen de kağıttan uçaklar yapıyordu.
Kağıttan gemi ve uçak yapmayı doktor amcası öğretmişti. Yaptığı uçaklara binip çabucak
cennete ulaşmak, martılardan daha çabuk gitmek istiyordu.O kendi dünyasında herkesten daha akıllı ve mutluydu. Hesapsız, sınırsız, kimsenin çalamadığı bir mutluluk…
O bir geri zekalı olarak doğmadı. O, kendini akıllı sanan insan kılığındaki bazı yaratıklar yüzünden aklını yitirdi. Daha küçücük bir çocukken annesi yanıbaşında yüzünde morluklar, saçları dağınık, burnundan gelen kanları silmeye gerek duymadan balkondan aşağıya uçmuştu. O böyle diyordu; uçmuştu annesi. Cennete uçmuştu. ”Annemi çok özledim.” bile diyemedi. Sadece ‘Ben de uçacağım. Cennete uçacağım.” diyordu. Annesi uçtuktan sonra içeriye babasının yanına gitmişti. Sızmış, derin bir uykuda olan babasının yanına… Uyandırmak için defalarca dürtüp, bağırmıştı. Ama uyandıramamıştı. Ve bir gün okulda arkadaşlarını sebepsiz ısırıp, onların saçını, başını yolduktan sonra babasına öğretmeninden gelen telefonla hayatındaki her şey değişti. Bir daha da okula geri dönemedi. Bir daha hiç bir şey aynı olamadı. Bundan sonra uzun, çileli bir tedavi süreci başladı. Bitmek bilmeyen testler, terapiler, ilaçlar… Ara sıra elleri, kolları yatağa bağlı yatmak zorunda kalmalar. Bir gün odada serbest kaldığı bir zaman hayalini gerçekleştirmek için pencereye koştu ve
annesinin yıllar önce yaptığı gibi cennete uçtu…
Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir.
Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.
(Bakara Suresi, 269)

Ben Sokak Çocuğuyum

Ben, kaldırımların büyüttüğü bir sokak çocuğuyum. Bir kuru    
ekmek bulup, karnımı doyursam şanslı sayarım kendimi.
Sofralarda türlü türlü yemekleri tatmadım. Sert topraklarda,
ıssız ovalarda büyüyen bir kır çiçeği gibiyim. Bahçelerde
itinayla gübremi suyumu vermediler. Kızgın güneş altında,
sert rüzgarlarda büyüdüm. Yağmurun yağmasını bekledim yapın
Sulayan olmadı beni. Benim dünyamda tatlı söz, iyi niyet
yoktur. Eğer sessiz kalırsan ezilir, yok olursun. Sevgi neymiş,
nasıl sarılıp öper insanlar birbirlerini? Bir çocuğun başını
okşamakla insan ne elde eder? Ben alıp kaçmaya, yaşamak
için mücadele vermeye alışığım. Bilmiyorum yaşatmayı.
Vermeyi, mutlu etmeyi bilmiyorum. Hiç uçurtmam, topum,
oyuncak arabam olmadı. Arkadaşlarımla futbol veya
saklambaç oynamadım ben. Bizim oyunlarımız yiyecek bulma
yarışı, çalıp toz olma oyunlarıydı. Annem babamdan her gün
dayak yerken ben ve kardeşlerim sessizce bir köşede oyun oynarmış gibi yapardık. Duymazlıktan
gelirdik onları. Babamın bir gün olsun beni karşısına alıp konuştuğunu, hal hatır sorduğunu
hatırlamıyorum.
Sonunda dayanadım ve sokakların çağrısına kulak verdim. Orada annemin ağlamaları, babamın
vurup azarlamaları yoktu, olmayacaktı. Kuşlar gibi özgür olacak, her istediğimi yapacaktım. Bir gece
yarısı babamın cüzdanından gizlice biraz para alıp kaçmak, hayallerimi gerçekleştirmek… Bir bardak
çay içmek kadar kolay oldu. Anacığımı, kardeşlerimi uyurken öperken, gözyaşlarımın yanaklarımı
ıslattığını son kez hatırlıyorum. Bir daha da ağlamadım. Babamın parasını alırken, annemi yine
döveceği için paranın hepsini alamadım, anacığımı, kardeşlerimi düşünmek zorundaydım. Sadece
bir kaç günlük karnımı doyurabilsem yeterdi. Sonrası Allah kerim…
Gecenin bir yarısı koşarken sokaklarda sarhoş naraları, köpek ulumaları eşlik etti bana. Nasıl olsa
yatacak, kıvrılacak bir yer bulurdum. Bulurdum hiçliğime, çaresizliğime, umutsuzluğuma sığınacak
bir köprü altı, bir bank. Sokaklarda sahipsiz kedi ve köpekler dostum oldu. Zamanla kendim gibi
arkadaşlar da buldum. Bana bir dükkandan kimseye farkettirmeden nasıl bir şeyler alacağımı,
kalabalıklar içerisine dalıp insanların cüzdanlarını, çantalarını çalmayı öğrettiler. Hayatta kalmayı
öğrendim. İşlek caddelerde arabaların camlarını silerken ya da mendil satarken ne ezilmekten
korktum, ne de insanların azarlamaları bana işledi. Dün gece rüyamda gördüm annemi. Yine ağlıyordu. Koşmak, sarılmak istedim ona. Bir türlü
ulaşamıyordum. Ben koştukça, o daha da uzaklaşıyordu. Bembeyaz bir elbise giymişti. O kadar
güzeldi ki…Kardeşim Hanife’yi sordum anama. ”Baban onu nişanladı geçen ay. Yakında evleniyor.”
Hanife daha 14 yaşında değil miydi? Neden dedim, haykırdım anneme. Peki ya Osman? O ne
haldeydi? Onu da okuldan almış, sokaklarda simit satıp, ayakkabı boyayacakmış.
Yine bu sabah bir çocuk gördüm. Babasının elinden tutmuş gidiyordu. O kadar mutlulardı ki. Nasıl
mutlu olunur, nasıl gülümsenir. Biz arkadaşlarla karnımızı doyuracak bir şeyler bulursak o gün mutlu
oluyoruz. Ama o baba ve çocuğun mutlulukları başkaydı. Aralarında benim kestiremediğim, anlam
veremediğim bir bağ vardı. Onlar gibi sanki ilk defa gördüm, sanki başka bir alemden gelmişlerdi.
Benim babam akşamları eve geldiğinde sadece yemek sorar, eğer o gün ters giden bir şeyler
olmuşsa sudan bahanelerle kavga çıkarır, ya bize, ya anama sopa çekerdi. Hiç canını sıkan bir şey
olmasa bile huzursuzluk çıkarmak için mutlaka bir bahane bulurdu. Baba kelimesi bana kavga,
korku ve hıçkırıkları hatırlatıyor sadece.
Okulu çoktan unuttum. Kitaplarda yazılanları, öğretmenin anlattıklarını. Tenefüste cebimde harçlığım
olmadığı için dünden kalmış simidi usulca çıkarır, bitirirdim. Öğretmenin ”Yarın şu kadar para
getirin. Sizi küçük bir geziye çıkaracağım.” dediğini, benim parayı götüremediğim için arkadaşlarımın
arasında nasıl mahçup olduğumu, gizli gizli sırama kapanıp ağladığımı, sonra öğretmenimin benim
yerime parayı verip geziden mahrum bırakmadığını hatırlıyorum. Öğretmenim iyi bir adamdı.
Tanıdığım erkeklerden en iyisi oydu. Yine de ben okulu sevmiyorum. Sınıf arkadaşlarım beni
”sümüklü” diye çağırırlar, oynarken aralarına almazlardı. Okul bana göre değildi. Layık olamadım
oraya.


Ben ayrılmam sokaklardan. Beni soğuk betonlar, köprü altları kucaklıyor. Geceleri yıldızlardan, ay
dededen yorgan, merdiven basamaklarından yastık edindim kendime. Isınmak için bulup,
buluşturduğumuz kağıt, tahta parçalarını yakıyoruz. Mustafa’nın okuduğu yanık türkülerle eğleniyoruz.
Ben bilmiyorum başka eğlence.
Başka güzel dünyalar mı var? Nerede, nasıl? Uzan da tut elimi, göster bana o güzel yerleri, mutlu
anneleri, gülen çocukları. Gel bulutlarda uçur, rüzgarla yarıştır beni. Aydınlıklara çek, çıkar beni.
Benim dünyam loş, karanlık. Gözlerim kamaşsın, güneşle buluşsun. Rutubetli yerlerden kurtulayım.
Gönlümün de pası, kiri silinsin. Umut besleyeyim, sevgi hissedeyim, gerçek mutluluğu bulayım. Hiç
bitmesin o rüya, rüyalar gerçek olsun.

4 Ekim Dünya Çocuk Günü… Ancak Türkiye dahil, dünyanın çocuk karnesi kırıklarla
dolu: Şiddet, cinsel taciz, ekonomik istismar, kaçırılma, zorla çalıştırılma, eğitim
kalitesinin düşüklüğü…
Ayrıca verilere göre son 5 yılda bin 659 çocuk kaçırılmış. 8 BİN ÇOCUK SOKAKTA
ÇALIŞIYOR
Habertürk gazetesinin haberine göre, Türkiye’de sokakta çalışan çocuk sayısı yaklaşık
8 bin. En çok çocuğun çalıştığı kent sıralamasında Mersin, Diyarbakır, Hakkâri, Mardin,
Şanlıurfa, Van, Adana, Gaziantep, İstanbul başta geliyor. 4 BİN ÇOCUK SOKAKTA
YAŞIYOR
Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Ruhi Şirin, sokakta yaşayan çocuk sayısının ise 4 bini
bulduğunu söylüyor: “Ancak gündüz sokakta yaşayan, gece evine giden çocukları da
dahil ettiğinizde, bu rakam 25 bine çıkıyor. Çalışan çocuk sayısında işsizliğe bağlı artış
var. Kim ne derse desin Türkiye’de her 4 çocuktan biri çalışıyor. Bunların yaşları da 7-
13 ile 14-18 arasında değişiyor. Türkiye’nin 0-18 yaş grubu 24 milyon 780 bin çocuğu
var. Bunların yüzde 30’u yoksul. Yani her 4 çocuktan 1’i de yoksul.” İLKÖĞRETİM
TAMAM, HAYATA DEVAM…..
nethaberci.com/…/bugun-4-ekim-dunya-cocuk-gunu-97183.html

Umudunu Kaybetme!

Yaşlı adam pencereden dışarıyı seyrederken, ömrünü ne kadar bitmeyen, ama bir türlü de gerçekleşmeyen umutlarla geçirdiğini düşünüyordu. Sevdiği, gözbebeği gibi sakındığı biricik eşi terki dünya etmişti seneler önce. Oysa birlikte yaşlanacaklar, bahçede rengarenk çiçekler yetiştirecekler, torunlarını seveceklerdi. Bir oğlu bir kızı vardı, çok kıymetli büyüttükleri. Nasıl da hayalleri, idealleri vardı çocuklarının ve ana baba olarak onların da çocukları için. Oğlu doktor olacaktı, şifa dağıtacaktı, hem ana babasına, hem de çevresine. Memlekete faydalı bir insan olacaktı. Olamadı. O kadar zeki, yetenekli bir çocukken, bunu değerlendirememiş, arkadaş kurbanı olmuştu adeta. O kadar başarılı bir öğrenciyken birdenbire dersleri bırakmış ve üniversite sınavına
hiç iyi hazırlanamamıştı. Kızı ise… Ah bir gül goncası gibi öpüp koklamaya kıyamadığı güzeller güzeli kızı… Lisede kapıldığı erkek arkadaşı yüzünden o da geleceğini mahvetmişti. Onunla evlenmişti evlenmesine ama bir türlü mutlu olamamıştı. Şimdi yedi yaşında bir kız torunu vardı kızından. Oğlu ise bir dükkan açmış, ufak çapta geçinip gidiyordu işte. Evlenip ayrılmış, şimdi arkadaşlarıyla birlikte yaşıyordu. Bir düşününce neler hayal etmişlerdi, ama neler çıkmıştı karşılarına. Çoğu zaman hiçbir şey insanın istediği gibi olmuyordu. Hayat insanları alıp birer hamur gibi istediği kıvamda yoğuruyor,
sonra da istediği şekli veriyordu. Bazen öyle canını yakıyordu ki insanı kızgın fırınlarda pişiriyordusanki.
Pencerenin önünde duran çiçekte mi onu terkedekti ne? Bir iki yaprağı solmuştu. Oysa ne kadar iyi bakmıştı, ışık ve suyunu tam gerektiği gibi almasını sağlamış, her gün konuşmuştu onunla. Pembe açan bu şirin Afrika menekşesi artık bir kaç arkadaşından biriydi. ”Demek seni de kaybedeceğim bir gün.” diye düşündü. Kaybetmelere alışmıştı son yedi, sekiz yıldır. Bu gün bayramdı. Bayramlarda kızı gelirdi önce. Torununa vereceği harçlığı hazırlamıştı bile. Bayram namazından geldikten sonra en iyi yapabildiği, sağlığında sevgili eşinden öğrendiği fırında domatesli köfte ve pilavı pişirmiş, arefe günü de tatlıcıdan baklavayı almayı ihmal etmemişti. Kendi yağıyla kavrulmayı, kendine bakabilmeyi öğrenmiş, kimseyi, ne oğlunu, ne de kızını rahatsız etmeyi asla düşünmemişti.
Saat 11:00 di. Birazdan zil çalacak, kapıyı açınca canından çok sevdiği torunu boynuna atılacak, kızı, damadı elini öpecek, bir saat kadar sonra da oğlu gelecekti. Birlikte yemek yiyecekler, kızının demleyeceği çayı içecekler, havadan sudan tatlı sohbete dalacaklar, torunuyla oyunlar oynayacaktı. Ne olursa olsun çocukları olduğu için Allah’a şükretti. Onlar da olmasa bu bayram günü ne kadar yalnız kalırdı? Diri diri mezara gömüldüğü gün o gün olurdu işte. Merdivende sesler duydu. Herhalde geliyorlardı. Bekledi zilin çalmasını, ama sesler kesilince gelenlerin karşı dairede oturan komşusunun misafiri olduğunu anladı. Biraz daha bekledi, bekledi. Bir kaç saat geçti. Bu kadar gecikmezlerdi. Acaba telefon etse miydi? Yok yok, mutlaka gelirlerdi. Hiç ihmal etmezlerdi. Sonunda yerinden sıçratan bir telefon sesiyle dalmış olduğu koltuğundan kalktı. Arayan kızıydı. Gelemeyeceklerdi. Kızı gelmeme sebebini söylerken o duymadı bile söylediklerini. Yüzü dumanlandı, sesi titredi. Balyoz gibi kafasına inen, yalnızlığını kendisine bir kez daha hatırlatan bu telefon onu o renkli, cıvıl cıvıl bayram gününden almış, grilikler arasına, ıssız diyarlara götürmüştü. Oğlu gelir miydi acaba? Telefonu kapatmadan önce bunları düşünürken kızının oğlundan haber vermesiyle bir kez daha sarsıldı, bir kez daha karardı ortalık onun gözünde. Oğlu da iş görüşmesi için bir yere gidecekti, aramaya fırsatı olmamıştı. Telefonu kapatırken, hafif sendeledi. Gözünden gelen yaşlara engel olamadı. Çaresiz eliyle yaşları silerken, boğazında sanki ağır bir şey yutmuş gibi zor nefes alıyor, yutkunamıyordu. Mutfağa gitti. Bir yudum su içti. Az önce pişirdiği yemeğin kokusu mis gibi sarmıştı ortalığı. Fırın kapağını açıp baktı. Bu kadar yemeği kim yiyecekti. Bir süre dikilip düşündü orada. Buzdolabının üzerinde de dün aldığı bir kutu baklava duruyordu. Bir tabak çıkarıp kendine yemek koydu. Acıktığını hatırlamıştı birden. Ama, yok yiyemiyordu. Özene bezene yaptığı yemek şimdi zehir zıkkım olmuştu. Hiç bir tat alamıyordu. Yalnızlık ne kadar da zordu. Omuzları çaresizliğini göstermek ister gibi daha da çöktü. Burası evi değil, yalnızlığını paylaştığı, duvarlarla söyleştiği hapishanesiydi. Her zaman bu kadar hassas değildi, bu gün bayramdı ya. Sanki daha bir yaralıydı, boynu büküktü. Penceredeki çiçek gibi solmaya, hayata küsmeye başlamıştı.

Sokaktan sesler geliyordu. Çoluk çocuk sesleri. Gidip pencereden dışarı baktı. Altı, yedi çocuk bayram şekeri toplamaya çıkmışlardı. Hepsinin ellerinde şekerleme dolu poşetler vardı. Onları görünce bir an için sıyrıldı umutsuz, üzgün halinden. Yüzünde sevgiyle bakan bir gülümseme belirdi. Sonra da aklına gelen bir fikrin verdiği dinç bir hareketle pencereyi açtı. Çocuklara seslendi. Zaten hepsi de onu tanıyorlardı. Mahallenin çocuklarıydı. İnsana neşe veren, enerji, umut dolu çocuklar. ”Gelin…Yukarı çıkın. Bakın size ne vereceğim?” Çocuklar sevinerek yukarı çıktılar. ”Buyurun, içeri girin çocuklar.” Girdiler içeri. Salondaki koltuklara sıralandılar. ”Karnınız aç mı?” diye sordu. Bazısı aç olduğunu söyledi, bazısı da utandığıiçin bir şey diyemedi. Birlikte kurdular sofrayı. En büyükleri salata bile yaptı. Bu işlerden anlarmış. Gülüşmeler, kaşık,çatal sesleri arasında yemeklerini yediler. Yemekler bitince de hep birlikte sofrayı topladılar. Yaşlı amcaya bulaşıkları yıkarken bir ikisi yardım etti. O sessiz, mezar gibi ev bir anda çocuk cıvıltılarıyla dolmuş, düğün yerine dönmüştü. Yaşlı adam şimdi hep gülüyor, çocuklara hikayeler anlatıyordu. Unutmuştu yalnızlığını, mutsuzluğunu. Akşama kadar torunu yerine koyduğu çocuklarla söyleşti. Onlar onu coşturdu, aynı şekilde o da onları. Onları uğurlarken hepsine birer bayram harçlığı vermeyi de ihmal etmedi.”Yine gelin.” diyordu arkalarından.

Umut hiç bir zaman tükenmemeliydi. Her şeyin karardığı anda bir yerden küçücük bir ışık yanıyor insanın yüreğini aydınlatıyordu. Önemli olan güzel görmek, güzel düşünmek, dua etmek, insanları mutlu edebilmek böylece de mutlu olup hayattan zevk alabilmekti…

Hasan ve Babası

(Biraz nüktedan olmayı, gülümseten hikayeler yazmayı çokisterdim. Ama o ayrı bir yetenek ve zeka ister. Benim elimden ancak böyle dram tarzı hikayeler geliyor işte..)

Hasan küçücük, 6-7 yaşlarında bir çocuk. Yemyeşil, iri gözleri,kırmızı yanaklarıyla bütün ilgileri üzerine çeken, sevimlilikte
kimsenin yarışamadığı dünya tatlısı bir afacan.
Hasan bu yıl okula başlayacak. Çarşıdan annesiyle okul
forması, defter, kitap, kalem aldılar. Bir de okul için aldıkları o
parlak siyah, giydiğinde kendisini daha büyük gösteren ve adeta
mahallenin delikanlısı haline getiren ayakkabıları unutmamak
lazım. Akşam babası eve geldiğinde Hasan çarşıdan aldıkları
her şeyi kanepenin üzerine dizmiş, asker selamı çakarak
gülümseyerek babasına bakıyordu. Babası önce anlamazlıktan
geldi.”Bunlar da ne böyle?” diye sorunca Hasan bütün
coşkusuyla bağırarak seslendi. ”Artık okula başlıyorum ben.” O
anda öyle kıyasıya bir güreşe başladılar ki; Hasan mı yoksa babası mı galip gelecek, bu güreş ne
zaman bitecek bilinmez.
Hasan’ın babası şehirler arası tır şoförüydü. Yola çıktı mı günlerce gelmezdi. Türkiye’yi bir uçtan bir
uca dolanıp duruyordu. Çok yorucu bir işti bu. Ama ekmek parası için, hele de alın teriyle kazanılmış
ekmeği eve götürebilmek için bütün zorlukları çekmeye değerdi. İnsan çoluk çocuğuna böyle helal
lokma yedirebiliyorsa her sıkıntıyı çekerdi, çekmeliydi.
Bir kaç gün sonra okulun ilk günü gelmişti bile. Hasan üzerine okul formasını geçirip aynanın
karşısına geçti. Okul çantası, kalemleri, defter ve kitapları her şeyi hazırdı. Temiz, kar beyazı
çoraplarını giydikten sonra o havalı ayakkabılarını da giydi. Saçlarını taradı annesi.Gülüyordu Hasan, uçuyordu mutluluktan. Önünde uzun bir okul hayatı başlıyordu. Okulun en çalışkan, enyakışıklı delikanlısı olacaktı.


 Ama, bir anda suratı asılıverdi. ”Anne, babam ne zaman gelecek? beni
keşke o götürseydi okuluma.” Annesi bu sözleri duyunca biraz üzülse de belli etmedi. ”Babacık bir
kaç güne kadar gelecek, merak etme. Bizim için çalışıyor. Gelince seni hep o götürsün tamam mı?”
Hasan ”Peki.” diyerek omuz silkti. Bu bazen kısa, bazen uzun süreli ayrılıklar ne kadar alışmış olsa
da canını sıkıyordu. Her gelişinde babası ona hediyeler getirirdi. Ama keşke hep yanlarında dursa
da hediye falan getirmeseydi. Neyse bunları düşünmemeliydi. Bu mutlu heyecanlı günü
bozmamalıydı şimdi. Bütün hazırlıklar bittikten sonra birlikte evden çıktılar. O gün Hasan için farklı bir
gündü. Babası olmasa da yeni bir başlangıç, okula başlamanın, öğretmeniyle tanışmanın, yeni
arkadaşlar edinmenin verdiği heyecan pahabiçilmez şeylerdi onun için. Akşam yemek yerken yine sordu annesine babasının ne zaman geleceğini. ”İki, üç gün sonra” dedi
annesi. Ama iki, üç gün bir türlü bitmek bilmedi nedense. Kaç tane iki üç gün geçti. On gün olmuştu.
Annesi ”İşleri uzamıştır, mutlaka gelir. Biraz daha sabredelim.” diyordu. Hasan’ın artık canı sıkılmaya
başlamıştı. Yeni öğrendiği yazıları, daha doğrusu çizdiği çizgileri, resimleri, alınan kitapları babasına
göstermek istiyordu. Geceleri Hasan uyurken annesini uyku tutmuyor, gizli gizli ağlıyordu.
Telefonlara da cevap vermiyordu babası.Kadıncağız polise haber vermişti ama hiçbir iz yoktu.
Günler sonra bulundu Hasan’ın babası. Polis haber verdiğinde neredeyse yüreğine inecekti. Meğer
maaş aldığı gün, Hasan’ın çok istediği bisikleti bir de Hasan’a ve annesine bir kaç kıyafet almak için
giderken yolda kapkaççılar bütün parasını almış, vermemek için direnince, onu tenha bir yere
götürüp öldüresiye dövmüş, bununla da yetinmeyip bir kaç bıçak darbesiyle öldürmüşlerdi. Hasan
artık babasız büyüyecekti. O, kadar iyiydi ki, bu ölümü hak etmiyordu. İnanamıyor, durmadan ağlıyor
ya da hiç konuşmadan öylece yatağında oturuyordu. Okula da gitmek istemiyordu artık. Polis cani
kapkaççıları arıyordu. Zaten bulunsa ne olacaktı? Giden gitmişti bir kere. Babası yoktu artık.
Bir kaç hafta sonra katillerin bulunduğu haberi geldi. Evet, katil 18 yaşında bir delikanlıydı. Diğer iki
kişi de ona yardım eden, 16- 19 yaşlarında toplumdan dışlanmış, itilmiş, isyan dolu, kendilerine ve
çevresine zarar veren gençler. Sorguya çekildiklerinde acı bir gerçek daha ortaya çıktı. Gençlerden
biri Hasan’ın babasının yıllar önce baba şiddetine dayanamayıp evden kaçan kardeşiydi. Karşısına
çıktıkları zaman adamcağız kardeşini o yeşil gözlerinden tanımıştı. Hasan’ın gözlerinin aynısı.
Saçları da Hasan’a benziyordu. Babası bu yüzden oğluna kardeşinin ismini vermişti, ona çok
benzediği için. Yalvarmıştı kardeşine ”Al bütün param senin olsun. Yeter ki bizlere, ailene geri dön.
Kaç yıldır hasretiz sana.” diye yalvarmıştı. Kardeşi gözyaşları içinde bunu anlatmıştı polise.Arkadaşları abisini yumruklarken ve bıçaklarken o hiç ses çıkarmamış, sadece olanları
seyretmişti.Yaşanan en trajik olaylardan biri, herhalde insanın karşısına seneler sonra hasret
olduğu bir yakınının bu şekilde çıkmasıydı.
Kader denilen olay, her ne kadar insanın kendi seçimleri neticesinde olsa da, bazen aciz kaldığı,
müdahele edemediği, teslim olmaktan başka çaresi olmadığı iç içe geçmiş iplerden oluşan bir
örgü gibiydi. Bazen düğüm oluyordu, çözümü imkansız düğümler…O zaman da kaldıramayacağı
yükler vermemesi için İlahi Kudret’e dua etmekten başka çare yoktu.

Bir Simidi Paylaşmak

Ben istemiyorum soframda güveç, kebap, baklava, börek… Bir parça ekmek, belki peynir ve
domates, ama mutlaka güler yüz, tatlı dil istiyorum. Sevgimi, dostluğumu, sevincimi, üzüntümü
paylaşmak istiyorum o sofrada. Annem yemek pişirmiş dün. Her zaman yaptığı tarhana çorbası ve
patates yemeği. Ben o kadar acıkmıştım ki; bir çırpıda bitirdim hepsini. Ama ben sanki o çorbayı, o
patatesleri değil, sevgi, muhabbet kaşıkladım o sofrada. Annemin hiç bitmeyecek sevgisini… Dün
de arkadaşlar çağırmış kahvaltıya. Sofrada yok yok..Her şey enfesti. Her birinden birer yudum alsan
doyuyorsun zaten. Peki ya birlikte paylaşılan duygular, düşünceler? Onların lezzeti hiç tarif edilir mi?
Yenilen yiyecekler o zaman kardeşlik bağlarını pekiştiren en güzel araçtır.
Ya hanımların ev gezmelerinde hünerlerini sergilemek için yaptıkları 6-7 çeşit pasta ve çöreklere ne
demeli? Böyle yerlerde yediğim yiyecekler bana yaramıyor, dokunuyor sonradan. Çünkü halis
niyetle, karşılıksız sevgiyle yapılmamış. Gösteriş için hepsi. Az çeşit yapmış demesinler diye. Bir de
diyorsunuz ki”Ay niye zahmet ettin? Çok ayakta kalmışsın.” O da der ki”Hiç zahmet olur mu? Hadi
buyrun. Kusura bakmayın!”

Sokakta simit satan çocuk mutludur. Satmıştır bütün simitlleri, bir tanesi hariç. Onu da artık
vazgeçmiş satmaktan. Çünkü kurumuş, sertleşmiş simit biraz. Kimse almaz zaten. Çocuk ta birazını
kendi yemiş. Elinde yemeğe devam ediyor. Böylelikle açlığını gideriyor. Tam o sırada 5-6 yaşlarında,
dilenci kılıklı bir çocuğa rastlıyor. Dilenci çocuk işaret parmağını ağzına sokmuş, saf saf ona bakıyor.
Simitçi, bir karşısındaki çocuğa, bir de elindeki yarım simide bakıyor. Ve uzatıyor simidi, ona veriyor.
Dilenci çocuk gülümsüyor. Simitçi de gülümsüyor. Onlar şimdi daha mutlu, daha güvenle bakıyorlar
birbirlerine. Bir kuru simidin verdiği lezzeti kimse tarif edemez o zaman. Dilenci çocuk bir elinde
simit, diğer elinde tuttuğu bilyeyi simitçiye veriyor.

Alıyor bizimki. Sonra dilenci pantolonunun
cebinden bir tane daha bilye çıkarıyor. Şimdi sessiz gülümsemeler gülüşmelere, kıkırdamalara
dönüşüyor. İki kafadar başlıyorlar oyanamaya. Parktaki çimenlerin üzerinde kıyasıya bir oyun
başlıyor. Bizim simitçinin aklına bir şey geliyor; o gün simitlerden kazandığı paranın birazıyla biraz
daha bilye almak. Bu fikrini diğerine söylediği zaman o da dilencilikten kazandığı paradan biraz
veriyor. Birlikte doğru az ilerdeki dükkana koşuyorlar. Üçer, beşer daha bilye alıyorlar. Şİmdi
mutlulukları sekize, ona katlanıyor. Akşama kadar ikisi de ne kadar mutlu, ne kadar özgür bilyelerle
oynarken.

Akşam karanlığı bastırmak üzere. Biraz sonra ezanlar okunuyor. İki çocuk daha birbirlerine isimlerini
bile sormadılar. Bir simitle başlayan sıcacık, beklentisiz bir dostluk… Artık evlere gitme zamanı.
Dilencinin abisi geliyor yanlarına birazdan. Kardeşini alıp, eve götürecek. Bir yandan da o günün
hasılatını soruyor. Küçük dilenci ceplerini yokluyor. Ne varsa veriyor işte. Abisi sayıyor parayı.
Öfkeleniyor. Küçük dilencinin kulağından tuttuğu gibi sürüklüyor. Ev diye kullandıkları barakaya
götürecek belki. Orada onlardan para bekleyen artık kim varsa yaptıklarını bir bir anlatacak. Nasıl
olur da bilye alır, olacak şey değil. Simitçi dayanamıyor. Koşturuyor arkalarından. Cebindeki
simitlerden kazandığı paraları veriyor abiye. ”’Lütfen, hepsini al.” diye yalvarıyor. Abi şaşkın, bir kaç
saniye bakakaldıktan sonra uzatılan paranın hepsini alıyor. Küçük dilenci mahçup, gözleri yaşlı
gülümsüyor arkadaşına. Yorgun ama mutlu. Simitçi de öyle. Sarılıyorlar birbirlerine. Sessizce,
konuşmadan anlaşıyorlar. Yarın yine gelecekler buraya. Yine bilye oynayacaklar. Bilyeleri simitçiye
emanet ediyor. El sallayarak ayrılıyorlar. Simitçinin babasına ne cevap vereceği umrunda bile değil.
Kumbarasında gizli gizli biriktirdiği paralardan verebilir. Her şeyin bir çözümü var. Bugün kazandığı
dostluk, yaşadığı mutlu saatler servetle bile ölçülemez. Bugün yaşadıklarını her ikisi de hiç
unutmayacak.

Bir Topacım Vardı

Bir topacım vardı küçükken, severek                            papatya
oynadığım. Bir gün uyurken yanıma almıştım          
onu. Ama uyanınca yoktu, çok ama çok
üzüldüm. Bir daha da bulamadım. Naylon bir
bebeğim vardı. Rengi yeşil. Bir de daha sonra
anneme aldırdığım saçlı bir bebek vardı.
Birinin kolu, bacağı yamuldu, diğerinin saçı
döküldü, elbisesi kirlendi. Ben de yüzlerine
kalemle bir iki çizik atınca artık oynamak
istemedim onlarla. Köşede mahsun, öylece
bekler oldular. Sonra başka bir eve taşınırken
mi atıldı, yoksa yeğenim büyüyünce ona mı verildi; hatırlamıyorum bir daha göremedim onları…

Çocukken sevdiğim, hep beraber oynadığımız bir arkadaşım vardı. Büyüdük, genç kız olduk.
Umutlarımızı, hayallerimizi de birlikte büyüttük. Hiç ayrılmamaya, birbirimizi bırakmamaya söz verdik. Ama belli bir zaman sonra yollarımız ayrıldı. Birimiz evlendi, diğerimiz, başka bir yere taşındı. Sonra bu sonlu dünyada yitip giden her şey gibi dostluğumuz da son buldu. Oysa hiç bir kırgınlık, küskünlük yoktu. Mesafeler, hayat şartları ister istemez bizi ayırmıştı. Görüşemedik bir daha. Şimdi geriye kalan uzak bir kaç hatıra ve buruk bir özlem…

Bir dedem vardı. Kalın camlı gözlükleri, çoğunlukla giydiği kahverengi kumaş pantolonuyla. Gülen
yüzü, merhametli yüreğiyle. Ara sıra sinirlenip çevresine kızsa da çok iyi niyetli o vefalı yüreğiyle… Çarşıya çıktığımızda uğradığımız ayakkabı tamirciliği yaptığı küçük bir dükkanı vardı. Biz de ona götürürdük tamir isteyen ayakkabılarımızı. Yeni bir çift alacağımız zaman da ona gösterirdik, iyi mi diye. Çarşıda bütün esnafın sevdiği, namusuyla çalışan, dürüst bir insandı. Hafta sonları anneannemle birlikte bize gelirken bir paket dolusu kuru yemiş getiren, kurban bayramlarında babamla birlikte bahçede kurban kesen, yalın, sade, dürüstlük timsali dedem. Bir gün Ankara’da okurken annem telefonda söylemişti ”Deden öldü.” diye. Bir daha da dünya gözüyle göremeyecektim onu…

Bana hediye olarak verilen bir çiçek vardı. Hediye
geldiği için diğerlerinden daha değerliydi benim için.
Onu pencerenin en güzel yerine koydum. Suyunu,
ihtiyacı olduğu sevgimi, ilgimi ihmal etmedim. Ama
maalesef herşey, herkes gibi o da beni terketti.
Zamanla sarardı yaprakları. Kırmızı açan çiçekleri
açmaz oldu. Gözümün önünde bitti, tükendi o güzelim
çiçek. Ondan da geriye zihnimde yer eden güzel
görüntüsü ve hediye verildiği günün hatırası kaldı…
Kızlarımın bebekken ne kadar tatlı, sevimli halleri vardı. Resimlerine bakarak o günlere özlem
duyuyorum. Hep öyle masum, şirin halleriyle kalmalarını, oyuncaklarıyla oynamalarını isterdim.
Şimdi ikisi de birer genç kız oldu. Derslerle, sınavlarla boğuşur oldular. Bir gün onlar da yuvadan
uçacak. Sanki hiç bir zamanlar onları kucağıma alıp sevmemişim, kaşık kaşık elimle yedirmemişim yemeklerini. Nasıl da büyüyüp değiştiler?

Kendimle başbaşa kaldığımda, biraz çekinerek aynaya bakıyorum. Yüzüm çökmeye başlamış,
saçlarım da ağarmaya (ne kadar gizlemeye çalışsam da). İnanmak istiyorum bana yaşımı
göstermediğimi söyleyenlere…”Yok..” diyorum kendi kendime, ”Hepsi hikaye..” Herşey gibi vücudum da terkediyor beni, elimden uçup gidiyor.Boynumda, sırtımda ağrılar, çabuk gelen yorgunluklar. Şu koca alem gibi, benim bedenim de başka bir yer için hazırlanıyor. Eğer Allah ömür verir de yaşlı bir bayan olarak da 70-80 lere kadar yaşayabilirsem kimbilir daha ne kılıklara gireceğim? Bir zamanlar hiç bitmeyecek sandığım gençliğim de bana vefasızlık ediyor işte…

Değişmesini istemediğimiz şeyler değişiyor. Gitmesini istemediğimiz sevdiklerimiz bizi birer birer
terk ediyor. İçimizde kuvvetle tutunduğumuz beka duygusu gidişleri bir türlü kabul etmiyor. Bir sonsuz hikmet, ilim Sahibi var ki bunları bize yaşatan, düşünmeye sevkeden. O aynı zamanda, sonsuz rahmet Sahibi. Kimseyi mahzun, muhtaç kullarını da yarı yolda bırakmayacak…

Gül ve Bülbül

Vakti zamanında çok ama çok güzel bir bahçe varmış.Çeşit çeşit çiçekler, ağaçlar, böcekler ve kuşlar mesken edinmiş bu bahçeyi. Hepsi o kadar mutlu, o kadar iyi geçinen birer arkadaşmış ki bahçenin önünden geçenler buradaki şenliğe, muhabbete hayretler içinde kalırmış. Bahçenin sakinleri de bu mutluluk, bu neşe hiç bitmesin isterlermiş. Asla ayrılmamak için birbirlerine söz vermişler. Burada yaşayan çiçekler arasında çok güzel, nazenin, pembe bir gül goncası varmış, yavaş yavaş açılmaya başlayan ve açıldıkça daha da güzelleşen. Bir de sesi, nağmeleri dinleyenleri mest eden, heyecenlandıran bir bülbül varmış. Gün gelmiş, o güzelim gül goncasıyla karşılaşmış bülbül. Görür görmez de aşık olmuş. Artık her baktığı yerde onu görür, şarkılarında onu söylermiş. Kıpır kıpır yüreği küt küt onun için atıyormuş. Her an, her saniye gül goncasını düşünür, bir türlü atamazmış zihninden, yüreğinden. Bir sevda ki bülbülün çektiği, görülmemiş böyle bir sevda.

Bülbül her sabah gülün yanına gider, onunla konuşmaya çalışırmış. Ama bir türlü cesaret
edememiş. Aşkı, sevdası kalbinde öyle bir yer etmiş ki, söylediği nağmelerle haykırmaya
başlamış bu sevdayı. Yanık yanık söyledikçe dinleyenlerin hem hayranlığını celbeder, hem de yüreklerini parçalarmış. Bir gün karar vermiş, bütün cesaretini toplayıp itiraf edecekmiş aşkını güle. Ürkek, çekingen, utanarak gitmiş gonca gülün yanına. ” Sizinle bir şey konuşmak istiyorum, müsaitseniz.” ”Peki, konuşalım.” demiş gül. Fakat öyle heyecanlanmış ki bülbül, bir türlü söyleyememiş, sevdasını haykıramamış gülün yüzüne. Gül durumu anlamış onun mahçup halinden, kıvranışından. ”Ne söyleyeceğinizi anladım.” demiş. ”Fakat ben ve siz imkansız, olamaz. Ayrı dünyalara aitiz, bizim birleşmemiz çok zor.” Yıkılmış, kahrolmuş bülbül. Israr etmeye çalışmış. Ama gül asla olamayacağını söylemiş. Çaresiz ayrılmış yanından gülün ve bir daha da kendisinden haber alınamamış.

Başka diyarlara gitmiş bülbül. Sevdasını dağlara, taşlara haykırmış durmuş. Duyan olmamış bir türlü. Ne yaptıysa unutamamış aşık olduğu o güzelim gül goncasını. Acaba bir yerlerde görür müyüm diye hayaller kurar dururmuş. Seneler sonra bir gün bir mucize olmuş ve karşılaşmışlar. İkisi de hayatının sonbaharında, eski genç, dinç hallerinden uzak… Gül solmaya yüz tutmuş. Ne kokusu, ne rengi eskisi gibiymiş artık. Bülbül de artık güzel şarkı söyleyemiyor, çabucak uçamıyormuş her istediği yere. İkisi de çok şaşırmış, ne diyeceklerini bilememişler. Anlamışlar ki, bir yerlerde, kenarda, köşede kalmış hatıralar, duygular asla unutulmazmış. Bülbülün sevdası alevlenmiş tekrar. Ama kadere teslim olup, kendi yollarında gitmekten başka çareleri olmadığını anlamışlar.

Anlamışlar bu alemde her şey gelip geçici. Ne gülün güzelliği kalmış, ne de bülbülün o mükemmel sesi. Yaradan’a teslim olmaktan, dua edip yalvarmaktan başka çare yokmuş. Bu fani dünyanın verebildiği sadece bir kırık, yaralı kalp ve sisli bir kaç hatıra… Fani yüzü buymuş, bu kadarmış meğer bu dünyanın. Üzüntü verirmiş yaşayanlara ancak. Ama ne olursa olsun, yıkılmamak, Baki olan için yaşamak… İkisi de anlamış ki yüzlerini Baki olana çevirirlerse esas huzur oradaymış işte…

Hayalimdeki Resim

Çocuk balkonda sandalyede oturmuş, sokakta oynayan arkadaşlarını seyrediyordu. Ali,
İbrahim, Ahmet, Tayfun ve Mehmet; İbrahim’in geçen ay doğum gününde alınan
topunun peşinden koşturuyorlardı. Gürültüleri ayyuka çıkıyordu sanki. Kızgın öğle güneşinin
altında ter içindeydiler. Öyle kaptırmışlardı ki kendilerini köşeden dönen arabanın farkına bile
varmadılar. Korna sesiyle hepsi irkilip kenara çekildiler. Araba uygun yere park ettikten sonra
içinden şık, takım elbiseli bir adam indi. Elinde bir demet kırmızı gül vardı. Bizim çocuk ve
arkadaşları adamın nereye geldiğini görmek için şaşkınlıkla arkasından bakmaya devam ettiler.

Adamın arabası gibi kendisi de havalıydı. Gözündeki güneş gözlüğü de şıklığını tamamlıyordu. ”Olamaz” diye içinden geçirdi çocuk. Bu adam galiba annesinin sabahtan beri heyecanla beklediği kişiydi. Annesi misafirleri gelecek diye sokağa salmamıştı onu. Aşağıdan Ahmet seslendi ” Hey Burak, o.. size mi geliyor.” Cevap olarak omuz silkti. İçeriden annesi de seslendi bir kaç saniye sonra. ”Buraak! Oğlum bak misafirimiz geldi. Hadi onu kapıda karşıla, lütfen.” Annesi bu sözleri bitirir bitirmez kapıya yöneldi. Saçını son bir kez daha düzeltti ve kapıyı açtı. Adam girdi içeriye ”Merhabalar” diyerek. Annesine çiçeği uzatırken de ”Doğum günün kutlu olsun canım.” diyerek yanaklarına küçük bir öpücük kondurdu. Burak’ı da öpmeyi ihmal etmedi. Burak geride salon kapısına dayanmış öylece bakıyordu. Hiç gülmedi Burak, kendisine verilen çikolata için de teşekkür etmedi. Kim olursa olsun o adam bir yabancıydı. Annesinin beş sene önce ayrıldığı babasının yerini asla tutamazdı. Kendi kendine yemin etmişti ona asla baba demeyecekti. Zaten sırf o gelecek diye annesi babasının yanına da yollamamıştı onu. Tanışmaları lazımmış. Yakında hep birlikte yaşayacaklarmış. Zaten ilk defa geliyormuş. Ayıp olurmuş… miş…mış. Burak adamın sorularına soğuk cevaplar verdi, başı öne eğik olarak. Henüz ikinci sınıfa gidiyordu, hayır Burak Fenerbahçeyi değil Galatasarayı tutuyordu, babası gibi. En sevdiği ders Türkçe’ydi. En sevdiği arkadaşının adı sorulunca ” Sizi ilgilendirmez” dememek için kendini zor tuttu.

Hemen odasına koştu. Masasında dosyanın altında gizlediği resmi çıkarıp baktı. Dün akşam annesinden gizli yapmıştı resmi. İtinayla boyamıştı. Burak, annesi ve babası hayvanat bahçesinde geziyorlardı resimde. Annesine doğum günü hediyesiolarak vermeyi planlıyordu. Ama sabahtan beri kadın o kadar meşguldü ki bir türlü fırsat bulamamıştı. Ev temizleniyor, yemekler yapılıyor, kuaföre gidilip saçlar yapılıyor, arada bir ”Oğlum ortalığı dağıtma.” diye kendisine bağırılıyordu. İçeriden konuşma, gülme sesleri gelirken Burak resmi yine dosyanın altına gizledi. Bir kaç dakika sonra annesi yemeğe çağırdı. İsteksiz ayrıldı odasından. Salonda sofra muhteşemdi. Burak annesinin eskiden babasına da böyle güzel sofralar kurup kurmadığını merak etti. Sessizce oturdu. Çorbadan ve etli yemekten biraz yiyerek çabucak kalktı. Tam odasına koşuyordu ki annesinin uyarısıyla koltuğun kenarına kıvrılmak zorunda kaldı. Sıkıcı bir sohbet başladı.Ama sadece Burak için öyleydi. Annesini daha önce hiç bu kadar mutlu görmemişti. İkisi birlikte gezmeye çıktıklarında bile annesi sadece elinden tutar, Burak’ın istediklerini alır, istediği filme veya parka götürür, fazla konuşmadan eve dönerlerdi. Zaten annesi onunla pek konuşmazdı. Bütün gün çalışıp yorgun geliyordu. Burak’ta akşam okuldan dönünce ödevlerini yapıp, biraz televizyon seyreder sonra da yatardı. Hafta sonları da babasının yanında vakit geçirirdi.

Bir şeyler yapmalıydı.Birden aklına kaçma fikri geldi.Onlar konuşup,gülüşürken gizlice babasına kaçabilirdi. Napsaydı acaba?Önce odasına yöneldi. Yaptığı resmi aldı. Hemen hızlıca resmi rulo yaptı. Dış kapıya yöneldi. ”Ya annem kızarsa?” Neyse babası annesini arayıp yanında olduğunu söylerdi. Akşam da belki babasında kalırdı. Ne güzel, yaşasın!.. Resmi de babasına verecekti. Çok yavaş kapattı kapıyı. Koşa koşa indi merdivenlerden. Yolu biliyordu nasılsa. Aradan yarım saat kadar geçti. Annesi evleneceği adamla kahve içiyordu. Telefonu çaldı. Arayan eski eşiydi. İsmini görünce keyfi kaçtı. ”Alo?” ”Figen, nerelerdesin? Burak kaza geçirmiş. Şu an yoğun bakımda.” Kadın şok oldu bunu duyunca. Bir çarpıntı, bir titreme kuşattı vücudunu. Kekeleyerek hangi hastane olduğunu sordu. Paldır küldür kalkıp doğru hastanenin yolunu tuttular. Burak’ın babası ameliyathanenin önünde bekliyordu. Kadın sormadan anlatmaya başladı. ”Sanırım bana geliyormuş. Karşıdan karşıya geçerken araba çarpmış. Bizim sokağın başında olmuş olay. Esnaftan biri tanımış. Bana haber verdi.” Adam bir çırpıda anlattı bunları. Sonra da sesini iyice yükseltti, sertleştirdi: ”Madem sahip çıkamıyorsun, ne diye onu aldın yanına? Sen ne biçim annesin? Eğer ona bir şey olursa seni öldürürüm, anlıyor musun?”Kollarından tutup sarsıyordu kadını o ağlayıp sızlarken. Diğer adam da sözüm ona müstakbel eşini korumak için atıldı hemen.

Bir kaç saatlik endişeli bekleyişten sonra doktor çıktı ameliyathaneden. Üzgündü. Ne diyeceğini bilemiyordu.”Oğlunuz,…biz elimizden geleni yaptık ama..maalesef bundan sonra
yürüyemeyebilir. Yine de ümidinizi kesmeyin. İmkanınız varsa yurt dışına götürmenizi tavsiye
ederim. ” İçeriden hemşire de göründü. Elinde bir resim vardı.Katlanmış, buruşmuş,Burak’ın
cebinden çıkmıştı. Belki de süpriz yapacaktı babasına. Anne aldı resmi, hıçkırmaktan bakamadı. Sonra baba aldı. Açıp düzeltti…Gözyaşları kağıdı ıslattı. Resimde Burak, anne ve babası mutluydu. Gülümsüyorlardı. Aldıkları bu haber kadar resimdeki gördüğü sahne de kahrettibabayı. Bu sahne hiç yaşanmamış ve ne yazıkki bundan sonra da yaşanmayacaktı…

Yaratılmışların en güzeli

Bu sabah erken vakitte çıktım evden, işlerimi halletmek için. Bizim sokakta gördüm onu. Daha önceleri de
görmüştüm böylelerini. Giyimi fena değildi. Başında örtüsü, sırtında uzun pardesüsü, belki olgun denecek yaşlar da bir kadın. Başka zaman görsem hiç aklıma gelmezdi onun bu durumlara düşeceği,hiç düşünmezdim.

Kadıncağız çöp varilinin başında bir şeyler arıyordu. Bizim yanına bile yaklaşmaya tahammül
edemediğimiz, pis kokulu, mikrop yuvası o varilin başında ne arıyordu? Nasıl tenezzül ediyordu başkalarının kullanıp ya da beğenmeyip attığı şeyleri almaya? Onu buna iten neydi? Ya kullanacak ya da satıp biraz para kazanacak. Kim bilir hayat ona ne oyunlar oynamış, bizler düz ovalarda, düzgün yollarda yürürken o nasıl, ne hallerde dik yamaçlara tırmanmış, önünü, sonunu göremediği yokuşlar çıkmıştı karşısına. Halini bir sorsak bize neler anlatırdı? Nasıl bir hikâyesi vardı onun?

Belki de şöyle bir hikâyesi vardı, belki sorsak şuna benzer şeyler anlatırdı bize:
O şehrin ücra köşelerinde bir gecekonduda oturuyordu. İki çocuğu vardı. Leyla 13 yaşında, Murat ise 7 yaşında. Çok güzel çocuklardı. Leyla okula gidememişti 5. Sınıftan sonra. Annesi çalışırken kardeşine bakmak, ev işlerini yapmak için. O bir ablaydı, artık evde söz sahibiydi. Ev işleri ondan sorulurdu. Hem yapamayacak ne vardı? Artık kocaman bir genç kızdı. Gayret ve şevkle topladı kahvaltı sofrasını. Murat ise 1 haftadır hastaydı. Bu yüzden evdeydi. Doğru dürüst bir şey yiyememişti. Sadece yatıyordu. Kuru kuru öksürdü bir süre. Sonra uykuya daldı. Hali yoktu.

Başucunda kitapları, yegâne oyuncak arabası… Ablası ara sıra okuluna uğrayıp öğretmenden
yapılması gerekenleri öğrenip evde kardeşine öğretmeye çalışıyordu. Onu neşelendirmek için bazen okul şarkıları söylüyor, ona öğretiyordu.
Murat 1 saat kadar sonra gözlerini açtı. “Abla annem ne zaman gelecek?” “Annem akşam
gelecek Murat’ım.” “Nereye gitti?” “Hani o kocaman parkın karşısında bahçeli bir ev var ya, sen çok beğenmiştin. Bahçesinde havuz bile vardı. İşte orada günlük işler yapıyor. Annemin
anlattığına göre çok rahat bir evmiş. Hiç yorulmuyormuş orada. Bir sürü de para vereceklermiş.

O zaman bize ne istersek alır. Seni de doktora götürecek hem. Çabucak iyileşeceksin.” “Annem bize yaş pasta da alır mı abla?” Leyla yanına gidip sımsıkı sarıldı kardeşine. “Tabi alır ablasının bize yaş pasta da alır mı abla?” Leyla yanına gidip sımsıkı sarıldı kardeşine. “Tabi alır ablasının gülü.” Anneleri ise o sokakta işi henüz yeni bitmiş, bulduğu işe yarar eşyaları poşete doldurmuş, başka bir sokağa girmeye hazırlanıyordu. Şehrin zengin mahallesi olduğu için insanlar bazen yepyeni eşyalarını çöpe atıyorlardı. Poşeti biraz daha doldurabilse bit pazarında satar, akşam eve ekmek götürebilirdi. Az önce geçmişti sadece bir hafta çalıştığı, fakat hırsızlıkla suçlandığı için işten atıldığı villanın önünden. Sabah bu saatte pek hareket yoktu bahçede. Sadece evin beyi işe gitmiş olmalıydı. Hanımın elmas kolyesini çalındığını duyana kadar görmemişti bile. Leylaya’ da söyleyememişti kovulduğunu. 3 gündür sabahları erken vakitte çıkıyor, önceleri bir şeyler arıyordu çöplerde, yollarda. Saat biraz ilerleyince de iş aramaya devam ediyordu. Asla umudunu kaybetmeyecekti. Bunu rahmetli annesinden öğrenmişti.
Dolaştı, dolaştı yollarda… Yorulunca bir bank aradı. Az ilerde vardı. Hemen gidip oturdu. Derin bir nefes aldı. Gelip geçen insanlara bakarken çocukları hatırladı bir ara. Acaba ne yapıyorlardı şimdi? Leyla her işi öğrenmişti artık. Gözü arkada değildi. Biraz da eskilere daldı gitti. Köyden severek birlikte kaçtığı kocası. Bir apartmanda kapıcılık işine başlamaları. Bir sene sonra Leyla’nın doğumu. Meğer ne mutlu günlermiş. Televizyon almak için para biriktirmeleri, sonra  koltuk takımı ve çamaşır makinesi için. Birkaç sene sonra da Murat gelmişti.Mutlulukları  perçinlenmişti

. Apartman sakinleri dürüst ve çalışkan oldukları için onları çok seviyorlardı. Hiç
bitmeyecekti mutlulukları. İzin vermeyeceklerdi bitmesine. Ama yan apartmanın o uğursuz
kapıcısı onun o dürüst, çalışkan kocasının kanına girmişti bir kere. Girmez olaydı. Akşamları geç gelmeye başladı. Birlikte içiyorlarmış. Her gece 2-3 te geliyordu. Geç geliyordu, çok geç. Gelince de bağırıp çağırıyordu. Ve bir gün hiç gelmedi. Günlerce bekledi, haftalarca. Onları apartmandan da attılar. Sarhoşun karısını ne yapacaklardı? Hem her işe yetişemiyordu. Bir arkadaşının tavsiyesiyle şimdiki oturdukları bir göz odaya taşındılar. Yerde kilim, yatacak iki adet şilte. Yeterdi. Ev sahibi iş bulana kadar parasız oturmalarına izin vermişti. İki aydır buradalardı. Aylardan Kasım. Havalar soğuyordu. Ama onun,Leyla ve Murat’ın gönlü hiç soğumuyordu, umutlarını hiç kaybetmeyeceklerdi. Birbirlerine söz vermişlerdi. Yaradan Mevla mutlaka bir çıkış yolu gösterirdi nasılsa. Derdi veren dermanı da verirdi elbet. Güzel günler gelecekti. Bütün kâinatın emrine verildiği, mahlukatın tam ortasındaki insan, yaratılmışların en güzeli… İnsan her şeyin en güzeline layık değil miydi?
Farz edip kaleme aldığım bu hikâyeye benzer birçok hikâye gerçek hayatta da yaşanıyor elbette. Her birimiz onların arkasında olsak, yardım elini uzatsak, paylaşabilsek acılar nasıl da azalıverir.

Kapıların Ardında

Neleri gizler bu kapılar? Neler yaşanmıştır herbirinin ardında? Ne umutlar,ne hayal kırıklıkları,ne sevinçler,ne üzüntüler,felaketler…Bizimle birlikte acı,tatlı pek çok olaya şahit olmuşlar.Bizlerle birlikte ağlayıp,gülmüşler.Belki kapı deyip geçmemek lazım.Çoğu insandan daha çok ruh taşıyordur onlar. Yaptıkları sadece yaşananları gizlemek,bizleri korumak mı acaba?
Kapıların ardında kararlar alınır,bir devletin kaderi çizilir.Koca koca adamlar masa başında
kendi fikirlerini milyonlara empoze etmeye çalışır,insanları bilinçsizce arkalarından sürüklemek için. Padişahlar,krallar fermanlar verir.Raiyetindekiler uysun diye.Kimi ayağı öpülesi büyük devlet adamıdır,fedakar…Kimi ise vatan,millet hainidir,kendi çıkarları için milletini yok etmek onlara vız gelir.
Kapıların ardında gizli planlar yapılır.Birileri kayırılırken,birilerinin hakkı yenir.
Başka kapıların ardında kendini bilime adayanlar sabahlara kadar deney yapar,fikir geliştirir,kafa yorar insanlık için kendini feda eder.
Bir diğer kapının arkasında ise çocuklar veya gençler eğitilmeye çalışılır,geleceğin umudu
olarak.Onlardan çok şey beklenir,sanki büyükleri üstlerine düşen vazifeyi mükemmel yapmış gibi.
Küçük Ali akşama kadar babasının getireceği ekmek,lolipop şeker ve topu bekler.Eğer babasının şansı iyi gitmişse ekmeğin yanında şekeri ve topu da almıştır. Ama yeterince
kazanamadıysa”oğlum yarın alırım,unutmuşum”der içi ezilerek o kırık, iyi kapanmayan boyası gitmiş kapının ardında.
Arda ise akşama kadar zor sabreder.Çünkü babası uzaktan kumandalı oyuncak jeep getirecektir.Sabah ”sakın unutma cipi baba” diye uğurlar babasını , oturdukları villanın o kale gibi çelik kapısını kapatırken.
17 yaşında yeni evli Fatma ise akşam kapı çalar çalmaz koşarak açmaya gider.El pençe divan bekler kapıda.Eğer biraz geç açarsa 30 yaşındaki efendisi kızıp,dövebilir onu.
Saat gecenin 3′ü olmuştur.Zil acı acı çalar.Komşumuz Nazife Abla kanapede
uyuyakalmıştır.Hemen toparlanıp açar kapıyı.Zil zurna sarhoş kocası daha kapı kapanmadan bağırmaya,kadını iteklemeye başlar.
Sabah saat 8:00.Yıldız anne ve babasıyla kahvaltı ederken zil çalar.Annesi kalkıp açar.Kapıda bir er,bir subay,bir de sağlık görevlisi vardır.Hemen anlarlar.Yıldız’ın abisi Ahmet Yüksekova’da şehit olmuştur.
Dedemin geçen yıl açık maviye boyadığı dış kapının bulunduğu üç katlı evimizin 1. Katında ninem abdest almış öğle namazını kılacak.Nur yüzlü dedem de camiden gelmiş yüksek sesle Kur’an okumaktadır.Orta katta oturan teyzemlerin kapısının önünden geçerken eniştem ve teyzemin kavgalarını duyarsınız net bir şekilde.Biz de en üst kattayız.Ablam yüksek sesle müzik dinlerken odasına kimseyi sokmuyor.Bense annemin sabah yaptığı üzümlü kekin tadını çıkarma derdindeyim,annem ’’yemek yemeden yiyemezsin onu’’ dese de.
Kimi kapının ardında ibadetler,dualar edilir,ilim öğrenilir. Kiminde ise konken partileri,başka çılgın partiler düzenlenir.

Bir de tarihi kapıları unutmamak lazım.Nice sanatkarın elinde sabırla işlenmiş,ince ince oymalar, desenlerle. Camileri,sarayları,kaleleri süsler.Ki o kalelerde ne destanlar yazılmış,o saraylarda ne liderler millete hükmetmiştir.İşte o en büyük destan; Hayber Kalesinin Fethinde kalenin kapısını koparıp,kalkan olarak kullanan kahraman Hz. Ali.O kapının dili olsaydı herhalde dünyanın en şanslı kapısı benim derdi.

Karıncaları incitmemek,onlar sesini duyunca kaçsın diye ayağına zil takarak gezen atalarımız kapılara da kim bilir nasıl davranmıştır? Cansız olsa da belki sahibinin halet_i ruhiyesini taşıyordur.Bu yüzden şimdi bazı insanların yaptığı gibi hızla çarpmamışlar, onlara iyi davranmışlardır.