Beklemek

bedava resim beklemek ile ilgili görsel sonucu

Ağır ağır güneş guruba yaklaştı bu akşam. Yine her zamanki gibi acelesi yoktu. Gökyüzü parlak maviliğin yerini yavaş yavaş koyu bir maviye, ardından lacivert bir örtüye bıraktı. Derken, güneşin ufukta tamamen yok olmasından bir süre sonra siyah bir karanlık üzerimize çöktü. Yıldızları görmüyorum. Bakmıyorum o siyahlığın arasında göz kırpan uzaktaki minik dostlara. Onları görmek için uğraşmıyorum.

Ya da sadece öyle görünmek için çaba sarf ediyorum. Ne yanıp sönen yıldızlarla, ne de kocaman güneşin sıcak, parlak yüzüyle göz göze gelmek istemiyorum. Çoğu zaman kaçıyorum insanlardan, yollardan, seslerden… Belki masumca söylenen en ufak bir söz, yazılmış bir yazı yüreğimi yaralıyor. Bir bakış içimi deliyor. Nasıl bu kadar canım acıyor, bu derece hüzün denizlerinde boğuluyorum, anlamıyorum.

Hayat yaşlandıkça ağırlaşıyor benim için. Oysa daha gidilecek çok yol varmış gibi hissediyorum. Bunca yolu nasıl yürüyeceğim bilmiyorum. Belki de az yolum kaldı, bilemiyorum. Biz ne kadar yorgun olsak da güneş her sabah doğmaya, gece de her akşamın ardından karanlığını günün üzerine giydirmeye üşenmiyor. Hızlı hızlı birbiri ardına akıp gidiyor her ikisi de. Gün ve gece… Bu hız bir yandan başımı döndürürken, bir yandan da beklemenin kahredici hapishanesinde bir mahkum olmuşum, olmuşuz ister istemez.

Beklemek… Belki çoğu insanın ruhuna en ağır gelen şeylerden biri. Kendini bazen parmaklıklar ardındaymış gibi hissettiğin, yapabilecek şeyin çok az olduğu… İşte o beklemek. Gözlerin yollarda, bir kaç damla göz yaşıyla beklemek… Açılmayan kapıların ardında, duyulmayan müjdeli haberlerin hayalini bile kuramadan beklemek. Bazen diyorsun ki; bundan sonra beklemeye son! Böyle bir yorgunluğa artık takatimiz yok, diyorsun. Ama olmuyor işte, mecbursun. Ümit verici bir söz, bir yazı, bir tebessüm bekliyorsun, çaresizlik kıskacının içinde… Söylenecek çok şey varmış gibi geliyor insana. Fakat, yok ne yazık ki. Zerreler, kuşlar, esen rüzgarlar, her gün inadına doğan güneş ve karanlık gece… Hepsi susmuş, sabırla bekliyor. Zaten söz kalabalığına ne hacet? Beklemek insana susmayı da öğretiyor.

Reklamlar

Umutlarımızı Çaldılar

Umutlarımızı çaldılar. Çocuklarımızın bile umutlarını, hayatlarını çaldılar. Başka ne diyebilirim ki? Başka bir şey demiyorum, ne yazık ki. Ne hayal kaldı, ne de ufukta bir ışık. Hayal kurmayı da unuttuk. Anlamsız ve umutsuz bakışlarla bakıyoruz geleceğe. Lanetler okuyorum hayatı bu hale getirenlere. Yazmanın da ötesinde bunu en içten duygularımla ifade ediyorum. Bütün hücrelerimle haykırıyorum. Kıramıyorum bütün benliğimi saran zincirleri. Bir türlü özgürlüğüme kavuşamıyorum. Artık kendi kendime parçalanıp yok olmak istiyorum. Bütün zerrelerim dağılsın her yere. Hiç bir eser kalmasın benden. Uzak durun benden. O yapmacık gülüşlerinizi, boş tesellilerinizi uzak tutun. Hani nerede umut? Keşke birisi gösterse de, onun olduğu yere koşsak. Çocuklarımla göz göze gelemiyorum. Onlara mutlu bir gelecekten söz edemiyorum. En iyisi susmayı tercih ediyorum. Her an kendimle mücadele ediyorum. Mevsim ne olursa olsun her gün hazanı yaşıyorum.

Sahi mutluluk diye bir kelime var mıydı? Yoksa sadece masallarda mı?

Küçüğüm

Direnmeye hali olmuyor bazen insanın. Hani her şeyi olduğu gibi kabullenmek gerek denir ya, aynen öyle haller oluyor işte. Derin bir kuyuya yuvarlanmışsın gibi hissedersin. Yukarı çıkmak için çaba sarfedersin. Fakat çabaladıkça daha da dibi boylarsın. Daha çok yorulursun. Sonunda da çaresiz teslim olursun. Bir duvara yaslanırsın, ellerinle yüzünü kapatarak. Yavaş yavaş çökersin yere. Hayatın ağır yükünü bir kez daha bütün vücudunda hissederek…

İnsan yaşı geçtikçe olgunlaştığını, ruhen büyüdüğünü, derinleştiğini sanır. Oysa bazen öyle durumların içine düşer ki; çocuklardan daha çocuk olduğunu hisseder. Acemiliğin gölgesi hep adım adım takip eder onu. Ve sonra da kendi kendine der ki; ‘Ne kadar yolun başındaymışım meğer. Meğer ne kadar küçükmüşüm. Ey hayat, nasıl da hazırlıksız yakaladın sen beni.’

Bazı şarkılar vardır, insanın o anki haline tam uygundur. Hep o şarkıyı dinlemek, sözlerini tekrar etmek istersin. Çünkü öyle bir anlatır ki seni sana, tam tercüman olur duygularına. Dinlersin, durmadan dinlemek istersin. Tıpkı Sezen Aksu’nun ‘Küçüğüm’ şarkısındaki gibi:

KÜÇÜĞÜM

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün hatalarım
Öğünmem bu yüzden
Bu yüzden kendimi
Özel önemli zannetmem

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün saçmalamam
Yenilmem bu yüzden
Bu yüzden hala kendime güvensizliğim

Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az
Yolun başındaymışım meğer
Elimde yalandan kocaman rengarenk
Geçici oyuncak zaferler
Küçüğüm daha çok küçüğüm

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün korkularım
Gururum bu yüzden
Bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden sonsuz endişem
Savunmam bu yüzden
Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem.

Yaşamak Ağır Geliyor

Uzun süreden beri ağlayamıyordum. Ruhumda bir huzursuzluk hakimdi. Bir şeyler sıkıyordu içimi. Şu son iki gündür nasıl olduysa koyverdim gözyaşlarımı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan haykırıyordum. Kimselere söyleyemediğim acılarımı, hüzünlerimi duvarlara, soluduğum havaya anlatıyordum. Ağlayıp anlattıkça içimde biriken ne varsa sanki kendiliğinden dışarı çıkıyordu. Ama bitti mi? Keşke öyle olsaydı. Keşke göz yaşları silip süpürseydi bütün acıları.

Gecenin bir vakti sokaklara çıkıp haykırmak istediniz mi hiç? Deliler gibi kaldırımları arşınlayıp, acılarınızdan kaçmaya çalıştınız mı? Ölümü bu kadar çok arzu ettiğinize şaşırdınız mı? Dost ya da düşman herkesten uzaklaşmak istediniz mi? Bütün yakınların çook uzak olmasını, gözlerinizi kapatıp bambaşka bir alemde tekrar uyanmayı istediniz mi? Ya da bir toz zerresi olup havaya karışmak istediniz mi?

Belki siz çok daha fazlasını arzu ettiniz. Kim bilir uçurumların eşiğinde kendinizi boşluğa bırakmayı herkesten çok istediniz de bir türlü yapamadınız. Size de hayatın bazen çok ağır geldiği olmuştur. Herkesin ve her şeyin saçma ve gereksiz olduğunu hissetmişsinizdir. Söylemek istediklerinizi söyleyemeyip, belki de tam tersini söylemek ve kızgın, üzgün bakmayı isteyip de, onun yerine sahte gülücüklerle çevrenizi kandırmak zorunda kalmışsınızdır. Çok zaman yaşamak ağır geliyor. Yaşadıkça da o ağırlık artıyor. Herkes ve her şey koca bir yalanın içinde. Koskoca yalan bir dünyanın, dev bir tiyatro sahnesinin oyuncularından başka bir şey değiliz.

‘Kuş olur uçarım yanarken içim…

Sürgün olur göçerim bu diyarlardan…

Kime dokunur ellerim, kimi görür gözlerim…

Ölüm çıkar karşıma yine sen derim…’ (Düş Sokağı Sakinleri)

Değişebilmek…

İnsan değiştirmek istiyor bazen hayatı. Elinden gelen ne kadar az olsa da. Öğrenmek, yaşamak istiyor hep bir şeyleri. Güzel, yeni şeyleri. Yeni heyecanlar katmak istiyor hayatına. Durmak yok. Yola devam diye milim milim de olsa, tırnaklarınla kazıyarak da olsa ilerleme umudunu kaybetmemek gerek. Yoruldum diye kestirip atmak istemiyorum artık. Meğer yoruldum diyerek daha çok yorulmuşum. Kimsenin sözüne de önem vermemek. Evet, bunu istiyorum.

Çaresiz olduğunuz anlarda bazen tanıdıklarınızın veya tanımadıklarınızın acıyan bakışlarıyla ya da akıl veren, öğüt veren sözleriyle karşılaşırsınız. O anda kendinizi daha çaresiz hissedersiniz. Daha çok acırsınız kendinize. Oysa kimsenin yarının ne getireceğiyle ilgili garantisi yok. Başkalarının fikirlerini çok önemsemeye de gerek yok. Beni asla anlamayacak insanların sözlerini fazla önemseyerek meğer hata yapmışım, diye düşünüyorum.

Bir sabah kalkıp yepyeni bir güne, yeni bir hayata uyanmak… Sisli, nemli ve soğuk bir havada, sabahın ilk ışıklarıyla yürümek ne güzel. Temiz hava almak, bir müzik mırıldanmak… Farklı renkler katmak hayatına ve yenilikleri yaşamak için cesur olmak.  Gözlerinin güzel yada çirkin olanı ayırt edebildiğini, ayaklarının yere düzgün adımlarla basıp yürüyebildiğini hissetmek. Mahrum olduğun ve ulaşamadığın şeylerin getirdiği ümitsizliği, karamsarlığı unutup, var olup nefes alabilmenin, sağlıklı olabilmenin şükrünü, sevincini yaşayabilmek.

Takvim yapraklarının arkalarındaki yazıları eskiden hiç ihmal etmez, okumadan atmazdım. Gerçi şimdilerde okumuyorum. Fakat 2 Ocak tarihli yaprağın arkasında ‘Huzur İçin Küçük Sırlar’ başlıklı çok beğendiğim ve mutfağımın gözle görülür bir yerine yapıştırdığım yazıyı burada paylaşmak istiyorum. Yazı maddeler halinde yazılmış ve aynen şöyle:

  • Ufak şeyleri dert etmeyin!
  • Erkenden kalkmaya alışın!
  • Tenkit etme isteğinizi bastırın!
  • Hayatı olduğu gibi kabul edin!
  • Bırakın ara sıra canınız sıkılsın!
  • Rastgele iyilikler yapmaya çalışın!
  • Başkalarını suçlamayı artık bırakın!
  • Her şeye hakim olmaya çalışmayın!
  • Kusursuz olamayacağınızı kabullenin!
  • Sabrınızı geliştirme egzersizleri yapın!
  • Konuşmadan önce derin bir soluk alın!
  • Her an bir şeyler öğrenmeye açık olun!
  • İnsanların gözlerine bakın ve gülümseyin!
  • Aynı anda bir kaç şey yapmaya kalkmayın!
  • Bırakın, bazen başkaları haklı olsun!
  • Beterin beteri vardır, her halinize şükredin!
  • Olağan şeylerdeki olağanüstülüğü arayın!
  • Bugününüzü son gününüzmüş gibi yaşayın!
  • Yaptığınız iyiliklerden bahsetmemeye çalışın!
  • Herkesin onayını alamayacağınızı unutmayın!
  • Bulunduğunuz durumdan mutlu olmaya çalışın!
  • Öfkeniz kabarmaya başlayınca 10’a kadar sayın!
  • Sizden başkalarının da bilgili olabileceğini düşünün!
  • Başka fikirlerde biraz olsun doğruluk payı arayın!
  • Her gün biraz vaktinizi minnettarlık için harcayın!
  • Gördüğünüz her şeyde Yaradan’ın izini unutmayın!
  • Daha fazlası daha iyidir, diye düşünmekten vazgeçin!
  • İyilik yapmayı hayatınızın değişmez bir parçası haline getirin!
  • İnatla savunduğunuz iddiaları yumuşatmaya çalışın!
  • Kimsenin sözünü kesmeyin, cümlesini siz bitirmeyin!
  • Sahip olmak istediğinizi değil, elde ettiklerinizi düşünüp şükredin!
  • Herkesin farklı olabileceğini düşünün ve saygı gösterin!
  • Unutmayın ki insan edindiği huylardan meydana gelir! (Ve ‘O huylar da insanın kaderi olur ‘ diye duymuştum.)
  • Sevgi kapasitenizi geliştirip, hayatınızı sevgi ile doldurun!
  • Gerçeği olduğu gibi kabul edin, çünkü hayat adil değildir. (Bazen Yaradan’a sığınmaktan başka çare yok.)
  • Ölünce bu hayatta yapılacak işler listesinin dolu olacağını unutmayın!
  • Unutmayın, 100 yıl sonra sizin yaşadığınız yerde bambaşka insanlar olacak!

Doğru Sözler Söylemek

Kelimelerin dünyasında kaybolsam diyorum. Onlarla sonsuz bir seyahate çıksam. Cümleleri kuşansam üzerimde bir pelerin gibi. Taç yapsam söyleyemediğim sözleri. Özgürlüğümü hissetsem iliklerime kadar o ifadelerin gölgesinde. Hakiki mutluluğun idrakine varsam. Haykırabildiğim kadar gerçek sözleri özgürüm. İsterse acı olsunlar. Kendime yalan söylemediğim anda mutluyum ben.

Bir damla olsam önce. Sonra yavaş yavaş deryaya coşsam hiç bir engel tanımadan. Küçücük ellerimle yakalasam mutluluğu. Zincirlerini kıran esirler gibi ruhum özgürlüğüne kavuşsa söyleyemediklerimi pervasızca söylediğim anda. Damlaysam eğer korkmuyorum derya olmaktan. Mühim olan damlayla da olsa başlayabilmek. Bir kıvılcım, bir ses, bir esinti muhafaza etmek yüreğinde. Yarım bırakmamak söylediklerini.

Ben sadece kendim olmak istedim. Kendimi aradığım için mi şimdi yalnızım? Yıllardır hep hayallerimin peşinde koşmak istediğim için mi uzaklaştı her şey benden? Ödünç hayallerim yoktu benim başkaları gibi. Benim sadece kendimce masum, minik hayallerim vardı. Başka kimlikleri taşımadım üzerimde maske gibi. Bir kaç kuruşa tamah etmedim. Gülmek istediğim zaman güldüm, ağlamak istediğim zaman ağladım. Yapmacık ifadeler takınmadım hiç.

Şimdilerde yine doğru sözlerin, acı da olsa gerçek ifadelerin peşindeyim. Görmezden gelemem, ruhuma, vicdanıma yalan söyleyemem. Doğrunun peşinde koştuğum anda mutluyum Eğer bedel ödeyeceksem razıyım. Yalanlarla örülmüş hayatı yaşamaktansa… Doğru sözleri söylemek lazım. Hem bütün dünyaya, hem de kendi yüreğine…

Karanlıkta Yürümek

Titriyor vücudum. Karanlıkta, bilinmezlik içinde kör adımlar attığım için. Yürüdükçe ürpertiyor insanı. Yürüdükçe yok olduğunu hissediyorsun. Ve işte her şey toz haline dönüştü bir anda. Ve ben yok oldum, karanlığa karıştım. Kendimi tanımıyorum. Her an, her saniye ruhumun toz zerrelerine ayrıldığına, havada uçuşup yokluğa karıştığına şahit oluyorum. Yaşamadım ben bu hayatı. Hiç çocuk, genç ve şimdiki yaşlarımda da olmadım. Her şey görünüşten, aldanıştan ibaret. Sadece bir bakıştan, bir nefesten, bir anlık bir göz kırpmasından başka bir şey değilim. Yaşadıklarım ve yaşayacaklarım yokluk girdabında mahkum olmuş. Ben… Benden önceki ve benden sonraki benleri göremiyorum. Bir bilinmezlik içinde esir olmuşum. Farkına varmalıyım bunun. Bütün benler yokluğa mahkum olmuş. Artık ne keder, ne de neşe… Ruhuma bunları giydirmeye değer mi? Nasıl olsa şu yaşadığım saniyeler bile rüzgara kapılmış tüy gibi elimden yok olup gitmeyecek mi?

Hep erteledim hayallerimi. Erteledik hepimiz. Düşüncelerimizi susturduk. Belki de onları susturduğumuz içindir bütün bunlar, bu yok oluşlar. Tıpkı gece karanlığında yürüyüş yapıyor gibi yaşıyoruz.  Fakat artık yok edemezsiniz hayallerimi, düşüncelerimi! Onlara yasak koyamazsınız.

‘Benim aklımın özgürlüğüne vurabileceğiniz hiç bir kilit, hiç bir kapı, hiç bir sürgü yoktur.’ Virginia Woolf

Günlük 4 – Gül Yaprakları

Uzun, upuzun günler birbirini kovalarken kıyıdan, köşeden, kimselere görünmeden yaşadığımızı hissediyoruz. Buruk ve kırgın… Bir çizginin ortasında duruyorum öylece. Kocaman bir dünyanın içinde küçücük bir nokta. Ya da kocaman değil bu dünya, sandığımdan da küçük. Aslında dünya artık dar geliyor. Kalbim daralıyor, bunalıyor ruhum. Zincirlerle bağlanmışım. Kaçıp uzaklaşamıyorum.

En anlamlı sözlerin bile anlaşılmadığı, yani anlaşılmak istenmediği, bakışların birbirinden kaçırıldığı, sabahları uyanıp yeni bir güne başlamanın insana o derece zor geldiği, düşünmekten insanın yorulduğu ve yorgun gözlerin de ufka bakmaktan kaçındığı, hem zor, hem boşluklar içinde yuvarlandığımız huzursuz, ümitsiz günler bu günler.

Günlük başlığı altında bu kadar karamsar yazmak… Kusuruma bakılmasın.

İnsanın amacının ve yapacak işlerinin olması güzel. Bunu bu sıralar daha iyi anlıyorum.  Hatta diyorum ki; en basit bir hedef; amaçsız, hedefsiz olmaktan iyidir. Artık küçük hedefler peşindeyiz. Sanki hayalen kendimize güvenli bir daire çizmişiz. Etrafımızı saran yarım metre kadar bir daire. Bu dairenin içinde kendi çapımızda bir şeylerle oyalanıp duruyoruz işte. O dairenin içinde yemek yiyor ve uyuyoruz. Okuyor, dua ediyoruz. Oldukça sade bir yaşantı. Dış dünya korkutuyor beni. Belki de küçüle küçüle bitecek bu hayat bir gün. Buzun eridiği gibi eriyip yok olacak…

Bir gül gibi yapraklarla sarılsın istiyorum etrafım.

Korusun beni onun yaprakları.

Ya da örtün üzerimi kadife örtülerle. Örtün!

Görünmesin ağlayan yüreğim.

Dokunmasın hiç kimse gözyaşlarıma.

Gözyaşlarım kalbimi dağlarken,

Yorgun kalbim çok ağrıyor, çok…

Günlük-3-

Bu akşam kısa bir süre yalnız kalma imkanım oldu. Bir yandan da Yann Tiersen – Comptine d`un autre ete ‘yi dinliyorum. Müzik o kadar sade, huzur verici ki… Hani bir melodi, bir söz, bir resim, ne bileyim küçük bir nesne size farklı olayları, insanları hatırlatır ya… Aklıma onurlu, mütevazi, gürültüsüz insanlar geldi.  Bu müzik de onları anlatıyor sanki. Gerçekleri kendi çıkarları için çarpıtmayan, hayatının hakkını veren, değerli insanlar… Onların sayıları belki diğerlerinden daha az. Fakat öyle bir tanesi, bir işe yaramayan, toplumda asalak gibi yaşayan, beş para etmeyen on, belki yüz tanesine bedeldir. Saygıyla selamlıyorum hepsini.

Şu yalan dünya zaten her şeyi yalandan ibaret olan insanlarla dolmuş taşıyor. Samimi, dürüst insanlara o kadar ihtiyacımız var ki… Bu bulanıklığın içinde öyle boğulduk, öyle yorulduk ki, berraklığa, temizliğe çok ihtiyacımız var. 

Hep ayrık otları, zehirli sarmaşıklar bitecek ve hep kara bulutlar üzerimize çökecek, şimşekler, fırtınalar kopacak değil ya… Bir gün mutlaka masmavi gökyüzü, parlayan bir güneş, şirin, masum papatyalar bizi karşılayacak. Onurlu, elleri öpülesi, güzel insanlar… Gelecek inşallah sizlerin olacak… 

Günlük-2-

Bu Ramazan buruk geçiyor iftarlar. Herkes görünürde iftarın sevinciyle gülümsemeye gayret etse de içimizde bir sızı var. Aklımızdan, gönlümüzden uzaktakilerin, masumların iftarları, hasretle yaralı yüreklerin iftar sofraları geçiyor. Ne kadar çabalasak da huzurlu değiliz. Bilmiyoruz bu burukluk ne zamana kadar sürer. Her birine sessizce selam ve dua yolluyoruz.

Bu Ramazan hep yağmurluydu. Ağaçlar, çiçekler, otlar coştu yol kenarlarında, parklarda. Yemyeşil oldu. Gök ehli de ağlıyor hüzünlü dünyanın haline, biliyorum. Melekler çaresiz ağızlardan edilen dualara eşlik etmek için, ağlayan gözlerin yaşını silmek ve o mahzun yüzleri okşamak için yeryüzüne iniyor. Her birimizin teselli edici sözlere, ferahlatıcı nefeslere ihtiyacımız var.

Bayramın gelmesini eskiden beri pek istemezdim zaten. Yani çekinirim bayramlardan. Şimdilerde ise kendi kabuğumuzda yaşamaya, dertlerimizi içimize sindirmeye öyle alıştık ki, dost ve akrabalarla oturup hem hal olacak, onlarla konuşacak halimiz yok. Bitecekse böyle bitsin hayat. Sessizce geçip gitsin. Son nefesimizi verdiğimizi duysunlar, uzaktan birer fatiha okusunlar yeter. Kimseler görmesin bizi. Başka bir şey istemiyorum. Artık hiç kimse ve hiç bir şeyden beklentimiz kalmadı. Yakın zaman için küçük planlar yapmaya ve bireysel takılmaya alıştık. Ruhumu ferahlatan, birazcık hayata bağlayan tek şey sevgili çocuklarım. Bir de okumak… Hayatımızı ve ruhumuzu renklendiren en güzel, en sadık, bizi yarı yolda bırakmayan şeylerden biri…

Bu gün fazla uzatmayacağım. Fazlasıyla sakin ve yavaşlayan hayatımızın günlüğünü yazarken daha neyle doldurabilirim satırları? Bakalım yarın veya yarından sonraki günler yazabilecek miyim? Hiç bir şeyden emin değilim.

Günlük-1-

Bir kaç gün yazmaya, günlük benzeri bir şeyler karalamaya karar verdiğim anlardan birinde ellerim klavyenin tuşlarına, öylece bekleyen sessiz harflerine uzanıverdi. Bakışlar umut arayan umutsuzluklar içinde kıvranırken yazmaya sığınmaktan başka çare olmadığını anladım yine. Yenildim. Kendime, zamana, dünyaya… Yalandan gülümsemelerin, avunmaların kucağındayım şimdi. Yürümeye mecburum, durmak, dinlenmek yok. Çok zor olsa da, insanın canını yaksa da… Yollar sessiz, bulanık, yabancı ve hissiz… İnadına dimdik yürümek gerekli. Yolda rastladığımız dikenlere, gürültülere aldırmadan… Yürümek… Sokağın köşesinden dönerken hiç bir şeyi umursamayıp ya da umursamazmış gibi yoluna devam edip, derdini, davanı sevmek. Derdini sevmek!

Yağmurun minik vuruşları biraz olsun ferahlatıyor. Damlalar rahmetin üzerimizden eksik olmadığını hatırlatıyor. O kadar güzel, yemyeşil olmuş ki her yer. Ağaçların dalları yollara uzanıp çardak olmuş, bana kol kanat geriyorlar adeta. Hepsinin bana gülümsediğini, ‘Üzülme!’ dediğini hissediyorum. Balkondaki sardunyalar da nefis oldular.

Konuşmaya, hararetle bir şeyler anlatmaya hasret kaldığım günler oluyor. Hep ‘Bu gün ne yapacağım?’ diye kendi kendime sorduğum sabahlara uyanıyorum. Sözde günlük bir şeyler yazmaya karar verdim ama her gün ne yazacağım? Değişen hiç bir şey yok ki? Yok! Tek tesellim dualarım. Başka ne önemi var ki şu dünyanın?

Bir zamanlar bir çocuk varmış memleketin birinde. Annesini, babasını çok seviyormuş. Anne ve babası da onu.. Çocuk büyüyüp 18 yaşına geldiğinde nasılsa onların gerçek anne babası olmadıklarını öğrenmiş. Nasıl olur, inanamıyorum derken, hem kendine, hem onlara isyan etme noktasına gelmiş. Her şeyi kırıp, dökmek, sonra da kendi canına kıymak istemiş. Fakat kadere boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anlayıp yıllardır onu kendi çocukları gibi seven anne babasına sevgiyle sarılmak gerektiğini anlamış… Öğrendiklerini unutmaya karar vermiş. İnsan bazen hoş olmayan durumlar arasında güzellikleri bulabilir… Bulmalıyız. Bunları anlatırken bir yandan da kendi ruhumla, kalbimle de inanmaya çalışıyorum.

İşte yine akıp giden bir günün ortasındayım. Saatlerin, dakikaların ve saniyelerin gözleri üzerimde. Ben yine zamanın içinde yüzüyorum… Şimdilik hayat çok tekdüze. Bakalım yarın yeni sürprizler getirecek mi?