O Yılların Ardından

Bu yollar, ah bu yollar hem neşe, hem hüzün veren, aynı anda iki zıt duyguyu yaşatan yollar. Bana öğrencilik yıllarımı hatırlatan, meğer insanda ne de kalıcı izler bırakan yollar, mekanlar. Hafta sonu hem çok sevdiğim bir öğretmen arkadaşımı ziyaret, hem de küçük bir değişiklik olsun diye gittiğim, üniversiteyi okuduğum, bana belki manevi anlamda çok katkısı olan, bunun yanında pek çok şeyi götürdüğünü düşündüğüm, umutlarımı, gençlik rüyalarımı, coşkularımı, sevinçlerimi alıp benden koparan yıllar ve o soğuk, resmi yüzüyle, koca koca binalarıyla bana bir kez daha sertçe bir bakış atan şehir. Herkesin öğrencilik yıllarında çok güzel hatıraları, neşeyle yad ettiği günleri vardır şüphesiz. Ama benim nedense bu şehre geldiğim zaman hep üzüntülerim, mahçubiyetlerim, yalnızlıklarım aklıma geliyor. Elbette ki güzel günlerim de oldu. Güzel dostluklarım, örnek alabileceğim insanlar, unutamayacağım kardeşlerim, toy bir saflıkla yaşadığımız neşeli anlar, ders çalışırken yaşadığımız o tatlı gerginlik, yurt arkadaşım M… ile birbirimize ders anlatışımız, sınıftakilerle not alışverişleri, fotokopiler( çok pahalı diye kitapların orjinallerini alamıyorduk.) Çok çalıştığımız zamanlarda arkadaşların bize -inek- diye yakıştırmalarda bulunmaları, sinamaya, şehre güzel yemek yemeye gidişlerimiz, hafta sonları çok muhterem Azeri bir ailenin yanına- evci- çıkmalarım, bazen de otobüse atlayıp yolumu gözleyen, ben gittikten sonra yalnızlığa iyice mahkum olan canım anneciğimin yanına gitmelerim….

Ne kadar hüzün verse de yine de geçmişi hatırlamak, muhasebesini yapmak ders almak veya insanı olgunlaştırmak açısından iyi bir şey diye kendi kendime düşüne düşüne yıllar önceki gibi cadde ve sokakları aşındırıyorum. Sevgili arkadaşım H… ile bir iki parkı, Nisan ayında kaza geçirip de gidemediğimiz Hacı Bayram’ı ziyaret ediyoruz. Şehir merkezini gezerken otobüslerin
üzerlerinde yazan -Ayrancı, K. Esat, Çankaya, Bakanlıklar, Seyran Bağları, Keçiören, Gölbaşı, Dikmen, Bahçelievler gibi semt isimleri gözüme çarpıyor. Hepsini okudukça hatırlıyor, hatırladıkça eski duygularım geri geliyor. Belediye otobüsleri, bir kaç mağaza, metro gibi yenilikler dışında pek fazla şeyin değişmediğini düşünüyorum caddelerde yürürken. Kalabalıklar, hızlı koşuşturmalar, duraklarda dolmuş, otobüs beklemeler yine aynı. Sakarya Caddesi yine çiçekçilerin, fast food dükkanlarının mekanı. Ulus’tan otobüsle Kızılay’a geçerken kafamı kaldırıp bakıyorum Sıhhıye Köprüsü’ne ve onun yukarısındaki Hacettepe Merkez Kampüsü’nün binalarına. Yan tarafta Ankara Tıp Fakültesi. Ne Merkez Kampüsü’ne, ne de Beytepe’ye gitmeye cesaretim yok. Onlar beynimde silik bir hatıra olarak kalsın yeter. Nasıl da silmek istemişim, ama bir türlü -delete- yapmayı becerememişim. Son sınıfta bir sınıf arkadaşımın bana- Yıllığa girecek misin?- diye sorduğu soruya -Hayır, hatırlamak ve hatırlanmak istemiyorum.- gibi kesin kırmızı çizgilerle cevabımı verişimi bir kez daha hatırlıyorum. Hocaların beni çağırıp, kılık kıyafet kurallarını sert bir şekilde hatırlatmasını da. Oysa o kadar değer verdiğim, istifade ettiğim hocalarımdı onlar. Beni de aslında çok severlerdi.
Bunu düşündükçe aslında insanların birbirine karşı koşullu sevgi duydukları, gerçek sevginin günümüzde çok az olduğu aklıma geliyor. Şöyle olursan seni sever, sana iyi davranırım, ama bu kurallara uymalısın. Hep kurallar, kurallar… Şu 3. ve 4. sınıfta yaşadıklarım meğer içime kazınmış iyice. Niye bu kadar etkilenmişim, bir türlü başkalarının yaptığı gibi geriye atmamışım diye hayıflanıp duruyorum. Kendime kızıyorum bir yandan, isyan ediyorsam Rabbim beni affetsin. Halbuki üzerinden çok sular geçti o yılların. Aşınması lazım, yavaş yavaş silinmesi lazım artık. Daha başka bulunduğum yerler, yaşadığım tecrübeler sanki yokmuş gibi buraları unutulmaz kılan nedir? Belki de tekrar görmenin verdiği bir durum olabilir. Belki de az önce de belirttiğim gibi olgunlaşmama sebeptir.
Ne olursa olsun başımıza gelen ve gelecek olan hep Cenab-ı Hak’kın bizi imtihanıdır. Bir Hz İbrahim(AS) teslimiyetiyle -Hasbünallahi ve Ni’mel Vekil- diyebilmek, sabredip tevekkül edebilmek işte gerçek kurtuluş vesilesi orada. Zaten Mevla çekemeyeceğimiz yükü üzerimize yüklemez. Bunu nefsimize inşallah bir kabul ettirebilsek. Şer gibi görünen şeylerde hayır vardır diyebilsek.
Halimize şükredebilsek gerçek anlamda.
Sevgili arkadaşımla güzel iki gün geçirdikten, ona sarılıp birbirimize iyi dileklerde bulunduktan sonra trene binip ayrılıyorum onun yanından ve bir dönem hayatımda önemli yer tutan bu şehirden.
İlk kez 18 yaşında tanıştığım Ankara’dan bu ziyaretimde ayrılırken şimdi 44 yaşındayım. Hayat ne kadar hızlı geçiyor, bindiğim hızlı tren gibi. Necip Fazıl gibi söylemek lazım:
Mehmed’im sevinin başlar yüksekte;
Ölsek de sevinin, eve dönsek de.
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte…
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.


Kusursuz Olamazsın

Gecenin bir yarısı                                                    
sokaklardasın.
Yürüyorsun, bir kaçıştır
seni sürükleyen,
Görünmez, bilinmez olma
isteği. İstiyorsun ki ne sen
onu, onları, ne de onlar seni
görmemiş olsun. Gecenin

serin, yabancı soluğu
vuruyor yüzüne. Yolda bir
kaç kişiyle
karşılaşıyorsun. Hepsi
yabancı, hepsi soğuk
bakışlarla üzerinde.
Hiç yaşamamış, hiç duymamış olmak o sözleri. Ve söylememiş, sözlerinin altında ezilmemiş
olmak. Var olmanın, nefes almanın, hissedebilmenin, hakkını verememe. Kahredici bir bilinçle
ancak kendine ve çevrene zarar verdiğini hissetmek. Ve bu hisleri hiç hissetmemiş olmayı
umutsuzca istemek. İçinden bir şeylerin koptuğunu ve asla geri gelmeyeceğini hissetmek. Böyle
olmamalıydı diye durmadan yıkıcı bir pişmanlık duymak. Bütün bunları geceye gizlemek istersin.
Gece kabul etmez bu sefer seni. Boşuna çırpınırsın. Haydi git işine, benim dünyamda sana yer
yok der.
Bu nasıl bir gecedir? Ne sen yatıp uyumak istersin, ne de gece seni uyutmak ister. Başın
ağırlaşmış, gözlerin yarılanmış olduğu halde diken gibi batar sana. Bu öyle yabancı, öyle asık
yüzlü bir gecedir ki, koynuna almaz seni. Kovulursun her saniye onun huzurundan. Ama hiç
kaçacak bir yer bulamazsın. Oysa sen seviyordun hani geceyi? Ne oldu? Kim seni soğuttu,
yabancılaştırdı ondan. Kim kopardı seni, alıkoydu onu sevmekten? Niçin artık hiç kimseye, hiç
bir söze güvenmiyor, kimseyle konuşmak istemiyorsun? Oysa neydi senin arzu ettiğin? Ne
umdun, ama ne buldun? Niçin bu kadar şey bekledin, herkese bu kadar değer verdin? O sana
değer veriyor mu? Bir çocuk saflığıyla paylaşmaya çalışırken gönlündekileri, bak yine yüzüne
gözüne bulaştırdın. Yine yenildin, yine yenildin. Muhatap bile alınmıyorsun işte. Konuşulmaya
bile değer görülmüyorsun. Nedir derdin de bu kadar hassas , alıngan oldun? Niçin bu kadar
kırılgansın?
Olmadı. Hiç birşey huzur vermedi. Ne yaparsan yap bu yazılar da seni rahatlatmadı. Yazdıkça
daha da dipsiz bir kuyuda yuvarlanıyorsun. Çözmeye çalıştıkça daha da düğümleniyorsun.
Değer verilmeye, güvenilmeye, sevilmeye layık Tek Varlık senin için neredeydi? O’nu unuttun
mu? Peki niçin O’ndan başkasına çözülüyorsun, medet umuyorsun hemen? Güven duyman,
huzur araman gereken Tek Varlık O değil miydi? Sana gerçek değerini verecek olan O değil
miydi?
İnsanın ihtiyacı, aradığı neydi? Gerçek sevgi mi, saygı mı, vefa mı, güvenmek mi, huzur mu,
paylaşmak mı, tevazu mu, vazife bilinci mi, ilim mi, gereğince almak mı ve verebildiğin kadar

serin, yabancı soluğu vuruyor yüzüne. Yolda bir kaç kişiyle karşılaşıyorsun. Hepsi yabancı, hepsi soğuk bakışlarla üzerinde. Hiç yaşamamış, hiç duymamış olmak o sözleri. Ve söylememiş, sözlerinin altında ezilmemiş olmak. Var olmanın, nefes almanın, hissedebilmenin, hakkını verememe. Kahredici bir bilinçle ancak kendine ve çevrene zarar verdiğini hissetmek. Ve bu hisleri hiç hissetmemiş olmayı umutsuzca istemek. İçinden bir şeylerin koptuğunu ve asla geri gelmeyeceğini hissetmek. Böyle olmamalıydı diye durmadan yıkıcı bir pişmanlık duymak. Bütün bunları geceye gizlemek istersin. Gece kabul etmez bu sefer seni. Boşuna çırpınırsın. Haydi git işine, benim dünyamda sana yer yok der.
Bu nasıl bir gecedir? Ne sen yatıp uyumak istersin, ne de gece seni uyutmak ister. Başın
ağırlaşmış, gözlerin yarılanmış olduğu halde diken gibi batar sana. Bu öyle yabancı, öyle asık
yüzlü bir gecedir ki, koynuna almaz seni. Kovulursun her saniye onun huzurundan. Ama hiç
kaçacak bir yer bulamazsın. Oysa sen seviyordun hani geceyi? Ne oldu? Kim seni soğuttu,
yabancılaştırdı ondan. Kim kopardı seni, alıkoydu onu sevmekten? Niçin artık hiç kimseye, hiç
bir söze güvenmiyor, kimseyle konuşmak istemiyorsun? Oysa neydi senin arzu ettiğin? Ne
umdun, ama ne buldun? Niçin bu kadar şey bekledin, herkese bu kadar değer verdin? O sana
değer veriyor mu? Bir çocuk saflığıyla paylaşmaya çalışırken gönlündekileri, bak yine yüzüne
gözüne bulaştırdın. Yine yenildin, yine yenildin. Muhatap bile alınmıyorsun işte. Konuşulmaya
bile değer görülmüyorsun. Nedir derdin de bu kadar hassas , alıngan oldun? Niçin bu kadar
kırılgansın?
Olmadı. Hiç birşey huzur vermedi. Ne yaparsan yap bu yazılar da seni rahatlatmadı. Yazdıkça
daha da dipsiz bir kuyuda yuvarlanıyorsun. Çözmeye çalıştıkça daha da düğümleniyorsun.
Değer verilmeye, güvenilmeye, sevilmeye layık Tek Varlık senin için neredeydi? O’nu unuttun
mu? Peki niçin O’ndan başkasına çözülüyorsun, medet umuyorsun hemen? Güven duyman,
huzur araman gereken Tek Varlık O değil miydi? Sana gerçek değerini verecek olan O değil
miydi?
İnsanın ihtiyacı, aradığı neydi? Gerçek sevgi mi, saygı mı, vefa mı, güvenmek mi, huzur mu,
paylaşmak mı, tevazu mu, vazife bilinci mi, ilim mi, gereğince almak mı ve verebildiğin kadar vermek mi, gayret mi, fedakarlık mı…? Sen bunların neresinde sin? Hangisinin hakkını
veriyorsun ki geceden, gündüzden, dostundan, düşmanından bir şeyler bekliyorsun? Sen
küsersin, onlar sana küser. Kimse kendini sorgulamaz. Hemen avına saldıran aslan gibi
pençelerini gösterirsin. Kusursuz olamazsın ve kusursuz dost ta bulamazsın.

İtiraflar

Annem, ben kayboldum, bul beni. Kendimden kaçayım derken sıkıştığım bu dar menzillerden kurtar
beni. Çok hatalı, çok hırçın, çok telaşlıyım. Bana dualar et, sekine yağsın üzerime. Annem çok
bunaldım, keşke sana anlatabilsem. Sarılıp kokunu çekebilsem içime. Eriyip yok olsam senin ferah
feza, sade, temiz ikliminde. Annem tut elimi, ısıt, üşüyorum. Küçükken hasta olunca yaptığın gibi
ıslak, temiz tülbent koy alnıma, ört üzerimi sıcacık battaniyenle, giydir çoraplarımı yine. Çorbam
limonlu ve naneli olsun anne.
Artık ben de senin bir zamanlar bizler için, bizleri yetiştirmek için çırpındığın, tek başına mücadeleler
verdiğin, evin hem erkeği, hem de kadını olduğun o yaşlardayım. Sen benden çok daha güçlü,
sabırlı, fedakardın. Ben çok narinmişim, işte gördün mü bak; hemen yıkıldım, kuru bir yaprak gibi
dağıldım. Tek başıma karşı duramıyorum üzerime seller gibi gelen, beni sırılsıklam ıslatan
yağmurlar misali, ne olduğunu anlayamadığım bu hücumlara. Anlayamadım yıllarca, kendimi
bulamadım, emanetlerime de hıyanet ettim belki. Onları ihmal ettim. Nefsimin sefil isteklerini yerine
getirmekten geri durmadım hiç. Can düşmanım kovulmuş şeytanın fısıltılarını birer ilham, kurtuluş
sanma gafletinde bulundum. Hala aynı isyanlardayım, aynı zavallı hallerdeyim. Kendi
umutsuzluğumu başka insanlara bulaştırmayayım, gel bir yolgöster bana. Ben hani hep sıkıldıkça
seni arayıp ya da yanımdaysan boynuna sarılıp yardım dilerdim. Sana anlattıkça biraz olsun
ferahlardım. Artık anlatamıyorum annem. Artık çözülemiyorum, kimselere söyleyemiyorum. Bir tek
Rabbim biliyor. Beni benden iyi bilen Rabbim.
Annem, ben seni çok kırdım, vefalı bir evlat olamadım. Sana layık olamadım. Bana hem ana, hem
baba olmak için çırpınışlarını takdir edemedim. Sen beni okumak için başka şehirlere göndermek
istemezken, ben seni dinlemedim. İlle de gidecektim o adı gibi kara, isli şehire. Mutlaka
yaşayacaktım o tecrübeleri. Kış günü yanmayan, buz gibi kaloriferleri, soğuk suyla yıkandığımız
banyosu, ara sıra suyunda böceklerin yüzdüğü yemeklerin olduğu yurtlarda kalacaktım. Unuttuğum,
unutmak istediğim oda arkadaşlarım olacaktı. Son sınıfta çıktığım evde daha bir iki aylıkken,
akşamki çay bardaklarını yıkamayı unuttum diye ceza olarak ertesi günün yağlı, balıklı bulaşıklarını
yıkatan, bunu da Allah rızası için yaptığını, yaptırdığını düşünen ev arkadaşlarım olacaktı. Seni evde
yalnız bırakıp kısa bile olsa çıktığım o yolculukları, valiz toplamamızı, bu arada kapris yapıp seni
üzmelerimi, senin yorulsan da sesini çıkarmadan yanıma koymak için hazırladığın hamur işlerini
aslında ben hiç sevmedim anne. Annem ben bunların hepsini aklımın gizli köşelerinde gizledim,
unuttum belki, ya da unutmuş göründüm. Mezuniyet törenine gitmediğimi de unuttum, sessiz
sedasız çıkış belgemi almaya gidişimi de. Ama büyük umutlarla beni okumaya gönderişini, bana
para göndermek için bazen anneannemden borç para alışını ise unutamam..Sonra da okulu
bitirince ” çalışmayacağım!” diye tutturuşumu, seni bir kez daha yıkışımı, kahredişimi. Affet beni…
Unutmadığım bir şey daha var; sen beni çok sevdin ve hala da seviyorsun. Ben de seni çok

seviyorum anne. Sana daha önce yazmalıydım, herkesten önce sana yazmalıydım.
İşte gençlik fırtınasına kapılıp yaptığım hatalar. Daha da söyleyemediğim, gecenin bu yarısında sana
itiraf edemeyeceğim itiraflarım var. Boşver onlar gizli kalsın, söylesem utanırım anne. Herkesin
uyumasını sabırla bekledim bunları yazmak için. Senin de okumayacağını, bunları yazdığımdan
haberin bile olmayacağını bildiğim halde yine de yazıyorum. Hayat sahnesinde rolümü oynarken
arada bir karartılar, tökezlelemeler bulduysa beni şimdi çok iyi anlıyorum ki hepsi benim aceleci,
sabırsız oluşumdandır. Sen beni en güzel şekilde yetiştirdin, bundan şüphem yok. Sen hep
fedakardın, vericiydin. Küçükken üzümün suyunu sıkıp içiren, akşamları yatarken sütümü eksik
etmeyen annem. Benim isteklerimi yerine getirmek için didinen anneciğim. Şimdi yaşlandın,
yüzünde iyice derinleşti çizgiler. Yine de hala bize yemek yapmaktan, eksiklerimizi gidermekten geri
durmayan annem. Ben senin gibi bir anne olamadım. Beceremedim. Şimdiden sonra da nasıl
olacak? Bana dua et n’olur. Canım annem benim.
Son sözüm yine şu olsun ki: Beni affet annem.

 

Canım çocuklarıma bir mektup

Canımdan parça koptu, canımdan daha ileri. Küçücük elleriniz, mis gibi cennet misal kokunuzla
ötelerden birer armağan gibiydiniz. Sevmeye, öpmeye kıyamadım, sardım, sarmaladım, sakındım
her türlü nazarlardan. Sizi çok kıymetli büyüttüm. Sizleri kucağıma aldığımda sanki gül ile bülbülün
buluşması gibi asla kopmaz, ayrılamazdık birbirimizden. Sevgimle besledim, güzel, tatlı yüzünüz,
şirin gülümsemeleriniz, sevimli sesiniz daha da güzelleşti sevgimle. Öyle bir bağladınız ki beni
kendinize sizi görmeden, sesinizi duymadan, sarılıp koklamadan nefes alamaz oldum.
İnanamadım büyüdüğünüze, ilk adım attığınız gün sanki dün gibi gözümün önünde. Elimi hiç
bırakmaz yürürdünüz parka giderken. Birlikte oynadığımız, oyuncaklar aldığımız günleri hiç
unutmuyorum. Heyecanla, ilk hevesle başlarken okula, öğretmeninize teslim ettik. Okul artık ikinci uvanız oldu. Biraz buruk bir sevinç yaşadık o çocukluk, bebeklik dönemini yavaş yavaş geçip genç kızlığa adım atarken. Boyunuz boyumu aştı. Büyüdükçe hayatın sorumluluklarıyla tanıştınız. Bazen çok mutlu olduk, coştuk, güldük. Hayatın güzellikleriyle birlikte tanıştık. Bazen de üzüldük, boynumuz büküldü, sıkıntılara birlikte göğüs gerdik. Bizi Yaratan’ın merhametine sığındık, dua ettik.
Sizlere hep güzel şeyler vermeye, güzellikleri zihninize, kalbinize dantel gibi işlemeye çalıştım. Ama
bazen hata yaptıysam istemeden, eğer iyi örnek teşkil etmediysem lütfen beni affedin. Sizin hem
dünyanız, hem ahiretiniz için en iyisini arzu ettim. Hiç bir anne çocuğu için kötülük dilemez. Anneler
hep çocuklarının kendilerinden ve herkesten daha mutlu, daha huzurlu, daha hayırlı olmasını ister.
İleride hep güzel günleri hatırlayalım. Bu zamanın acımasızca bizleri savurduğu, birbirimize kırdırdığı
günleri unutalım. Etkilenmeyelim bizi birbirimize düşürmek isteyen fitnelerden. Sizler benim
gözümde meleksiniz. Asla bozulmanızı istemem. Bozulmanıza, yalanın, hıyanetin, kötülüğün sizi
canavar gibi yutmasına izin vermem. Ben zaten inanmıyorum, sevgili çocuklarım, siz öyle akıllı, öyle
bilinçli, öyle hassas ve narinsiniz ki asla onların sizi pençelerine almasına izin vermezsiniz.
Yaşadığınız sürece bu hayatın hakkını vereceğinize, en güzel şekilde kendinize ve çevrenize faydalı
olacağınıza ve sizlerin de çok daha güzel evlatlar yetiştireceğinize inanıyorum.
Dualarım hem sizin için, hem de sizin gibi masum, geleceğin umudu başka çocuklar, gençler ve
onları yetiştiren anneler için…

O Bize Yeter

Bembeyaz bir dünya düşlemişti. Her şey duru, saf ve özüne uygun, Yaratıcısından birer mektup,
O’nun aynası olma vazifesiyle yücelmiş. Tertemiz bir ufuk, parlayan bir güneş, sisten, bulanık
havadan eser yok. Her yer ilahi aşkla haykıran kuş sesleriyle dolu. Mevsim bahar, rengârenk açan
nazenin çiçekler, ılık ılık, tatlı tatlı esen rüzgâr cezbediyordu nefes alan herkesi. İnsan nasıl teslim
olmazdı Yaratıcı’sına? Nasıl görmezlikten gelirdi bu güzellikleri? Kendisine verilen şu akıl nimetini
nasıl esas vazifesi olan tefekkürle meşgul etmezdi? Niçin günlük kavgasını, anlamsız telaşlarını bir
kenara bırakıp her biri Yaradan’ın mesajı olan, O’nun kudretini kör gözlere de gösteren varlık
sahnesindeki bütün canlı, cansız mahlûkatı okumaya, O’na ulaşmaya çalışmazdı? Niçin fani
ömrüne böylelikle değer katmayı istemezdi?

Ama ne yazık ki Beka’ya giden yolda karşısına mutlaka engeller çıkıyor, ayağına taşlar takılıyordu. O
bu ilahi güzelliklere yöneldiği, Rabbi’ne yaklaşmaya çalıştığı anlarda yoluna bir türlü kopamadığı
ailesi, sonra arkadaşları, hatta bazen daha da yakınları çıkıyor, kendisini zayıf bırakmak, kınamak
için ellerinden geleni yapıyorlardı. Yalnızdı, yalvarıp yakaracağı Rabbinden başka kimsesi yoktu.
Anlatamıyor, yüreğindekileri paylaşamıyordu bir türlü. Bulanık suları durultacak, berraklaştıracak,
paslı gönülleri arındıracak yegâne varlıktı O(C.C.). Yine de hiç ümidini kaybetmiyor, bir gün elinden
tutulacağını, ferahlık bulacağını biliyordu. Bir gün onu anlayacaklardı. Secdeye gitmeyen alınlar, gitse
de anlamına vasıl olamamış zihinler, el açıp dua etmeyen gönüller, hakkı söylemeyen diller, fakiri
gözetmeyen merhametsiz gözler…. Allah için oruç tutmayı çok gören azgın nefisler, Kur’an açıp
okumayan, maneviyattan yoksun kalpler ve zihinler. __Neden bu kadar üzgün duruyorsun? Diye
soranlara da hiçbir şey diyemiyordu. Oysa söyleyecek o kadar çok söz, verilecek o kadar çok cevap
vardı ki. Karşısındakiler bir gün sonrasını düşünmezken, o, onların yarın ahirette ne yapacakları
konusunda endişe ediyordu.
Her gün günlük, geçici meselelerle zaman kaybeden, hiçbir faydası olamayan konuşmalarla
meşgul olan ailesiyle manevi konular konuşmak, tefekküri sohbetlere dalmak istemez miydi?
Çocuklarına o güzellikleri, insana değer üstüne değer katan vazifeleri hatırlatırken _Böyle karışman
doğru değil, bırak… gibi hitaplara maruz kalmayı mı, yoksa onların da teşvik etmelerini, güzel örnek
olmaya çalışmalarını mı tercih ederdi? Başka arkadaşlarının ailelerine mi özenecekti hep?
___Keşke benim ailem de böyle biraz daha inançlı, ibadetlerine düşkün olsaydı diye onlara gıptayla
mı bakacaktı? Başına örtüsünü geçirirken, aynadaki yüz ifadesi ona yalnız kaldığını her seferinde
hatırlatacak mıydı? Yüreğinde yanardağlar mı coşacaktı her gün? Lavlarını içine akıtan, içini kor gibi
yakıp eriten yanardağlar ve onlarla birlikte süzülen gözyaşları. Peki ya, nasıl verecekti onlara
anlatamamanın hesabını?

Rahmet Peygamberi ’de önceleri böyle yalnız kalmamış mıydı? O’ da önceleri birkaç kişi dışında
etrafında başka kimi görmüştü? O hüzün Peygamberi(SAV) hüzün asrında gelmişti, O’ nu takip
edenler de şüphesiz benzer imtihanlardan geçecek, Rablerine ve Peygamber’lerine bağlılıklarını
ispat edeceklerdi. Bu yolda yansan, kavrulsan da sabır, tevekkül, dua ve ümidi elden bırakmamak,
Rahmet kapılarını zorlamaktan başka çare, sığınacak başka liman yoktu.
‘’ Rahmân ve rahîm Allah’ın adıyla…
Dinimizi en güzel şekilde yaşama ve onu başkalarına da anlatma hususunda Allah bize yeter.
Dünyamızı mamur kılma, yeryüzünde Hakk’ın muradını gerçekleştirme ve bu yolda
karşılaşacağımız her türlü musibete sabretme noktasında Allah bize yeter. Zihnimizi ve kalbimizi
meşgul eden her meseleye karşı -iyilik ve ikram sahibi, yegâne kerim- Allah bize yeter.
Taşkınlıkla üzerimize hücum edenlere karşı -bütün zalimlere hadlerini bildirme kudretine sahip
bulunan- Allah bize yeter. Hakkımızda sinsi planlar hazırlayan ve akla hayale gelmez entrikalar
çevirenlere karşı -cezalandırması da çok şiddetli olan- Allah bize yeter. Ölümün sıkıntılarına
maruz kaldığımızda -kullarına hep hilm ile muamele eden- Allah bize yeter. Kabirde aşılması
gereken bir akabe olan sorgu-sual esnasında -şefkati engin- Allah bize yeter. Kıyamet koptuktan
sonra yeniden dirilme ve hayatın hesabını vermek üzere toplanma vaktinde -rahmeti sonsuz-
Allah bize yeter. Amel defterlerinin uçuşup durduğu hesap hengamında ve herkesin yapıp
ettiklerinin tartıldığı o dehşetli anda -çoğu zaman sürpriz ikramlarla kullarını sevindiren- Allah
bize yeter.. ve Sırat’tan selametle geçip ebedî saadet yurduna girme mevzuunda -her vakit
bütün mahlukâtın ihtiyacını görüp gözeten- Allah bize yeter. Rasûl-ü Ekrem’ine “Allah bana
yeter. O’ndan başka mabud yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam
hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) diyerek Kendisine sığınmasını talim buyuran Allah
dünyevî ve uhrevî her ihtiyacımıza karşı bize yeter.’’

Ağlıyorum

Ağlıyorum. Yine bulutlandı gözlerim.
Bir yavru kuş gibi aciz, tir tir titreyen ve alev gibi sıcak bu yüreğim. Bütün alemin yükünü
sırtlanmış gibi ezilmiş, yorgun ve bükülmüş bu bacaklarım. Ağlıyorum kendimden kaçarcasına,
başka bir yol bulamadan. Gözyaşlarım alıp ta götürüyor bilmediğim dünyalara. Hıçkırıklarım
konuşuyor, ben susuyorum. Dur durak bilmeden sürükleniyorum istemeden, sonunu görmediğim
yollarda.
Ağlıyorum. Evet.Kendime yabancılaştığım, halimi anlamlandıramadığım için ağlıyorum.
Kendime sürekli acıdığım, bu hayatın hakkını veremediğim için ağlıyorum. Küçük meselelerde
boğulduğum için ağlıyorum. Üzdüğüm kardeşim, ya da büyüğüm için ağlıyorum.
Ağlıyorum…Evet durmadan ağlıyorum. Artık bu hayattan emekli olmak istiyorum. Ne olacaksa
olsun. Rabbim beni affetsin. Bu dünyada boşuna yer işgal ediyorum…..Gitmek… Gitmek
istiyorum çook uzaklara… Bu dünya yolculuğu, başı, sonu hüsran bu hikaye de burada bitsin,
artık kimseye zarar vermek istemiyorum.…

Hayat,Dua ve Ölüm

Her şey güzel başlamıştı. Güzel bir gezi olacaktı. Aynı hedef ve duyguları paylaşan, kardeşlik
bağlarıyla bir araya gelmiş bir kaç insan. Yine kendileri gibi başka yerlerdeki kardeşleriyle bir araya gelecek dostluk demetine yenilerini ekleyeceklerdi.. Bir Allah dostunun türbesini ziyaret te vardı planlarında.

Geceydi. Sabah namazını orada kılabilmek için geceden yola çıktılar. Şehirde herkesin uyuduğu,
bazılarının da Rabbine dua etmek için uyanık kaldığı o karanlık, sessiz gecede onlar başlarına
geleceklerden habersiz sohbet ve tatlı şakalarıyla yollarına devam ettiler. Biraz sonra uykuya ister istemez yenildi hepsi.

Minibüsün paldır küldür yoldan çıkması, şarampole yuvarlanması ve devrilmesi ise bir anda oldu.
Bir dakika önce güzel güzel yolda giderken her şey nasıl da altüst olmuştu. Kafasını, gözünü bir
yerlere çarpanlar, yüzü cam kırıklarıyla kesilenler, belini sakatlayanlar, karnındaki bebeği için
endişelenenler… Neyse ki kimseye bir şey olmamıştı. Allah’ın lütfuyla kimsenin canına bir şey
gelmemişti. Yaralanan, incinenlerin de tedaviyle durumları inşallah geçecek, atlatacaklardı. Belki
dualar, verilen sadakalar onları daha büyük bir felaketten korumuştu.

Durup sadece hissetmemiz, yaşananları idrak etmemiz gereken anlar. Sözün bittiği, sadece
duaların konuştuğu zamanlar. İnsana ölümün ne kadar yakın olduğunu, şu sınırlı alemde gelip
geçen gölgeden başka bir şey olmadığını kendisine hatırlatan ikaz-ı ilahi. Yaramazlık yapan
çocuğunu bir anne nasıl önce sözle uyarır, dinlemezse biraz sesini yükseltir. Yine annesine karşı
gelirse, anne tutup onu kulağından çekerek doğru yolu ve yapması gerekeni gösterir. Rabbimiz de bizleri işte böyle çeşitli yollarla ikaz ediyor. O(C.C), o kadar merhamatli ki bize hep süre tanıyor, sabırla düzelmemizi bekliyor.

Cenab-ı Hakkın ”Kendine gel. Sen bu dünya için var olmadın. Sen, sonsuz güzelliklere, cennete layık bir varlıksın. Ona göre davran. Benim mülkümde yaşıyorsun. Haddini bil.” diye bizlere hissettirmesi.

Bir musibetin bin nasihatten daha üstün gelmesi. Dünya meşgalesinden, gelip geçici
sıkıntılarından alıp bizleri silkelemesi. Söylenecek belki çok şey var. Ama sanırım ben bir iki gün önce yaşadığım bu musibetten dersimi aldım. Hayat çok kısa ve yapacağımız çok iş var. Şahsi meselelerimizle zaman kaybedecek lüksümüz yok. Benim idrak edebildiğim; her şey kısacık bir hayat, dua ve ölümden ibaret. Rabbim layık kullarından eylesin.

Bir Topacım Vardı

Bir topacım vardı küçükken, severek                            papatya
oynadığım. Bir gün uyurken yanıma almıştım          
onu. Ama uyanınca yoktu, çok ama çok
üzüldüm. Bir daha da bulamadım. Naylon bir
bebeğim vardı. Rengi yeşil. Bir de daha sonra
anneme aldırdığım saçlı bir bebek vardı.
Birinin kolu, bacağı yamuldu, diğerinin saçı
döküldü, elbisesi kirlendi. Ben de yüzlerine
kalemle bir iki çizik atınca artık oynamak
istemedim onlarla. Köşede mahsun, öylece
bekler oldular. Sonra başka bir eve taşınırken
mi atıldı, yoksa yeğenim büyüyünce ona mı verildi; hatırlamıyorum bir daha göremedim onları…

Çocukken sevdiğim, hep beraber oynadığımız bir arkadaşım vardı. Büyüdük, genç kız olduk.
Umutlarımızı, hayallerimizi de birlikte büyüttük. Hiç ayrılmamaya, birbirimizi bırakmamaya söz verdik. Ama belli bir zaman sonra yollarımız ayrıldı. Birimiz evlendi, diğerimiz, başka bir yere taşındı. Sonra bu sonlu dünyada yitip giden her şey gibi dostluğumuz da son buldu. Oysa hiç bir kırgınlık, küskünlük yoktu. Mesafeler, hayat şartları ister istemez bizi ayırmıştı. Görüşemedik bir daha. Şimdi geriye kalan uzak bir kaç hatıra ve buruk bir özlem…

Bir dedem vardı. Kalın camlı gözlükleri, çoğunlukla giydiği kahverengi kumaş pantolonuyla. Gülen
yüzü, merhametli yüreğiyle. Ara sıra sinirlenip çevresine kızsa da çok iyi niyetli o vefalı yüreğiyle… Çarşıya çıktığımızda uğradığımız ayakkabı tamirciliği yaptığı küçük bir dükkanı vardı. Biz de ona götürürdük tamir isteyen ayakkabılarımızı. Yeni bir çift alacağımız zaman da ona gösterirdik, iyi mi diye. Çarşıda bütün esnafın sevdiği, namusuyla çalışan, dürüst bir insandı. Hafta sonları anneannemle birlikte bize gelirken bir paket dolusu kuru yemiş getiren, kurban bayramlarında babamla birlikte bahçede kurban kesen, yalın, sade, dürüstlük timsali dedem. Bir gün Ankara’da okurken annem telefonda söylemişti ”Deden öldü.” diye. Bir daha da dünya gözüyle göremeyecektim onu…

Bana hediye olarak verilen bir çiçek vardı. Hediye
geldiği için diğerlerinden daha değerliydi benim için.
Onu pencerenin en güzel yerine koydum. Suyunu,
ihtiyacı olduğu sevgimi, ilgimi ihmal etmedim. Ama
maalesef herşey, herkes gibi o da beni terketti.
Zamanla sarardı yaprakları. Kırmızı açan çiçekleri
açmaz oldu. Gözümün önünde bitti, tükendi o güzelim
çiçek. Ondan da geriye zihnimde yer eden güzel
görüntüsü ve hediye verildiği günün hatırası kaldı…
Kızlarımın bebekken ne kadar tatlı, sevimli halleri vardı. Resimlerine bakarak o günlere özlem
duyuyorum. Hep öyle masum, şirin halleriyle kalmalarını, oyuncaklarıyla oynamalarını isterdim.
Şimdi ikisi de birer genç kız oldu. Derslerle, sınavlarla boğuşur oldular. Bir gün onlar da yuvadan
uçacak. Sanki hiç bir zamanlar onları kucağıma alıp sevmemişim, kaşık kaşık elimle yedirmemişim yemeklerini. Nasıl da büyüyüp değiştiler?

Kendimle başbaşa kaldığımda, biraz çekinerek aynaya bakıyorum. Yüzüm çökmeye başlamış,
saçlarım da ağarmaya (ne kadar gizlemeye çalışsam da). İnanmak istiyorum bana yaşımı
göstermediğimi söyleyenlere…”Yok..” diyorum kendi kendime, ”Hepsi hikaye..” Herşey gibi vücudum da terkediyor beni, elimden uçup gidiyor.Boynumda, sırtımda ağrılar, çabuk gelen yorgunluklar. Şu koca alem gibi, benim bedenim de başka bir yer için hazırlanıyor. Eğer Allah ömür verir de yaşlı bir bayan olarak da 70-80 lere kadar yaşayabilirsem kimbilir daha ne kılıklara gireceğim? Bir zamanlar hiç bitmeyecek sandığım gençliğim de bana vefasızlık ediyor işte…

Değişmesini istemediğimiz şeyler değişiyor. Gitmesini istemediğimiz sevdiklerimiz bizi birer birer
terk ediyor. İçimizde kuvvetle tutunduğumuz beka duygusu gidişleri bir türlü kabul etmiyor. Bir sonsuz hikmet, ilim Sahibi var ki bunları bize yaşatan, düşünmeye sevkeden. O aynı zamanda, sonsuz rahmet Sahibi. Kimseyi mahzun, muhtaç kullarını da yarı yolda bırakmayacak…

Siz Hiç Bunları Yaşadınız mı?

Siz hiç yeşil ışık yakıp, gemilerinizi yanaştırdığınız limanlardan
kovuldunuz, fırtınada akıntılara sürüklendiniz mi?
Siz hiç türlü türlü çiçeklere, başaklara analık eden toprak gibi
ezilip, çiğnendiniz mi?

Siz hiç kalbinizi dumanların kapladığını hissedip, kurtulmaya
çalıştığınızda daha çok ağırlığının üzerine çöktüğünü, cendere
gibi sıkıldığınızı, boğulduğunuzu hissettiniz mi?
Siz hiç kafesteki kuş gibi çırpındınız mı? Özgürlüğün ılık
esintilerini sadece böyle yazmakta bulup, bir nebze olsun
nefes aldığınızı hissettiniz mi?

Siz hiç sabırla, ince ince attığınız ilmeklerin merhametsiz bir
el tarafından koparılıp, savrulduğuna şahit oldunuz mu?
Dua ettiniz mi hiç, sabırla yalvararak? Ne olursa olsun ümit kesmeden? Gözyaşlarınız bazen
yaranıza ilaç oldu mu? Bazen de daha da acıttı mı kanayan yaranızı?
Siz hiç anlatamadığınız, yanlış anlaşıldığınız için horlandınız, insanlıktan uzak, soğuk muamele gördünüz mü?

Siz hiç iyi niyetle, kalbini kazanmaya çalışıp, sevgiyle yaklaştığınız, sadece ve sadece onların iki
dünyasına katkıda bulunmaya çalıştığınız, karşılığında belki azıcık saygı beklediğiniz
öğrencilerinizden nankörlük görüp, akla, hayale gelmeyecek şekilde azarlandınız
mı? Yine de sabredip, unutup zehiri içinize akıttınız mı?
Sizin hiç yepyeni bir hayata başladığınız zaman, aile bildiğiniz, büyük deyip
saydığınız insanlardan hakaretler işittiğiniz oldu mu? Üzerinize yürünüp yüzünüze
tükürüldü mü? Yine de sizin hiç bir şey olmamış gibi gidip ellerini öptüğünüz, nefsinizi hiçe
saydığınız oldu mu hiç? Babanıza hasret büyüdünüz mü hiç? Zihninizde onun gülümseyen yüzüyle, karşınızda soğuk mezar taşının tezat duruşunu seyredip ruhuna Fatihalar gönderdiniz mi? Sizin hiç karşınıza 10 yıllar sonra maziden birileri çıkıp o yılların acılarını, hatalarınızı hatırlatıp acı üstüne acı hissettirdi mi?
Peki okul yıllarına hayalen geri döndüğünüzde sadece inancınız, giyiminizden dolayı hakir
görülmenizi, çok başarılı bir öğrenci olduğunuz halde hakkınızın yendiğini acı şerbet gibi
yudumladığınızı, bu yüzden senelerce toplumdan dışlandığınızı hatırladınız mı?
Ve bütün bunlardan sonra; yine de kimseye kinlenmemeye çalıştınız mı? Sevgi ve saygıyla
uzattınız mı elinizi?


Rahmetli Kazım KOYUNCU gibi;
”Atun beni denizlere..
Vermayun ellerine.
Zaten hasret kalmiş idum o deniz gözlerune.
Gidupta dönmemeye söyle yeminli misun?

Dönüpte görmemeye dayanabilur misun?
Ey göklerun yıldizi benum farkunda misun?
Benden ayrı yaşamaya dayanabilur misun?”
diye haykırmak isteyipte içinize düğümlediniz mi? Şarkıların buğulu sözlerinden medet umdunuz
mu?
Belki de abartıyorum. Derdimi dökmek, içimdeki sıkıntıyı, sular gibi akıtmak istiyorum. Ta ki
içimde biriken o kirli, bulanık sular arınsın, ferahlık bulayım. Belki başkaları benden çok daha
fazla sıkıntılar yaşamış ve yaşıyor. Eminim ki bu böyle…
Belki ben de çoğu insan gibi o sonsuz Rahmet Sahibi’nden istemesini bilmiyorum. Onun
huzurunda el açıp dua etmesini bilmiyorum. Sıkıntıyı veren de, alan da O’ dur. Bunu kalbime
yeterince nakşetmiyorum. İsyan duraklarında bekliyorum. Halbuki rıza, acziyet, dua ufuklarına
koşmam gerektiğini enaniyetime dinletemiyorum…

Güzel Bir Gün

Artık güzel şeyler yaşamak, ruhen ve kalben nefes almak zamanı. Hayat çok kısa. Üzülecek
zaman değil, çalışıp verimli olmak zamanı…
Bugün güzel bir gündü. Öğrencilerimle hoş vakit geçirdim bugün. Birlikte güzel bir yere gittik, çay
içip pasta yedik. Sonra film seyrettik. Onları güzelbir insanla tanıştırdım. Onlara her açıdan faydası
dokunabilecek, örnek alabilecekleri bir insan.
Hem kültürlü, hem görgülü, bir o kadar da tevazu   
sahibi. Daha genç yaşta, ama yaşından çok
olgun. Ben de bir zamanlar onun gibi biri
olabilseydim. Zaten benim öğrencilerim de çok
olgun ve akıllı. Bazısı ne zorluklarla okuyor. Aile
sorunları, maddi sorunlar peşlerini bırakmıyor.
Yine de ben inanıyorum, onlar yılmadan okuyup
güzel yerlere gelecek ve geleceğin öğretmeni,
memuru, iş kadını ve en önemlisi annesi
olacaklar. Örnek nesiller yetiştirecekler.
Geleceğin annelerinin eli kalem tutacak. Onlar
okuyan, yazan, güzel çocuklar yetiştiren, evine ekmek götüren, manevi değerleri ayakta tutan,
toplumda söz sahibi, şefkat timsali kadınlar olacak. Onları iyi yetiştirmek, zamanın fitne ve
kötülüklerinden koruyup, dünya ve ahiretlerini kurtarmak boynumuzun borcu. Sevgi her şeyin
anahtarı. İlk önce sevgi vererek onların gönüllerini fethedebiliriz.
Çocuklar geleceğin umudu, ışığı… Sönmeyecek meşaleyi bu günden yarına onlar taşıyacak,
geleceği aydınlatacaklar.

Çocukluğum

Çocukluğumdan bahsetmek istiyorum bugün. İnsan çocukluğunun ne kadarını hatırlar? En çok etkilendiği şey nedir o yıllarda? İnsanın en güzel ama kıymetini en az bildiği bir dönem. Bir an önce büyümek istediğin, büyükler kadar söz sahibi, onlar kadar özgür olmayı istediğin yaşlar. Ben küçükken bir an önce 17-18 yaşında olmak isterdim. Ne olacaksa? O yaşlara gelince fazla bir değişiklik olmadı oysa. 16 yaşına kadar yaşadığım, doğup, büyüdüğüm ev, mahalle unutmuş olsam da benim için önemlı.

Hafta sonu eski mahalleme gittim. Hem biraz sıkıntı dağıtmak, hem de bir akrabayı ziyaret etmek için. Evimiz üç katlıydı. Hem ikinci, hem de üçüncü katında oturduk. Arkada dut, elma, kiraz ve asma ağaçlarının bulunduğu geniş bir bahçe vardı. Annem kümeste tavuk yetiştirirdi. Çok olmamakla beraber bir iki sebze de ekerdi, ama güneş fazla gelmediği için çok fazla yetişmezdi. Bol bol ot biterdi yazın. Kışın kardan adam yapmak, yazın arkadaşlarımla oynamak, hele de yan bahçeye atlamak en büyük zevkimizdi. Bahçeye bodrumdan çıkılıyordu. Karanlık mağaralara benzeyen, duvarlarında sümüklüböcek izlerinin olduğu, benim küçükken sokakta oynarken eve girmeye üşendiğimde kimseye görünmeden bazen ihtiyacımı karşıladığım, bu küçük sırrımı bu zamana kadar paylaştığım bodrum katı. Balkona çıkıp bahçeyi, geceleri de yıldızları seyretmek çok güzeldi. Yukarıda bir tavan arası vardı, annemin Ramazan için yufka açıp kuzinede pişirdiği… Bir de tarasımız vardı, ara sıra çıkıp etrafı seyrettiğimiz…

Yan binada kadim çocukluk arkadaşım Mine oturuyordu. Çok severdik birbirimizi. Onunla ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum. Çok uyumlu, vefalıydı Mine. Ben sık sık onların evine
giderdim. O kadar samimi, yüreği temiz insanlardı ki. Mineler beş kardeştiler. Hepsi de beni çok severdi. Birlikte bir sürü oyun oynardık, evcilik, saklambaç, istop, yakan top, tombilik, seksek. Tabi diğer arkadaşlarımı da unutmuyorum; Aylin, Hatice ve sık sık kavga ettiğimiz Mehtap. Sonradan hepsi başka yerlere taşındı. Bir de yaramaz, çete lideri Muhittin. Biz oynarken hep bizi rahatsız ederdi. Acaba şimdi neredeler, neler yapıyorlar? Hayat onlara neler yaşattı? Mineyle camiye Kur’an öğrenmeye gidişimiz, bana namazı ilk öğreten kişinin de o olması onun değerini bir kat daha arttırıyor benim için. Ramazanlarda dışarıda top patlamasını bekleyişimiz ve patlar patlamaz da doğru eve koşuşumuz, babacığımın üstü başı kir pas içinde akşamları eve gelişi hatırımdan çıkmıyor,bir de babamın cenazesinin evden çıkışı. Bazen sokaktan eve girmemek için babamın geldiğini görür görmez bir arabanın arkasına veya başka bir evin merdivenine saklanırdım. Çok neşeli, cıvıl cıvıl bir sokağımız vardı. Çocuk, genç doluydu. Herkes samimiydi o zaman, sıcacıktı ilişkiler. Annem komşularla gün yapardı. Bir komşu teyze vardı, komiklik olsun diye misafirliğe geldiğinde erkek kıyafeti giyip, çıkarırdı. Kadınlar karşılıklı oynardı, türkü, oyun havası eşliğinde. Ben o komik teyzeden korkup kaçtığımı hatırlıyorum, nedense. Oysa çok hoş biriydi. Onun adı ‘’adam olan kadın’’dı, kendim koymuştum bu adı. Hiç unutamadığım komşularımızdan biri de Hüsniye Teyzedir. Allah rahmet eylesin. Ne kadar güler yüzlü, sevecen, vefalı bir insandı. Onun isminde bir öğrencim var. Gözleri aynı onun gibi yeşil. Hüsniye Teyzemi hatırlatıyor bana. Daha birçok komşumuz vardı. Hepsini anlatmak zaman
alacağı için kısa kesiyorum.

Geçmişi hatırlamak biraz buruk bir his veriyor insana. Şimdi geriye bakıyorum da mutlu bir
çocukluk geçirmişim. Tozun, güneşin altıda oynamak, sırılsıklam terleyip, çocukça çığlıklar atmak herhalde insanın en mutlu dönemleri olsa gerek. Kendi çocukluğumuzu düşünerek çocuklarımıza güzel birer çocukluk yaşatmak, onlara en çok ihtiyaçları oldukları sevgi gıdasını verebilmek, altın, benzin fiyatlarını veya nerede, ne zaman savaş ve deprem gibi olaylar olacağını merak etmekten çok daha önemli. Çünkü o dönemler bir daha ele geçmiyor.

Dayan yüreğim!

Yüreğim dayanmıyor.Dipsiz, karanlık bir kuyuya düşmüş gibiyim. Yukarı çıkmaya çabaladıkça
daha da derinlere kayıyorum. Öyle bir halet-i ruhiye sarmış ki beni kimi zaman gözyaşlarıma
boğuluyorum. Kimi zaman da tıkanıp kalıyorum, tutuluyor dilim. Ne konuşabiliyorum, ne de
ağlayabiliyorum. Vurgun yemiş gibiyim. Bakışlarım donup kalıyor. Anlam veremediğim,
cevaplayamadığım soruların içine düştüm. Kimseye anlatamadığım, adını koyamadığım duygular peşpeşe birbirini kovalıyor. Dertlerimi içimde büyüttüm çığ gibi, çözülemeyeceğini bile bile.
Bir elin uzanıp elimi elimi tutmasını, beni kurtarmasını bekliyorum. Sıcacık bir elin… Gülümseyen bir yüzün karanlıklarımı güneş gibi aydınlatmasını bekliyorum. Bakmayın çevreye gülücükler saçıp, neşe içinde coştuğuma. Yüzüm gülse de kalbim kan ağlıyor. Tükeniyor her şey yavaş yavaş. Öylesine yaşıyorum…


Sevgili yavrularım, öğrencilerim olduğunu hatırlatıyorum kendime, hayata biraz olsun
bağlanabilmek için. Avutuyorum kendimi. Bir an silkiniyorum. Ama doğrulamıyorum yine de.
Gömülüyorum umutsuzluklara. Arada bir yoklayan baş ağrısı, gecenin yarısında uyanmalarım,
uykularımın kaçışı bundandır işte. Gecelere de, gündüzlere de küstüm.
İsyanımı bağışla Allah’ım. Hatalarımı affet. Herşey ve herkesten, hatta kendimden Sana
sığınıyorum.

Hele dostlarımın hüzünlere boğulmasına, hastalanmasına dayanamam. Kimsenin kırılıp,
üzülmesine tahammül edemem, ben üzdüysem de kendimi asla affedemem. Hüzünleri ben üzerime alayım. Hayata tutunmayı, insanlara güzel hizmetler vermeyi sizler ihmal
etmeyin. Ben nasıl olsa yarım yamalak çabalarımla kendi dar çerçevemde hayatta fazla
yer tutmuyorum. Derdi veren Allah mutlaka çaresini de verecektir. Hüzünlere boğulup
acınızı arttırmayın. Çok değerli dostlarım için bana da dua etmek düşer. Elimden ancak
bu gelir…

 

Bir an için

Hayaller denizinde gezinip, derinlere dalmayı, farklı kimliklere bürünmeyi denedim. Hayalen
insan her istediğini yapabilir. Ben de…

Bir an için, bir kuş oldum. Sıyrıldım insan kimliğimden, yüklendiğim o ağır sorumluluktan.
Bütün dertlerimden kurtuldum. Süzüldüm göklere, her istediğim yere uçtum, kondum. O kadar
özgürdüm, o kadar mutluydum ki… Bütün dağlar, göller, denizler, ağaçlar, çiçekler benimdi.
Kimse hesap sormadı bana. Basit ama mutlu bir yaşantım vardı. Basit ama ruhu kirlenmemiş,
kimseye zarar vermeyen, masum. Neşe saçan şakımasıyla.
Bir an için rüzgâr oldum. Estim, estim… Kimi yerde bulutları süpürdüm güneş açsın diye, kimi
yerde de yağmuru taşıdım, susuzluktan kuruyan ekinler kana kana içsin diye. Parkta oynayan
sarı saçlı küçük kızın saçlarını okşadım. Sıcaktan bunalmış, güneşin altında, tarlada çalışan
işçileri ferahlattım bir an için… Yine basit bir hayatım vardı. Ama faydalı olmasını, mutlu
etmesini bildim.
Sonra insan kimliğime geri döndüm. Bir kuş ve rüzgâr gibi ruhum özgür müydü? Yoksa bir
şeylerin esiri miydi?

Mayın Tarlasında Yürüyorum

Benim hiç bir şeye liyakatım yok. Kusurlar bende dopdolu. 40′lı yaşlarıma gelmişim, hala sürüne sürüne ilerliyorum. Gözleri görmeyen, yolunu el yordamıyla bulmaya çalışan insanlara
benzetiyorum kendimi. Kafa, göz yara yara bir şeyler yaptığımı sanıyorum. Daha kendi
zaaflarımı aşamamışım, kendimi çok güzel bir şahs-ı manevi içinde dahil sanıyorum. Bizden bir şeyler talep ediyorlar. Kimileri vazifelerini çok güzel yapıyor. Ya ben? Ben kendimi ne
sanıyorum? Bu kulvarda benim yerim ne? Sanki bu güne kadar ne yaptım?
Sorular,sorgulamalar bitmiyor. Heba ettiğim yıllarıma mı yanayım, beceriksizliğime mi? Bu
emanet ağır, bu emanet ihmale gelmez. Eğer ihmal edersen bir gün sen de ihmal edilirsin,
görmezden gelinirsin.


Her sene elimden bir sürü öğrenci geçti. Öğretmenlik sadece dersini verip çıkmak mı? Yoksa
bize emanet olarak bırakılan çocuklar; üzerinde güzel yazılar yazılması gereken bembeyaz
sayfalar, açılmamış gonca güller mi? İnşallah bir ikisinin ufuklarının açılmasına vesile
olmuşuzdur. İnşallah bundan sonra daha çoklarına ulaşmak nasip olur. Zaten bunları yapan,
yapacak olan biz değil, her şeyi tesbih taneleri gibi elinde döndüren Rabbimiz. Böylece kendi
günahkar ruhum da belki temizlenir. Eğer zerre kadar riya karışıyorsa vay benim halime! Bunun hesabını nasıl veririm? Ne yaparım ben? Ne kadar ince bir çizgi Allahım! Kendini bu kervanın en gerisinde kabul etmek,bütün fani varlığından sıyrılmak,benlik ve iddia yerine aşk ve muhabbetle dolmak. Dağların bile yüklenmekten çekindiği emaneti düşünün insan; nisyanda olan, gafletle dolu, asi, hırslı, aciz ve zayıf insan kabul etmiş.
Bu gün birileri bana okulda öğrenci rehberliğinin nasıl gittiğini, işlerin durumunu sordu.
Bir an kendimi böyle bir konumda görmek istemedim. Çünkü başkası olsaydı çok daha bereketli işler yapardı eminim. Ben o işlere layık değilim. Ama madem nasip olmuş Allah’ın inayetiyle vazifemizi yapmak gerekir. Sonradan düşündüm ki yarın ahirette Rabbime nasıl cevap vereceğim?
O insan sorunca bile utandım ve onun soruşu beni bu satırları yazmaya itti.
Bir de milyarlarca insanın, efendiler Efendisi’nin(SAV) önünde hesap vermek var. Nasıl olacak?
Mayın tarlasında yürümek gibi bir şey. Bu nimetin değerini bilip dört elle sarılmak,hep edep üzere, olgun, hassas,mütevazi,sabırlı olmak,dualarla yalvarıp O’ndan yardım dilemek. Rabbim bunlardan kimseyi ayırmasın…

Not: Bu resmi sitesinden aldığım zat lütfen bana hakkını helal etsin.

Zaman ve Biz

Her sabah yeni bir telaşla uyanıyorum.Yapılacak işler,anlatılacak konular,muhatap alınacak öğrenciler,arkadaşlar… İlk iş ve en zoru giyinmek. Hele bir de uykunuzu alamamışsanız ‘Allahım bana güç,azim ver’ diye diye sürüklenirsiniz. Kahvaltı etmek güzeldir. Ama şu güzelim çayı alel acele içip yarım bırakıp yola koyulmak yok mu? Ev hanımlarına bazen özenirim, ama fazla değil. Çünkü ev hanımlığını da tattım. Her şeye rağmen yorulmak, hayatın içine atılmak güzel. İnşallah niyetimiz halistir. Dışarıda ayrı,evde ayrı sorumluluk…Kendinizi dinlemeye pek vaktiniz olmaz. Hatta akşam birilerinin size ‘Bugün çok yoruldun bak sana kahve yaptım’ demesini hayal edersiniz.Gerçekleşmese de ne güzel bir hayaldir o. Başkalarının çocuklarıyla ilgilendikten sonra sıra kendi çocuklarınıza gelir. Yapması gerekenleri hatırlatıp durursunuz onlara. İyi anne
rolü oynamaya çalışırsınız. Bazen sizi zorlasalar,üzseler de onların Allah’ın emanetleri olduğunu hatırlar ve sabredersiniz. Bilmiyorum belki de zamanında yaptığınız ne hatalar işte böyle karşınıza çıkıyordur. Duadan,O’na sığınmaktan başka elinizden birşey gelmez.

Akşam bütün işler bitip de koltuğa kendinizi bırakınca düşünürsünüz ‘Bugün faydalı ne yaptım?’ diye.’ Birini sevindirdim mi,bir gönüle girdim mi,vazifelerimin kaçta kaçını yapabildim?’ Peki ya okunacak cüzler,kitaplar,dualar? Bugün az okudun diye kendinize kızarsınız. Daha çok okumayı hep yarına ertelersiniz. Birden hırslanır ve o gece uykunuzdan fedakarlık ederek biraz okumaya karar verirsiniz. Yeterli değildir hiç bir zaman ne yaparsanız yapın. Zamanın en değerli hazine olduğunu bile bile onu ne kadar israf edersiniz. O altından,pırlantadan daha değerli, farkına bir varabilsek…
Ya vitrin seyrederek, dükkan dükkan dolaşarak aradığı kıyafeti bulmak için bütün
gün uğraşanlar, televizyonda dedikodu programlarına veya saçma sapan dizilere bakanlar,
kahvelerde akşama kadar çay,sigarayla gün geçirenler, gezmelerde pasta börek yiyerek biraz da dedikoduyla sözde ağız tadını arttıranlar, internette saatlerce sanal hayatı yaşayanlar….Daha saymakla bitmez. Bu insanlar acaba mutlu mu? Mutluluk nasıl olur? Bunu hiç sorguladık mı? İnsan kendisi için mi, yoksa başkalarının mutluluğu,rahatı için mi yaşarsa mutlu olur? Bunu anlamak için denemek en doğrusu. Ya da yaşayanların durumuna bakabilir, yüz ifadelerinden belki okuyabilirsiniz, tecrübeyle sabittir. Zaman elimizden o kadar hızlı kayıyor ki.

Mutluluğu yakalamak için fazla vaktimiz yok. Aslında mutluluk ayağımıza gelmeyecek, biz onun arkasından koşacağız…

Babamı Yazıyorum

babamm

Yazıyorum.Bazıları,mesela çocuklarım saçma bulsa da yazıyorum.Zamanım kısıtlı olsa da.
Kıyıdan köşeden, kalbim ve zihnimdekileri kelimelere dökmeye çalışarak yazıyorum.
Kendimi,başkalarını,şahit olduğum olayları…
Bugün babamı anlatmak istiyorum.Babacığım.Kim sevmez ki babasını?Kimin ihtiyacı olmadı ki zaman zaman?Geçenlerde sınıfın birinde bir öğrenciye ”What is your father’s job?” diye
sormuştum. Kızcağız önce tereddüt etti.Ben sorumu tekrarlayınca ağlamaya başladı.Ne
olduğunu sormaya kalmadan arkadaşları ”Hocam onun babası ölmüş.” dediler. Bu sefer ben
çok kötü oldum.İlk önce ne diyeceğimi bilemedim.Sonra ”Ben de senin gibi çocukken kaybettim babamı.Seni anlıyorum.Affedersin,bilemedim.”dedim.
Teselli edici sözler ve babası için dua etmesini söyleyerek onu yatıştırmaya çalıştım.

Babamı kaybettiğimde 11 yaşındaydım.O zamanlar ölümü kendi aileme hiç yakıştıramazdım.
Hele dağ gibi babamın öleceğini asla sindiremezdim içime.Babam 1950 lerde Bulgaristan’dan ailesiyle Türkiye’ye göç etmiş.Memlekette torna,tesviye mesleğini öğrenmiş.Buraya gelince de amcamla ortak dükkan açmışlar. Önceleri başkaları için ‘vals’ denilen makinelerden yapmışlar.Sık sık başka şehirlere gidip siparişler alırdı.
Ben onun gidip gelmelerini hatırlıyorum.Sonra düşünmüşler; kendimiz için de yapalım,fabrikakuralım.Yaşadığımız şehrin yakınlarında bir arsa satın alıp oraya un fabrikası yapmaya karar vermişler.İşte babacığım tam fabrika faaliyete geçecekken,binası, makineleri,herşeyi hazırken kalp krizinden aniden uykusunda ölüverdi. 55yaşında. Onun fenalaşıp tıkandığı,annemin ağlayarak göğsüne kolonya sürmesi,kelime’i şehadet getirmesi gözümün önünden gitmiyor. Ablamların biri vardı evde.Koşarak amcamlara haber vermeye gitti.Amcamın oğlu doktor.Hemen bizi odadan çıkardılar.Annem çırpınıyor.Bense bir köşeye sindim.Beş,on dakika sonra amcam yanımıza geldi ve ”başımız sağolsun.”dedi.Evet.ölmez dediğim babam öimüştü işte.Kolumuz kanadımız kırılmıştı işte.Onun gibi ben de tıkandım. Ağlayamadım bile… Bu olayı böyle dramatikleştirmeyi istemezdim.Yazılar kendiliğinden geldi.

Babam çok çalışırdı.Annemin söylediğine göre dükkanda koca makineleri kendi başına kaldırırmış.Akşamları geç gelirdi.Annem kızardı bu kadar çalışmasına.Yaptığı işten dolayı üstü başı kapkara olurdu.Ben temiz giyinen babalara özenirdim.Gelince de bazen sobanın yanına,yere kıvrılıp uyuyakalırdı.Çalışmaktan benim karneme bile bakmayı unuturdu.Bazen beni sarılıp bir öpüşü vardı ki bütün yüzüm tükürük içinde kalırdı.Namaz kılarken sırtına çıkmak en büyük zevkimdi.Gülümserdi.Güneş gibi olurdu yüzü gülünce.Saçı yoktu başında.”Baba niye saçların döküldü?”diye sorunca ”Annen döktü kızım saçlarımı.”derdi.Annem de hemen”Hayır evlendiğimizde zaten babanın saçı yoktu” derdi.Çok dindardı.İbadetlerini hiç aksatmaz,Kur’an okumayı da ihmal etmezdi.Mahallemizdeki camiye,çevrede ihtiyacı olanlara hep yardımedermiş.Borç isteyenlere de verirmiş.Bana peygamber kıssalarını anlatırdı.Onun anlatışına bayılırdım.Aynı şeyleri anlattırır dururdum.Her yaz bizi İstanbul’a gezmeye götürürdü. Camileri,boğazı gezerdik.”Vapur”a binmeyi çok severdim.Bir keresinde de İzmir’e fuara gitmiştik.Babam bana oynamam için tahta takozlar yapmıştı,kibrit kutusu büyüklüğünde.Ben onları sırayla dizer domino oynardım.

O iyi,temiz kalpli,dürüst bir insandı.Herkesin babası öyledir eminim.Mekanı cennet olsun inşallah.Onunla ilgili hatırladıklarım şimdilik bu kadar.Bayramda mezarına gittik.Her zaman gidemiyoruz.Yazılar silinmiş.Dedem ve babaannemin yanında yatıyor.Baba kelimesini telaffuz etmeye hasretim. İnşallah diğer alemde karşılaşırız.Ona sarılırım inşallah.Hamdolsun biliyoruz ki insanlar yok olmaz,sadace farklı boyutlara geçerler.Asli memleketlerine göç ederler.Hepimiz yolcu değil miyiz zaten?

Bir Vefa Örneği

Perşembe sıkıntılı bir günümdü.Yorgun,uykusuzdum.Okulda ders
saatini beklerken bir telefon geldi.Seneler önce çalıştığım özel
okulun müdür yardımcısı arıyordu.Herhalde bir etkinlik,konferans
falan var dedim içimden.Ona çağırıyorlar.Sebebini söyleyince
şaşırdım birden.Kurulduğundan beri okulda emeği geçmiş
öğretmenlerine yemek verip bizleri bir de plaket vererek
onurlandıracaklarmış.Ne diyeceğimi bilemedim.Benim fazla emeğim
geçmedi,haketmiyorum diye söyledim.Ama beyefendi ”Olur
mu,hocam?Ailenizi de alın gelin.”dedi.Biz de dün gittik.Çok duygulu
anlar yaşandı.Eskilerden slayt gösterisi yaptılar.Taa temel atma
töreni bile vardı.Sınıfın birinde ders anlatırken çekilmiş fotoğrafımı
gördüm.Eski hocaların çoğu şehir dışında veya yurt dışında olduğu
için gelememişti.Ama bir kısmıyla görüştüm.Buruk bir sevinç
yaşadım.Ağlayacaktım neredeyse,ama kendimi tuttum.
İşte bir vefa örneği dedim kendi kendime.Bir öğretim yılı gibi
kısa bir zaman çalışmış olsam da hatırlanmak çok güzel bir
duygu.Sevgiyle kurulmuş,herkesi kucaklayan bu okullara gerçekten
çok ihtiyaç var diye bir kez daha düşündüm.Aralarında fazla
bulunamasam da yüreğim hep onlarla.Keşke layık olabilseydim.
Bir de şu an çalıştığım devlet okulunu düşündüm.Burada da çok
güzel insanlar var ama, çok yanlış davrananlar da…

gül

Bize layık gördükleri bazen 15 kişinin aynı anda kullandığı küçücük
öğretmenler odası,arada bir saygıdeğer idarecilerimizin gelip burayı
niye böyle dağıtıyorsunuz diye çıkışmaları ve daha söylemek
istemediğim birkaç şey..Burada 10.yılımı çalışıyorum ama yeterince
güven duygusu var mı?İnsanlar gülünç hatalar yapıyor.Amacım
kimseyi kötülemek değil.Niye üç günlük dünyada insanlar birbiriyle
uğraşıyor?Bunu anlamak mümkün değil.Ama olsun yine de ben
sevgili öğrencilerim,arkadaşlarımla bir arada olduğum için
mutluyum.O genç beyinleri güzel şeylerle doldurmak inşallah bizlere
nasip olur.Ufak tefek kırgınlıklar olsa da…

Her Şeye Rağmen Yaşamak

 

Merhaba, yeni bir başlangıç her zaman insana iyi gelir. İşte bu iyi niyetle ben de bu sayfaları
içimden geldiği gibi doldurmak, güzel şeyleri paylaşmak istiyorum. Hayat bazen bizlere çok zor gelebilir.Kendimizi ifade edemeyebiliriz.Yanlış işler yapabiliriz.Kendimizi ve çevremizdekileri suçlayabiliriz.Bunlar her zaman yaşanan durumlar.Çünkü toplum sıkıntılı… Çeşit çeşit insan,farklı bakış açıları var. Böylesi bir dünyada problemlerin olması çok normal. Ne olursa olsun hayata sıkı sarılmalı, sevdiklerimizi mutlu etmeye çalışmalıyız.Bize uzun gibi geliyor ama, hayat gerçekten çok kısa.Zamanımızı iyi değerlendirmek lazım.Bunlar belki çok yuvarlak sözler….
Son zamanlarda sıkıntılı anlar yaşadım.Çözemediğim girdaplara girdim.Yıllar öncesinin
muhasebesini yaptım. Hatalarımı gözden geçirdim.Pişmanlıklar insanı kahrediyor.Muhasebe
güzel, fakat insanı ümitsizliğe sürüklemese….Her şeyi bilen, merhameti sonsuz Rabbimiz
inşallah bizler için en güzel kapılar açacaktır.Yeter ki O’na yönelelim.Dua edelim,Hem kendimiz, hem de başkaları için.Aslında ben böyle sitelere yazmayı gereksiz görüyordum.Çok mu bilgim var ki yazayım diye düşünüyordum.Bu işe yeni karar verdim.Mesleğim gereği birçok insanla muhatap oluyorum. Mesleğim öğretmenlik. En zor ama en güzel meslek……..